SAĞLIK
Sıdıka hemşire 25 yıldır hastalarına şefkatle yaklaşıyor 17 Mayıs 2026 Pazar - 14:21:46 Yalova Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevli hemşire Sıdıka Karabıyık, 14 yaşında sağlık meslek lisesiyle başladığı meslek hayatında geride bıraktığı 25 yılda şefkatle hastaların hep yanında oldu. Türkiye’nin farklı illerinde görev yapan Karabıyık, hemşireliğin yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda sabır, fedakârlık ve merhamet gerektiren bir yaşam biçimi olduğunu ifade etti. 12-18 Mayıs Hemşireler Haftası kapsamında konuşan Karabıyık, ailesinin isteğiyle sağlık meslek lisesine başladığını belirterek, "14 yaşında başladık, meslekle birlikte büyüdük aslında. Öğrendiğimiz her şey hayatımızın bir parçası oldu" dedi. İlk görev yerinin Kastamonu olduğunu belirten Karabıyık, aynı dönemde Süleyman Demirel Üniversitesi’nde eğitimine devam ettiğini söyledi. Daha sonra Burdur, Kocaeli, Eskişehir ve İzmir’de çalıştığını anlatan deneyimli hemşire, son 6 yıldır ise Yalova’da görev yaptığını kaydetti. Meslek hayatı boyunca özellikle doğum servislerinde çalıştığını ifade eden Karabıyık, "Yenidoğan bebeklerin tanığı olduk. Şefkati, merhameti ve sabrı öğrendik. Kendimizin morali bozuk olsa da, çocuğumuz hasta olsa da görevimizin başında olmak zorundayız. Sevmeyen bu mesleği yapamaz" diye konuştu. "Bu bir şefkat göstergesi" Meslek hayatında unutamadığı bir anısını da paylaşan Karabıyık, öğrencilik döneminde tam felçli ve kimsesiz bir hastayla ilgilendiğini belirterek şöyle konuştu: "Kimsesi yoktu. Kızı İstanbul’daydı. Bakıcı tutmuş yanında. Bakıcısı tabii çok iyi bakamıyor. Konuşamıyor hasta zaten. Hocam demişti, ayakları nasırlanmış. Onu temizle. Tabii o zaman nasıl temizleyeceğimi bilmiyorum. Yatalak hasta çünkü. Hocamın sözü aklına geldi. Her zaman aktif olmalıdır sözü. Bir şekilde poşetin içine suları koydum falan, beklettim, temizledim. Sonra saçını okşadım, kıyamadım amcayı. Tek başına olduğu için. O da ben öyle yaptığımda gözünden böyle yaşlar aktı. Tabi hastalar bilinçsiz de olsa, konuşamıyor da olsa hep anlıyorlar, bilinçliler o konuda. O yüzden o benim hayatımda unutamadığım bir andır. Bu bir şefkat göstergesi bence." 25 yıl önce görev yaptığı Kastamonu’daki vatandaşlarla halen görüştüğünü ifade eden Karabıyık, "Küçük çocuklar büyüdü, evlendi, torun sahibi oldu. Hâlâ arayıp sorarlar" diye konuştu. Hemşireliğin sürekli kendini yenilemeyi gerektiren bir meslek olduğuna dikkati çeken Karabıyık, yıllar boyunca hizmet içi eğitimler aldıklarını belirterek gençlere de tavsiyede bulundu. Karabıyık, "Bu meslek sadece iş sahibi olmak ya da para kazanmak için yapılacak bir meslek değil. Gerçekten seven insanların yapması gerekiyor. Bu mesleği hakkıyla yapan gençlere Türkiye’nin ihtiyacı var" dedi. Hemşire Karabıyık’ın hastaları da hastanede gördüğü ilgiden memnun olduğunu söyledi.
17 Mayıs 2026 Pazar - 13:39 Hipertansiyonda gizli belirtiler önemli Acıbadem Kayseri Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ergün Seyfeli, hipertansiyonun gizli seyreden bir hastalık olduğunu söyleyerek, "Hipertansiyon; hastalığın önemli bir kısmı sessiz seyretse de hastalar baş ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, çabuk yorulma gibi şikayetlerle karşımıza çıkıyor" dedi. Dünyada 1 milyar üzerinde insanın hipertansiyon hastası olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ergün Seyfeli, "Hipertansiyon dünyada en sık rastlanan kardiyovasküler risk faktörlerinden birisidir. Dünyada yaklaşık 1 milyar üzerinde hipertansiyon hastası bulunmaktadır. Ülkemizde de yaklaşık olarak 15 ila 20 milyon arasında hipertansiyon hastası olduğunu varsaymaktayız. Genelde erişkin nüfusun yaklaşık üçte birinde yani her 10 kişiden 3 tanesinde hipertansiyona rastlamaktayız. Hipertansiyon, kanın damar duvarındaki yaptığı basınç olarak tariflenir ve 120’ye 80’in altında kabul edilir. 140/90’ın üzerindeki kan basıncı değerleri ise hipertansiyon olarak kabul edilir. 120 ile 140 milimetre civarı arasındaki kan basıncı değerleri ise artmış kan basıncı olarak kabul edilir. Aslında bunu hipertansiyona aday hastalar olarak da kabul edebiliriz. Hipertansiyon, aslında kolay teşhis konulmasına rağmen maalesef hastalarımızın yaklaşık yarısı hipertansiyon hastası olduğunun farkında bile değil. Bunda en önemli sebeplerden bir tanesi hastalığın sessiz seyretmesi ve kendine özgü bir şikayetinin olmamasıdır. Fakat hastaların önemli bir kısmında hipertansiyon baş ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, çabuk yorulma gibi şikayetlerle karşımıza çıkmaktadır. Özellikle hipertansiyon hastalarının %30’unda baş ağrısı bulunmaktadır. Bu baş ağrısı genelde enseden başlayarak başın tepe üstüne kadar ilerleyen baskı tarzında ağrılar şeklinde görülmektedir. Bazen tansiyon ani-hızlı yükseldiğinde ya da stres kökenli olduğunda bu baş ağrısına bulantı, kusma gibi şikayetler de eşlik etmektedir" dedi. Prof. Dr. Seyfeli, tansiyonun düzenli olarak kontrol edilmesi ve doğru şekilde ölçülmesi gerektiğini söyleyerek, "Tansiyonumuza genelde 18 yaşından sonra 2 yılda bir, 40 yaşından sonra da yılda bir kez mutlaka bakmamız gerekiyor. Şayet ailesinde genetik olarak tansiyon hastası olan vatandaşlarımız varsa bunların da yine de 18 ile 40 yaş arasında da yılda bir kez de olsa mutlaka kan basıncını ölçtürmesi gerekmektedir. Tansiyon ölçümünde birçok hata yapılmaktadır. Burada dikkat edilmesi gerekenler, tansiyonu ölçülecek kişinin 20 dakika veya yarım saat öncesinden yemek yememiş olması, çay, kahve, sigara, alkol tüketmemiş olmaması gerekmektedir. Hastanın efor sonrası mutlaka dinlenmesi gerekiyor. Hastanın oturur vaziyette sırtını bir yere yaslaması ve kolundaki sıkı giysilerin çıkarılması gerekiyor. Kol kalp hizasında olmalı ve mutlaka elimizle ya da herhangi bir aparatla kolun desteklenmesi gerekiyor. Yine tansiyon ölçerken manşonun dirsek seviyesinden 2-3 santim yukarıda bağlanması gerekiyor ve stetoskopun yani kulaklığın buradaki atardamara denk gelmesi gerekiyor ki doğru ve düzgün bir tansiyon ölçelim. Yine tansiyon ölçerken ayak ayak üstüne