SAĞLIK
12 Mart 2026 Perşembe - 16:06 Hasköy’deki hemodiyaliz ünitesi hastaları kilometrelerce yol gitmekten kurtardı Muş’un Hasköy Devlet Hastanesi bünyesinde açılan hemodiyaliz ünitesi, daha önce tedavi için kilometrelerce yol katetmek zorunda kalan hastalara büyük kolaylık sağladı. Hasköy ilçesinde bulunan devlet hastanesi bünyesinde hizmete açılan hemodiyaliz ünitesi, ilçede yaşayan böbrek hastalarının tedaviye erişimini kolaylaştırdı. 4 Şubat’ta hizmet vermeye başlayan ve 6 diyaliz makinesinin bulunduğu ünitede şu anda yaklaşık 21 hasta tedavi görüyor. Daha önce diyaliz tedavisi için Muş Devlet Hastanesi’ne gitmek zorunda kalan Hasköy ve köylerinde yaşayan hastalar, artık ilçede hizmet veren hemodiyaliz ünitesi sayesinde uzun yolculuklardan kurtuldu. Hasköy Devlet Hastanesi’nde görev yapan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Balat, ünitenin yaklaşık bir aydır hizmet verdiğini belirterek, "Ünitemiz yaklaşık bir ay oldu açıldı. 6 yatağımız var. Şu an yaklaşık 21 hastamız var. Bundan önce hastalar çeşitli zorluklarla Muş merkez veya farklı yerlerde tedavi oluyorlardı. Burayı açtıktan sonra hastalar rahatlıkla diyalizlerini almakta. Hafta içi ve hafta sonu belli dönemlerde diyaliz seanslarımız var" dedi. Hasköy Devlet Hastanesi Birim Sorumlusu Fırat Narin ise ilçede kurulan hemodiyaliz ünitesinin bölge için önemli bir ihtiyacı karşıladığını ifade ederek, "Hasköy Devlet Hastanesi’nde gerçekten güzel bir hemodiyaliz ünitesi kurduk. Hastanemizde şu anda 21 hasta hemodiyaliz tedavisi görmekte. Pazartesi, çarşamba, cuma bir ekip, salı, perşembe ve cumartesi ise diğer ekip tedavi yapmakta. Hastalarımız haftada 12 saat, günlük 4 saat diyaliz tedavisi alıyor. Diyalize giren hastalar sadece Hasköy’den değil, mesafe olarak yakın olduğu için Korkut ilçesi ve köylerinden de geliyor. Hatta Tokat’tan gelen hastamız da mevcut. Ünitemiz ayrıca tatil hemodiyalizi hizmeti de veriyor. 6 makine ile hizmet veren hastanemiz, akşam seansıyla birlikte 34-36 hastaya kadar kapasiteye sahip. İlçede hemodiyaliz ünitesinin açılması Hasköy ve Korkut ilçelerindeki hastaları ciddi şekilde rahatlattı" diye konuştu. Diyaliz tedavisi için üniteden yararlanan 53 yaşındaki Fevzi Zeytun ise daha önce tedavi için uzun mesafeler kat etmek zorunda kaldıklarını belirterek, "Korkut’un Altınova köyündenim. 53 yaşındayım. Son 8 aydır diyalize giriyorum. Son 3 yıldır da görme engelliyim. Arkadaşlar sağ olsun, görme engelli olmama rağmen bir sıkıntım olduğunda hemen ilgileniyorlar. Bizim yaşadığımız yer Muş merkeze 40-45 kilometre uzaklıkta. Hasköy’e ise yaklaşık 20 kilometre mesafede. Buradan evimize gitmek 20 dakika sürüyor fakat Muş merkeze gittiğimizde yol çok zamanımızı alıyordu. Allah devletten razı olsun" şeklinde konuştu.
