SAĞLIK
Üroloji Uzmanı Dr. Şığva: "Taş hastalığı böbrek kaybına yol açıyor" 11 Mart 2026 Çarşamba - 14:47:27 Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Hakan Şığva, bölgede taş hastalıklarına bağlı böbrek kayıplarının ciddi boyutlara ulaştığını belirterek, "Ağrım geçti diyerek doktora gelmemezlik yapmamak lazım. Taşlar enfeksiyon ve tıkanma yoluyla böbrek yetmezliğine neden olabiliyor" dedi. Dünya genelinde her yıl 12 Mart’ta kutlanan Dünya Böbrek Günü dolayısıyla açıklamalarda bulunan Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Hakan Şığva, böbrek sağlığının hayati önemine ve bölgedeki taş hastalığı riskine dikkat çekti. Böbreklerin vücudun süzgeci olduğunu ve hayati organların başında geldiğini ifade eden Dr. Şığva, "Böbreklerimiz, vücudumuzdaki diğer tüm organlar gibi en önemli hayati işlevlerden birini üstlenmektedir. Günümüzde dünyada böbrek hastalıklarıyla mücadele eden kişi sayısı 800 milyona ulaşmış durumdadır. Maalesef ülkemizde de 11-12 milyon civarında böbrek hastası mevcuttur. Bu veriler, yaklaşık her 6-7 kişiden birinin böbrek hastalıklarıyla uğraştığını göstermektedir. Böbreklerimizin ana görevi, vücudumuzda bir süzgeç işlevi görmektir. Dolayısıyla böbreklerimiz çevresel her faktörden etkilenebilmektedir. Hava kirliliği genellikle akciğerlerle ilişkilendirilse de, solunan kirli hava akciğerlerden kana karıştıktan sonra maalesef böbreklerimizde kalıcı hasarlara neden olabilmektedir" diye konuştu. "Ancak içtiğimiz her suyun böbreğe iyi geldiği söylenemez" Sağlıklı böbrek için en kritik unsurlardan birinin içilen sular olduğunu dile getiren Şığva, "Dünyadaki katı atıklar, hava ve çevre kirliliği sonucunda sağlıklı suya ulaşım oldukça zorlaşmıştır. Bu nedenle kaliteli suları tüketmemiz gerekmektedir. Sağlıklı bir bireyde, özellikle kadınlarda günde 2-2.5 litre, erkeklerde ise 2.5-3 litre su tüketilmesini tavsiye etmekteyiz. Ancak su tüketiminin kısıtlanması gereken özel durumlar da mevcuttur. Özellikle kalp yetmezliği ve ileri derece böbrek yetmezliği gibi durumlarda sıvı kısıtlaması uygulanmaktadır. Bu tür durumlarda hastalarımızı ilgili uzmanlara yönlendiriyoruz" şeklinde konuştu. "Böbrek hastalıkları çok sinsi ilerleyebilmektedir" Genellikle böbrek hastalıklarının çok sinsi şekilde ilerlediğini ifade eden Şığva, sözlerini şöyle sürdürdü: "En yakınımızdaki aile hekimine giderek yapılacak basit bir kan ve idrar tahliliyle böbrek sağlığımızın ne durumda olduğunu ve bir rahatsızlık olup olmadığını öğrenmek mümkündür. Bölgemiz özelinde Van ve çevre illerini değerlendirdiğimizde ürolojide en sık karşılaştığımız sorunların başında taş hastalıkları gelmektedir. Hastalarımız genellikle taşın sadece ağrı yaptığını düşünmektedir ancak taşlar enfeksiyonlara, tıkanmalara ve ‘nefron’ dediğimiz böbrek çalışma hücrelerinin kaybına yol açarak böbrek yetmezliğine sebep olabilmektedir. Dolayısıyla taş hastalığını hafife almamak, ‘ağrım geçti’ diyerek doktor kontrollerini aksatmamak gerekir. Maalesef bu bölgede taş kaynaklı çok fazla böbrek kaybı yaşanmakta ve bu organları ameliyatla almak zorunda kalmaktayız."
11 Mart 2026 Çarşamba - 13:37 Op. Dr. Ali Emre Dalyan: "Glokom sessiz ilerler tedavi edilmezse körlüğe kadar gidebilir" Göz Hastalıkları Bölümü’nden Op. Dr. Ali Emre Dalyan, glokom hastalığının tehlikesine dikkat çekerek, "Glokom uzun süre belirti vermeden ilerleyebilir, bu nedenle düzenli göz muayeneleri büyük önem taşır" dedi. Memorial Sağlık Grubu Medstar Antalya Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Op. Dr. Ali Emre Dalyan, 11-17 Mart Dünya Glokom Haftası dolayısıyla glokom hastalığı hakkında önemli bilgiler paylaştı. Glokomun göz içi basıncının yükselmesi sonucu görme sinirinin zarar görmesiyle ortaya çıkan kronik bir göz hastalığı olduğunu belirten Dalyan, hastalığın çoğu zaman belirti vermeden ilerlediğini söyledi. Dalyan, "Glokom uzun süre belirti vermeden ilerleyebilir. Bu nedenle düzenli göz muayeneleri büyük önem taşır" ifadelerini kullandı. Görme sinirini sessizce tahrip eden hastalık Glokomun görme sinirine zarar veren ciddi bir hastalık olduğuna dikkat çeken Dalyan, "Görme siniri göz ile beyin arasındaki iletişimi sağlayan hayati bir yapıdır. Bu sinirde oluşan hasar geri döndürülemez. Hastalığın en tehlikeli yönü ise uzun süre belirti vermemesidir. Kişi görme alanı daralana kadar herhangi bir şikâyet hissetmeyebilir. Bu nedenle glokom ’sessiz hırsız’ olarak da bilinir" dedi. Risk altındaki kişiler daha dikkatli olmalı Glokomun her yaşta görülebileceğini ancak bazı gruplarda riskin daha yüksek olduğunu belirten Dalyan, özellikle ailesinde glokom bulunan kişilerin düzenli göz kontrollerini ihmal etmemesi gerektiğini ifade etti. Dalyan, "40 yaş üstü bireyler, ailesinde glokom bulunanlar, şeker hastaları, yüksek tansiyon hastaları, uzun süre kortizon kullananlar ile yüksek miyop veya hipermetropu olan kişiler risk grubunda yer alıyor" diye konuştu. Erken tanı hastalığın ilerlemesini durdurabilir Glokomda erken tanının büyük önem taşıdığını belirten Dalyan, "Kaybedilen görme duyusu geri getirilemez ancak erken tanı sayesinde hastalığın ilerlemesi durdurulabilir. Glokom tedavisinde temel hedef göz içi basıncını düşürerek görme kaybının önüne geçmektir. Tedavi seçenekleri arasında göz içi basıncını düşüren damlalar, lazer uygulamaları ve gerekli durumlarda cerrahi müdahaleler yer alır" şeklinde konuştu. Dalyan ayrıca hastaların düzenli kontrollerini aksatmaması gerektiğini vurgulayarak, göz basıncı ölçümü, görme alanı testi ve göz siniri tomografisi gibi tetkiklerle hastalığın takip edildiğini ve çoğu hastanın ömür boyu damla tedavisi kullandığını sözlerine ekledi.
