SAĞLIK
Uzm. Dr. Bekfilavioğlu mide ilacı kullanımına yönelik uyarılarda bulundu 01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:39:52 Uzm. Dr. Bekfilavioğlu, toplumda yaygın olarak kullanılan mide ilaçlarının bilinçsiz ve uzun süreli kullanımının böbrek sağlığı üzerinde olumsuz etkiler oluşturabildiğini belirterek uyarılarda bulundu. Medical Point Gaziantep Hastanesi Nefroloji Uzmanı Uzm. Dr. Garip Bekfilavioğlu, toplumda yaygın olarak kullanılan mide ilaçlarının bilinçsiz ve uzun süreli kullanımının böbrek sağlığı üzerinde olumsuz etkiler oluşturabildiğini belirterek, mide koruyucu olarak bilinen ilaçların gereksiz kullanımına karşı dikkatli olunması gerektiğini belirtti. Uzm. Dr. Bekfilavioğlu, mide şikayetleri yaşayan birçok kişinin doktora danışmadan ilaç kullanımına yöneldiğini ifade ederek, "Bu tür ilaçlar kısa süreli ve hekim kontrolünde kullanıldığında faydalı olabilir. Ancak uzun süreli ve kontrolsüz kullanım, böbrek fonksiyonlarında bozulmalara yol açabilir" dedi. Özellikle proton pompa inhibitörü olarak bilinen mide ilaçlarının, gereksiz yere ve uzun süre kullanıldığında kronik böbrek hastalığı riskini artırabileceğine dikkat çeken Bekfilavioğlu, "Hastalarımızın bu ilaçları ‘zararsız’ olarak görmemesi gerekiyor. Her ilaçta olduğu gibi mide ilaçlarının da yan etkileri vardır. Bu nedenle mutlaka doktor önerisiyle ve gerekli süre boyunca kullanılmalıdır" ifadelerini kullandı. Böbrek sağlığının korunması için düzenli kontrollerin önemine değinen Bekfilavioğlu, risk grubunda yer alan bireylerin daha dikkatli olması gerektiğini vurguladı. Özellikle ileri yaş grubundaki kişiler, kronik hastalığı bulunanlar ve birden fazla ilaç kullanan bireylerin bilinçsiz ilaç kullanımından kaçınması gerektiğini belirtti. Vatandaşlara bilinçsiz bir şekilde ilaç kullanmaması yönünde çağrıda bulunan Bekfilavioğlu, "Basit mide şikayetlerinde dahi kendi kendine ilaç kullanımına yönelmek yerine bir uzmana başvurulması, hem mide hem de böbrek sağlığının korunması açısından büyük önem taşımaktadır" diye konuştu.
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:27 Denizli’de ağız ve diş sağlığı hizmetlerinde önemli adımlar atılmaya devam ediyor Denizli Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’nde sağlık hizmetlerinin kalitesini arttırmaya yönelik önemli adımlar atılmaya devam ediyor. Bu kapsamda hastane bünyesinde Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) cihazı hizmete girdi. Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi bünyesinde hizmete başlayan Konik Işınlı Bilgisayarla Tomografi cihazının tanı süreçlerinde diş hekimlerine büyük katkı sağlayacağını ifade eden Denizli İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, "Sağlık Bakanlığımızın kalite politikaları doğrultusunda ilimizde sağlık alt yapımızı sürekli yeniliyoruz" dedi. Endodonti, Radyoloji, Periodontoloji, Ortodonti, Restoratif, Protetik Diş Tedavisi, Çocuk Pedodonti, Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi birimleri ile koruyucu ve tamamlayıcı ağız ve diş sağlığı hizmetleri sunulan Denizli Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’nde Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi cihazı hizmete başladı. Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi cihazı sayesinde tanı ve tedavi süreçlerinde daha hızlı ve ayrıntılı görüntüleme imkânı sağlanmış olacak. Özellikle implant uygulamaları, çene cerrahisi, ortodontik değerlendirmeler ve gömülü diş vakalarında üç boyutlu görüntüleme ile daha doğru teşhis ve planlama yapılabilecek. "Sağlık Bakanlığımızın kalite politikaları doğrultusunda ilimizde sağlık alt yapımızı sürekli yeniliyoruz" Denizli İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi bünyesinde hizmete başlayan Konik Işınlı Bilgisayarla Tomografi cihazının tanı süreçlerinde diş hekimlerine büyük katkı sağlayacağını ifade ederek; " Sağlık Bakanlığımızın kalite politikaları doğrultusunda ilimizde sağlık alt yapımızı sürekli yeniliyoruz. Hastane bünyesinde kullanılan iki boyutlu Panoramik Radyografi ve Periapikal Radyografi görüntülemelerine ek olarak Türkiye’de sayılı ağız ve diş sağlığı hastanesinde bulunan üç boyutlu görüntüleme yöntemi olan Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi cihazını hizmete aldık. Tomografi cihazı ile birlikte çene kemikleri, dişler, damar-sinir yapıları, kistler, tümörler, gömülü dişler ve eklem rahatsızlıklarını üç boyutlu ve yüksek çözünürlüklü şekilde görüntüleyebileceğiz. Özellikle implant planlamaları, kist ve tümör tespiti ve cerrahi müdahale hazırlıkları gibi birçok alanda hekimlere yüksek hassasiyetli görüntüleme imkanı verecek. Böylelikle vatandaşlarımıza sunulan ağız ve diş sağlığı hizmetlerinin kalitesini önemli ölçüde yükseltmiş olacağız" dedi. 2025 yılında 10 uzman diş hekiminin göreve başlamasıyla Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’ndeki uzman hekim sayısının da 23’e çıktığını belirten Uz. Dr. Berna Öztürk; " Hastane bünyesinde bulunan deneyimli 97 diş hekimi ve 1 Radyoloji, 3 Endodonti, 3 Periodontoloji, 5 Protetik, 3 Çocuk Pedodonti, 3 Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi, 2 Ortodonti ve 3 Restoratif Uzmanı olmak üzere toplamda 120 hekimle hizmet veriyoruz. Yine 2025 yılında 4 yeni klinik açarak Ünit sayımızı 116’ya çıkardık. Ayrıca hafta içi her gün poliklinik şartlarında sağlık durumu nedeniyle tedavisi yapılamayan fiziksel ve zihinsel engelli bireylere, diş hekimi koltuğunda işlem yapılamayacak kadar önemli nörolojik rahatsızlığı olanlara, yaşı çok küçük yada tedaviye uyum gösteremeyen çocuklara genel anestezi altında diş tedavileri uygulamaktayız" dedi.