12 Mart 2026 Perşembe - 15:45 Türkiye’de 72 bin diyaliz hastası bulunuyor Türkiye’de yaklaşık 72 bin son dönem kronik böbrek yetmezliği hastası bulunuyor. Bu hastaların yaklaşık 69 bini hemodiyaliz, 3 bini ise periton diyalizi tedavisi ile yaşamını sürdürüyor. Dünya Böbrek Günü kapsamında, Türk Böbrek Vakfı tarafından 1800 pet şişe kullanılarak hazırlanan 2,5 metre yüksekliğinde dev böbrek maketi, vatandaşların yoğun ilgisiyle karşılandı. Yaklaşık 2,5 metre yüksekliğinde ve 150 kilogram ağırlığındaki maket, plastik tüketiminin doğaya etkisini sembolik bir şekilde gözler önüne serdi. Düzenlenen etkinlikte hem böbrek hastalıklarına dikkat çekildi hem de su kaynaklarının korunmasının önemi vurgulandı. Etkinlikte konuşan Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, "Türkiye’de yaklaşık 72 bin son dönem kronik böbrek yetmezliği hastası bulunuyor. Bu hastaların yaklaşık 69 bini hemodiyaliz, 3 bini ise periton diyalizi tedavisi ile yaşamını sürdürüyor. Hemodiyaliz tedavisinde kullanılan su miktarı ise konunun çevresel boyutunu ortaya koyuyor. Bir hastanın 4 saatlik tek bir hemodiyaliz seansında en az 200 litre şebeke suyu kullanılıyor. Türkiye genelinde yılda yaklaşık 2-2,5 milyon ton su, bu tedavi sürecinde kullanıldıktan sonra atığa dönüşüyor" dedi. Erk, kronik böbrek yetmezliğinin büyük ölçüde önlenebilir bir hastalık olduğuna dikkat çekerek, "Böbreklerimizi korumak aslında doğal kaynaklarımızı korumaktır. İklim değişikliği ve su kaynaklarının giderek azalması, suyun değerini her zamankinden daha önemli hale getiriyor. Günlük 2-2,5 litre su tüketimi gibi basit alışkanlıklar hem böbrek sağlığımızı koruyabilir hem de sağlık sistemindeki büyük yükün önüne geçebilir" dedi. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Nefrolojisi Uzmanı Prof. Dr. Nur Canpolat ise böbrek hastalıklarının dünya genelinde hızla arttığını belirterek, "Dünya genelinde yaklaşık her 10 kişiden birinde kronik böbrek hastalığı bulunuyor. Türkiye’de ise her 6-7 yetişkinden biri böbrek hastalığı riski taşıyor. Ancak böbrek sağlığının temelleri çocukluk döneminde atılır. Yeterli su tüketimi, sağlıklı beslenme, tuz ve paketli gıdaların azaltılması, fiziksel aktivite ve gereksiz ilaç kullanımından kaçınmak böbrek sağlığını korumada büyük önem taşır" dedi. Canpolat ayrıca çocukların iklim değişikliği, hava kirliliği ve su kaynaklarının azalması gibi çevresel risklere karşı daha hassas olduğunu vurgulayarak, çevreyi korumanın aynı zamanda çocukların böbrek sağlığını korumak anlamına geldiğini ifade etti. Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Zelal Adıbelli ise böbrek sağlığı ve çevresel sürdürülebilirlik konularına değindi. Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Nadir Alpay ise böbreklerin görevleri ve böbrek sağlığı adına edinilmesi gereken alışkanlıklardan bahsederek, "Kanı sürekli temizlemek (her gün yaklaşık 180 litre kan böbreklerden süzülür), vücudun su dengesini sağlamak(böbrekler vücuttaki su miktarını ayarlar), mineral ve tuz dengesini düzenlemek, kan basıncını (tansiyonu) kontrol etmek, kırmızı kan hücresi üretimine yardım etmek ve kemik sağlığını korumak böbreklerin önemli görevleridir. Böbrekleri dolayısı genel sağlık halini korumak için kazanılması gereken basit ama önemli alışkanlıklar vardır. Bu alışkanlıklara dikkat etmek ve de yıllık olarak böbrek kan tahlillerinin rutin olarak yapılması, böbrek hastalıkları anlamında koruma sağlayacaktır" dedi.