atılması, tansiyon ölçerken konuşulması maalesef tansiyonun yanlış ölçülmesine neden olabilir" ifadelerini kullandı. Hipertansiyon için şikayetlerin beklenmemesi gerektiğini söyleyen Seyfeli, "Tansiyon kronik bir hastalık ve gerçekten toplumda çok sık görülen ve sessiz seyrettiği için de ancak hastalar bize hipertansiyona bağlı problemlerle gelmekte. Bunlar hangi problemler diye baktığımızda ise; özellikle kalp krizi, kalp yetmezliği ya da aort damarında anevrizma dediğimiz genişlemelerin neticesinde oluşan yırtılmalarla karşımıza geliyor. Özellikle bu hastalar sadece kalp ve damar hastalıkları değil felçle, görme bozuklukları ve böbrek yetmezliği ve diyalizle de karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla hipertansif hastaların bu tür komplikasyonlarla karşılaşmadan önce mutlaka tansiyonlarını kontrol ettirmeleri ve etkin tedaviyle hedefte tutulması gerekiyor. Tansiyon hastalarında hedef 120’ye 80’in altında tutulmasıdır, bunun üstündeki her 10 milimetre civalık artışın hipertansiyona bağlı komplikasyonları arttırdığını söyleyebiliriz. Bu hastaların mutlaka yıllık kontrollerini yaptırmaları ve illa şikayet olmasını beklememeleri gerekiyor. Özellikle dijital tansiyon aletleri son derece yaygın, kendi kendimize tansiyonumuzu kolayca ölçebiliriz. Eğer tansiyonumuz 140/90 ve üzerinde seyrederse mutlaka bir sağlık kuruluşuna, bir kardiyoloji uzmanına görünmelerinde fayda vardır" dedi.
17 Mayıs 2026 Pazar - 13:22 Hipertansiyonda gizli belirtiler önemli Acıbadem Kayseri Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ergün Seyfeli, hipertansiyonun gizli seyreden bir hastalık olduğunu söyleyerek, "Hipertansiyon; hastalığın önemli bir kısmı sessiz seyretse de hastalar baş ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, çabuk yorulma gibi şikayetlerle karşımıza çıkıyor" dedi. Dünyada 1 milyar üzerinde insanın hipertansiyon hastası olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ergün Seyfeli, "Hipertansiyon dünyada en sık rastlanan kardiyovasküler risk faktörlerinden birisidir. Dünyada yaklaşık 1 milyar üzerinde hipertansiyon hastası bulunmaktadır. Ülkemizde de yaklaşık olarak 15 ila 20 milyon arasında hipertansiyon hastası olduğunu varsaymaktayız. Genelde erişkin nüfusun yaklaşık üçte birinde yani her 10 kişiden 3 tanesinde hipertansiyona rastlamaktayız. Hipertansiyon, kanın damar duvarındaki yaptığı basınç olarak tariflenir ve 120’ye 80’in altında kabul edilir. 140/90’ın üzerindeki kan basıncı değerleri ise hipertansiyon olarak kabul edilir. 120 ile 140 milimetre civarı arasındaki kan basıncı değerleri ise artmış kan basıncı olarak kabul edilir. Aslında bunu hipertansiyona aday hastalar olarak da kabul edebiliriz. Hipertansiyon, aslında kolay teşhis konulmasına rağmen maalesef hastalarımızın yaklaşık yarısı hipertansiyon hastası olduğunun farkında bile değil. Bunda en önemli sebeplerden bir tanesi hastalığın sessiz seyretmesi ve kendine özgü bir şikayetinin olmamasıdır. Fakat hastaların önemli bir kısmında hipertansiyon baş ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, çabuk yorulma gibi şikayetlerle karşımıza çıkmaktadır. Özellikle hipertansiyon hastalarının %30’unda baş ağrısı bulunmaktadır. Bu baş ağrısı genelde enseden başlayarak başın tepe üstüne kadar ilerleyen baskı tarzında ağrılar şeklinde görülmektedir. Bazen tansiyon ani-hızlı yükseldiğinde ya da stres kökenli olduğunda bu baş ağrısına bulantı, kusma gibi şikayetler de eşlik etmektedir" dedi. Prof. Dr. Seyfeli, tansiyonun düzenli olarak kontrol edilmesi ve doğru şekilde ölçülmesi gerektiğini söyleyerek, "Tansiyonumuza genelde 18 yaşından sonra 2 yılda bir, 40 yaşından sonra da yılda bir kez mutlaka bakmamız gerekiyor. Şayet ailesinde genetik olarak tansiyon hastası olan vatandaşlarımız varsa bunların da yine de 18 ile 40 yaş arasında da yılda bir kez de olsa mutlaka kan basıncını ölçtürmesi gerekmektedir. Tansiyon ölçümünde birçok hata yapılmaktadır. Burada dikkat edilmesi gerekenler, tansiyonu ölçülecek kişinin 20 dakika veya yarım saat öncesinden yemek yememiş olması, çay, kahve, sigara, alkol tüketmemiş olmaması gerekmektedir. Hastanın efor sonrası mutlaka dinlenmesi gerekiyor. Hastanın oturur vaziyette sırtını bir yere yaslaması ve kolundaki sıkı giysilerin çıkarılması gerekiyor. Kol kalp hizasında olmalı ve mutlaka elimizle ya da herhangi bir aparatla kolun desteklenmesi gerekiyor. Yine tansiyon ölçerken manşonun dirsek seviyesinden 2-3 santim yukarıda bağlanması gerekiyor ve stetoskopun yani kulaklığın buradaki atardamara denk gelmesi gerekiyor ki doğru ve düzgün bir tansiyon ölçelim. Yine tansiyon ölçerken ayak ayak üstüne atılması, tansiyon ölçerken konuşulması maalesef tansiyonun yanlış ölçülmesine neden olabilir" ifadelerini kullandı. Hipertansiyon için şikayetlerin beklenmemesi gerektiğini söyleyen Seyfeli, "Tansiyon kronik bir hastalık ve gerçekten toplumda çok sık görülen ve sessiz seyrettiği için de ancak hastalar bize hipertansiyona bağlı problemlerle gelmekte. Bunlar hangi problemler diye baktığımızda ise; özellikle kalp krizi, kalp yetmezliği ya da aort damarında anevrizma dediğimiz genişlemelerin neticesinde oluşan yırtılmalarla karşımıza geliyor. Özellikle bu hastalar sadece kalp ve damar hastalıkları değil felçle, görme bozuklukları ve böbrek yetmezliği ve diyalizle de karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla hipertansif hastaların bu tür komplikasyonlarla karşılaşmadan önce mutlaka tansiyonlarını kontrol ettirmeleri ve etkin tedaviyle hedefte tutulması gerekiyor. Tansiyon hastalarında hedef 120’ye 80’in altında tutulmasıdır, bunun üstündeki her 10 milimetre civalık artışın hipertansiyona bağlı komplikasyonları arttırdığını söyleyebiliriz. Bu hastaların mutlaka yıllık kontrollerini yaptırmaları ve illa şikayet olmasını beklememeleri gerekiyor. Özellikle dijital tansiyon aletleri son derece yaygın, kendi kendimize tansiyonumuzu kolayca ölçebiliriz. Eğer tansiyonumuz 140/90 ve üzerinde seyrederse mutlaka bir sağlık kuruluşuna, bir kardiyoloji uzmanına görünmelerinde fayda vardır" dedi.