11 Mart 2026 Çarşamba - 13:28 Uzmandan kronik akciğer hastalarına "hareket" çağrısı Uzmanlar kronik akciğer hastalarına önemli bir uyarıda bulundu. Pulmoner rehabilitasyonun ilaç tedavisi kadar önemli olduğunu vurgulayan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Cem Ün, egzersiz ve eğitim programlarının hastaların yaşam kalitesini belirgin şekilde artırdığını söyledi. Manisa’da Merkezefendi Devlet Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Cem Ün, Dünya Pulmoner Rehabilitasyon Haftası dolayısıyla yaptığı açıklamada kronik solunum yolu hastalıklarında yalnızca ilaç tedavisinin yeterli olmadığını belirterek hastalara hareket etmeleri yönünde çağrıda bulundu. Ün, "Hareket ettikçe nefesiniz açılır, nefesiniz açıldıkça yaşam enerjiniz artar" dedi. Dünya Pulmoner Rehabilitasyon Haftası kapsamında akciğer sağlığının bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiğine dikkat çeken Merkezefendi Devlet Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Cem Ün, özellikle kronik akciğer hastalarının yaşadığı hareket kısıtlılığına vurgu yaptı. Ün, ilaç tedavisinin pulmoner rehabilitasyon ile desteklenmesinin büyük önem taşıdığını belirterek amaçlarının hastaların azalan hareket kabiliyetlerini yeniden kazandırmak olduğunu ifade etti. Pulmoner rehabilitasyon programlarının kişiye özel planlandığını belirten Ün, uygulanan egzersiz ve eğitim programlarının hastalara önemli katkılar sağladığını söyledi. Ün, "Solunum ve iskelet kaslarının güçlenmesi sayesinde hastalar günlük işlerini yaparken daha az yorulur. Merdiven çıkma veya yürüyüş gibi temel aktivitelerde yaşanan nefes darlığı kısıtlamaları azalır. Ayrıca hastalık ataklarının sıklığı düşer ve buna bağlı olarak hastaneye yatış ihtiyacı da azalır" dedi. Programdan kimlerin yararlanabileceği hakkında da bilgi veren Ün, KOAH, astım, bronşektazi hastaları ile ağır geçirilen zatürre (pnömoni) sonrası solunum sıkıntısı devam eden bireylerin pulmoner rehabilitasyondan faydalanabileceğini belirtti. Açıklamasını anlamlı bir mesajla tamamlayan Ün, kronik solunum sıkıntısı yaşayan vatandaşlara çağrıda bulunarak, "Unutmayın; hareket ettikçe nefesiniz açılır, nefesiniz açıldıkça yaşam enerjiniz artar. Solunum sıkıntısı yaşayan tüm vatandaşlarımızı pulmoner rehabilitasyon programlarından yararlanmaya davet ediyoruz" diye konuştu.
11 Mart 2026 Çarşamba - 12:52 Uzmanından uyarı: "Dünyada her dakika 3 kişi kronik böbrek hastalığı nedeniyle hayatını kaybediyor" Medicana Sağlık Grubu Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Siren Sezer, "Dünyada her dakika 3 kişi kronik böbrek hastalığı nedeniyle hayatını kaybederken, önümüzdeki yıllarda bu hastalığa bağlı ölümlerin artması bekleniyor" dedi. Böbrek hastalıkları ile mücadelenin yalnızca bireysel değil, küresel bir sorumluluk olduğuna vurgu yapan Medicana Sağlık Grubu Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Siren Sezer, "Dünyada her dakika 3 kişi kronik böbrek hastalığı nedeniyle hayatını kaybederken, önümüzdeki yıllarda bu hastalığa bağlı ölümlerin artması bekleniyor. Sadece erken teşhis yetmiyor, hastalık ortaya çıkmadan önce önlem almak gerekir" dedi. Böbrek sağlığı konusunda 2026 yılının temasının ’Herkes için Böbrek Sağlığı: İnsanlara Özen Gösterme, Gezegeni Koruma’ olduğunu hatırlatan Medicana International Ankara Hastanesi Nefroloji Uzmanı ve Avrupa Nefroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Siren Sezer, bu tema ile böbrek sağlığının yalnızca bireysel bir mesele değil, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirlikle yakından ilişkili küresel bir konu olduğuna dikkat çekilmeye çalışıldığını söyledi. "850 milyon insan böbrek hastalığıyla yaşıyor" Dünya Böbrek Günü kapsamında değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Siren Sezer, "Kronik böbrek hastalığı dünyada sessiz ama hızla büyüyen bir sağlık sorunu. Önümüzdeki yıllarda bu hastalığa bağlı ölümlerin artması bekleniyor. Bugün dünyada yaklaşık 850 milyon insan böbrek hastalığıyla yaşıyor. 