Uzmanı anlattı: Fonksiyonel tıp yol haritası çizer
02 Şubat 2026 Pazartesi - 12:12 Uzmanı anlattı: Fonksiyonel tıp yol haritası çizer Fonksiyonel tıpın kişinin hikayesini merkeze alan bir yaklaşımı temsil ettiğini belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yunus Coşkun, "Herkese aynı diyet listesi veya aynı tetkik paketleri uygulanmaz. Bunun yerine vücutta sorunlara yol açan temel mekanizmalara odaklanılır" dedi. Fonksiyonel tıp, hastalıklara sadece tanı üzerinden bakmak yerine kişiyi bir bütün olarak değerlendiren ve sorunun kökenine inmeyi amaçlayan bir sağlık yaklaşımı olarak tanımlanıyor. Özellikle son yıllarda daha sık gündeme gelen bu yaklaşım, belirsiz kalan ve çoğu zaman göz ardı edilen şikayetlerin nedenlerini anlamaya odaklanıyor. Kimi zaman yapılan tetkiklerde ciddi bir hastalık tespit edilmese bile dile getirilen yakınmalar bireyin günlük yaşam kalitesini belirgin şekilde düşürebiliyor. Konu hakkında önemli bilgiler veren Medline Adana Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yunus Coşkun, "Fonksiyonel tıp, birkaç cümlelik tanılarla yetinmeyip kişinin hikayesini merkeze alan bir yaklaşımı temsil eder. Burada amaç hastaya özel bir iyilik hali sağlamaktır" dedi. Hasta bütün olarak ele alınıyor Fonksiyonel tıpın hastalığı yalnızca bir tanı başlığı altında değerlendirmek yerine kişiyi bir bütün olarak ele alan ve bilimsel temellere dayanarak kişiye özel planlamayı merkeze koyan bir klinik yaklaşım olduğunu kaydeden Dr. Coşkun, "Bu anlayışta temel soru yalnızca ‘Hangi hastalık var?’ değildir. Aynı zamanda ‘Bu durum neden ortaya çıktı?’ ve ‘Günlük yaşamda nelerin değişmesi gerekiyor?’ sorularına da yanıt aranır. Çünkü aynı tanıya sahip iki kişinin beslenme alışkanlıkları, stres yükü, uyku düzeni ve metabolik yapısı gibi unsurlar birbirinden tamamen farklı olabilir. Fonksiyonel tıpta ilk değerlendirme, klasik bir muayeneden daha kapsamlıdır. Tetkik sonuçlarda elde edilen veriler doğrultusunda vücutta en fazla etki oluşturan temel sorun alanları belirlenir. Bunun yanı sıra kişinin uyku düzeni, beslenme alışkanlıkları, gün içindeki enerji dalgalanmaları, stres düzeyi, fiziksel aktivite durumu ve sindirim sistemiyle ilgili yakınmaları ayrıntılı şekilde ele alınır. Gerektiğinde ilaç düzenlemeleri ve bilimsel kanıta dayalı vitamin-mineral destekleri bu sürece eklenir. Ardından, tüm bu adımlar düzenli takip randevuları ve ölçülebilir hedeflerle izlenir" diye konuştu. "Herkese aynı diyet listesi veya aynı tetkik paketleri uygulanmaz" Bu yaklaşımın olağanüstü çözümler vaat etmediğinin altını çizen Coşkun, "Tek bir testle ya da tek bir takviye ile her şeyin düzeleceğini iddia etmez. Herkese aynı diyet listesi veya aynı tetkik paketleri uygulanmaz. Bunun yerine vücutta sorunlara yol açan temel mekanizmalara odaklanılır. İnsülin direnci, kronik inflamasyon, uyku ve stres dengesi, hormon sistemi, bağırsak sağlığı ve mikro besin eksiklikleri bu sürecin önemli başlıkları arasında yer alır. Gerekli görülen durumlarda çevresel faktörler ve yaşam şartları da değerlendirmeye dahil edilir. Fonksiyonel tıp yaklaşımı; kronik yorgunluk, uyku bozuklukları, insülin direnci, kilo yönetimi sorunları, hashimoto dahil olmak üzere tiroid hastalıkları, bağırsak problemleri, vitamin ve mineral eksiklikleri, karaciğer yağlanması, trigliserid yüksekliği ve hipertansiyon gibi yaygın sağlık sorunlarında destekleyici bir yol haritası sunmak için devreye girer. Bunun yanı sıra ailesinde kalp-damar hastalığı öyküsü bulunan bireylerde, kardiyometabolik risklerin daha ayrıntılı değerlendirilmesine de imkan tanır" ifadelerini kullandı.