Sakarya’dan dünyaya tıp eğitimi: SEAH, uluslararası eğitimin üssü oldu
26 Mayıs 2025 Pazartesi - 12:52 Sakarya’dan dünyaya tıp eğitimi: SEAH, uluslararası eğitimin üssü oldu SEAH bünyesinde hizmet veren Girişimsel Radyoloji ve Anjiyografi Merkezi, yeni tanı konulmuş veya tedavi planı oluşturulmuş tümörlerde, saatler süren ameliyatlar yerine ufak bir kesiyle dakikalar içinde müdahale edilebiliyor. Girişimsel radyoloji alanındaki eğitimlerde ilk sırada tercih edilen Fransa’nın Lyon kenti uzun yıllardır bu alanda öncülük yaparken, artık bu eğitimlerin önemli bir kısmı dünya standartlarına uygun altyapısı ve teknolojik donanımıyla dikkat çeken Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde veriliyor. Girişimsel Radyoloji ve Anjiyografi Merkezi, tümör tedavilerinde büyük cerrahi müdahalelere alternatif oluşturarak hastalara konforlu bir tedavi sunuyor. Yeni tanı konulmuş veya tedavi planı oluşturulmuş tümörlerde, saatler süren ameliyatlar yerine, merkezde uygulanan işlemler sayesinde ufak bir kesiyle dakikalar içinde müdahale edilebiliyor. Dünya standartlarına uygun altyapısı ve teknolojik donanımıyla dikkat çeken merkez, artık dünyaya da eğitim veriyor. Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği tarafından uluslararası eğitim merkezi olarak akredite edilen SEAH Girişimsel Radyoloji Merkezi, çeşitli ülkelerden gelen hekimlere ileri düzey eğitimler veriyor. Girişimsel radyoloji alanındaki eğitimlerde ilk sırada tercih edilen Fransa’nın Lyon kenti uzun yıllardır bu alanda öncülük yaparken, artık bu eğitimlerin önemli bir kısmı Sakarya’da veriliyor. Özellikle son dönemde Irak ve Ukrayna’dan gelen hekimlere uygulamalı eğitimlerin sunulduğu merkez, Türkiye’nin sağlık alanında uluslararası tanınırlığını da artırıyor. "Artık tıpta birçok alanda işlemler icra etmekteyiz" SEAH’ta yaklaşık 5 yıl önce faaliyete başlayan merkezde, çeşitli illerden gelen hastalara atardamar ve bacak damar tıkanıklıkları, miyom, varikosel onkoloji, anevrizma (damar balonlaşması) endovasküler, kanser tedavisi, iğne biyopsileri, temel drenaj işlemleri ve kist-apse gibi tedavi hizmetleri sunuluyor. Üstün teknolojik cihazların kullanıldığı merkez, girişimlerin ardından Avrupa Kardiyovasküler ve Girişimsel Radyoloji Derneğince (CIRSE) eğitim merkezi olarak da kabul edildi. Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Halil Öztürk, "Girişimsel Radyoloji, radyolojik görüntüleme cihazları ile birlikte teşhis veya tedavi hedefli küçük cerrahi operasyonları gerçekleştirdiğimiz ve son 50 yılda ciddi bir gelişme kaydeden bilim dalıdır. Artık tıpta birçok alanda işlemler icra etmekteyiz, vücudun hemen hemen her bölgesinde teşhis veya işlemler gerçekleştirmekteyiz. Bununla birlikte Girişimsel Radyoloji de tıbbın, gelişen önemli branşlarından bir tanesidir. Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi de Girişimsel Radyoloji konusunda ülkemizde önde gelen merkezlerden biri haline geldi" dedi. "Eğitimler artık Lyon kentinde değil, SEAH’ta verilmeye başlandı" Daha önce eğitimlerinde Fransa’nın Lyon kentinde yapıldığını belirten Öztürk, "Bunun yanı sıra eğitimde de ön plana çıkıyor. Kliniğimizde yapmış olduğumuz işlemleri akademik ortamlarda sunmaya ve bilimsel yazılar haline getirmeye başladık. Ve bunlar da dikkat çekti. Yurt dışında bu süreçleri koordine eden büyük dernekler var. Bunlardan en bilineni de Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği. Belli özelliklerde ve altyapısını tamamlamış merkezleri akredite etmekte. Biz de bu akreditasyon için başvurumuzu yaptık ve Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği’nin akredite edip, tavsiye ettiği bir eğitim kliniği haline geldik. Bu gelişmeler neticesinde de Avrupa’da verilmekte olan bazı uluslararası eğitimler artık Türkiye’de verilmeye başlanıldı. O eğitimlerin verildiği yerlerden bir tanesi de Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi oldu. Bu eğitimler genellikle küçük gruplar halinde oluşuyor. Son olarak Irak’tan gelen 4 ve Ukrayna’dan gelen 1 hekim arkadaşımıza kliniğimizdeki uygulamaları, Girişimsel Radyolojik işlemleri anlatan bir eğitim verdik. Bu eğitimler genelde Fransa’nın Lyon kentinde düzenli olarak veriliyordu. Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği’nin, kliniğimizi akredite etmesi ve tavsiye ettiği eğitim merkezi olarak ilan etmesinden sonra bu eğitimler artık Lyon kentinde değil, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde verilmeye başlandı. Tabi ülkemiz adına gurur verici bir şey bu" diye konuştu. "Genel anesteziye ihtiyaç duymadan, daha az acı hissettiren tedavi seçeneğini sunabiliyoruz" Girişimsel Radyoloji Uzmanı Dr. Ömer Faruk Topaloğlu, "Bölümümüzde, ameliyatsız tedavi olarak halk arasında bilinen girişimsel radyoloji işlemlerin büyük bir kısmını uygulamaktayız. Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği tarafından tanımlanan bir merkez olduğumuz için çeşitli eğitimler vesilesi ile yurt dışından gelen doktor ekibine bazı konularda pratik ve teorik olarak eğitimler vermekteyiz. Son yıllarda girişimsel radyoloji alanında çok ciddi gelişmeler kaydedildi. Vücudun farklı yerlerinde meydana gelen kanserler ile alakalı bundan önce elimizde olmayan tedavi imkanları gittikçe hız kazandı. Girişimsel radyoloji de bu alanda çok önemli bir yer tutmakta. Özellikle daha önceden sadece cerrahi olarak çıkarılabilen, uzun ameliyat süreleri ile tedavi edilebilen hastalık süreçleri şu an girişimsel radyolojinin de gelişmesi ile birlikte çok daha kısa işlem süreleri ile tamamlanıyor. Çoğu hastada genel anesteziye ihtiyaç duymadan, daha az acı hissettiren tedavi seçeneğini sunabiliyoruz. Teknoloji ile birlikte artık çok küçük bir iğne deliğinden uyguladığımız ablasyon yöntemleri ile lezyonları, kanserleri ve tümör hücrelerini tedavi edebiliyoruz. Bu işlemler gelişmeden önce, hastalar sistemik kemoterapi, radyoterapi tedavileri veya cerrahi tedavilere yönlendirilebiliyordu. Bunlar hala günümüzde hastalık evresine göre seçenekler arasında. Ancak artık bazı hasta gruplarında alternatif olarak özellikle erken evrede biz hastalarımıza ameliyatsız daha kısa sürede daha konforlu bir tedavi seçeneği olarak girişimsel radyolojide hizmet vermeye çalışıyoruz. Daha az ağrılı, daha doğru, güvenli ve kısa süreli işlemler yapabiliyoruz" şeklinde konuştu. "Hastalara en iyi neticeyi vermeye çalışıyoruz" Topaloğlu, "Az önce bir hastamızın karaciğerine kolon kanseri sebebi ile metastaz dediğimiz yayılım yapmış bir lezyona tedavi işlemi yaptık. Bu işlemde karaciğerin bir bölgesinde kolon kanserinin yayılımına dışarıdan, küçük bir iğne deliğinden girerek yerleştirdiğimiz ablasyon dediğimiz yakma işlemi ile 5 dakikada lezyonunu yakarak tedavi ettik. Bu çok pratik ve hasta açısından da konforlu yöntem oluyor. Özellikle işlem esnasında da hastamız, ‘ben buraya en az 1 saat işlem sürecek diye gelmiştim ama 5 dakikada işlemim bitti’ diyerek bize teşekkürlerini iletti. Bu hem bizim hem de hasta açısından sevindirici. Hastalığın evresine göre erken evre dönemlerinde verdiğimiz tedaviler ile tamamen hastalıkların ortadan kalktığı olguların olması girişimsel radyoloji olarak bizi mutlu etmekte. Ancak tabi hastalık evresi ilerledikçe burada multidisipliner farklı bölümler ile ortak çalışmak çok önem arz etmektedir. Hastalığın evresinin ilerlediği durumlarda sadece girişimsel radyolojik tedaviler değil, ek olarak onkolojik ve cerrahi tedavilere de hastalarımızı muhakkak yönlendirmemiz gerekiyor. Bu konuda bölümler arası konsey toplantıları ve çalışmaları oldukça önem arz ediyor. Bizim de burada aslında yapmaya çalıştığımız, tek bir branşın altından kalkabileceği bir yükten ziyade hastalığın evresine göre bölümler arasında ortak bir kararla hastalara en iyi neticeyi vermeye çalışıyoruz" ifadelerini kullandı.
Sakarya’dan dünyaya tıp eğitimi: SEAH, uluslararası eğitimin üssü oldu
26 Mayıs 2025 Pazartesi - 12:48 Sakarya’dan dünyaya tıp eğitimi: SEAH, uluslararası eğitimin üssü oldu SEAH bünyesinde hizmet veren Girişimsel Radyoloji ve Anjiyografi Merkezi, yeni tanı konulmuş veya tedavi planı oluşturulmuş tümörlerde, saatler süren ameliyatlar yerine ufak bir kesiyle dakikalar içinde müdahale edilebiliyor. Girişimsel radyoloji alanındaki eğitimlerde ilk sırada tercih edilen Fransa’nın Lyon kenti uzun yıllardır bu alanda öncülük yaparken, artık bu eğitimlerin önemli bir kısmı dünya standartlarına uygun altyapısı ve teknolojik donanımıyla dikkat çeken Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde veriliyor. Girişimsel Radyoloji ve Anjiyografi Merkezi, tümör tedavilerinde büyük cerrahi müdahalelere alternatif oluşturarak hastalara konforlu bir tedavi sunuyor. Yeni tanı konulmuş veya tedavi planı oluşturulmuş tümörlerde, saatler süren ameliyatlar yerine, merkezde uygulanan işlemler sayesinde ufak bir kesiyle dakikalar içinde müdahale edilebiliyor. Dünya standartlarına uygun altyapısı ve teknolojik donanımıyla dikkat çeken merkez, artık dünyaya da eğitim veriyor. Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği tarafından uluslararası eğitim merkezi olarak akredite edilen SEAH Girişimsel Radyoloji Merkezi, çeşitli ülkelerden gelen hekimlere ileri düzey eğitimler veriyor. Girişimsel radyoloji alanındaki eğitimlerde ilk sırada tercih edilen Fransa’nın Lyon kenti uzun yıllardır bu alanda öncülük yaparken, artık bu eğitimlerin önemli bir kısmı Sakarya’da veriliyor. Özellikle son dönemde Irak ve Ukrayna’dan gelen hekimlere uygulamalı eğitimlerin sunulduğu merkez, Türkiye’nin sağlık alanında uluslararası tanınırlığını da artırıyor. "Artık tıpta birçok alanda işlemler icra etmekteyiz" SEAH’ta yaklaşık 5 yıl önce faaliyete başlayan merkezde, çeşitli illerden gelen hastalara atardamar ve bacak damar tıkanıklıkları, miyom, varikosel onkoloji, anevrizma (damar balonlaşması) endovasküler, kanser tedavisi, iğne biyopsileri, temel drenaj işlemleri ve kist-apse gibi tedavi hizmetleri sunuluyor. Üstün teknolojik cihazların kullanıldığı merkez, girişimlerin ardından Avrupa Kardiyovasküler ve Girişimsel Radyoloji Derneğince (CIRSE) eğitim merkezi olarak da kabul edildi. Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Halil Öztürk, "Girişimsel Radyoloji, radyolojik görüntüleme cihazları ile birlikte teşhis veya tedavi hedefli küçük cerrahi operasyonları gerçekleştirdiğimiz ve son 50 yılda ciddi bir gelişme kaydeden bilim dalıdır. Artık tıpta birçok alanda işlemler icra etmekteyiz, vücudun hemen hemen her bölgesinde teşhis veya işlemler gerçekleştirmekteyiz. Bununla birlikte Girişimsel Radyoloji de tıbbın, gelişen önemli branşlarından bir tanesidir. Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi de Girişimsel Radyoloji konusunda ülkemizde önde gelen merkezlerden biri haline geldi" dedi. "Eğitimler artık Lyon kentinde değil, SEAH’ta verilmeye başlandı" Daha önce eğitimlerinde Fransa’nın Lyon kentinde yapıldığını belirten Öztürk, "Bunun yanı sıra eğitimde de ön plana çıkıyor. Kliniğimizde yapmış olduğumuz işlemleri akademik ortamlarda sunmaya ve bilimsel yazılar haline getirmeye başladık. Ve bunlar da dikkat çekti. Yurt dışında bu süreçleri koordine eden büyük dernekler var. Bunlardan en bilineni de Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği. Belli özelliklerde ve altyapısını tamamlamış merkezleri akredite etmekte. Biz de bu akreditasyon için başvurumuzu yaptık ve Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği’nin akredite edip, tavsiye ettiği bir eğitim kliniği haline geldik. Bu gelişmeler neticesinde de Avrupa’da verilmekte olan bazı uluslararası eğitimler artık Türkiye’de verilmeye başlanıldı. O eğitimlerin verildiği yerlerden bir tanesi de Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi oldu. Bu eğitimler genellikle küçük gruplar halinde oluşuyor. Son olarak Irak’tan gelen 4 ve Ukrayna’dan gelen 1 hekim arkadaşımıza kliniğimizdeki uygulamaları, Girişimsel Radyolojik işlemleri anlatan bir eğitim verdik. Bu eğitimler genelde Fransa’nın Lyon kentinde düzenli olarak veriliyordu. Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği’nin, kliniğimizi akredite etmesi ve tavsiye ettiği eğitim merkezi olarak ilan etmesinden sonra bu eğitimler artık Lyon kentinde değil, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde verilmeye başlandı. Tabi ülkemiz adına gurur verici bir şey bu" diye konuştu. "Genel anesteziye ihtiyaç duymadan, daha az acı hissettiren tedavi seçeneğini sunabiliyoruz" Girişimsel Radyoloji Uzmanı Dr. Ömer Faruk Topaloğlu, "Bölümümüzde, ameliyatsız tedavi olarak halk arasında bilinen girişimsel radyoloji işlemlerin büyük bir kısmını uygulamaktayız. Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği tarafından tanımlanan bir merkez olduğumuz için çeşitli eğitimler vesilesi ile yurt dışından gelen doktor ekibine bazı konularda pratik ve teorik olarak eğitimler vermekteyiz. Son yıllarda girişimsel radyoloji alanında çok ciddi gelişmeler kaydedildi. Vücudun farklı yerlerinde meydana gelen kanserler ile alakalı bundan önce elimizde olmayan tedavi imkanları gittikçe hız kazandı. Girişimsel radyoloji de bu alanda çok önemli bir yer tutmakta. Özellikle daha önceden sadece cerrahi olarak çıkarılabilen, uzun ameliyat süreleri ile tedavi edilebilen hastalık süreçleri şu an girişimsel radyolojinin de gelişmesi ile birlikte çok daha kısa işlem süreleri ile tamamlanıyor. Çoğu hastada genel anesteziye ihtiyaç duymadan, daha az acı hissettiren tedavi seçeneğini sunabiliyoruz. Teknoloji ile birlikte artık çok küçük bir iğne deliğinden uyguladığımız ablasyon yöntemleri ile lezyonları, kanserleri ve tümör hücrelerini tedavi edebiliyoruz. Bu işlemler gelişmeden önce, hastalar sistemik kemoterapi, radyoterapi tedavileri veya cerrahi tedavilere yönlendirilebiliyordu. Bunlar hala günümüzde hastalık evresine göre seçenekler arasında. Ancak artık bazı hasta gruplarında alternatif olarak özellikle erken evrede biz hastalarımıza ameliyatsız daha kısa sürede daha konforlu bir tedavi seçeneği olarak girişimsel radyolojide hizmet vermeye çalışıyoruz. Daha az ağrılı, daha doğru, güvenli ve kısa süreli işlemler yapabiliyoruz" şeklinde konuştu. "Hastalara en iyi neticeyi vermeye çalışıyoruz" Topaloğlu, "Az önce bir hastamızın karaciğerine kolon kanseri sebebi ile metastaz dediğimiz yayılım yapmış bir lezyona tedavi işlemi yaptık. Bu işlemde karaciğerin bir bölgesinde kolon kanserinin yayılımına dışarıdan, küçük bir iğne deliğinden girerek yerleştirdiğimiz ablasyon dediğimiz yakma işlemi ile 5 dakikada lezyonunu yakarak tedavi ettik. Bu çok pratik ve hasta açısından da konforlu yöntem oluyor. Özellikle işlem esnasında da hastamız, ‘ben buraya en az 1 saat işlem sürecek diye gelmiştim ama 5 dakikada işlemim bitti’ diyerek bize teşekkürlerini iletti. Bu hem bizim hem de hasta açısından sevindirici. Hastalığın evresine göre erken evre dönemlerinde verdiğimiz tedaviler ile tamamen hastalıkların ortadan kalktığı olguların olması girişimsel radyoloji olarak bizi mutlu etmekte. Ancak tabi hastalık evresi ilerledikçe burada multidisipliner farklı bölümler ile ortak çalışmak çok önem arz etmektedir. Hastalığın evresinin ilerlediği durumlarda sadece girişimsel radyolojik tedaviler değil, ek olarak onkolojik ve cerrahi tedavilere de hastalarımızı muhakkak yönlendirmemiz gerekiyor. Bu konuda bölümler arası konsey toplantıları ve çalışmaları oldukça önem arz ediyor. Bizim de burada aslında yapmaya çalıştığımız, tek bir branşın altından kalkabileceği bir yükten ziyade hastalığın evresine göre bölümler arasında ortak bir kararla hastalara en iyi neticeyi vermeye çalışıyoruz" ifadelerini kullandı.
Horlama ve uyku apnesine cerrahisiz çözüm: Horlama apareyleri
26 Mayıs 2025 Pazartesi - 11:42 Horlama ve uyku apnesine cerrahisiz çözüm: Horlama apareyleri Cerrahi müdahaleye gerek kalmamasını sağlayan horlama apareyleriyle ilgili bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Beril Koyuncu, horlama apareylerinin özellikle uyku apnesi ve horlama tedavilerinde etkili sonuçlar verdiğini vurguladı. Horlama, toplumda birçok kişinin yaşadığı, sosyal açıdan çevresindekileri rahatsız eden ve aile içi yaşamlarında gerilimlere sebep olan bir durum olmasıyla dikkat çekiyor. Altınbaş Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Beril Koyuncu, horlama apareyinin, horlama sorununun önlenmesinde etkili bir yöntem olduğunu belirtti. Horlama protezleri olarak da bilinen horlama apareylerinin, diş hekimleri tarafından hazırlandığını belirten Koyuncu, bu apareylerin hastanın ağız yapısına uygun şekilde hazırlandığını ifade etti. Hastadan elde edilen ölçülere göre modellerin üzerinde hazırlanan horlama apareylerinin, hem alt hem üst dişler üzerine takıldığını söyleyen Dr. Koyuncu, böylece alt çeneyi ve dili olduğundan daha ön pozisyonda konumlandırarak hava yolunu açık tuttuğunu belirtti. Ayrıca, hastaların aparey kullanımına başlamadan önce detaylı bir muayeneden geçmelerinin önemli olduğunu vurgulayan Dr. Beril Koyuncu, amacına uygun olarak etkili olması için diş hekimi kontrolünde düzenli ayarlamalar yapılması gerektiğini de belirtti. Uyku apnesi hayati tehlikeye yol açabiliyor Horlamanın daha şiddetli olduğu durumlarda dilin arkası, yumuşak damak ve küçük dil dokularının gevşemesi sonucu bu dokuların çökmesi ve birbirlerine yapışıp üst hava yollarının kapanması ile "uyku apnesi" olarak adlandırılan, solunumun tamamen durduğu kısa aralıklarla meydana gelir. Aralıkların süresinin uzaması kişide hayati tehlikeye bile yol açabilir. Dr. Koyuncu, uyku apnesi görülen kişilerde kaliteli uyku uyuyamama, yorgun uyanma, gün içerisinde yorgunluk, halsizlik ve dikkat eksikliği gibi durumların gözlendiğini vurguladı. Koyuncu, bu durumun gözlendiği hastalarda mesleki performans düşüklüğünün de sıklıkla gözlemlendiğini ifade etti. Horlama apareyi birçok sorun için kullanılabilir Dr. Beril Koyuncu, hafif ve orta düzeyde horlama problemi olanların, uyku apnesi yaşayan ancak cerrahi müdahaleye gerek duyulmayan hastaların, uyku apnesi tedavisinde tercih edilebilen CPAP cihazını efektif kullanamayan kişilerin, ağız açık uyuma alışkanlığı olan ve uyku kalitesini artırmak isteyen bireylerin diş hekimine danışarak bu konuda bilgi alabileceğini belirtti. Koyuncu, sözlerini şöyle sonlandırdı: "Cerrahi müdahaleye gerek kalmamasını sağlayan bu apareyler sayesinde, dokulardaki çökmeler önlenerek solunum yolu açılır, horlama azalır ve uyku kalitesinin artması ile güne daha dinç başlanır."
Onkoloji Hasta Servisi, 4 yılda 8 bin 500’ün üzerinde hasta taşıdı
26 Mayıs 2025 Pazartesi - 11:17 Onkoloji Hasta Servisi, 4 yılda 8 bin 500’ün üzerinde hasta taşıdı Mersin Büyükşehir Belediyesinin, onkoloji hastalarına yönelik 2021 yılında hayata geçirdiği ’Onkoloji Hasta Servis Hizmeti’ ile 8 bin 500’ün üzerinde hastanın tedavi için naklini gerçekleştirdiği bildirildi. Kemoterapi ve radyoterapi tedavisi alan vatandaşlar, hizmet sayesinde ücretsiz olarak evlerinden alınıp hastaneye, tedavileri tamamlandıktan sonra da evlerine getiriliyor. Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı tarafından hayata geçirilen ’Onkoloji Hasta Servis Hizmeti’, kemoterapi ve radyoterapi tedavisi alan vatandaşlara ücretsiz ulaşım imkanı sunuyor. 2021 yılından bu yana kesintisiz devam eden hizmet kapsamında, merkeze bağlı 4 ilçe ve Tarsus’ta görev yapan 3 araçla, 8 bin 500’ün üzerinde nakil gerçekleştirildi. Uygulama kapsamında, onkoloji hastaları tedavi gördükleri günlerde evlerinden alınarak hastanelere ulaştırılıyor. Tedavi sonrası aynı gün içinde hastaneden alınarak evlerine bırakılıyor. Böylece hastaların tedavi süreçleri daha konforlu ve güvenli hale getiriliyor. Hizmetten yararlanmak isteyen vatandaşlar; tedavi alacakları haftadan bir hafta önce cuma gününe kadar başvuru yapabiliyor. "Hayatımızı kolaylaştırıyorlar" Halk Sağlığı ve Denetim Şube Müdürü Uzman Doktor Bahar Gülcay Çat, kemoterapi, radyoterapi gibi bağışıklık sistemi baskılanmış tedavi alan onkoloji hastalarının, toplu taşıma ya da diğer ulaşımlarda yaşayabileceği sorunların önüne geçebilmek için, 2021 yılında Onkoloji Hasta Servis Hizmeti’ni başlattıklarını ifade etti. Dr. Çat, "Hastalarımızı, tedavi aldıkları günlerde evlerinden alıp hastaneye götürüyoruz. Tedavi sonrasında da özellikle yorgun ve halsiz düşme durumları olabileceği için, hastaneden alıp evlerine dönüşlerini gerçekleştiriyoruz. Merkeze bağlı 4 ilçe ve Tarsus’ta yaşayan vatandaşlarımız bu hizmetimizden yararlanabiliyor. 2021 yılından beri 8 bin 500’ün üzerinde nakil hizmeti gerçekleştirdik" dedi. Onkoloji Hasta Servis Hizmeti’nden yararlanan Birgül Eryılmaz da hizmet sayesinden rahat bir şekilde hastaneye gidip, tedavilerinin ardından evlerine geldiklerini kaydetti. Eryılmaz’ın yeğeni Pelin Zenginoğlu ise hizmetten çok memnun olduklarını dile getirerek, "Düzenli bir şekilde geliyorlar. Evimizden alıp, evimize bırakıyorlar. Hayatımızı kolaylaştırıyorlar" diye konuştu.