01 Nisan 2026 Çarşamba - 10:18 Kanserde, son yılların önemli gelişmesi "Neoadjuvan Tedavinin" başlıca 5 avantajı Kanser tedavisinde son yıllarda öne çıkan neoadjuvan tedavi yaklaşımına ilişkin açıklamada bulunan Uzm. Dr. Selami Bayram, "Ameliyat öncesinde uygulanan bu yöntemle tümörü küçültmeyi, hastalığı daha iyi kontrol altına almayı ve cerrahi başarıyı artırmayı hedefliyoruz" dedi. "Hastaya en doğru sırayla, en etkili tedavi planlanır" Kanser tedavisinde son 20 yılda yaşanan en önemli yeniliklerden biri kuşkusuz neoadjuvan tedavi yaklaşımı olduğunu belirten Memorial Antalya Hastanesi Onkoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Selami Bayram,"Neoadjuvan tedavi, sadece ameliyat öncesi verilen bir ilaç tedavisi değildir. Doğru hastada uygulandığında cerrahiyi kolaylaştırabilen, görünmeyen hastalığı daha erken hedefleyebilen, tedavi yanıtını ölçmeye imkan veren ve sonraki adımları daha akılcı biçimde planlamaya yardımcı olan güçlü bir stratejidir. Günümüz onkolojisinde amaç yalnızca tümörü küçültmek değil; hastaya en doğru sırayla, en etkili ve en kişiselleştirilmiş tedaviyi sunmaktır. Ancak her kanser hastası için uygun değildir. Bu karar; tümörün evresi, yayılım durumu, biyolojik alt tipi, hastanın genel performansı ve multidisipliner konsey değerlendirmesi ile verilir" şeklinde konuştu. "Sonuç, tümörün tedaviye verdiği yanıta bağlıdır" Neoadjuvan tedavinin başlıca avantajları sıralayan Uzm. Dr. Selami Bayram, "Birinci avantaj olarak ameliyatı daha mümkün ve daha başarılı hale getirebilir. Bazı tümörler ilk tanı anında büyük olabilir ya da bulundukları bölge nedeniyle doğrudan ameliyat edilmeleri zor olabilir. Neoadjuvan tedavinin temel amaçlarından biri, tümörü küçülterek cerrahiyi teknik olarak daha uygulanabilir hale getirmektir. Bu yaklaşım özellikle meme kanseri ve rektum kanseri gibi bazı hastalıklarda organ koruyucu cerrahi şansını artırabilir. Örneğin uygun hastalarda memenin tamamen alınması yerine meme koruyucu cerrahi yapılabilmesi ya da rektum tümörlerinde kalıcı torba ihtiyacının azaltılması mümkün olabilir. Elbette bu fayda her hastada aynı düzeyde görülmez; sonuç, tümörün tedaviye verdiği yanıta bağlıdır" şeklinde konuştu. "Sistemik hastalık kontrolü açısından da önemli bir avantaj sağlayabilir" İkinci avantajın görüntülemede görünmeyen kanser hücrelerine daha erken dönemde etki edebildiğini aktaran Uzm. Dr. Selami Bayram, "Kanser bazen yalnızca görünen ana kitle ile sınırlı değildir. Henüz tomografi, MR veya PET gibi görüntüleme yöntemleriyle tespit edilemeyen çok küçük tümör hücreleri de dolaşımda bulunabilir. Buna tıpta mikrometastatik hastalık denir. Neoadjuvan tedavi, ameliyat öncesinde bu hücrelere erken dönemde etki etme fırsatı sunabilir. Bu nedenle bazı hastalarda sadece lokal kontrol değil, sistemik hastalık kontrolü açısından da önemli bir avantaj sağlayabilir. Özellikle biyolojik olarak daha agresif tümörlerde bu erken sistemik yaklaşım klinik açıdan değerlidir" şeklinde konuştu. "Bazı tümörlerde tedavinin çok etkili olduğuna işaret edebilir" Üçüncü avantajın ise tedavinin işe yarayıp yaramadığını ameliyat sonrası daha net anlaşılabildiği olduğunu belirten Uzm. Dr. Selami Bayram, "Neoadjuvan tedavinin en önemli avantajlarından biri, uygulanan tedavinin tümör üzerinde ne kadar etkili olduğunun ameliyat sonrası daha açık biçimde görülebilmesidir. Ameliyatla çıkarılan doku patoloji uzmanları tarafından incelenir ve kanser hücrelerinin tedaviye ne ölçüde yanıt verdiği değerlendirilir. Eğer inceleme sonucunda canlı tümör hücresi görülmezse buna patolojik tam yanıt (pCR) denir. Bu durum, özellikle bazı meme kanseri türlerinde ve bazı başka tümörlerde tedavinin çok etkili olduğuna işaret edebilir. Ancak pCR her kanser türünde aynı anlamı taşımaz. Yine de bu değerlendirme çok önemlidir; çünkü hem tedavinin başarısını göstermeye yardımcı olur hem de ameliyat sonrası ek tedavilerin nasıl planlanacağı konusunda yol gösterir" ifadelerini kullandı. "Hastaya tek tip değil, daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşım sunulabilir" Tedavinin kişiye özel planlanmasına katkı sağladığını ve bu da tedavi sürecindeki dördüncü avantaj olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Selami Bayram, "Günümüzde kanser tedavisi yalnızca tümörün bulunduğu organa göre değil, aynı zamanda tümörün moleküler ve biyolojik özelliklerine göre planlanmaktadır. Neoadjuvan dönemde yapılan biyopsiler ve patolojik değerlendirmeler; tümörün alt tipini, agresifliğini ve hangi tedavilere daha duyarlı olabileceğini anlamamıza yardımcı olur. Örneğin bazı meme kanseri hastalarında HER2 pozitiflik veya triple-negatif biyoloji, bazı tümörlerde ise MSI-H veya dMMR gibi özellikler tedavi seçimini etkileyebilir. Bu sayede hastaya tek tip değil, daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşım sunulabilir. Modern onkolojide neoadjuvan tedavinin değeri, biraz da bu biyolojik rehberlik gücünden kaynaklanmaktadır" dedi. "Organın korunmasının önemli olduğu tümörlerde bu, hastalar açısından çok kıymetli bir sonuçtur" Bazı hastalarda daha sınırlı cerrahiye ve daha iyi fonksiyonel sonuçlara katkı sunabileceğini de söyleyen Uzm. Dr. Selami Bayram, Tümör küçüldüğünde cerrahinin kapsamı da değişebilir. Bu durum bazı hastalarda daha sınırlı rezeksiyon, daha fazla doku korunması ve daha iyi yaşam kalitesi anlamına gelebilir. Özellikle organın korunmasının önemli olduğu tümörlerde bu, hastalar açısından çok kıymetli bir sonuçtur. Bununla birlikte, neoadjuvan tedavi her zaman ameliyat sonrası komplikasyonları azaltır şeklinde kesin bir ifade doğru değildir. Çünkü komplikasyon riski; yapılan ameliyatın tipi, hastanın yaşı, ek hastalıkları, beslenme durumu, radyoterapi alıp almadığı ve tümörün yerleşimi gibi birçok faktörden etkilenir. Daha doğru ifade şudur: Uygun hastalarda tümörün küçülmesi, cerrahi planlamayı kolaylaştırabilir ve bazı durumlarda daha koruyucu cerrahi seçeneklerine imkan sağlayabilir" şeklinde konuştu. "Her hastaya uygulanmaz, doğru hastada doğru zamanda planlanır" Uzm. Dr. Selami Bayram son olarak, "Neoadjuvan tedavi, günümüzde birçok ulusal ve uluslararası kılavuzda yer alan önemli bir yaklaşımdır. Ancak bu tedavi her hasta için otomatik olarak tercih edilmez. En doğru yaklaşım; hastalığın evresi, tümörün biyolojik özellikleri, hastanın genel durumu ve ilgili branşların ortak değerlendirmesiyle belirlenir" diye konuştu.