4,6 milyon kişi diyaliz ya da böbrek nakli tedavisi görüyor ve her yıl 1,5 milyon insan kronik böbrek hastalığı nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu da dünyada her 20 saniyede bir kişi, yani her dakika yaklaşık 3 kişinin kronik böbrek hastalığı nedeniyle hayatını kaybettiği anlamına geliyor. Türkiye’de yaklaşık 65-70 bin kişi diyaliz, 20 binden fazla kişi böbrek nakliyle yaşamını sürdürüyor" dedi. Çevresel faktörler böbrekleri doğrudan etkiliyor Böbreklerin çevresel faktörlerden en çok etkilenen organlardan biri olduğunu belirten Sezer, "Kurşun, kadmiyum gibi ağır metaller, pestisitler ve endüstriyel kimyasallar böbrek dokusunda hasara yol açabilir. Kirli su kaynakları, enfeksiyon ve toksin maruziyetini artırarak böbrek hastalıklarını tetikleyebilir. Hava kirliliği, hipertansiyon ve diyabet riskini artırarak dolaylı şekilde kronik böbrek hastalığına zemin hazırlar. İklim değişikliği böbrek sağlığını da tehdit eder. Aşırı sıcaklar sıvı kaybını artırır ve bu da akut böbrek hasarı riskini yükseltir. Dolayısıyla gezegeni korumak, böbrek sağlığını da korumaktır" diye konuştu. Tedavi süreçleri de kaynakları tüketiyor Tedavi süreçlerinde de çevresel kaynakların yoğun kullanıldığına vurgu yapan Prof. Dr. Sezer, sözlerine şöyle devam etti: "Özellikle hemodiyaliz tedavisinde seans başına yüzlerce litre su tüketilir, yüksek elektrik enerjisi kullanılır ve bu tedavilerde plastik ile tıbbi atık oluşur. Su geri kazanımı, enerji verimli cihazlar ve atık azaltma gibi sürdürülebilir uygulamalar sayesinde hem çevresel etki azaltılır hem de sağlık sisteminin sürdürülebilirliği korunur. Bu da uzun vadede hastaların tedaviye erişimini güvence altına alır. Böbrek hastalığı, hem azalan ve hasar gören doğal kaynakların getirdiği bir sonuç hem de bu kaynakların azalmasına sebep olan bir durumdur ve önüne geçilmediğinde çığ gibi büyüyebilir." "Risk grupları kontrollerini ihmal etmemelidir" Kronik böbrek hastalığının çoğu zaman belirti vermeden ilerlediğini, insanların genellikle geç evrede tanı aldığını belirten Prof. Dr. Siren Sezer, artık sadece erken teşhisin yetmediğini, hastalık ortaya çıkmadan önce önlem almak gerektiğini vurgulayarak, "Kronik böbrek hastalığı erken evrelerde belirti veremeyebilir. Diyabet hastaları, hipertansiyon hastaları, kalp-damar hastalığı bulunanlar, ailesinde böbrek hastalığı öyküsü olanlar ve obez bireyler risk grubundadır ve düzenli kontrollerini ihmal etmemelidir. Toplumda böbrek sağlığı farkındalığını artırmak, erken tanıyı yaygınlaştırmak ve çevreye duyarlı sağlık hizmetlerini desteklemek hepimizin ortak sorumluluğudur. Sağlıklı bireyler, sağlıklı bir toplum ve sürdürülebilir bir gelecek için böbrek sağlığımıza gereken önemi vermeliyiz" şeklinde konuştu.
Tekerlekli sandalyeyle getirilen hasta tedavi sonrası yürüyerek çıktı
10 Şubat 2026 Salı - 13:41 Tekerlekli sandalyeyle getirilen hasta tedavi sonrası yürüyerek çıktı Kahramanmaraş’ta geçirdiği trafik kazası sonrası yürümemekte güçlük çeken hasta, gerçekleştirilen başarılı ameliyatların ardından sağlığına kavuşarak yeniden ayağa kalktı. Kahramanmaraş’ta yaşayan Cafer Gök, geçirdiği trafik kazası sonrası yürüme güçlüğü yaşamaya başladı. HG Hostpital’a başvuran hasta burada yapılan başarılı ameliyatlar ve fizik tedavi ile yeniden yürümeye başladı. Hastanın tedavi süreci hakkında bilgiler veren HG Hospital Ortapedi Uz. Dr. Coşkuner Kalın, "Kliniklerde sıklıkla rastlanmayan nadir görülen bir vaka. Hastamız bize bir ay önce başvurmuştu. Çeşitli hastanelere bacağındaki lejyon nedeniyle başvurmuş ancak fayda görememiş. Biz bir multidisipliner olarak birkaç bölüm birden değerlendirdik. Trafik kazası sonrası her iki uyruğunda geniş moralleve lezyonu olduğunu tespit ettik. Hastanın tedavilerinden fayda görmediği ve şikayetlerinin azalmadığını tespit ettik. Tarafımca öncelikle cerrahi tedavi uygulandı her iki uyruğundaki sıvı boşaltıldı, vak tedavisi uygulandı ve fizik tedavi bölümüne devrildi. Yapılan tedaviler sonrasında hatamız şifasına kavuştu. HG Hospital Fizik Tedavi Uzmanı Mehmet Küçüker , hastamızı değerlendirdikten sonra cerrahi tedavisi yapıldı ve sonrasında sıvı dolmaması için ultrason eşliğinde hastamızın yan sıvısı boşaltılıp iyileştirici bir solüsyon verildi yaklaşık 5-6 seans devam etti ve yürümesi düzeldi" diye konuştu. Yaşadığı kaza hakkında bilgi veren Hasta Cafer Gök, "Bir arkadaş tavsiyesi ile geldim. Doktorlarımızı çok iyi ilgilendiler iyileştim. Tekerlekli sandalye ve baston ile geldim yürüyemiyordum ve oturup kalkamıyordum. Şimdi artık yürüyebiliyorum" ifadelerini kullandı. (HLL-HİV-