Uzm. Dr. Fatma Arkaz: "Tüp bebekte kaygıyı yönetmek, başarı şansını artırıyor"
26 Mayıs 2025 Pazartesi - 10:52 Uzm. Dr. Fatma Arkaz: "Tüp bebekte kaygıyı yönetmek, başarı şansını artırıyor" Tüp bebek tedavisi sürecinde yaşanan stresin, anne-baba olma şansını etkilediği bilimsel olarak ortaya kondu. Uzman Dr. Fatma Arkaz, psikolojik desteğin tedavi başarısını ve çiftlerin ruh sağlığını olumlu etkilediğini belirtti. Tüp bebek tedavisi olarak bilinen IVF (İn vitro fertilizasyon), çocuk sahibi olmak isteyen çiftler için hem fiziksel hem de ruhsal açıdan zorlu bir süreci ifade ediyor. Bu süreçte yaşanan kaygı ve stres, doğrudan tedavi başarısını etkileyebiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Psikiyatri Bölümü’nden Uzman Dr. Fatma Arkaz, tüp bebek tedavisi gören çiftlerde psikolojik desteğin kritik bir rol oynadığını ifade etti. Kaygı düzeyinin yüksek olması ise tedavi sürecine olumsuz etkiliyor Araştırmalara göre, tüp bebek tedavisi gören bireylerin yaklaşık yüzde 30-60’ı süreç boyunca klinik düzeyde anksiyete veya depresyon belirtileri gösterebiliyor. Kaygı düzeyinin yüksek olması ise tedavi sürecine ve sonuçlarına olumsuz etki edebiliyor. Bu nedenle çiftlerin ruh sağlığına yatırım yapması, tedavi başarısının yanı sıra ebeveynliğe hazırlık, ilişkilerin korunması ve yaşam tatmini açısından da önem taşıyor. "Stresle baş etmek başarıyı artırıyor" Uz. Dr. Arkaz, birçok çift bu stresli döneme zamanla uyum sağlayabiliyor. Partnerler arasında geliştirilen sağlıklı iletişim biçimleri ve duygusal yakınlık, tedavi sürecine olumlu katkı sağladığına dikkat çekti. Tüp bebek tedavisinde kullanılan bazı ilaçların da ruhsal durum üzerinde etkileri olabileceğini hatırlatan Arkaz, tedavide başarısızlık yaşanmasının bireylerde yas süreci başlattığını, bunun da hem bireysel ruh sağlığını hem de evlilik ilişkilerini etkileyebileceğini söyledi. Psikolojik desteğin faydaları Tüp bebek sürecinde alınan psikolojik desteğin önemine dikkat çeken Arkaz, "Bu süreçte çiftlere duygularını güvenle ifade edebilecekleri bir paylaşım alanı sunuluyor. Psikolojik destek, stres ve duygusal dalgalanmalarla başa çıkmayı kolaylaştıracak yöntemler kazandırıyor. Aynı zamanda karar verme süreçlerinde rehberlik ediyor, olumsuz düşüncelerle başa çıkmayı ve olumlu bakış açısı geliştirmeyi öğretiyor. Çiftlerin bu zorlu yolculukta kontrol ve güven hissini yeniden kazanmalarına da yardımcı oluyor" dedi. Uzmanlardan çiftlere öneriler Tüp bebek tedavisine başlayacak çiftlere önerilerde bulunan Arkaz, "Partnerler arasında açık ve dürüst bir iletişim kurulması büyük önem taşıyor. Ayrıca arkadaş ve aile desteği de sürecin sağlıklı yönetilmesinde çok kıymetli. Stres kaynaklarını belirlemek, eşlerin farklı başa çıkma yollarını anlaması ve beden-zihin bütünlüğünü destekleyici aktiviteler –örneğin egzersiz, meditasyon, nefes çalışmaları ya da yazı yazmak– bu süreçte ciddi fayda sağlıyor. Bunun yanı sıra sağlıklı ve dengeli beslenmek, büyük yaşam değişikliklerinden kaçınmak ve gerektiğinde profesyonel destek almaktan çekinmemek de tedavi sürecinin hem daha konforlu hem de daha verimli geçmesini sağlıyor" diye konuştu. Ruh sağlığının tüp bebek tedavisinde ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Arkaz, "Bu süreçte ruh sağlığına yapılan her yatırım yalnızca tedavi başarısını artırmakla kalmaz, aynı zamanda sağlıklı bir ebeveynliğe giden yolu da güçlendirir" ifadelerini kullandı.
Çölyak Hastalığının tek tedavisi glütensiz beslenme
26 Mayıs 2025 Pazartesi - 10:40 Çölyak Hastalığının tek tedavisi glütensiz beslenme Özel Denizli Cerrahi Hastanesi İç Hastalıkları Dahiliye Uzmanı Op. Dr. Dündar Güngör, çölyak hastalığının tek tedavisi glütenden kaçınmak olduğunu belirterek, "Yumurta, et, balık, tavuk gibi gıdalar tüketilirse çölyak hastalığını büyük bir oranda tedavi edilmiş oluyor ve bağırsak sağlığına kavuşmaya başlıyor. Aynı zamanda glütenden her zaman uzak durulması gerekiyor" dedi. Özel Denizli Cerrahi Hastanesi İç Hastalıkları Dahiliye Uzmanı Op. Dr. Dündar Güngör, glüten entropatisi diye bilinen çölyak hastalığı hakkında bilgiler verdi. Bağırsakların glütene karşı aşırı hassasiyetin sonucu ortaya çıkan bir hastalık olduğunu genellikle hastaların, gaz şişkinliği, ishal, zaman zaman kabızlık gibi şikayetlerle geldiğini belirtti. Op. Dr. Güngör, "Hastalarımız tedavi için gelip şikayetlerini anlatırken, belli gıdalardan sonra rahatsızlıkların olduğunu ifade edince ilk etapta çölyak hastalığı düşünüyoruz. Belirtilerinde tabi bununla birlikte halsizlik, yorgunluk, hafızayla ilgili sorunlar bile ortaya çıkabiliyor. Çünkü vitamin eminimi, proteinlerin eminimi gibi bozukluklarla birlikte de gidiyor" dedi. "Glüten hassasiyeti olan kişilerde, illaki çölyak hastalığı gelişecek diye bir durum olmayabilir" Çölyak hastalığının belirtisi olan hastaları glütenden uzak durması gerektiğini belirten İç Hastalıkları Dahiliye Uzmanı Op. Dr. Dündar Güngör, "Çölyak hastalığının başlangıcında, geçirgen bağırsak sendromu dediğimiz durum ortaya çıkıyor. Geçirgen bağırsak durumunda, bağırsaktan geçmemesi gereken toksik bir takım gıdaların ve büyük molekül parçacıkların geçmesi ortaya çıkıyor. Ardından ise glüten hassasiyeti ortaya çıkıyor. Glüten hassasiyeti olan kişilerde, illaki çölyak hastalığı gelişecek diye bir durum olmayabilir. Hasta çölyak hastalığı olmadan önce de glütene karşı aşırı hassasiyeti olabiliyor. Bu tür durumlarda da aynı çölyak hastalığında aldığımız tedbirleri alarak yol alıyoruz. Çölyak hastası olanları glütenden uzak durmasını öneriyoruz. Tahıllarda çok fazla glüten bulunuyor. Mesela en çok bizim ülkemizde tüketilen normal beyaz ekmek dediğimiz ekmek de glüten oldukça fazla miktarda var. Çünkü glüten olmadığı zaman, ekmek kabarmıyor, lezzeti o kadar iyi olmayabiliyor. Glüten de çölyak hastalığına sebep oluyor" diye konuştu. "Yumurta, et, balık, tavuk gibi gıdalar tüketilirse çölyak hastalığını büyük bir oranda tedavi edilmiş oluyor ve bağırsak sağlığına kavuşmaya başlıyor" Çölyak hastalığını tedavisi olduğunu ama tedavi sürecinde hastaya bir takım görevlerin düştüğünü ifade eden Op. Dr. Dündar Güngör, "Hastaya düşen glütenli gıdaların beslenmesinden uzak durmasıdır. Sebze ve meyveyle beslenmelerini öneriyoruz. Veya yumurta, işlenmemiş et, balık, tavuk tüketebilirler. Aynı zamanda tahıllarda mısır ve mısır unu gibi şeylerde glüten bulunmuyor. Hastalarımız bu tür gıdaları tükettiklerinde zaten çölyak hastalığını büyük bir oranda tedavi etmiş oluyoruz ve bağırsak sağlığına kavuşmaya başlıyor. Ancak sonrasında tekrar glütenli bir şey yenildiğinde hastalarımız tekrar aynı şikayetlerle geri gelebilir" dedi. "Glütenden her zaman uzak durulması gerekiyor" Glütenden her zaman uzak durmakta fayda olduğunu kaydeden Op. Dr. Dündar Güngör, "Glütenden her zaman uzak durmakta fayda var. Glüten özellikle tiroid, otonom tiroid ve haşimato tiroid gibi hastalıklara da sebep oluyor. Glütenin protein yapısı, tiroid hücreleriyle benzerlik gösteriyor. Vücut tiroid hücrelerinde glütene karşı hassas. Tiroid hücrelerinde glüten sanarak saldırmaya geçip haşimato tiroide sebep olabiliyor. Vücudunuz bunu adapta olmadığı için saldırıya geçiyor. Sonrasında da kendi hücrelerine de saldırarak çölyak hastalığı, haşimato tiroid gibi rahatsızlıklara sebep oluyor" ifadelerini kullandı.