01 Nisan 2026 Çarşamba - 09:58 Beyin damar tıkanıklığında acil müdahale hayati önem taşıyor Beyin damar tıkanıklığı, tıbbi adıyla iskemik inmenin beyne giden damarların ani şekilde tıkanması sonucu ortaya çıkan ölümcül bir hastalık olduğunu belirten Medicana Sağlık Grubu Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, "İnme, acil müdahale gerektiren hayati bir durumdur. Erken fark edilip hızlı tedavi edilirse kalıcı hasar önlenebilir" dedi. Beyin damar tıkanıklığında beyin hücreleri oksijensiz kaldığında dakikalar içinde hasar görmeye başlıyor. Beyin damar tıkanıklık belirtilerinde çok çeşitli şikayetlerin görülebileceğini ve bu şikayetlerin aniden başladığını ifade eden Medicana Konya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, "Görme bulanıklığı, görme kaybı, ağızda ve yüzde kayma, konuşmanın bozulması, bir kol veya bacakta ani güçsüzlük ya da uyuşma, yürümede bozulma en tipik işaretlerdir. Kişi konuşulanı anlayamayabilir veya kelimeleri düzgün çıkaramayabilir. Ani görme kaybı, şiddetli baş dönmesi ve denge kaybı da görülebilir. Bu belirtilerin birkaç dakika sürüp düzelmesi durumunda bile ciddiye alınması gerekir" dedi. İnme belirtileri varsa vakit kaybetmeden 112 aranmalı Beyin damar tıkanıklığında tanının hasta veya hasta yakınından alınan anemnezle birlikte bilgisayarlı tomografi ya da manyetik rezonans (MR) yöntemlerinden biri ile konabileceğini anlatan Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, "Beyin anjiyografisi, beyin damarlarının detaylı bir şekilde görüntülenmesini sağlayan bir tıbbi testtir. Beyin anjiyografisi, damar tıkanıklıkları, anevrizmalar veya diğer damar patolojilerini tespit etmek için kullanılır. İnme belirtileri olduktan sonra halk arasında akılda kalması için ’Yüz-Kol-Konuşma’ kontrolü dediğimiz belirtilerin tespit edilmesi önerilir. Kişiden gülümsemesi, iki kolunu kaldırması, basit bir cümle söylemesi istenir. Yüz kayıyor mu, kolunun biri düşüyor mu, konuşma bozuk mu, bu bulgulardan biri varsa vakit kaybetmeden 112 aranmalıdır. Çünkü inmede zaman önemlidir. Tanının konmasında hasta ve hasta yakınlarından bu bilgileri almak çok kıymetlidir’’ ifadelerini kullandı. Tedavi sürecinde zamanla yarışılıyor Beyinde damar tıkanıklığı tedavisinin, zamanla yarışıldığı ve multidisipliner yaklaşım gerektirdiği bir süreci kapsadığını vurgulayan Doç. Dr. Hüseyin Büyükgöl, şu bilgileri verdi: "Tedavinin temel amacı, beyin dokusuna kan akışını yeniden sağlamak ve ikincil hasarı önlemektir. Akut dönem tedavisi ve uzun dönem koruyucu tedavi olmak üzere iki ana bölümde ele alınır. Akut dönem tedavisinde trombolitik tedavi önemli bir yer tutar. İntravenöz tromboliz, pıhtıyı çözücü ilaçların kullanımı ile damar açıklığının sağlanmasını amaçlar. Bu tedavi, belirtilerin başlangıcından itibaren ilk 4,5 saat içinde uygulanmalıdır. Bu tedavi seçilmiş hastalara yapılmalıdır. Endovasküler tedaviler (girişimsel tedaviler), özellikle büyük damar tıkanıklıklarında mekanik trombektomi olarak uygulanır. Kateter yardımı ile pıhtı fiziksel olarak çıkarılır veya emilir. Bu yöntem, belirtilerin başlangıcından itibaren 24 saat içinde bile etkili olabilmektedir. Tedavi başarısı yüksek olmakla birlikte, deneyimli merkezlerde uygulanmalıdır. Ayrıca beyin damar tıkanıklığı stent tedavisi diğer bir tedavi seçeneğidir. Stent, daralmış damarı açık tutmak için kullanılır ve özellikle kronik olarak daralan damarlarda etkilidir." Hastalığın uzun dönem tedavisinde kan sulandırıcı diye tabir edilen antiplatelet ve antikoagülan ajanlar kullanıldığını ifade eden Doç. Dr. Büyükgöl, "Antiplatelet tedavi, pıhtı oluşumunu önlemek amacı ile kullanılır. Aspirin, klopidogrel gibi ilaçlar uzun dönem kullanılır. Antikoagülan tedavi, özellikle kardiyak emboli durumlarında warfarin veya yeni nesil antikoagülanlar ile uygulanır. Beyinde damar tıkanıklığı iyileşme süresi, tıkanıklığın şiddeti, etkilenen beyin bölgesi, yaş ve genel sağlık durumuna göre değişir. Hastanede ayrıca tansiyon, şeker ve oksijen düzeyi dikkatle kontrol edilir. Yutma güçlüğü varsa beslenme düzenlenir ve komplikasyonlar önlenmeye çalışılır. Tedaviden sonra fizik tedavi ve konuşma terapisi gibi rehabilitasyon süreçleri hastanın yeniden bağımsız yaşama dönmesine yardımcı olur" şeklinde konuştu. "Risk faktörlerini kontrol etmek çok önemli" Beyin damar tıkanıklığından korunmak için risk faktörlerini kontrol etmenin çok önemli olduğunu vurgulayan Büyükgöl, "Yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği, sigara kullanımı ve kalp ritim bozuklukları en önemli nedenler arasındadır. Sağlıklı beslenme, egzersiz ve sigarayı bırakmak inme riskini belirgin şekilde azaltır. Altta yatan nedenler tedavi edilmezse veya yaşam tarzı değiştirilmezse tıkanıklık tekrar edebilir. İkinci veya üçüncü inme geçirme riski ilkinden sonra daha yüksektir. Bu yüzden düzenli tedavi ve takip büyük önem taşır" dedi.