Bilecik’te çöp tesisinin suyu kesilince salgın riski oluştu
10 Şubat 2026 Salı - 13:28 Bilecik’te çöp tesisinin suyu kesilince salgın riski oluştu Bilecik’te çöp bertaraf işi yapan Biosun Entegre Katı Atık Tesisi ile Karasu Su Birliği arasında yaşanan anlaşmazlık sonrası tesisin suyu kesilirken kentte salgın riski oluştu. Bilecik Belediyeler Birliğine bağlı Biosun Entegre Katı Atık Tesisi ile CHP’li Bilecik Belediye Başkanı Melek Mızrak Subaşı’nın başkanlığını yürüttüğü Karasu Su Birliği arasında sayaç, abonelik ve metreküp fiyatının 5 TL’den 50 TL’ye çıkarılmak istenmesi üzerine anlaşmazlık yaşandı. Bilecik Karasu İçme Ve Kullanma Suyu İşletme Birliği Başkanlığı bunun üzerine tesisin 8 yıldır kullandığı suyu kesti. Yaşanan su kesintisi sonrası firma çevre ilçe ve köylerde tankerler su taşımaya başladı. Hal böyle olunca günde 200-225 ton çöpün toplandığı tesiste su sıkıntısı yaşanmaya başladı. İlgili kurumlara salgın riskine karşı dilekçe verdiler Biosun Entegre Katı Atık Tesisi yetkileri yaşanan bu olaylardan sonra Bilecik İl Sağlık Müdürlüğü ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne yazı yazdı. Yazıda, Bilecik’in evsel nitelikli katı atıklarının ve tıbbi atıklarının toplandığı tesiste bulunan işçilerin hijyeninin sağlanamadan şehre dağıldığı, evsel nitelikli katı atıkları ve tıbbi atıkları toplayan araçların yıkanması ve dezenfektesinin yapılamadığı konularına değinildi. Ayrıca dilekçede bu hususun Bilecik halkında salgına sebebiyet verebileceği bildirildi.
Çanakkale’de prematüre bebeğe hayat kurtaran müdahale
10 Şubat 2026 Salı - 13:25 Çanakkale’de prematüre bebeğe hayat kurtaran müdahale Çanakkale Mehmet Akif Ersoy Devlet Hastanesinde bakımı süren prematüre bebeğin kalbinde açık damar cerrahi müdahale ile kapatıldı. Çanakkale Mehmet Akif Ersoy Devlet Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde 26’ıncı gebelik haftasında 458 gram ağırlığında dünyaya gelen prematüre bebek tedavi altına alındı. Doğumun ardından yoğun bakım ünitesine alınarak yakın takibi yapılan bebek 48 gün sonunda 1 kilo 5 gram ağırlığına ulaştı. Entübe olarak izlenen prematüre bebek medikal tedavi almasına rağmen kalbinde bulunan Patent Duktus Arteriosus (PDA) damarının kapanmaması üzerine doktorlar tarafından cerrahi müdahale kararı alındı. İstanbul Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi Pediatrik Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Karaci tarafından, KVC Uzmanı Op. Dr. Engin Gürcü, Neonatoloji Uzmanı Uz. Dr. Müge Üstkaya Sungur, Çocuk Kardiyoloji Uzmanları Uz. Dr. Doğan Çağrı Tanrıverdi, Uz. Dr. Derya Aydın, Anestezi Uzmanı Uz. Dr. Yener Tutaş’ın da katılımıyla, bebeğin genel durumu göz önünde bulundurularak yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatak başı PDA ligasyonu başarıyla gerçekleştirildi. Ameliyat sonrası bebeğin sağlık durumunun iyi olduğu öğrenildi. Sağlık hizmetlerimizdeki nitelikli yaklaşımın somut bir göstergesi Ameliyat ile ilgili açıklama yapan Başhekim Op. Dr. Hasan Keser, "Yenidoğan yoğun bakım ünitemizde son derece hassas bir süreçte izlenen prematüre bebeğimize, alanında uzman bir ekip tarafından zamanında ve doğru müdahale yapılmıştır. Multidisipliner iş birliğiyle gerçekleştirilen bu başarılı operasyon, sağlık hizmetlerimizdeki nitelikli yaklaşımın somut bir göstergesidir. Emeği geçen tüm sağlık çalışanlarımıza ve destek veren Prof. Dr. Ali Rıza Karaci hocamıza teşekkür ediyor, bebeğimize sağlıklı bir yaşam diliyorum" ifadelerini kullandı.