"Zor Vakalar, Canlı Çözümler"
02 Şubat 2026 Pazartesi - 11:04 "Zor Vakalar, Canlı Çözümler" Samsun Şehir Hastanesinde düzenlenen "Zor Vakalar, Canlı Çözümler" toplantısına Karadeniz Bölgesi başta olmak üzere farklı şehirlerden 100’ün üzerinde hekim katılırken, canlı yayınlanan zorlu vakalar üzerinden güncel tedavi yöntemleri ele alındı. Samsun Şehir Hastanesinde kardiyoloji alanında "Zor Vakalar, Canlı Çözümler" başlıklı bilimsel toplantı gerçekleştirildi. Toplantı kapsamında Samsun Şehir Hastanesi anjiyografi laboratuvarında 4 zorlu vaka ele alındı. Gerçekleştirilen girişimler, canlı yayınla hastanenin konferans salonuna aktarılarak Karadeniz Bölgesi’nin farklı illerinden toplantıya katılan hekimlere sunuldu. Canlı yayın sırasında vakalar üzerinden değerlendirmeler yapılarak tedavi süreçleri tartışıldı. Günün sonunda ele alınan 4 vakanın da başarıyla tamamlandığı belirtilirken, en güncel tedavi yöntemleri bölgedeki kardiyoloji hekimleriyle birlikte ele alındı. Toplantıya ilişkin açıklamalarda bulunan Samsun Şehir Hastanesi Kardiyoloji Klinik Sorumlusu ve Samsun Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Karagöz, bu tür toplantıların güncel tedavi yöntemlerini takip etmek isteyen hekimler için önemli bir rehber niteliği taşıdığını söyledi. Prof. Dr. Karagöz, Samsun Şehir Hastanesini bölge halkına sağlık hizmeti sunan bir merkez olmasının yanı sıra, bilimsel ve eğitsel faaliyetlerin gerçekleştirildiği bir eğitim üssü haline getirmeyi hedeflediklerini ifade etti.
TVHB Başkanı Eroğlu: "Sulak alanların tahribi zoonotik enfeksiyonların ortaya çıkma ve yayılma riskini artırmaktadır"
02 Şubat 2026 Pazartesi - 10:49 TVHB Başkanı Eroğlu: "Sulak alanların tahribi zoonotik enfeksiyonların ortaya çıkma ve yayılma riskini artırmaktadır" Türk Veteriner Hekimleri Birliği (TVHB) Başkanı Ali Eroğlu, "Göçmen kuşların mola alanı olan sulak alanların tahribi, kuş gribi, Batı Nil virüsü ve benzeri zoonotik enfeksiyonların ortaya çıkma ve yayılma riskini artırmaktadır" dedi. TVHB Başkanı Eroğlu, sulak alanların tahribinin toplum sağlığını tehdit etmesi ile ilgili bir açıklama yayımladı. Eroğlu, göçmen kuşların da mola alanı olan sulak alanların tahribine dayalı, kuş gribi, Batı Nil virüsü ve benzeri zoonotik enfeksiyonların ortaya çıkıp yayılma riskinin arttığını açıkladı. "Sulak alanların tahribi zoonotik enfeksiyonların ortaya çıkma ve yayılma riskini artırmaktadır" Ali Eroğlu, yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: "Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 2 Şubat, 1971 yılında İran’ın Ramsar kentinde imzalanan Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar (Ramsar) Sözleşmesi’nin kabul edildiği güne atfen Dünya Sulak Alanlar Günü olarak ilan edilmiştir. Türkiye’nin de taraf olduğu sözleşmeyi 172 ülke imzalamıştır. Sulak alanlar; dünyamızın biyolojik çeşitliliğinin korunması, iklim dengesinin sürdürülebilirliği ve su kaynaklarının devamlılığı açısından hayati öneme sahip doğal ekosistemlerdir. Bu alanlar yalnızca çok sayıda canlı türü için yaşam alanı oluşturmakla kalmamakta; suyun doğal filtrasyonu, taşkınların dengelenmesi, karbon tutumu, mikroklimanın düzenlenmesi ve ekosistem sürekliliğinin sağlanması gibi hayati işlevleri de yerine getirmektedir. Ancak son yıllarda hızlanan kentleşme, plansız arazi kullanımı, kontrolsüz tarımsal faaliyetler, endüstriyel kirlilik ve iklim değişikliğinin etkileri nedeniyle sulak alanlarımız ciddi baskı altındadır. Sulak alanların kirlenmesi ya da yok olması, yaban hayatındaki hassas dengeyi bozarak yabani türlerin insan ve evcil hayvanlarla temasını artırmakta; bu durum halk sağlığı açısından önemli biyolojik riskler doğurmaktadır. Özellikle göçmen kuşların mola alanı olan sulak alanların tahribi, kuş gribi, Batı Nil virüsü ve benzeri zoonotik enfeksiyonların ortaya çıkma ve yayılma riskini artırmaktadır." "Ekosistemlerde meydana gelen bozulmalar, yeni risk alanları oluşturmaktadır" Sulak