Dünya genelinde ikinci sırada: Bel sağlığını korumak için uzmandan 10 tavsiye
17 Kasım 2025 Pazartesi - 11:48 Dünya genelinde ikinci sırada: Bel sağlığını korumak için uzmandan 10 tavsiye Dünya genelinde soğuk algınlığından sonra en sık görülen ikinci sağlık sorunu olan bel ağrısının giderek arttığına dikkat çeken Uzm. Dr. Göksel Çelebi, özellikle masa başı çalışanlarının bel sağlığını koruması için uygulanması gereken temel kuralları paylaştı. "Bel ağrısı, günlük yaşam kalitesini düşüren ve iş gücü kaybına yol açabilen yaygın bir sağlık sorunu olarak öne çıkıyor" diyen Medicana Kadıköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Göksel Çelebi, "Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre bel ağrısı, iş gücü kaybına bağlı en önemli ikinci sağlık problemidir. Yanlış duruş alışkanlıkları, ağır yük kaldırma, hareketsiz yaşam biçimi ve fazla kilo bel fıtığı başta olmak üzere birçok rahatsızlığa zemin hazırlıyor. Özellikle uzun süre bilgisayar başında çalışan yetişkinler, ergenlik çağında hızlı boy uzaması yaşayan gençler ve bedensel efor gerektiren işlerde görev alan kişilerde görülme riski daha yüksektir. Kadınlarda gebelik döneminde ve doğum sonrasında bel ağrılarının artabildiğine, ileri yaşlarda ise kemik erimesiyle birlikte şikâyetlerin daha sık gözlendiğine dikkat çekiliyor" açıklaması yaptı. Uygulanabilecek yöntemler Uzman Dr. Göksel Çelebi, bel sağlığını korumak için uygulanabilecek yöntemleri şöyle sıraladı: "Doğru duruş alışkanlığı kazanmak: Omurga sağlığını korumak için ayakta, otururken ve yatarken doğru postür pozisyonlarını benimsemek önem taşıyor. Ağır yüklerden kaçınmak: Belden eğilerek ağırlık kaldırmak, disklerin üzerine fazla yük binmesine neden oluyor. Yük kaldırırken dizleri bükerek ve ağırlığı gövdeye yakın tutarak hareket etmek gerekiyor. Düzenli egzersiz yapmak: Yüzme, yürüyüş ve esneme hareketleri bel kaslarını güçlendiriyor ve esnekliği artırıyor. İdeal kiloyu korumak: Fazla kilo omurga üzerine binen yükü artırıyor ve bel ağrısı riskini yükseltiyor. Uzun süre hareketsiz kalmamak: Bilgisayar başında veya araç kullanırken her 30-40 dakikada bir kısa aralar verip esneme yapılmalı. Uygun yatak ve yastık kullanmak: Orta sertlikte yataklar ve boyun ile başı destekleyen yastıklar omurganın doğal eğrisini korumaya yardımcı oluyor. Yüksek topuklu ayakkabılardan kaçınmak: Uzun süreli yüksek topuk kullanımı omurga dengesini bozarak bel kaslarını zorlayabiliyor. Stresten uzak durmak: Kas gerginlikleri bel ağrılarını artırabiliyor. Nefes egzersizleri ve gevşeme teknikleri fayda sağlıyor. Ergonomik çalışma ortamı oluşturmak: Masa ve sandalye yüksekliğinin kişiye uygun olması, ekranın göz hizasında bulunması bel sağlığını korumada önemli. Düzenli sağlık kontrolü yaptırmak: Uzman hekim kontrolünde bel sağlığını düzenli olarak takip etmek, ileride oluşabilecek ciddi sorunların önüne geçiyor." Bel ağrısını hafife almamak gerekiyor Uzm. Dr. Göksel Çelebi, özellikle uzun süren ve istirahatle geçmeyen bel ağrılarının dikkate alınması gerektiğini belirterek şöyle konuştu: "Bel ağrısı yalnızca kas kaynaklı basit bir sorun olmayabilir. Omurga fıtıkları, romatizmal hastalıklar veya kemik erimesi gibi altta yatan rahatsızlıkların da belirtisi olabilir. Bu nedenle, şiddeti artan ya da günlük yaşamı kısıtlayan bel ağrılarında mutlaka bir hekime başvurulmalıdır." Sağlıklı yaşam tarzı en önemli destek "Düzenli egzersiz, dengeli beslenme ve doğru duruş alışkanlıkları, bel sağlığını korumada en önemli yaşam tarzı unsurları olarak öne çıkıyor" diyen Çelebi, "Erken dönemde alınan önlemler, hem yaşam kalitesini yükseltiyor hem de ilerleyen yaşlarda ortaya çıkabilecek bel problemlerini büyük ölçüde azaltıyor" dedi.
SANKO Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon doktora programı açacak
17 Kasım 2025 Pazartesi - 11:47 SANKO Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon doktora programı açacak SANKO Üniversitesi, topluma hizmet odaklı eğitim anlayışı ve nitelikli sağlık profesyonelleri yetiştirme misyonu doğrultusunda, 2025-2026 Eğitim ve Öğretim Yılı Bahar Yarıyılında Lisansüstü Eğitim Enstitüsü bünyesinde Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Doktora Programı açacak. SANKO Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Güner Dağlı, "Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Doktora Programının, alanında öncü araştırmalar yürütebilen, uluslararası düzeyde rekabetçi bilim insanları yetiştirme hedefimize önemli katkı sağlayacağına inanıyorum" dedi. Prof. Dr. Dağlı, "SANKO Üniversitesi olarak, nitelikli akademik kadromuz ve güçlü altyapımızla öğrencilerimize dünya standartlarında bir doktora eğitimi sunmaya kararlıyız" diye konuştu. Fizyoterapi biliminin gelişimine önemli katkılar sunacak SANKO Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nevin Ergun ise Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Doktora Programının açılmasının, bu alanda ileri düzey araştırma kültürünü güçlendirmek adına önemli bir adım olduğunu söyledi. Prof. Dr. Ergun, SANKO Üniversitesi’nin halihazırda yürütülen lisans ve tezli yüksek lisans programlarının gerek artan öğrenci talepleri gerekse mezunların akademik gelişim yönündeki beklentileri doğrultusunda doktora programını destekleyecek güçlü bir altyapıya sahip olduğunu belirtti. Program ile fizyoterapi biliminin gelişimine önemli katkılar sunması hedeflendiğini vurgulayan Prof. Dr. Ergun, "Açılması planlanan doktora programımızın amacı; alanında ileri düzey bilgi birikimine ve araştırma yetkinliğine sahip, evrensel bilim insanı niteliklerini taşıyan, bağımsız bilimsel çalışma yürütebilen, yenilikçi tedavi yaklaşımları geliştirebilen, ulusal ve uluslararası düzeyde akademik katkı sağlayabilen lider araştırmacılar yetiştirmektir. Ana Bilim Dalımız; akademik kadro kapasitesi, laboratuvar ve klinik altyapısı ile ulusal ve uluslararası iş birlikleri sayesinde söz konusu doktora programımız, sürdürülebilir ve yüksek standartlarda yürütülecek donanıma sahiptir" şeklinde konuştu. Prof. Dr. Ergun, "Programdan mezun olacak bireylerin üniversitelerde akademisyen olarak görev almanın yanı sıra, kamu ve özel sağlık kuruluşlarında üst düzey yönetici, araştırmacı ve politika geliştirici pozisyonlarda çalışma imkanına sahip olmaları bekleniyor" diyerek sözlerini tamamladı.