Uzmanından açıklama: "Kadınların yaklaşık yüzde 20’sinde, erkeklerin ise yüzde 8’inde migren görülüyor"
10 Şubat 2026 Salı - 13:07 Uzmanından açıklama: "Kadınların yaklaşık yüzde 20’sinde, erkeklerin ise yüzde 8’inde migren görülüyor" Bayındır Söğütözü Hastanesi Nöroloji Uzmanı Uzm. Dr. Serdar Eren, "Kadınların yaklaşık yüzde 20’sinde, erkeklerin ise yüzde 8’inde migren görülüyor. Çocukluk çağında başlayabilse de çoğunlukla ergenlik döneminde ortaya çıkıyor ve hastaların yüzde 80’inden fazlasında 30 yaşından önce başlıyor" dedi. Migren, yalnızca bir baş ağrısı değil; günlük yaşamı, iş verimini ve sosyal hayatı doğrudan etkileyen yaygın bir nörolojik rahatsızlık olarak öne çıkıyor. Saatlerce, hatta günlerce sürebilen ataklarla kendini gösteren migren; bulantı, ışık ve ses hassasiyeti gibi belirtilerle yaşam kalitesini ciddi biçimde düşürebiliyor. Toplumda sanılandan çok daha yaygın görülen bu hastalıkta, doğru tanı, tetikleyicilerin fark edilmesi ve güncel tedavi yaklaşımları migrenin kontrol altına alınmasında büyük önem taşıyor. Dünya nüfusunun yüzde 15’i migren hastası Migrenin tüm dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 15’ini etkilediğini belirten Uzm. Dr. Serdar Eren, "Kadınların yaklaşık yüzde 20’sinde, erkeklerin ise yüzde 8’inde migren görülüyor. Çocukluk çağında başlayabilse de çoğunlukla ergenlik döneminde ortaya çıkıyor ve hastaların yüzde 80’inden fazlasında 30 yaşından önce başlıyor" diye konuştu. Kadınlarda menopoz sonrası hormon düzeylerinin azalmasıyla migren ataklarının sıklığının genellikle azaldığını ifade eden Eren, çocukluk çağında araç tutması, baş dönmesi ve tekrarlayan karın ağrısı yaşayan bireylerin ilerleyen yaşlarda migren açısından risk taşıdığına dikkati çekti. Migrenin belirtileri saatlerce, günlerce sürebiliyor Migren ataklarının genellikle 4 ila 72 saat sürdüğünü aktaran Eren, en sık görülen belirtilere ilişkin, "Çoğunlukla tek taraflı baş ağrısı, zonklayıcı, orta veya yüksek şiddette ağrı, fiziksel aktiviteyle artan ağrı, bulantı ve kusma, ışık, ses ve kokuya karşı aşırı hassasiyet" açıklamasında bulundu. Bazı besinler ve yaşam alışkanlıkları migreni tetikliyor Migren ataklarını tetikleyen faktörlerin kişiden kişiye değişebildiğine de değinen Eren, en sık karşılaşılan tetikleyiciler arasında şunların yer aldığını söyledi: "Eski peynirler (kaşar, gravyer vb.), sakatatlar ve katkı maddeli et ürünleri, deniz ürünleri (kalamar, karides, midye), konserve gıdalar, turunçgiller, yağlı, baharatlı yiyecekler ve hazır soslar, kafeinli içecekler, uyku düzensizliği, stres, aşırı fiziksel aktivite ve uzun süreli açlık." Migren tanısı nasıl konuluyor Migren tanısının detaylı bir değerlendirme ile konduğunu vurgulayan Eren, "Öncelikle hastanın şikayetleri dinlenir ve tanı kriterlerine uygunluğu değerlendirilir. Nörolojik muayene yapılır. Ağrıya neden olabilecek başka bir hastalığı dışlamak için gerektiğinde MR, MR anjiyo, BT ve BT anjiyo gibi görüntüleme yöntemlerine başvurulur" dedi. Migren tedavisi kişiye özel planlanıyor Atak tedavisine ilişkin konuşan Eren, "Basit ve kombine ağrı kesiciler, migrene özgü ağrı kesiciler, bulantı ilaçları kullanılır" ifadelerini kullandı. Ayrıca botoks uygulamasının 1 hafta içinde etki göstermeye başladığını ve 4-6 ay sürebildiğini belirten Eren, sinir blokajı (nöral terapi), akupunktur gibi yöntemlerin de bazı hastalarda fayda sağladığını söyledi. Migren tedavisinde yeni dönem Son yıllarda migren tedavisinde önemli gelişmeler yaşandığını belirten Eren, "Migren aşısı olarak bilinen ve beyindeki ağrı reseptörlerini bloke eden tedaviler ayda bir kez cilt altına uygulanıyor. Bunun yanı sıra, migren ağrı reseptörlerine özel geliştirilmiş tablet formundaki yeni ilaçlar hem atak tedavisinde hem de önleyici tedavide kullanılabiliyor" şeklinde konuştu.
Ramazana hazırlıksız yakalanmayın
10 Şubat 2026 Salı - 12:54 Ramazana hazırlıksız yakalanmayın Ramazan ayı; öğün saatlerinin değişmesi, uzun süreli açlık ve uyku düzenindeki farklılaşmalar nedeniyle vücutta önemli fizyolojik adaptasyonlar gerektiren özel bir dönem olarak öne çıkıyor. Medicana Sağlık Grubu Beslenme ve Diyet Bölümü’den Uzm. Dyt. Mısra Aydın, Ramazan ayının daha sağlıklı ve dengeli geçirilebilmesi için beslenme ve yaşam tarzı düzenlemelerinin en az 2-3 hafta öncesinden planlanması gerektiğine dikkat çekti. Uzm. Dyt. Mısra Aydın, "Bilimsel çalışmalar, metabolizmasını hazırlamadan oruç tutmaya başlayan bireylerde kan şekeri dalgalanmaları, sindirim sistemi problemleri, baş ağrısı, halsizlik ve performans düşüşünün daha sık görülebildiğini ortaya koyuyor" ifadelerini kullandı. Medicana International İzmir Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uzm. Dyt. Mısra Aydın, Ramazan öncesi hazırlığın metabolizmanın açlık süresine uyum sağlaması açısından kritik öneme sahip olduğunu belirtti. "Ramazan ayı yalnızca öğün saatlerinin değiştiği bir dönem değil; aynı zamanda vücudun enerji kullanım biçiminin yeniden düzenlendiği fizyolojik bir adaptasyon sürecidir" diyen Uzm. Dyt. Mısra Aydın, "Bu sürece hazırlıksız girildiğinde kan şekeri dalgalanmaları, sindirim sistemi sorunları, gün içinde belirgin halsizlik