alanların aynı zamanda, antimikrobiyal dirençle mücadelede ’doğanın böbrekleri’ işlevini gördüğünü belirten Eroğlu, "Hayvansal ve tarımsal atıkların su kaynaklarına karışmasını engelleyen, patojen yükünü azaltan bu doğal filtrasyon sistemlerinin bozulması; dirençli mikroorganizmaların doğrudan çevreye ve gıda zincirine karışmasına zemin hazırlamaktadır. Sulak alanlar; hayvancılık, balıkçılık ve tarımsal üretim açısından stratejik öneme sahip olmasının yanı sıra, zoonotik hastalıkların izlenmesi, çevresel risklerin erken tespiti ve biyogüvenliğin sağlanması bakımından da kritik alanlardır. Bu ekosistemlerde meydana gelen bozulmalar, ekosistem dengesini zayıflatmakta ve toplum sağlığını tehdit eden yeni risk alanlarının oluşmasına neden olmaktadır" şeklinde konuştu. "Kamu kurumları, yerel yönetimleri duyarlı olmaya ve somut adımlar atmaya davet ediyoruz" ’Tek sağlık’ yaklaşımına değinen Eroğlu, "Veteriner hekimler; hayvan hastalıklarının kontrolü, yaban hayatının izlenmesi ve sulak alanlarda yaşayan canlıların sağlığının korunması süreçlerinde bilimsel ve kamusal sorumluluk üstlenmektedir. İnsan, hayvan ve çevre sağlığının ayrılmaz bir bütün olduğunu esas alan ’tek sağlık’ yaklaşımı, sulak alanların korunmasında temel bir yol haritası niteliği taşımaktadır. Ülkemiz, uluslararası sözleşmeler kapsamında sulak alanların korunmasına yönelik önemli yükümlülükler üstlenmiş bulunmaktadır. Ancak mevcut tehditlerin boyutu dikkate alındığında; bu taahhütlerin sahaya etkin biçimde yansıtılması, koruma-kullanma dengesini esas alan, bilimsel temelli, şeffaf ve denetlenebilir politikaların kararlılıkla uygulanması gerekmektedir. Biyolojik çeşitliliğin korunması, ekosistem sağlığının sürekliliği ve doğal mirasımızın gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için sulak alanların korunması zorunludur. Türk Veteriner Hekimleri Birliği olarak; ilgili kamu kurumlarını, yerel yönetimleri, meslek örgütlerini ve toplumu, sulak alanlarımızın korunması konusunda daha duyarlı olmaya ve somut adımlar atmaya davet ediyoruz" diye konuştu.
‘Gece terlemesi’ ciddi hastalıkların habercisi olabilir
02 Şubat 2026 Pazartesi - 10:11 ‘Gece terlemesi’ ciddi hastalıkların habercisi olabilir İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yasemin Turgut Sezgin, gece terlemesinin çoğu zaman göz ardı edildiğini ancak önemli sağlık sorunlarının işareti olabileceğini söyledi. Gece uykusundan sonra sabahları yastık kılıfları ve çarşafları ıslatacak kadar yoğun terlemenin basit bir durum olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden Büyük Anadolu Samsun Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Yasemin Turgut Sezgin, gece terlemesinin uyunan ortamdan bağımsız olarak ortaya çıkan aşırı terleme şeklinde tanımlandığını dile getirdi. Dr. Sezgin, "Gece terlemesi; uyunan odanın fiziksel koşullarından bağımsız olarak kişinin kıyafetlerini değiştirecek, yastık ve yatak kılıflarını ıslatacak kadar fazla terleme şeklinde olmasıdır. Uyku bozuklukları ve kullanılan bazı ilaçların gece terlemesine yol açabileceği gibi; lösemi ve lenfoma gibi kanser hastalıkları, verem ve brusella gibi enfeksiyon hastalıkları, kan şekerinin aşırı düşmesi veya yükselmesi, tiroit bezinin hızlı çalışması, böbrek üstü bezi tümörleri, menopoz ve diğer hormonal değişiklikler gece terlemesinin altında yatan nedenler arasında yer almaktadır. Gece terlemesi, uyku sırasında kişinin uykusunu bölecek kadar yoğun terleme ile kendini göstermektedir. Uzun süredir devam eden, tekrarlayan veya ateş, kilo kaybı, halsizlik gibi başka şikâyetlerle birlikte görülen gece terlemelerinin ihmal edilmemesi gerekmektedir. Tek başına bir hastalık olmayan gece terlemelerinin altta yatan nedenin doğru şekilde tespit edilmelidir. Basit ortam düzenlemeleri yeterli olmayabilir. Uzun süredir devam eden veya başka şikâyetlerle birlikte görülen gece terlemelerinde mutlaka uzman hekime başvurulmalıdır" dedi.