Tansiyon hastaları için sabah kahvesi riskli olabilir
17 Kasım 2025 Pazartesi - 11:42 Tansiyon hastaları için sabah kahvesi riskli olabilir Medical Point Gaziantep Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Çakır, "Tansiyon hastaları için sabah kahvesi riskli olabilir" dedi. Medical Point Gaziantep Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Çakır, tansiyon hastalarını kahve içmemeleri konusunda uyardı. Uzman Dr. Çakır, "Sabahları ayılmak için içilen mis kokulu kahve, birçok kişi için güne başlarken vazgeçilmez bir alışkanlık. Hipertansiyon hastalarının kahve tüketimi konusunda daha dikkatli olması gerekiyor" dedi. Medical Point Gaziantep Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Çakır, kafeinin kan basıncı üzerindeki etkilerine dikkat çekerek önemli uyarılarda bulundu. Çakır, bazı bireylerde kafeinin kısa süre içinde tansiyonu belirgin şekilde yükseltebildiğini söyledi. "Yüksek tansiyon riskini artırabiliyor" Uzm. Dr. Mehmet Çakır, kahvede bulunan kafeinin özellikle hipertansiyon hastalarında ani kan basıncı artışlarına yol açabileceğine değinerek, "Kafein, hassas kişilerde tansiyonu birkaç saatliğine yükseltebilir. Bu durum, hipertansiyon hastalarında ek bir risk oluşturabilir. Ayrıca bazı tansiyon ilaçlarının etkisinin zayıflamasına da neden olabileceği için kahve tüketimi konusunda dikkatli olmak önemlidir. Kahvenin tamamen bırakılması gerektiğini söylemese de, hipertansiyon hastalarının tüketim miktarını takip etmeleri, sabah aç karnına kahve içmemeleri ve doktorlarına danışarak bireysel risk durumlarını öğrenmeleri gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Her bünye kafeine farklı tepki verir" Uzm. Dr. Mehmet Çakır, herkesin kafeine aynı şekilde tepki göstermediğini de vurgulayarak, kahve tüketiminden sonra çarpıntı, baş ağrısı veya tansiyon yükselmesi hisseden kişilerin mutlaka bir uzmana başvurması gerektiğini söyledi.
Samsun’da sağlık yatırımlarında yeni adım
17 Kasım 2025 Pazartesi - 11:40 Samsun’da sağlık yatırımlarında yeni adım Samsun’un sağlık altyapısını güçlendiren yatırımlar kapsamında, kentin ve bölgenin önemli bir ihtiyacını karşılayacak olan Yeni Halk Sağlığı Laboratuvarı ile İl Sağlık Müdürlüğü hizmet binasının yer teslimi düzenlenen törenle yapıldı. Samsun İl Sağlık Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada; Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen yatırımların şehir genelinde hız kesmeden devam ettiği belirtilerek, yeni laboratuvar ve müdürlük binasının Samsun’a dünya standartlarında bir referans merkezi kazandıracağı vurgulandı. Samsun İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Mustafa Uras, sağlık yatırımlarının ilin her noktasına yayıldığını belirterek, "Şehrimizde Cumhurbaşkanımız öncülüğünde, Sağlık Bakanlığımızın desteğiyle yürütülen çalışmalar kapsamında yenilenmeyen ya da inşaatı devam etmeyen bir bölgemiz yok. İlçelerimizin tamamı sağlık yatırımı anlamında adeta bir şantiye gibi. Terme, Salıpazarı, Çarşamba, Bafra, Bafra Ağız ve Diş Sağlığı, 19 Mayıs, Kavak, Havza, Lâdik, Vezirköprü devlet hastanelerimiz tamamlandı, Alaçam-Yakakent, Atakum, Tekkeköy, Ayvacık Devlet Hastanelerimizin inşaat süreçleri devam ediyor. Şimdiki Sağlık Müdürlüğü binamızın bulunduğu alanda yapılacak İlkadım Devlet Hastanesi inşaatımız ise ihale sürecinde. Bölgemizin sağlıktaki yıldızı Samsun Şehir Hastanemiz de hizmete girmek üzere. Bu sağlık yatırımlarımızdan sonra şimdi de tetkik ve tedavi süreçlerinin önemli bir ayağı olan, özellikle pandemi döneminde önemi daha iyi anlaşılan Halk Sağlığı Laboratuvarımızın ihale süreci tamamlandı ve binanın yer teslimini yüklenici firmaya gerçekleştirdik. 1978 yılında yapılan ve 2 bin 700 m2 kapalı alanda kısıtlı fiziki imkanlarla sadece Samsun’a değil, ülkemizdeki birçok farklı ile tetkik imkânı sunan Halk Sağlığı Laboratuvarımızı ve ona entegre olarak yapılacak İl Sağlık Müdürlüğü binamızı 599 milyon TL’lik bir yatırımla, 550 günde Samsunumuza yakışır nitelikte, dünya standartlarında yeniden inşa edeceğiz" dedi. Uras, yeni yatırımın üç önemli kazanım sağlayacağını ifade ederek, "Samsun’un ülke genelinde örnek bir referans laboratuvarına kavuşması, mevcut müdürlük binasının bulunduğu alanın İlkadım Devlet Hastanesi olarak yeniden şehre kazandırılması, daha nitelikli ve modern bir idari merkez binasının hizmete alınması" ifadelerini kullandı. Törene; Kamu Hastaneleri Hizmetleri Başkanı Dr. Bekir Şahin, Destek Hizmetleri Başkanı Arslan Kayhan, Personel Hizmetleri Başkanı Uzm. Dr. Hüseyin Yalçın Büyükkarabacak, Sağlık Hizmetleri Başkanı Uzm. Dr. Kemal Serhan Sandıkçı, Başkan Yardımcıları Özcan Şenyurt, Ahmet Genç ve Uzman Nurcan Ayvaz, müdürlük yöneticileri, teknik ekip ve yüklenici firma temsilcileri katıldı.
Erken doğum bir hastalık değil, yönetilmesi gereken bir süreçtir
17 Kasım 2025 Pazartesi - 10:54 Erken doğum bir hastalık değil, yönetilmesi gereken bir süreçtir Denizli Özel Egekent Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yavuz Selim Güler, prematüre bebeklerin doğru bakım ve takiple sağlıklı bir yaşam sürdüklerini belirterek, "Erken doğum bir hastalık olarak değil, yönetilmesi gereken bir süreçtir" dedi. Denizli Özel Egekent Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yavuz Selim Güler, Dünya Sağlık Örgütü’nün 37. gebelik haftasından önce dünyaya gelen bebekleri ’prematüre’ olarak tanımladığını, tüm dünyada her 10 bebekten birinin prematüre doğduğunu söyledi. Türkiye’de bu oranın yüzde 12’ye ulaştığını ve her yıl yaklaşık 150 bin bebeğin erken doğduğunu belirten Uzm. Dr. Yavuz Selim Güler, 17 Kasım Dünya Prematüre Günü vesilesiyle yaptığı açıklamada; "Prematüre doğum, anne karnında yeteri kadar gelişimini tamamlamadan dünyaya gelen bebekler için ciddi sağlık riskleri oluşturabilir. Özellikle 25 haftadan önce ve 1 kilogramın altında doğan bebekler için bu riskler daha da artmaktadır. Prematüre bebeklerin hayatta kalma oranını artırmak için erken teşhis ve doğru bakımın kritik önem taşıyor" diye konuştu. Prematüre bebeklerin özellikle akciğer, kalp, beyin ve böbrek gibi organları henüz tam olarak gelişmemiş olduğundan, solunum yetmezliği, hipotermi, akciğer kanaması veya ağır enfeksiyon gibi komplikasyonlara karşı oldukça hassas olduklarının altını çizen Uzm. Dr. Yavuz Selim Güler, "Bu bebeklerin multidisipliner bir ekip tarafından, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde takip edilmesi gerekiyor. Bebeklerin 2 kilogram ve üstüne çıktıklarında ve annelerinin besleyebileceği düzeye geldiklerinde taburcu edilmesi uygun olur ancak bu süreçte yaklaşık 3,5 aylık takip süresi gereklidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’de her yıl yaklaşık 50 bin prematüre bebeğin 1 kilogramın altında dünyaya geldiğine dikkat çeken Uzm. Dr. Yavuz Selim Güler, şöyle konuştu: "Prematüre doğumun önlenmesi için risk faktörlerini bilmek ve düzenli takipleri aksatmamak çok önemli. Yüksek tansiyon, çoğul gebelikler, vajinal kanama veya akıntılar, diyabet ve rahim ağzı sorunları gibi durumlarda özellikle dikkatli olunmalı. Erken doğum bir hastalık olarak değil, yönetilmesi gereken bir durum olarak ele alınmalı. Prematüre bebekler normal bir gelişim süreci geçirebilecek, üretken ve sağlıklı bir yaşam kapasitesine sahiptir. Sadece bu kapasiteyi kendi başlarına harekete geçirme yeteneğine henüz sahip değillerdir" Uzm. Dr. Yavuz Selim Güler, "Erken doğanlar, yenidoğan hekiminin ellerindeyse kazanır" prensibini vurgulayarak, prematüre bebeklerin doğru bakım ve takiple sağlıklı bir yaşam sürdüklerini sözlerine ekledi.