ve dikkat azalması gibi etkiler daha sık görülebilir. Oysa beslenme düzeninde yapılacak küçük ama planlı değişiklikler sayesinde metabolizma uzun süreli açlığa daha rahat uyum sağlayabilir ve bireyler Ramazan ayını çok daha konforlu geçirebilir" ifadelerini kullandı. Gün içinde sık atıştırmaya alışkın bireylerde Ramazan ile birlikte ani öğün değişiklikleri metabolik stresi artırabileceğini vurgulayan Uzm. Dyt. Mısra Aydın, düzensiz beslenmenin insülin duyarlılığını olumsuz etkileyerek açlık-tokluk mekanizmasını bozabileceğini belirtti. Öğün düzenlemesi, metabolik adaptasyonu kolaylaştırır Uzm. Dyt. Mısra Aydın, öğün planlamasının Ramazan öncesi dönemin en önemli adımlarından biri olduğunu vurgulayarak, şu ifadeleri kullandı: "Gün boyunca kontrolsüz atıştırmak yerine ana öğünleri yapılandırmak, metabolizmanın ritmini düzenler. Öğün sayısını kademeli olarak azaltmak, geç saatlerde ağır ve yağlı yemeklerden kaçınmak ve akşam yemeklerini daha erken saatlere çekmek sindirim sisteminin yükünü hafifletir. Bu sayede Ramazan’da iftar sonrası sık karşılaşılan şişkinlik, mide yanması ve hazımsızlık gibi sorunların önüne geçmek mümkün olabilir." Uzun süreli açlık dönemlerinde kan şekerinin dengede kalmasının, hem fiziksel hem de zihinsel performans açısından büyük önem taşıdığına değinen Uzm. Dr. Mısra Aydın, düşük ve orta glisemik indeksli besinlerin, daha uzun süre tokluk sağlayarak ani açlık ataklarının önlenmesine yardımcı olduğuna dikkat çekti. Şeker ve un tüketimine dikkat edilmeli Uzm. Dyt. Mısra Aydın, Ramazan öncesi beslenmede tam tahıllar, kuru baklagiller, sebzeler, yeterli protein ve sağlıklı yağ kaynaklarının önceliklendirilmesi gerektiğini ifade ederek, "Rafine şeker ve beyaz un içeren besinlerin aşırı tüketimi kan şekerinde ani yükselme ve düşüşlere neden olabilir. Bu dalgalanmalar gün içinde yorgunluk, sinirlilik ve konsantrasyon güçlüğü olarak kendini gösterebilir. Dengeli bir makro besin dağılımı ise hem tokluk süresini uzatır hem de metabolik dengeyi destekler" diye konuştu. Yoğun çay ve kahve tüketimi olan bireylerde oruç tutarken görülen baş ağrısı ve halsizlik şikâyetlerinin önemli bir bölümünün kafein yoksunluğu ile ilişkilendirildiğini söyleyen Uzm. Dyt. Mısra Aydın, kafeinin ani kesilmesinin yorgunluk ve konsantrasyon bozukluğuna yol açabileceğini de ifade etti. Bu noktada kafein tüketiminin kademeli azaltımının önemine dikkat çeken Uzm. Dyt. Mısra Aydın, şöyle konuştu: "Oruç tutmaya başlamadan hemen önce kafeini tamamen kesmek yerine tüketimi aşamalı olarak azaltmak, vücudun bu değişime daha rahat uyum sağlamasına yardımcı olur. Aynı yaklaşım ilave şeker tüketimi için de geçerlidir. Tatlı isteğini dengelemek ve enerji dalgalanmalarını önlemek adına daha doğal ve kompleks karbonhidrat kaynaklarına yönelmek adaptasyon sürecini kolaylaştırır." Su tüketimi alışkanlığa dönüştürülmeli Sıvı tüketiminin iftar ve sahur arasına sıkışmasının dehidratasyon riskini artırabildiğini kaydeden Uzm. Dyt. Mısra Aydın, "Yetersiz su alımı baş ağrısı, kabızlık, kas krampları ve performans düşüşü ile ilişkilendiriliyor. Bu yüzden düzenli su içmek, alışkanlık haline gelmeli. Çünkü gün içine yayılan yeterli sıvı tüketimi yalnızca fiziksel dayanıklılığı değil, aynı zamanda zihinsel performansı da destekler. Susamayı beklemeden su içmek, Ramazan döneminde de oluşabilecek sıvı açığını yönetmeyi kolaylaştırır ve genel sağlık durumunun korunmasına katkı sağlar. Ayrıca lif yönünden zengin beslenme ve probiyotik tüketimi sindirim sisteminin Ramazan sürecine adaptasyonunu kolaylaştırıyor. Güncel çalışmalar, sağlıklı bir bağırsak mikrobiyotasının bağışıklık sistemi, inflamasyon kontrolü ve metabolik denge üzerinde belirleyici rol oynadığını gösteriyor. Sebze, meyve, tam tahıllar ve yoğurt gibi fermente besinlerin düzenli tüketilmesi bağırsak hareketlerini destekler ve sindirim konforunu artırır. Güçlü bir mikrobiyota yalnızca sindirim sağlığı için değil, genel metabolik denge için de önemli bir temel oluşturur" dedi. Kronik hastalıkları olanlar dikkat Bazı kronik hastalıklara sahip bireylerin mutlaka uzman kontrolünden geçmesi gerektiğini hatırlatan Uzm. Dyt. Mısra Aydın, "Diyabetli bireylerde uzun süreli açlık hipoglisemi ve hiperglisemi riskini artırabilir. Bu nedenle beslenme planı hekim ve diyetisyen kontrolünde oluşturulmalı, kan şekeri takibi aksatılmamalıdır. Hipertansiyon ve kalp-damar hastalarında ise yetersiz sıvı alımı tansiyon dengesini bozabilir; tuz tüketimi sınırlandırılmalı ve iftar sonrası aşırı besin tüketiminden kaçınılmalıdır" diye konuştu. Tiroid hastalarının da ilaç saatlerinin değişebileceğini vurgulayan Uzm. Dyt. Mısra Aydın, "İlaç kullanımı ve beslenme düzeni mutlaka uzman kontrolünde planlanmalıdır" dedi. Uzm. Dyt. Mısra Aydın, oruca hazırlanmanın yalnızca aç kalmaya alışmak anlamına gelmediğini belirterek, "Bu dönem; bilimsel temelli beslenme, yeterli sıvı alımı, düzenli uyku ve bireysel sağlık durumunu gözeten bütüncül bir yaklaşımla desteklenmelidir. Ramazan öncesinde yapılacak bilinçli ve planlı değişiklikler, sürecin daha sağlıklı, güvenli ve sürdürülebilir şekilde geçirilmesine yardımcı olur" ifadelerini kullandı.