Uzmanından demir eksikliğine karşı beslenme önerisi
02 Şubat 2026 Pazartesi - 09:39 Uzmanından demir eksikliğine karşı beslenme önerisi Demirin hem hayvansal hem de bitkisel kaynaklardan alınabileceğini belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Çisem Gündüz, "Kahvaltıda yumurta tüketmek hem güne iyi başlamak hem de günlük protein ihtiyacını karşılamak için önemlidir. Yumurtanın içindeki demirden en iyi şekilde faydalanmak için yanına mevsiminde kapya biber, kivi, mandalina gibi besinleri tüketerek demir emilimini en üst düzeye çıkarabilirsiniz" dedi. Acıbadem Adana Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Çisem Gündüz demir eksikliğinin çabuk yorulma, halsizlik, baş dönmesi, odaklanma problemleri, çarpıntı, soluk beniz görünümü, saç dökülmesi ve tırnaklarda yıpranma gibi sorunlarla kendini gösterdiğini belirterek, "Bu belirtiler yoğun yaşandığında kişiler bunu iş temposunun yoğunluğu gibi nedenlerle olduğunu düşünebilirler. Ancak bu belirtiler, demir düşüklüğünü de işaret eder. Bunlardan emin olmanın tek yolu, bir doktora başvurmak ve gerekli kan tahlillerini yaptırmaktır" uyarısında bulundu. "Kırmızı et hayvansal, kuru baklagiller bitkisel kaynaklı demir sağlar" Demirin bağışıklık sistemi, kas fonksiyonları ve zihinsel performans üzerinde önemli rol oynadığını ve kanda düşük çıkması durumunda hayvansal ve bitkisel kaynaklardan demir alınabileceğini belirten Gündüz, "Kırmızı et, karaciğer ve yumurta demirin yüksek olduğu hayvansal kaynaklardır. Kuru baklagiller ise bitkisel kaynaklı demir sağlar" diye konuştu. "Demiri C vitamini ile birlikte alın" Kahvaltıda yumurta tüketmenin hem güne iyi başlamak hem de günlük protein ihtiyacını karşılamak için önemli olduğuna dikkat çeken Gündüz, "Yumurtanın içindeki demirin emilimini artırabilmek için yanında bir C vitamini kaynağı tüketmek gerekir. Yani mevsimine göre kırmızı kapya biber, kivi, mandalina, maydanoz, nane, dereotu gibi yeşil yapraklı sebzeler tüketmek demirin emilimini artıracaktır" ifadelerini kullandı. "Köftenin yanına bol limonlu salata ekleyin" Izgara köftenin yanına eklenecek bol limonlu salatanın da demir alımını pozitif yönde etkileyeceğini aktaran Gündüz, "Özellikle hindi, balık ve deniz ürünleri zengin birer demir kaynağıdır. Kuru yemişler ve özellikle kurutulmuş meyveler demir oranı yüksek gıdalardır" diye konuştu. Demir eksikliğinin özellikle adet gören kadınlarda, ergenlik dönemine girmiş kız çocuklarında, emziren ve hamile kadınlarda daha sık görülebildiğine dikkat çeken Gündüz, "Demir içeriği yüksek bir diğer besin de pekmezdir. Pekmezin 1 tatlı kaşığında 1 miligram demir bulunur. C vitamininden yüksek portakal ile birlikte tüketildiğinde demir emilimi de artar. Ancak pekmez kalorili bir yiyecek olduğundan porsiyon kontrolü yaparak tüketilmeli" diye konuştu. Toplumda çay ve kahve tüketiminin oldukça yaygın olduğunu anlatan Gündüz, "Demir içeren öğünlerden hemen sonra çay ve kahve tüketimi demir emilimini azaltabilir. Bu içecekleri ana öğünden en az 1 saat sonra tüketmek daha doğru olur" diyerek sözlerini tamamladı.