Küçük adımlar, büyük hayatlar
17 Kasım 2025 Pazartesi - 10:40 Küçük adımlar, büyük hayatlar Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uz. Dr. Dilara Yılmaz, prematüre bebekler için attığımız her küçük adım, onların büyük hayatlarına açılan bir kapı olduğunu söyledi. Her yıl Kasım ayının üçüncü haftasında kutlanan Dünya Prematüre Haftası’nın, toplumun tüm kesimlerini bilinçlendirmeyi amaçlayan önemli bir farkındalık etkinliği olduğunu belirten Medicana Bursa Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uz. Dr. Dilara Yılmaz, "Dünya Sağlık Örgütü, 2025 itibarıyla 1 Kasım olarak tanımladığı Dünya Prematüre Günü, erken doğan bebeklerin hayata tutunma mücadelesine ışık tutuyor. Prematüre doğan her bebek, hayatın ilk anlarından itibaren solunum, ısı düzenlemesi, enfeksiyonla mücadele ve beslenme açısından özel desteğe ihtiyaç duyuyor. Bu sebeple yenidoğan yoğun bakım üniteleri, bu bebeklerin hayati yolculuğunda kritik bir rol üstleniyor." Mor rengin bu haftanın sembolü olduğunu hatırlatan Yılmaz, bu rengin umut, dayanışma ve farkındalığı temsil ettiğini ifade etti. Uz. Dr. Dilara Yılmaz, dünya genelinde her yıl 15 milyon bebeğin prematüre doğduğunu ve erken doğumun hâlâ 5 yaş altı çocuk ölümlerinin en önemli nedenlerinden biri olduğunu vurguladı. Yılmaz, "Teknolojik olarak donanımlı yenidoğan yoğun bakım üniteleri ve alanında uzman ekipler sayesinde, prematüre bebeklerin yaşam şansı her geçen yıl artıyor. Aile merkezli bakım yaklaşımı ise hem bebeklerin gelişimine hem de ailelerin sürece uyumuna büyük katkı sağlıyor" dedi. Türkiye’de her yıl doğan bebeklerin yüzde 11-12’sinin prematüre olduğunu belirten Uz. Dr. Dilara Yılmaz, ülkemizin bu alanda önemli ilerlemeler kaydettiğini ifade etti. Yılmaz, "Son 30 yılda bebek ölüm hızında yüzde 80’e yakın bir azalma sağlandı. 2024 yılı itibarıyla 400’ün üzerinde üçüncü basamak Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi hizmet veriyor. Güncel çalışmalara göre yenidoğan yoğun bakımda ortalama sağ kalım oranı yüzde 96,5 gibi oldukça yüksek seviyelerde." Prematüre doğuma yol açan risk faktörleri arasında çoğul gebelikler, gebelik yaşının çok erken veya ileri olması, hipertansiyon, diyabet, enfeksiyonlar ve yetersiz gebelik takibinin öne çıktığını belirtti. Prematüre bebeklerin taburculuk sonrası dönemde düzenli takibinin son derece önemli olduğunu vurgulayan Yılmaz, şunları söyledi; "Prematüre doğan bebeklerin yaklaşık yarısında gelişimsel, işitme veya görsel sorunlar görülebiliyor. Bu sebeple taburculuktan sonra düzenli kontrol, nörogelişimsel değerlendirme, işitme ve görme taramaları mutlaka yapılmalıdır." Uz. Dr. Dilara Yılmaz, Dünya Prematüre Haftası’nın yalnızca bir farkındalık haftası değil, aynı zamanda bir sorumluluk çağrısı olduğunu belirterek sözlerini şöyle tamamladı: "Erken doğumu azaltmak, yenidoğan bakım standartlarını geliştirmek ve aileleri bilinçlendirmek hepimizin ortak görevidir. Her bebek güçlü bir başlangıcı, eşit yaşam şansını hak ediyor. Prematüre bebekler için attığımız her küçük adım, onların büyük hayatlarına açılan bir kapıdır."
Kanguru bakımı, prematüre bebeklerde yaşam kaybını azaltıyor
17 Kasım 2025 Pazartesi - 10:19 Kanguru bakımı, prematüre bebeklerde yaşam kaybını azaltıyor Uzm. Dr. Aşkın Güra Bayık, prematüre bebeklerde kanguru bakımının önemine dikkati çekerek, ten temasının yenidoğanların hayatta kalma oranını belirgin şekilde artırdığını vurguladı. Memorial Antalya Hastanesi Yenidoğan, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Aşkın Güra Bayık, "17 Kasım Dünya Prematüre Günü" nedeniyle prematüre bebeklerde kanguru bakımı olarak da nitelendirilen ten-tene temasın hayati önemine dikkat çekti. Prematüre doğumların 5 yaş altı çocuk ölümlerinin başlıca nedeni olduğunu belirten Bayık, düşük ve yüksek gelirli ülkeler arasındaki hayatta kalma farkının büyük olduğuna dikkat çekti. En önemli neden: Erken doğum 37. gebelik haftasından önce doğan bebeklerin prematüre kabul edildiğini açıklayan Dr. Bayık, yenidoğan ölümlerinin en yaygın nedeninin erken doğum olduğunu söyledi. 1000 gramın altındaki bebeklerde ölüme en sık solunum yetmezliği ve enfeksiyonun yol açtığını hatırlatan Bayık, prematüre doğumların çoğunun doğal süreçlerle gerçekleştiğini, ancak enfeksiyon veya riskli gebelik gibi tıbbi nedenlerle de ortaya çıkabileceğini belirtti. Bayık, "Erken doğumu önlemek için önerilen adımlar ise düzenli doğum öncesi bakım, sağlıklı yaşam tarzı, kronik hastalıkların kontrolü, stresten uzak durmak ve erken uyarı işaretlerini bilmek" dedi. "Yoğun bakımda bebek anne ile temas etmeli" Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde tedavi gören prematüre bebeklerin, hayata sağlıklı başlayabilmeleri için anne ile temasının büyük önem taşıdığını vurgulayan Uzm. Dr. Bayık, "Anne-bebek teması hem bebeğin iyileşme sürecini hızlandırıyor hem de annenin kendisini yeterli hissetmesine yardımcı oluyor. Bu nedenle bez değiştirme, temizlik ve beslenme gibi süreçlere anne ve babanın dahil edilmesi şart" ifadelerini kullandı. "Aileler birçok problemle mücadele ediyor" Prematüre doğum sonrası ailelerin ciddi bir yük altında kaldığını belirten Bayık, annenin erken lohusalık dönemi, aile içi destek eksikliği ve diğer çocukların bakımı gibi sebeplerle zorlandığını söyledi. Yenidoğan yoğun bakımda bebeği bulunan annelerin yaklaşık üçte birinde akut stres bozukluğu görülebildiğini ifade etti. Kanguru bakımının faydaları saymakla bitmiyor Dr. Bayık, kanguru bakımının bebek ve ebeveyn arasındaki uzun süreli ten temasını sağlayarak birçok olumlu etki oluşturduğunu aktararak, "Kanguru bakımı; emzirmeyi artırır, stres seviyelerini düşürür ve aile bağlarını güçlendirir. Yapılan son çalışmalar, klinik olarak stabil kabul edilmeden önce bile ten temasının başlatılmasını öneriyor. Bu temas, ısı düzenlenmesini iyileştirir, enfeksiyonu önler, anne sütü üretimini artırır ve prematüre bebeklerde ölüm riskini ciddi şekilde azaltır" dedi.
