Son Dakika
|
ÇEVRE
Şampiyon Galatasaray kupasını aldı
Milletvekili İsmail Ok’a yanlış ilaç verilmesi davasında savcı mütalaasını açıkladı
Kıymet Rümeysa Tezcan, Avrupa şampiyonu
Şampiyon Galatasaray üstü açık otobüsle şehir turu attı
Baklava kutusunda rüşvet davasında karar çıktı!
Tepebaşı Belediyesi operasyonunda gözaltı sayısı 25’e yükseldi
Üsküdar Belediyesi’ne yönelik irtikap operasyonu: 7 gözaltı
Trump: "Xi, İran ile anlaşma sağlanması için yardım teklif etti"
Türkiye ile Kazakistan arasında 13 anlaşma imzalandı
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
Türkiye’s TV Dramas Conquers Ecuador
Taraftarları taşıyan midibüs devrildi, 27 taraftar yaralandı
MSB’den "seferberlik emri" iddialarına ilişkin açıklama
Dursun Özbek: "Biz artık küresel ölçekte rekabet eden bir organizasyon olmak zorundayız
Büyükçekmece’deki bıçaklı kavgada 16 yaşındaki çocuğun ölümüne ilişkin yeni detaylara ulaşıldı
İngiltere’de istifa eden eski bakandan Başbakan Starmer ile rekabet çağrısı
Kocaeli semalarında dronlarla "AK Parti" ve "Cumhurbaşkanı Erdoğan" koreografisi
Astana’da Hafif Raylı Sistem hizmete açıldı
SAĞLIK
Büyükşehir Belediyesi çölyak hastalarını glütensiz sofrada buluşturdu
17 Mayıs 2026 Pazar - 11:16:56
Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin Atatürk Parkı içerisinde bulunan EKDAĞ Sosyal Tesisi’nde çölyak hastalarına yönelik sunulan glütensiz menü hizmeti kapsamında, Batı Akdeniz Çölyak Derneği üyeleri ve aileleri glütensiz akşam yemeğinde bir araya geldi. Antalya Büyükşehir Belediyesi, çölyak hastalarının sosyal yaşamda güvenle yer alabilmesine yönelik çalışmalarını sürdürüyor. Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden EKDAĞ’a bağlı Atatürk Parkı Sosyal Tesisi’nde çölyak hastalarının güvenle tüketebileceği glütensiz menü seçenekleri sunulurken, çölyak farkındalık ayı kapsamında özel bir program düzenlendi. Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı ile Batı Akdeniz Çölyak Derneği iş birliğinde gerçekleştirilen programda, çölyak hastaları ve aileleri kendileri için hazırlanan glütensiz menülerle aynı sofrada buluştu. "Çölyak hastalarımızın yanındayız" Antalya Büyükşehir Belediyesi Sosyal Yardımlar Şube Müdürü Funda Alpaslan Talay, çölyak hastalarının dışarıda güvenle yemek yiyebilmesinin sosyal yaşam açısından önemli olduğunu belirterek, "Çölyak hastaları için dışarıda güvenle yemek yiyebilmek günlük yaşamın en zorlayıcı başlıklarından biri olabiliyor. Glütensiz menülerin yaygınlaşması, çölyak hastalarının sosyal hayata daha güçlü katılımı açısından önem taşıyor. Büyükşehir Belediyesi olarak her zaman çölyak hastalarımızın yanındayız. Onlara glütensiz gıda paketi yardımı ulaştırıyoruz. Glütensiz ürünlerin maliyetlerinin yüksek olduğu düşünüldüğünde, bu desteklerin aile bütçeleri açısından da önemli bir katkı sunuyor" dedi. "Glütensiz menü bizim için çok kıymetli" Batı Akdeniz Çölyak Derneği Başkanı Sülbiye Şahinler ise 2013 yılından bu yana çölyak hastaları ve glütensiz diyet konusunda faaliyet yürüttüklerini belirterek, "Belediyemizin glütensiz gıda desteğinin yanı sıra EKDAĞ tesislerinde glütensiz menü bulundurması bizim için çok özel ve kıymetli. Mayıs ayı hem Türkiye’de hem de dünyada çölyak hastalığına dikkat çekilen bir farkındalık ayı. Biz de dernek üyelerimiz, çocuklarımız ve ailelerimizle birlikte burada glütensiz bir akşam yemeğinde buluştuk. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum" diye konuştu. Program sonunda çölyak hastalarına özel hazırlanan glütensiz pasta kesildi.