Uzmanından demir eksikliğine karşı beslenme önerisi: "Demir kaynaklarını C vitaminli besinlerle tüketin"
02 Şubat 2026 Pazartesi - 09:36 Uzmanından demir eksikliğine karşı beslenme önerisi: "Demir kaynaklarını C vitaminli besinlerle tüketin" Demirin hem hayvansal hem de bitkisel kaynaklardan alınabileceğini belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Çisem Gündüz, "Kahvaltıda yumurta tüketmek hem güne iyi başlamak hem de günlük protein ihtiyacını karşılamak için önemlidir. Yumurtanın içindeki demirden en iyi şekilde faydalanmak için yanına mevsiminde kapya biber, kivi, mandalina gibi besinleri tüketerek demir emilimini en üst düzeye çıkarabilirsiniz" dedi. Acıbadem Adana Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Çisem Gündüz demir eksikliğinin çabuk yorulma, halsizlik, baş dönmesi, odaklanma problemleri, çarpıntı, soluk beniz görünümü, saç dökülmesi ve tırnaklarda yıpranma gibi sorunlarla kendini gösterdiğini belirterek, "Bu belirtiler yoğun yaşandığında kişiler bunu iş temposunun yoğunluğu gibi nedenlerle olduğunu düşünebilirler. Ancak bu belirtiler, demir düşüklüğünü de işaret eder. Bunlardan emin olmanın tek yolu, bir doktora başvurmak ve gerekli kan tahlillerini yaptırmaktır" uyarısında bulundu. "Kırmızı et hayvansal, kuru baklagiller bitkisel kaynaklı demir sağlar" Demirin bağışıklık sistemi, kas fonksiyonları ve zihinsel performans üzerinde önemli rol oynadığını ve kanda düşük çıkması durumunda hayvansal ve bitkisel kaynaklardan demir alınabileceğini belirten Gündüz, "Kırmızı et, karaciğer ve yumurta demirin yüksek olduğu hayvansal kaynaklardır. Kuru baklagiller ise bitkisel kaynaklı demir sağlar" diye konuştu. "Demiri C vitamini ile birlikte alın" Kahvaltıda yumurta tüketmenin hem güne iyi başlamak hem de günlük protein ihtiyacını karşılamak için önemli olduğuna dikkat çeken Gündüz, "Yumurtanın içindeki demirin emilimini artırabilmek için yanında bir C vitamini kaynağı tüketmek gerekir. Yani mevsimine göre kırmızı kapya biber, kivi, mandalina, maydanoz, nane, dereotu gibi yeşil yapraklı sebzeler tüketmek demirin emilimini artıracaktır" ifadelerini kullandı. "Köftenin yanına bol limonlu salata ekleyin" Izgara köftenin yanına eklenecek bol limonlu salatanın da demir alımını pozitif yönde etkileyeceğini aktaran Gündüz, "Özellikle hindi, balık ve deniz ürünleri zengin birer demir kaynağıdır. Kuruyemişler ve özellikle kurutulmuş meyveler demir oranı yüksek gıdalardır" diye konuştu. Demir eksikliğinin özellikle adet gören kadınlarda, ergenlik dönemine girmiş kız çocuklarında, emziren ve hamile kadınlarda daha sık görülebildiğine dikkat çeken Gündüz, "Demir içeriği yüksek bir diğer besin de pekmezdir. Pekmezin 1 tatlı kaşığında 1 miligram demir bulunur. C vitamininden yüksek portakal ile birlikte tüketildiğinde demir emilimi de artar. Ancak pekmez kalorili bir yiyecek olduğundan porsiyon kontrolü yaparak tüketilmeli" diye konuştu. Toplumda çay ve kahve tüketiminin oldukça yaygın olduğunu anlatan Gündüz, "Demir içeren öğünlerden hemen sonra çay ve kahve tüketimi demir emilimini azaltabilir. Bu içecekleri ana öğünden en az 1 saat sonra tüketmek daha doğru olur"diyerek sözlerini tamamladı.