Grip antibiyotikle tedavi edilemez
17 Kasım 2025 Pazartesi - 10:04 Grip antibiyotikle tedavi edilemez Hava şartları nedeniyle çoğunlukla kapalı ortamlarda vakit geçirilen kış aylarında birçok kişi grip hastalığına yakalanabiliyor. Halk arasında "paçavra hastalığı" olarak da bilinen grip, yüksek ateş, halsizlik, kas ağrıları ve burun akıntısı gibi belirtilerle kendini gösteriyor. Çam Sakura Şehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanı Prof. Dr. Özlem Altıntaş Aydın, grip belirtilerinin çoğunlukla şiddetli olduğunu ve kişiyi gerçekten de paçavra gibi yorgun, halsiz bıraktığını belirterek, "Grip tedavisinde yapılan en yaygın hatalardan biri, antibiyotik kullanmaktır. Antibiyotikler bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için geliştirilmiş ilaçlardır. Grip ise bir virüs tarafından meydana gelir. Bu nedenle antibiyotiklerin grip tedavisinde hiçbir etkisi yoktur. Ancak, halk arasında antibiyotiklerin viral enfeksiyonlarda da etkili olduğu yönündeki yanlış inanış, antibiyotiklerin gereksiz kullanımına ve antibiyotik direncinin yaygınlaşmasına neden olmaktadır" dedi. Prof. Dr. Aydın, gribin, influenza virüslerinin neden olduğu bir solunum yolu enfeksiyonu olduğunu belirterek, "Virüs, hasta kişilerin öksürmesi, hapşırması veya konuşması sırasında havaya yayılan damlacıklarla bulaşır. Aynı zamanda, virüs bulaşmış yüzeylere temas eden kişiler ellerini ağızlarına, burunlarına veya gözlerine götürdüklerinde enfeksiyon kapabilirler" dedi. Aydın, gribin belirtilerini şöyle sıraladı: "Yüksek ateş, şiddetli halsizlik ve yorgunluk, kas ve eklem ağrıları, baş ağrısı, boğaz ağrısı, burun akıntısı veya tıkanıklığı, öksürük". Bu belirtiler genellikle 7-10 gün içinde düzeliyor. Ancak riskli kişilerde (yaşlılar, kronik hastalığı olanlar, hamileler ve bağışıklık sistemi zayıf kişiler) ağır seyredebiliyor ve zatürre gibi ciddi komplikasyonlara yol açabiliyor. Aydın, antibiyotiklerin, bakterilerin neden olduğu enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan ilaçlar olduğunun altını çizerek, "Etkilerini bakterileri öldürerek veya üremelerini durdurarak gösterirler. Grip gibi viral hastalıklar üzerine antibiyotiklerin hiçbir etkisi yoktur. Çünkü virüsler, bakterilerden farklı yapıda mikroorganizmalardır ve antibiyotiklerin etki mekanizmasına sahip değillerdir. Antibiyotikler, zatürre, orta kulak iltihabı, bakteriyel sinüzit, bakteriyel boğaz enfeksiyonları, idrar yolu enfeksiyonlarında kullanılabilir. Eğer grip gibi bir viral hastalığınız varsa ve doktorunuz bir antibiyotik reçete etmediyse, bu ilaçları kullanmanız kesinlikle gereksiz, hatta zararlıdır. Antibiyotiklerin grip tedavisinde kullanılamamasının temel nedeni, grip hastalığının bir virüs tarafından meydana gelmesidir. Antibiyotikler yalnızca bakteriler üzerinde etkilidir. Virüslerin hücre yapısı farklıdır ve antibiyotiklerin hedef aldığı bölgelere sahip değillerdir. Dolayısıyla, antibiyotikler virüsleri öldürmez, çoğalmalarını engellemez. Vücudumuzun çeşitli bölgelerinde vücudumuzun yararına çalışan bakteriler vardır. Eğer antibiyotikler gereksiz yere kullanılırsa, bu bakteriler zarar görür. Hatta, bu yararlı bakterilerden bir kısmı, antibiyotiklerden kendini korumak için, antibiyotiğe karşı direnç kazanabilir. Direnç kazanan bakteriler, başka bakterileri de dirençli hale getirebilirler. Bu durum, antibiyotiklerin gerçekten gerekli olduğu bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmeyi zorlaştırır. Gereksiz antibiyotik kullanımı mide bulantısı, ishal, alerjik reaksiyonlar ve bağırsak florasının bozulması gibi yan etkilere yol açabilir. Grip tedavisinde amaç, semptomları hafifletmek ve hastalığın süresini kısaltmaktır" dedi. Aydın grip hastalığında izlenmesi gerekenleri şöyle sıraladı: "- Dinlenmek ve bol sıvı tüketmek: Vücudun hastalıkla savaşabilmesi için yeterli dinlenme önemlidir. Aynı zamanda, bol su, bitki çayları ve taze sıkılmış meyve suları içmek, vücudun sıvı kaybını önler, bağışıklık sistemini destekler. - Ateş ve ağrılar için ağrı kesiciler kullanmak: Yüksek ateş ve kas ağrıları için parasetamol gibi ağrı kesiciler kullanılabilir. Ancak bu ilaçların doktor önerisiyle, doğru dozda ve sürede alınması önemlidir. - Burun tıkanıklığını gidermek için buhar ve serum fizyolojik kullanmak: Sıcak duş almak, burun tıkanıklığını açmaya yardımcı olabilir. Tuzlu su veya serum fizyolojik kullanarak burun temizliği yapmak da nefes almayı kolaylaştırır. - C vitamini ve bağışıklık sistemini destekleyen besinler tüketmek: C vitamini içeren meyve ve sebzeler (portakal, limon, kivi, yeşil biber) tüketmek, bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olabilir. - Antiviral ilaçlar gerekebilir: Grip hastalığının ağır seyredebileceği yüksek riskli gruplarda (yaşlılar, bağışıklık sistemi zayıf kişiler) doktor, antiviral (virüslere karşı etkili) ilaçlar reçete edebilir. Bu ilaçlar, grip virüsünün çoğalmasını engelleyerek hastalığın süresini kısaltabilir. Ancak, bu ilaçlar sadece doktor kontrolünde kullanılmalıdır". Gripten korunmak için neler yapılmalı Aydın, gripten korunmanın en etkili yolunun aşı olduğunu belirterek, "Grip aşısı, özellikle risk grubundaki kişiler için büyük önem taşır. Ellerinizi sık sık sabun ve suyla yıkayın, kalabalık ortamlarda bulunmaktan kaçının, hapşırırken veya öksürürken ağzınızı ve burnunuzu kapatın, hasta kişilerle yakın temastan kaçının, kendiniz hastalandığınızda izole olun, maske kullanın. Grip, virüslerin neden olduğu bir hastalık olduğu için antibiyotiklerle tedavi edilemez. Antibiyotikler sadece bakteriyel enfeksiyonlarda etkilidir ve gereksiz yere kullanıldığında birçok zararı olabilir. Grip hastalığını hafif atlatmak için dinlenmek, bol sıvı tüketmek, ateş ve ağrı için uygun ilaçlar kullanmak ve bağışıklık sistemini desteklemek gerekir. Gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınarak hem kendi sağlığımızı koruyabilir hem de antibiyotik direnci gibi küresel bir sorunun önüne geçebiliriz. Unutmayalım: Grip antibiyotikle tedavi edilmez" dedi.