17 Mayıs 2026 Pazar - 11:12
Ruh sağlığı için sanat reçetesi
Sanatın toplum ve birey üzerindeki iyileştirici gücüne dikkat çeken Medicana Sağlık Grubu Psikiyatri Bölümü’nden Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, toplumun iyi hali için reçetenin sağlık olduğunu vurguladı. Özellikle şehirde yaşayanlar arasında yoğun olarak görülen depresyon, kaygı, stres gibi hastalıkların yaygınlaşmasını önlemek ve ruhsal açıdan daha sağlıklı toplumlar oluşturmak için sanatın çok büyük bir etkisi olduğunu aktaran Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, ailelerin ve okulların sanatsal aktiviteleri programlarına alması gerektiğini dile getirdi. Sanat; insan ruhunun doğayla, toplumla ve kendi iç dünyasıyla girdiği en derin diyalog... Kimine göre bir kaçış, kimine göre ise hayatın ta kendisiyle yüzleşme biçimi... Bu noktada sanatın insanın kendi iç dünyasında bir iyileştirici gücü olduğu da garipsenemez. Medicana International İzmir Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sanatın insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkilerine dikkat çekerek, "Eğitim sistemimiz genellikle analitik düşünen sol beyni odaklar; ancak sağ beyin duygusal zekayı ve estetiği temsil eder. Okulların ve ebeveynlerin rutinlerine müze gezilerini ve sanatsal aktiviteleri dahil etmesi hayati önem taşır" mesajını verdi. Sanat, dopamini yüzde 15 artırıyor Sanatın nörobiyolojik etkileri hakkında bilgi veren Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, "Sanatla uğraşmak, beyindeki dopamin oranını yüzde 15 oranında artırır. Bu artış, sevdiğiniz bir yemeği yediğinizde hissettiğiniz hazla eş değerdir. Dopamin beynin ödül yolağı ve haz merkezidir. Bunun yanı sıra sanat, temel stres hormonu olan kortizonu düşürür. Normal şartlarda dinlenirken vücudun gevşeme sistemlerinin aktif olması gerekir; ancak zihniniz kaygı doluysa farkında olmadan adrenalin sistemi tetiklenir. Bu durum kortizolü artırarak bağışıklık sistemini baskılar. Araştırmalar, sanatın herhangi bir dalıyla ilgilenmenin kortizol seviyelerini net bir şekilde düşürdüğünü kanıtlamaktadır" diye konuştu. Öte yandan şehir estetiğinin de sanatsal bir etki oluşturduğunu dile getiren Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sözlerine şöyle devam etti: "Toplumda artan şiddet olaylarının temelinde, bireylerin hayata dair anlam arayışlarını kaybetmeleri yatar. Sokaklarda güzel eserlerin, estetik binaların ve sokak sanatının varlığı, kişideki ‘güzele dahil olma’ isteğini uyandırır. Suç oranlarının yüksek olduğu bölgelerde toplumsal aidiyet duygusunun azaldığı görülür. Sanat ise insanları ortak bir paydada toplayarak aidiyet hissi oluşturur. Örneğin İspanyol mimar Gaudi’nin eserleri, doğaya yakın ve yuvarlak hatlı formlarıyla insan doğasına çok uygundur. Estetikten yoksun, köşeli binalar ruhumuzda mikro travmalar oluştururken; Barselona gibi şehirlerde sosyo-ekonomik düzey çok yüksek olmasa bile insanlar çevrelerindeki estetik doku sayesinde daha mutlu yaşarlar." Depresyon ihtimalini düşürüyor Sanatla iyileştirme yönteminin özellikle post-travmatik stres bozukluğu (PTSB) tedavilerinde sıkça görüldüğünü dile getiren Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, "Travma ve yoğun kaygı yaşayan kişiler genellikle iç dünyalarına kapanır ve kendilerini ifade etmekte zorlanırlar. Sanat, bu dışavurumu sağlayan güvenli bir yoldur. Kişi, zihni bir şeyle meşgul olmadığında negatif düşünceleri ‘geviş getirir gibi’ tekrarlamaya meyilli olabilir. Sanat, kişiyi bu sarmaldan çıkararak anda kalmasını sağlar" dedi. Özellikle 13-14 yaş grubunun kimlik bulma sürecinde sanatının kritik bir rol oynadığına