Çocukluk çağındaki kanser vakalarının yüzde 35’ini lösemi oluşturuyor
26 Mayıs 2025 Pazartesi - 10:32 Çocukluk çağındaki kanser vakalarının yüzde 35’ini lösemi oluşturuyor Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Sosyal Pediatri Bilim Dalında görevli Doç. Dr. Elif Ünver Korğalı, 25-31 Mayıs Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası dolayısıyla açıklamalarda bulundu. Türkiye’de her yıl yaklaşık bin 500 çocukta lösemi vakasının görüldüğünü söyleyen Korğalı, "Çocukluk çağındaki kanser vakalarının yüzde 35’ini lösemiler oluşturur ve birinci sıradadır. Günümüzde artmış tıbbi tedavi olanakları ile lösemide tedavi oranı yüzde 95’lere kadar ulaşmıştır" dedi. "Sağlıklı nesiller için birlikte adım atabiliriz" Löseminin ilk olarak yüksek ateş, halsizlik, kilo kaybı, burun kanaması, diş eti kanaması, vücutta morlukların belirmesi, iştahsızlık, boyunda, koltuk altında, kasıklarda lenf bezi şişmeleri, karaciğer ve dalak büyümesi ile kendini gösterdiğini belirten Korğalı, "Bu belirtiler olduğunda bir hekime başvurularak tam kan sayımı ve muayene yapılması gereklidir. Hastalık sinsi başlar ve tedavi edilmediği takdirde ilerleyici seyreder. Ailelere de görev düşmekte olup bilinçlendirme faaliyetlerimizin kesintisiz olarak sürdürülmesi, koruyucu önlemlerimizin arttırılması gerekmektedir. Çocuklarımızı kanserden korumak için yaşadığımız çevrede basit önlemler alabiliriz. Mesela, tükettiğimiz gıdalara dikkat ederek sağlıklı nesiller için birlikte adım atabiliriz. Sağlıklı beslenebilir, sebze ve meyvelerimizi mevsiminde tüketebiliriz. Çevremizde kanser yapıcı olan bazı alanlarda, kirli hava, sigara dumanı, baz istasyonu ve yüksek elektrik gerilim hatlarının bulunduğu yerlerden mümkün olduğunca uzak durabiliriz. Bunun yanında çocuklarımızı spora teşvik edip, bilgisayar ve televizyon başında geçirdikleri zamanı azaltabiliriz. Cep telefonlarının henüz kanıtlanmış bir risk faktörü olduğu söylenemez ancak uzun vadeli etkileri hakkında henüz yeterli fikir sahibi değiliz. Bu açıdan çocuklarda cep telefonu kullanımını minimuma indirmekte fayda görüyorum. Tedbiren özellikle 0-5 yaş grubu çocukların yanı başında cep telefonu kullanmamak uygun olur. Bu öneriler hem çocuklar hem de daha anne karnında oldukları gebelik dönemindeki anne adaylarımız için geçerlidir. Ailesinde kanser öyküsü olan bireylerin kanser riskinin diğer bireylere oranla daha yüksek olduğunu hatırlatıp, lösemi ile mücadelede vatandaşları duyarlı olmaya davet ediyorum" ifadelerine yer verdi.
Ankara Bilkent Şehir Hastanesi’nde ‘Karaciğer Kongresi’ düzenlendi
26 Mayıs 2025 Pazartesi - 10:22 Ankara Bilkent Şehir Hastanesi’nde ‘Karaciğer Kongresi’ düzenlendi Ankara Bilkent Şehir Hastanesi’nde düzenlenen ’Karaciğer Kongresi’nde kanser tedavisindeki son gelişmeler ele alındı. Karaciğer kanserinde erken tanı, medikal onkoloji, girişimsel tedaviler ve artan organ bağışlarıyla hastalar için umut, her geçen gün büyüyor. Ankara’da düzenlenen ve karaciğer cerrahisinin önde gelen isimlerini buluşturan kongrede, karaciğer kanseri tedavisindeki son gelişmeler masaya yatırıldı. Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen uzman hekimler, organ naklindeki başarı oranlarının artmasına ve multidisipliner tedavi yöntemlerine dikkat çekti. Organ bağışlarındaki artışın, binlerce hastaya umut olduğunu belirten uzmanlar, nakil oranlarının son yıllarda ciddi şekilde yükseldiğini belirtti. Gastroenteroloji Cerrahisi Derneği Başkanı ve Bilkent Şehir Hastanesi Organ Nakli Mesul Müdürü Prof. Dr. Erdal Birol Bostancı, toplantının ücretsiz gerçekleştiğini vurgulayarak, "Karaciğer kanserlerinde multidisipliner bir toplantı düzenledik. Türkiye’nin önde gelen hocalarını davet ettik. Bilimin ücretsiz sunulması taraftarıyız ve bunu sağladık" dedi. İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakli Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sezai Yılmaz ise medikal onkolojideki gelişmelere dikkat çekti. Yeni nesil ilaçlarla karaciğer tümörlerinin küçültülebildiğini ve bazı vakalarda tamamen yok edilebildiğini belirtti. Bilkent Şehir Hastanesi Nükleer Tıp Kliniği Direktörü Prof. Dr. Elif Özdemir de cerrahi müdahaleye uygun olmayan hastalar için radyoembolizasyon tedavisinin önemine değindi. Özdemir, "Girişimsel radyoloji ve nükleer tıbbın birlikte uyguladığı bu yöntemle, hastanın karaciğerine lokal radyasyon veriyoruz. Bu, cerrahiye uygun olmayan hastalar için etkili bir alternatif" diye konuştu.