"Doğumsal kalp hastalıklarında erken teşhis hayat kurtarıyor"
10 Şubat 2026 Salı - 12:39 "Doğumsal kalp hastalıklarında erken teşhis hayat kurtarıyor" Doç. Dr. Meki Bilici, "Her 100 çocuktan 1’i doğumsal kalp hastalığıyla dünyaya geliyor. Doğumsal kalp hastalıklarında erken teşhis hayat kurtarıyor" dedi. 7-14 Şubat Doğumsal Kalp Hastalıkları Farkındalık Haftası kapsamında açıklamalarda bulunan İstanbul Liv Hospital Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Doç. Dr. Meki Bilici, doğumsal kalp hastalıklarının çocukluk çağında görülen en yaygın doğumsal hastalıklar olduğuna dikkat çekti. Bilici, her 100 çocuktan 1’inin doğumsal kalp hastalığıyla dünyaya geldiğini belirterek, erken tanının tedavi sürecinde belirleyici rol oynadığını vurguladı. "Erken teşhis edilmeyen hastalar ameliyat şansını kaybedebilir" Doç. Dr. Bilici, doğumsal kalp hastalıklarının görülme sıklığının birçok hastalığa göre oldukça yüksek olduğunu ifade ederek şu bilgileri paylaştı: "Her 100 çocuktan 1’i doğumsal kalp hastalığıyla dünyaya gelmektedir. Bu oran, doğuştan kalça çıkığının 10 katı ve kistik fibrozisin 25 katı kadar yüksek bir orandır. Hastaların önemli bir kısmı, anne karnında yapılan fetal ekokardiyografi ile tanı alabilmektedir. Tanı almayan bebekler ise ailelerin, aile hekimlerinin veya çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlarının dikkatli gözlemi ve muayenesi sayesinde teşhis edilebilir. Erken teşhis edilemeyen hastalar zamanla ameliyat şansını kaybedebileceği için erken tanı hayati önem taşır." "Morarma önemli bir bulgu, ancak tek belirti değil" Belirtiler arasında morarmanın önemli bir bulgu olduğunu belirten Doç. Dr. Bilici, morarma görülmeyen çocuklarda da doğumsal kalp hastalığı olabileceği uyarısında bulundu. Bilici, aileleri şu belirtiler konusunda uyardı: "Morarması olan çocukların önemli bir kısmında kalp hastalığı olabiliyor. Ancak vücudunda morarma görülmeyen bazı çocuklarda da çabuk yorulma, kilo alamama, kalpte üfürüm, gelişme geriliği, hızlı ve güçlükle nefes alıp verme, bayılma gibi şikâyetlerden biri varsa mutlaka çocuk kardiyoloji uzmanına başvurulmalıdır." "Fetal ekokardiyografi tanıda kritik rol oynuyor" Doç. Dr. Bilici, fetal ekokardiyografinin doğumsal kalp hastalıklarının erken tanısında önemli bir yer tuttuğunu belirterek bazı durumlarda bu tetkikin mutlaka yapılması gerektiğini ifade etti: "Annede, babada veya kardeşlerinde doğumsal kalp hastalığı bulunan bebekler ile ayrıntılı ultrasonda böbrek, beyin ya da bağırsak sisteminde anormallik saptanan bebeklere; ritim problemi olan, suyu az veya çok olan bebeklere fetal ekokardiyografi yapılması gerekir." "Türkiye, doğumsal kalp hastalıklarının tedavisinde güçlü bir konumda" Doğumsal kalp hastalıklarının tedavisinde Türkiye’nin önemli bir sağlık altyapısına sahip olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Bilici, Avrupa ve Orta Doğu başta olmak üzere birçok ülkeden hastaların ülkemize gelerek tedavi gördüğünü belirtti. Doç. Dr. Bilici ayrıca Türkiye’de her yıl yaklaşık 10-12 bin bebeğin doğumsal kalp hastalığıyla dünyaya geldiğini ifade ederek, farkındalık çalışmalarının erken tanı açısından büyük önem taşıdığını belirtti.
Eklem ağrılarının tedavisinde "Sanakin" dönemi
10 Şubat 2026 Salı - 12:37 Eklem ağrılarının tedavisinde "Sanakin" dönemi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. İrfan Koca, eklem ağrıları olan vatandaşlara "Sanakin" tedavisi hakkında bilgi verdi. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. İrfan Koca, hastanın kendi kanından elde edilen biyolojik bir yöntem olan Sanakin tedavisinin, özellikle diz kireçlenmesi, kronik eklem ağrıları ve doku hasarlarında umut verici bir seçenek olarak öne çıktığını söyledi. Doç. Dr. İrfan Koca, "Eklem kireçlenmesi ve kronik kas-iskelet sistemi ağrıları, modern dünyada yaşam kalitesini kısıtlayan en yaygın sağlık sorunlarının başında geliyor. Son yıllarda bu alanda sentetik ilaçlar yerine vücudun kendi onarım mekanizmalarını kullanan biyolojik tedavilere olan ilgi artarken, Sanakin (Sitokin Tedavisi) bu alandaki etkin çözümlerden biri olarak dikkat çekiyor" dedi. "Doğal ve güçlü bir içerik" Doç. Dr. İrfan Koca, "Sanakin tedavisi; hastadan alınan kanın, özel olarak geliştirilmiş cam kürecikler içeren tüplerde işlenmesiyle elde edilir. Bu işlem sayesinde kanda bulunan ve iltihabı baskılayan "akıllı proteinler" (interlökin antagonistleri) yönünden zengin bir serum oluşturulur. Elde edilen bu değerli sıvı, sorunlu ekleme enjekte edilerek yangıyı durdurmayı ve hasarlı dokuyu desteklemeyi hedefler. Kimyasal madde içermemesi, bu yöntemi kortizon ve benzeri sentetik ilaçlardan ayıran en büyük avantajdır. Bu yöntem, hastanın kendi kanındaki doğal koruyucuları kullanarak eklem içindeki yıkıcı süreci yavaşlatmayı amaçlar. Ancak eklem sağlığı sadece kıkırdak dokusundan ibaret değildir. Kas gücünün artırılması ve eklem mekaniğinin düzeltilmesi için Sanakin tedavisi mutlaka kişiye özel planlanmış fizik tedavi ve rehabilitasyon programlarıyla desteklenmelidir" ifadelerini kullandı. "Hangi durumlarda uygulanabilir" Tedavinin özellikle şu hasta gruplarında destekleyici ve iyileştirici olarak kullanılabildiği ifade eden Dr. Koca, "Diz, kalça ve omuz kireçlenmesi (Osteoartrit) olanlar, Menisküs yaralanmaları sonrası kronik ağrı yaşayanlar, tendinit, bağ zorlanmaları ve spor yaralanmaları, cerrahi müdahale için henüz erken evrede olan hastalar. Güvenli Uygulama, Minimal Yan Etki olanlar" dedi. Biyolojik bir yöntem olması sebebiyle yan etki riskinin oldukça düşük olduğunu belirten Doç. Dr. İrfan Koca, uygulamanın mutlaka steril klinik şartlarda ve uzman hekim kontrolünde yapılması gerektiğinin altını çizdi. Koca, tedavinin başarısının klinik muayene ve görüntüleme sonuçlarının titizlikle analiz edilmesine bağlı olduğunu da sözlerine ekledi.