değinen Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, "Beyinde sinaptik bağlantıları hızlandıran BDNF adlı bir protein vardır. Depresyonda bu proteinin seviyesi düşerken, sanatla ilgilenen gençlerde arttığı kanıtlanmıştır. Çocukluk ve gençlik yıllarında sanatla ilgilenen bireylerin, 30’lu yaşlara geldiklerinde depresyona girme riskinin yüzde 45 oranında azaldığı tespit edilmiştir. Bu nedenle bazı ülkelerde artık ‘müze reçeteleri’ yazılmaktadır" ifadelerini kullandı. Sokak sanatına ihtiyacımız var Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2019 verilerine göre, şehirde yaşayanlarda anksiyete bozukluğunun yüzde 39, duygu durum bozukluğunun ise yüzde 40 daha fazla görüldüğünü hatırlatan Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sözlerini şöyle tamamladı: "Sanatın tedaviye dahil edildiği durumlarda ruhsal şikayetlerin yüzde 32 oranında gerilediği ispatlanmıştır. Eğitim sistemimiz genellikle analitik düşünen sol beyni odaklar; ancak sağ beyin duygusal zekayı ve estetiği temsil eder. Okulların ve ebeveynlerin rutinlerine müze gezilerini ve sanatsal aktiviteleri dahil etmesi bu noktada hayati önem taşır. Daha çok parka, daha fazla sokak sanatına ve doğayla bütünleşmiş bir estetiğe ihtiyacımız var. Hepimiz bu konuda daha talepkar olmalıyız."
17 Mayıs 2026 Pazar - 11:12
Şifa dağıtırken kendi yaralarını sardı
Ankara’da 30 yılı aşkın süredir hemşirelik yapan Gülden Temel, kanser tanısı aldıktan sonra çalışmaya devam ederek hastalarının ve iş arkadaşlarının yanında iyileşti. Ankara’da 30 yılı aşkın süredir hemşirelik yapan Gülden Temel, aldığı kanser tanısı sonrasında mesleğine tutunarak iyileşti. Temel, geçirdiği zorlu ameliyatlara ve kemoterapi sürecine rağmen çalışmaya devam etti. Pandemi döneminde idari izin hakkını da kullanmadığını söyleyen Temel, iş arkadaşlarının desteğiyle ve hastalarıyla bir arada olmanın iyileşme sürecine büyük etkisi olduğunu anlattı. Sincan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çalışan Gülden Temel, 7 sene önce rahim kanseri tanısı aldığını anlattı. Temel, tedavi sürecinde 3 kez ameliyat olduğunu ve kemoterapi gibi süreçlerde bile çalışmayı bırakmadığını belirterek "Hastalık sürecimin bitiş dönemi tam pandemi dönemine denk geldi. O dönemde idari izin kullanabiliyor olmama rağmen idari izin kullanmadım. Pandemi döneminde aktif hastanemizde, hastanemin süpervizörü olarak çalıştım" diye konuştu. "Bu hastalık dönemi bana daha çok bilgi birikimi kattı" Kanser tanısı aldıktan sonra hastalara bakış açısının değiştiğini anlatan Temel, "Hastayla daha iyi empati kurabiliyorsunuz. Sizin bakımınızı sağlayan, sizin tedavinizi sağlayan hemşirelerin nasıl özveriyle çalıştığını daha iyi görüyorsunuz hastalık döneminde. Bu hastalık dönemi bana daha çok bilgi birikimi kattı" ifadelerini kullandı. "Çalışmak benim iyileşme sürecimi hızlandırdı" Temel, hastayken çalışmasının iyileşmesinde büyük rol oynadığını dile getirerek "Kendini işe yaramaz, artık sen hastasın bir kenarda otur psikolojisinden çıkardı beni. Güzeldi, çalışmak iyi geldi. Benim iyileşme sürecimi de hızlandırdı. Empati yeteneğimi de arttırdı. Şimdi mesela hastalarım artık neler hissettiğini belki ben daha iyi anlıyorum" şeklinde konuştu. Bu süreçten sonra kendini hastalara daha yakın hissettiğini söyleyen Temel, "Onkoloji hastalarında biraz daha kendimi onlara daha yakın hissediyorum. Onlarla daha çok vakit geçirmeye çalışıyorum. Çünkü onların ihtiyaçlarını, bakım ihtiyaçlarını, eğitim ihtiyaçlarını, kafa karışıklıklarını daha iyi aydınlatabildiğimi düşünüyorum. Onlara kendimi örneklendirebiliyorum. ’Bak’ diyorum, ’ben de senin gibiydim ama şu an buradayım, sağlıklıyım, işimin