Küçük bedenleriyle büyük yaşam mücadelesi veriyorlar
17 Kasım 2025 Pazartesi - 09:53 Küçük bedenleriyle büyük yaşam mücadelesi veriyorlar Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Tuğçe Uçar, Türkiye’de her yıl yaklaşık 150 bin prematüre bebeğin dünyaya geldiğini ve bu bebeklerin 50 bininin bin gramın altında doğarak yaşam mücadelesi verdiğini belirterek, bu doğumlarda birçok risk faktörü olduğunu vurguladı. Prematüre bebeklerin yaşadığı sağlık sorunlarına dikkat çekmek amacıyla her yıl 17 Kasım Dünya Prematüre Farkındalık Günü olarak kutlanıyor. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de prematüre doğum oranları dikkat çekiyor. Her 10 bebekten bir tanesi 37’nci gebelik haftasını tamamlamadan dünyaya gelirken, Türkiye’de her yıl yaklaşık 150 bin bebek prematüre olarak doğuyor. Bu bebeklerin yaklaşık 50 bini ise bin gramın altında doğarak yaşam mücadelesine erken başlıyor. Prematüre doğumlarda birçok risk faktörü bulunuyor. Anneye bağlı olarak önceki gebelikte erken doğum öyküsü, geçirilen enfeksiyonlar, diyabet, hipertansiyon gibi kronik hastalıklar ile sigara ve alkol kullanımı önemli etkenler arasında yer alıyor. Bebekle ilgili olarak anne karnında geçirilen enfeksiyonlar, beklenenden büyük ya da küçük olması da prematüre doğum riskini artırıyor. Bunun yanında stres ve çevresel faktörlerin de erken doğumu tetiklediği belirtiliyor. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Sivas Medicana Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Tuğçe Uçar, kadın doğum uzmanlarının bazı durumlarda doğumu erteleyerek bebeğin anne karnında daha uzun süre kalmasını sağlamak için çaba gösterdiğini söyleyerek, "Özellikle 28’inci gebelik haftası altındaki bebeklerde, bebeğin anne karnında kaldığı her gün yaşam şansı yüzde 3 oranında artmaktadır" dedi. "Tanı ve müdahalesi kritiktir" Dünyaya gelen her 10 bebekten birinin prematüre olarak doğduğunu söyleyen Tuğçe Uçar, "Prematüre bebekler 37’inci gebelik haftasından daha küçük olarak doğan bebeklerdir. Dünyaya gelen her 10 bebekten 1’i prematüre olarak doğmaktadır. Ülkemizde her yıl yaklaşık 150 bin bebek prematüre olarak doğmakta. Bunların 50 bin kadarıysa bin gramın altında doğmaktadır. Bu konuda farkındalığın artması, prematüre bebeklerin yaşadığı sorunlara dikkat çekebilmek amacıyla 2011 yılından itibaren her 17 Kasım Dünya Prematüre Farkındalık Günü olarak kutlanmaktadır. Anneye bağlı risk faktörleri önceki gebelikte prematüre doğum öyküsü olması, annenin geçirdiği birtakım enfeksiyonlar, diyabet, hipertansiyon gibi kronik hastalıkları, sigara ya da alkol tüketimi olarak söylenebilir. Aynı zamanda bebeğin anne karnında geçirdiği enfeksiyonlar, olması gerekende büyük ya da küçük olması da risk faktörü olarak sunulabilir. Bunların dışında stres, çevresel faktörler de erken doğumu tetikler. Prematüre doğumun engellenmesi için gebelik takiplerinin yapılması oluşabilecek sorunları erken tanı ve müdahale edilmesi kritiktir. Kadın doğumcu arkadaşlarımız bazen doğum süresini uzatıp bebeği anne karnında bir miktar daha tutabilmek için çaba harcamakta. Özellikle 28’inci gebelik haftası altındaki bebeklerde anne karnında kaldığı her gün bebeğin şansı yüzde 3 oranında artmakta" dedi. "Miniklerin yaşam yolculuğunda yanlarındayız" Prematüre bebeklerin zamanından önce doğdukları için solunum, sinir, dolaşım sistemi olgunluğunu henüz tamamlayamadıklarını belirten Uçar, "Bizim ailelerden öncelikli beklentimiz prematüre durumunun kabulü. Mutlaka donanımlı merkezlerde yaşam şansının yüksek olduğunun bilinmesi. Özellikle annelere ilk olarak söylediğimiz, anne sütünün saklanması, annenin moralini yüksek tutması ve ailelerin bebeğe bakım veren tıbbi ekip ile birlikte iş birliği içinde olmasıdır. Prematüre bebekler zamanından önce doğdukları için solunum, sinir, dolaşım sistemi olgunluğunu henüz tamamlayamadan doğarlar. Bunun yanı sıra beslenme, büyüme, gelişim problemleri bu bebeklerin yaşadığı sıkıntıların başında gelmekte. Ancak tıbbi ilerlemeler sayesinde zamanında yapılan uygun bakımla bu bebeklerin yaşayacağı problemler minimuma indirgenmekte, sağlıklı büyüme ve gelişmeleri sağlanabilmektedir. Bu nedenle uygun donanım ve bu donanımı kullanabilecek yeterliliğe sahip tıbbi ekibin bulunduğu yerlerde doğumun yapılması kritiktir. Doğmakta aceleci davranan kendileri küçük mücadeleleri büyük bu miniklerimizin uygun tıbbi takipler ile yaşam yolculuklarında yanındayız" diye konuştu.