Dr. Sayar, "Karanlıkta kullanılan telefon ışığı göz sağlığını olumsuz etkiler"
10 Şubat 2026 Salı - 12:31 Dr. Sayar, "Karanlıkta kullanılan telefon ışığı göz sağlığını olumsuz etkiler" Medical Point Gaziantep Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Akgün Sayar, karanlık ortamda telefon kullanımının göz sağlığını olumsuz etkilediğini ve özellikle gençlerde göz numarasının ilerlemesine neden olabileceğini belirtti. Medical Point Gaziantep Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Akgün Sayar, özellikle karanlıkta telefon kullanma alışkanlığının gözlerde ciddi sorunlara yol açabileceği konusunda uyardı. Dr. Sayar, "Akıllı telefonların günlük yaşamda yoğun şekilde kullanılması, göz sağlığına yönelik riskleri de beraberinde getiriyor" dedi. Op. Dr. Sayar, ışıklar kapalıyken parlak ekrana bakmanın gözün daha fazla efor sarf etmesine neden olduğunu vurgulayarak, "Karanlık ortamda ekran ışığına maruz kalan göz, sürekli uyum sağlamak zorunda kalır. Bu durum göz yorgunluğunu artırır ve uzun vadede miyopi riskini yükseltebilir. Özellikle çocuklar ve ergenler bu konuda daha hassas" dedi. Mavi ışığın etkilerine de dikkat çeken Sayar, telefon ve tablet ekranlarından yayılan mavi ışığın karanlıkta daha yoğun algılandığını ifade etti. "Mavi ışık; göz kuruluğu, yanma, batma ve baş ağrısı gibi şikâyetlere yol açabilir. Aynı zamanda uyku hormonu olan melatoninin salgılanmasını baskılayarak uyku düzenini de olumsuz etkiler" diye konuştu. Göz sağlığını korumak için alınabilecek önlemlere değinen Op. Dr. Akgün Sayar, karanlıkta telefon kullanımından kaçınılması, ekran parlaklığının ortam ışığına uygun şekilde ayarlanması ve özellikle gece saatlerinde ekran süresinin sınırlandırılması gerektiğini söyledi. Ayrıca 20-20-20 kuralının göz yorgunluğunu azaltmada etkili bir yöntem olduğunu hatırlattı.
Burhaniyeliler kan bağışı paptı
10 Şubat 2026 Salı - 12:15 Burhaniyeliler kan bağışı paptı Burhaniye ilçesinde, Balıkesir Kızılay Kan Merkezi’nin düzenlediği kampanya ilgi gördü. Çok sayıda vatandaş, Cumhuriyet Meydanı’nda konuşlanan Kızılay Kan Bağışı Otobüsünde kan vermek için sıraya girdi. Düzenlenen kampanyaların ilgi gördüğünü anlatan yetkililer, herkesi kan bağışı yapmaya çağırdı. İki haftada bir Burhaniye’ye gelindiğini kaydeden Kızılay yetkilileri her defasında bağışçı sayısının 45-50 rakamını düşmediğini kaydederken, bağışçılarda kan bağışı ile sıhhat bulduklarını söylediler. Çok sayıda kan verdiğini kaydeden Zeki Selçuk, "Ben uzun yıllardan beri kan verdim. Gerek Kızılay’a olsun, gerekse hastanede ihtiyacı olanlara olsun. Son zamanlarda dizimden bir rahatsızlık geçirdiğim için ara vermek zorunda kaldım. Şimdi gene meydanda Kızılay Kan Merkezinde kan vermeyi düşünüyorum. İnşallah, bundan sonra belli periyotlarda kan vermeye devam edeceğim" dedi. 27 defa kan verdiğini kaydeden Bahriye Özyılmaz da, "Bu gün Burhaniye de Kızılay geldi meydana. Bende 15 gün önce vermiştim. Bu gün de eşim verdi. 27 defa kan verdim. Herkesi kan vermeye kanı fazla olanları kan vermeye bekliyoruz. Önümüz Ramazan. Ramazan da daha çok azalıyor. Kana herkesin ihtiyacı var. Lütfen herkesin vermesini rica ediyorum" diye konuştu. Kan vermenin sağlık olduğunu kaydeden Nurettin İlhan " Kan vermek sağlıklı bir şey. Zaten İslami kurullara göre vücudun sağlığı sıhhati için kan verilmesi lazım. Vücudu yeniliyor. Organlara faydası oluyor. Hücreleri alyuvarları yeniliyor. Ben çok sağlık, sıhhat gördüm. Allah’a binlerce şükür vermeye devam ediyoruz" dedi.