başındayım’" ifadelerine yer verdi. "Hastalık döneminde evde oturup kendimi sorgulamaktansa mesleğime dönmek çok daha iyi geldi" Temel, mesleğini tutkuyla sürdürdüğünü ve yeni başlayan hemşirelere de kazandığı değerleri aktarmayı istediğini belirterek sözlerine şöyle devam etti: "Mesleğim benim için tabii ki çok önemli. Aslında hemşirelik şeydir, yani bir meslek de değildir aslında, yaşam biçimidir. Bu biraz daha bizim hayatımızda yıllar geçtikçe yaşam biçimi halini almakta. Hastalık döneminde evde oturup kendimi sorgulamaktansa mesleğime dönmek çok daha iyi geldi. İyileşme sürecim hızlandı, arkadaşlarımla daha iyi vakit geçirmek veya arkadaşlarımın gözünde benim iyi olduğumu gördüklerindeki mutluluk bana çok güzel geldi." 2025 yılında ödül aldığına da değinen Temel, "2025 yılı Ankara Yılın Hemşiresi Ödülü aldım ve Sincan Kaymakamlığı’nın 2025 yılı İyilik Ödülleri’ni de aldım. 2025 yılı benim aslında ödül yılım oldu. Bir şeyler için çabaladığınızı, sizdeki o farklılığının görülmesi, bunun bir ödülle taçlandırılması tabii ki bizi çok mutlu etti" dedi.
17 Mayıs 2026 Pazar - 10:59
Sinsi ilerleyen hastalığa ’Sessiz Katil’ uyarısı
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Bölümü doktoru Dr. Öğr. Üyesi Pelin Aladağ, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü’nde hastalığın sinsi ilerleyişine dikkat çekerek hayati uyarılarda bulundu. Dr. Öğr. Üyesi Pelin Aladağ, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, günümüzde çok sık görülen ancak bir o kadar da sık atlanan bu önemli hastalık hakkında değerlendirmelerde bulundu. Hipertansiyonun toplumda yaygınlığına dikkat çeken Aladağ, günümüzde her üç erişkinden birinin hipertansiyon hastası olduğunu belirtti. Aladağ, hastalığın semptom vermeden ilerleyebildiğini söyleyerek "Günümüzde çok sık görülmekte. Her üç erişkinden biri hipertansiyon hastası ve bunların yarısı da tansiyon hastalığının farkında değil ne yazık ki. Çünkü hipertansiyon hastalığının en önemli özelliği hastalığın sinsi, gizli olması ve hiçbir semptom vermeden ilerleyebilmesidir. Bu nedenle hastaların çoğu ‘Ben kendimi iyi hissediyorum ama herhangi bir sıkıntım yok’ derken aslında tansiyon hastası olarak dolaşmaktadırlar. Ya verilen tedavileri tam uygulamamakta ya da önerilen yaşam tarzı değişikliklerini uygulamamaktadırlar" dedi. "Telafisi zor durumlara sebep olabiliyor" Göz ardı edilen tedavilerin ve yaşam tarzı değişikliklerinin gelecekte ağır bedeller ödeteceğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Aladağ, bu durumun ilerleyen dönemde telafisi çok zor durumlara sebep olabildiğini kaydetti. Hipertansiyonun kalp ve dolaşım sistemi başta olmak üzere beyin ve böbrek gibi çok önemli organları doğrudan etkilediğini hatırlatan Aladağ sözlerini şöyle sürdürdü: "İlerleyen dönemde telafisi çok zor durumlara sebep olabilmekte. Çünkü biliyoruz ki hipertansiyon kalp ve dolaşım sistemi başta olmak üzere beyin, böbrek gibi çok önemli organları etkilemekte. Kalp krizi, kalp yetersizliği, aritmiler, felç, inme, beyin kanaması, böbrek yetersizliği gibi telafisi çok zor durumlara sebep olmakta. Bu nedenle de dünyada sessiz katil olarak tanımlanmaktadır." Basit yaşam tarzı değişiklikleri ile korunmak mümkün Erken tanı ve tedavi ile hastalığın kontrol altına alınmasının mümkün olduğunu belirten Aladağ, mevcut hastaların tansiyonunu kontrol altında tutmasının, hasta olmayanların ise hastalıktan kaçınmasının basit yaşam tarzı değişiklikleriyle sağlanabileceğini ifade etti. Bu önlemlerden kısaca bahseden Aladağ, öncelikle toplum olarak aşırı tuz tüketildiğine vurgu yaparak, aşırı tuz tüketiminin önüne geçilmesinin çok önemli olduğunu bildirdi. Aladağ sözlerini şöyle tamamladı: "Erken tanı ve tedaviyle kontrol altına alınması mümkündür. Hipertansiyon hastasıysanız hipertansiyonu kontrol altına almak veya hipertansiyon hastası değilseniz de bunlardan kaçınmak mümkün basit yaşam tarzı değişiklikleriyle. Bunlardan kısaca bahsetmek istiyorum. Bir kere toplum olarak aşırı tuz tüketiyoruz. Aşırı tuz tüketiminin önüne geçilmesi çok önemli. Bununla birlikte düzenli egzersiz yapmak, düzenli spor yapmak, obeziteden kaçınmak, özellikle en azından mevcut kilomuzu korumak veya kilo almamaya özen göstermek çok önemli. Yine stresten kaçınmak, düzenli uyumak, düzenli bir şekilde uyumak veya uyku hijyenine dikkat etmek de çok kritik tansiyonu kontrol altına almak için. Bugün 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Farkındalık Günü vesilesiyle herkes bence bir kere kan basıncını ölçebilir. Çünkü biliyoruz ki erken tanı ve tedavi hayat kurtarıyor."
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 11:11
Türkiye, Avrupa’da kadın obezitesinde birinci sıraya yükseldi: Yeni nesil tedaviler umut vaat ediyor
2
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 13:21
8 yıldır devam eden dava aileyi mağdur etti
3
11 Mayıs 2026 Pazartesi- 17:28
Sağlık Bakanlığı: "(Hantavirüs) Şu ana kadar 5 kişide herhangi bir klinik belirti veya semptoma rastlanmamıştır"
4
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 10:09
Başhekim Sarıkaya’dan, hipertansiyona karşı ‘sessiz katil’ uyarısı
5
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 11:17
Prof. Dr. Koca: "Kronik ağrıya doğal çözüm: Nöral terapiye ilgi artıyor"
27 Mayıs 2025 Salı - 12:39
Diyetisyen Gönen: "Deniz mevsimi açıldı, yazı sağlıklı karşılayın"
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte deniz mevsimi de başladı. Tatil planları yapılırken pek çok kişi, aynı zamanda sağlıklı ve fit bir vücuda sahip olmanın yollarını ararken Özel Lokman Hekim Esnaf Hastanesi Diyetisyeni Ezgi Gönen, bu dönemde dengeli beslenmenin ve yeterli su tüketiminin önemine dikkat çekti. Sıcak havaların metabolizmayı doğrudan etkilediğini belirten Diyetisyen Ezgi Gönen, özellikle yaz tatilleri öncesinde başvurulan şok diyetlerin sağlık açısından ciddi riskler taşıdığını söylüyor. Gönen, "Tek tip diyetler ya da uzun süre aç kalmak kısa vadede kilo kaybı sağlayabilir. Ancak bu durum metabolizmayı yavaşlatır, kas kaybına yol açar ve kalıcı değildir. Bunun yerine bireye özel, dengeli ve sürdürülebilir beslenme planları tercih edilmelidir" dedi. "Su tüketimini artırın" Diyetisyen Gönen, su tüketiminin önemine dikkat çekerek, "Günde en az 2–2.5 litre su içmeye özen gösterin. Su, metabolizmayı desteklerken vücuttaki ödemin atılmasına da yardımcı olur. Domates, salatalık, karpuz, çilek gibi yaz meyve ve sebzeleriyle hem vitamin hem de lif ihtiyacınızı karşılayın. Kızartmalardan uzak durun, hafif pişirme yöntemlerini tercih edin. Bu sayede sindirim sisteminizi yormazsınız. Sağlıklı da olsa fazla tüketilen her gıda kilo alımına neden olabilir, ölçülü olun. Fiziksel aktiviteyi ihmal etmeyin. Günlük kısa yürüyüşler bile metabolizmayı canlandırır, enerjinizi artırır. Güneşe çıkmadan önce güneş koruyucu sürün, sıvı kaybını önlemek için mineralli su ve ayran gibi içecekler tüketin" uyarılarında bulundu. "Yaza sağlıkla girin" Yalnızca estetik kaygılarla değil, genel sağlık açısından da bilinçli beslenmenin önemine değinen Diyetisyen Ezgi Gönen, yaz döneminin sağlıklı alışkanlıklar kazanmak için ideal bir fırsat sunduğunu belirterek, "Kilo kontrolü, yalnızca dış görünüşle ilgili değil. Kalp-damar sağlığı, sindirim sistemi ve bağışıklık sistemi için de doğru beslenme için büyük önem taşıyor" diye konuştu.
27 Mayıs 2025 Salı - 12:10
Kilis’te gençlerle sağlık yürüyüşü yapıldı
Kilis’te Sağlıklı Genç Haftası kapsamında düzenlenen yürüyüşe gençler yoğun ilgi gösterdi. Kilis’te Sağlıklı Genç Haftası kapmasında yürüyüş etkinliği düzenlendi. Şehir merkezinde gerçekleştirilen etkinlikte, gençler sağlıklı yaşam için yürüyerek farkındalık oluşturdu. Ziraat Bankası önünden başlayarak Cumhuriyet Meydanı’na kadar süren yürüyüşün ardından katılımcıların boy ve kilo ölçümleri yapılarak, sağlık değerlendirmeleri gerçekleştirildi. Etkinlikte konuşan İl Sağlık Müdürü Kadir Söylemez, "Geleceğimizin teminatı olan gençlerimizi bilinçlendirmek amacıyla bugün yürüyüş yaptık. Sağlık için sporu öneriyoruz. Haftada en az üç gün 30 ila 45 dakika tempolu yürüyüş yapılmasını tavsiye ediyoruz. Sağlıklı gençler, sağlıklı nesil ve sağlıklı gelecek demektir. Herkesi spor yapmaya davet ediyoruz" dedi.
27 Mayıs 2025 Salı - 12:08
Kilis’te gençlerle sağlık yürüyüşü yapıldı
Kilis’te Sağlıklı Genç Haftası kapsamında düzenlenen yürüyüşe gençler yoğun ilgi gösterdi. Etkinlikte boy ve kilo ölçümleri yapılarak sağlıklı yaşamın önemine dikkat çekildi. Kilis’te Sağlıklı Genç Haftası dolayısıyla gençlerle birlikte yürüyüş etkinliği düzenlendi. Kent merkezinde gerçekleştirilen etkinlikte, gençler sağlıklı yaşam için yürüyerek farkındalık oluşturdu. Yürüyüş, Ziraat Bankası önünden başlayarak Cumhuriyet Meydanı’na kadar sürdü. Yürüyüşün ardından Genç katılımcıların boy ve kilo ölçümleri yapılarak sağlık değerlendirmeleri gerçekleştirildi. Etkinlikte konuşan İl Sağlık Müdürü Kadir Söylemez, "Geleceğimizin teminatı olan gençlerimizle bugün yürüdük. Sağlık için sporu öneriyoruz. Haftada en az üç gün, 30 ila 45 dakika tempolu yürüyüş yapılmasını tavsiye ediyoruz. Gençlerimizi bu konuda bilinçlendirmek amacıyla bugün hep birlikte yürüyüş yaptık. Sağlıklı gençler, sağlıklı nesil ve sağlıklı gelecek demektir. Herkesi spor yapmaya davet ediyoruz" dedi.
27 Mayıs 2025 Salı - 12:04
Op. Dr. Ahmet Zorlutuna: "Belirtiler önemsenmezse hasar bırakır"
Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Zorlutuna, özellikle baş ağrısı, boyun ve bel ağrısı, elde ya da ayakta uyuşma, karıncalanma gibi durumların önemsenmesi gerektiğini belirterek, bu tür belirtilerin ciddi rahatsızlıkların habercisi olabileceğini söyledi. Özel Mersin Ortadoğu Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Zorlutuna, toplumda sık görülen bazı sağlık belirtilerinin basit birer ağrı ya da yorgunluk işareti olarak görülmesinin ciddi sonuçlara yol açabileceğini ifade ederek uyarılarda bulundu. Özellikle baş ağrısı, boyun ve bel ağrısı, elde ya da ayakta uyuşma, karıncalanma, denge kaybı, ani görme bozuklukları ve kas güçsüzlüğü gibi şikayetlerin geçici olmadığına dikkat çeken Zorlutuna, bu belirtilerin beyin, omurilik ve sinir sistemini ilgilendiren ciddi rahatsızlıkların habercisi olabileceğini vurguladı. "Ağrıyı değil, sebebini tedavi etmeliyiz" Zorlutuna yaptığı açıklamada, "Birçok hasta, baş ağrısı ya da bel ağrısı gibi şikayetlerde ağrı kesiciye başvuruyor ve belirtileri geçici olarak bastırıyor. Ancak bu yöntemler yalnızca sorunu erteler. Sinir sistemindeki baskı, tümör, fıtık ya da damar tıkanıklığı gibi hayati tehlike taşıyan durumlar erken teşhis edilmezse kalıcı hasara neden olabilir" dedi. "Geç kalmak hayat kalitesini düşürüyor" Hastaların belirtileri hafife almadan uzman görüşü almasının hayati önem taşıdığını söyleyen Zorlutuna, "Özellikle el ve ayakta uyuşma, yürürken sendeleme, baş dönmesi ve idrar kontrolü problemleri gibi bulgular, omurilik veya beyin kaynaklı ciddi durumlara işaret edebilir. Bu yüzden her şikâyet ciddiyetle ele alınmalı" diye konuştu. "Sağlıklı sinir sistemi için 3 temel kural" Ahmet Zorlutuna, sinir sistemi sağlığını korumak için şu tavsiyelerde bulundu: "Vücudunuzu dinleyin. Yeni başlayan veya tekrarlayan şikayetleri ihmal etmeyin. Uzman değerlendirmesi almadan ağrı kesiciyle geçiştirmeyin. Düzenli kontrolleri ihmal etmeyin. Özellikle masa başı çalışanlar ve yaşlı bireyler periyodik muayene yaptırın."
27 Mayıs 2025 Salı - 12:02
Bilinçli güneşlenme ile tehlikeli ışınlar dost kalabilir
Yaz mevsiminin gelmesiyle birlikte güneş ışığına maruziyet artarken, güneşin sağlık üzerindeki etkileri de yeniden gündeme geldi. Kimileri bronzlaşmak için güneşin altında uzun vakit geçirirken, kimileri ise zararlı ışınlardan korunmanın yollarını aramaya başladı. Medicana Sağlık Grubu Dermatoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Cüneyt Soyal, güneş ışınlarının hem dost hem de düşman olabileceğini belirterek önemli uyarılarda bulundu. Güneş ışığının, vücutta D vitamini sentezlenmesi açısından hayati önem taşıdığını vurgulayan Medicana International İzmir Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Cüneyt Soyal, "Haftada 2-3 gün, özellikle saat 10.00 ile 12.00 arasında, 4-15 dakikalık bir güneş maruziyeti günlük D vitamini ihtiyacını karşılamak için yeterlidir. Ancak bu sürenin kişinin deri rengine göre değişebileceğini unutmamak gerekir. Deri rengi koyulaştıkça, güneşte kalma süresi uzayabilir" dedi. Bağışıklık sistemiyle güneş ışığı arasındaki ilişkiye dikkat çeken Uzm. Dr. Cüneyt Soyal, "Yeterli düzeyde D vitamini bağışıklık sistemini güçlendirirken, uzun süreli ultraviyole (UV) maruziyeti cilt bağışıklığını baskılayarak zararlı etkilere neden olabilir. Öte yandan cilt yaşlanmasının en önemli nedenlerinden biri korunmasız güneş maruziyetidir. Yeryüzünde insan hayatının devamlılığı için güneş ışığı zaruri iken, aynı güneş ışığı cilt yapımızı, deri hücrelerimizi deforme edip bozuyor, cilt yaşlanması, lekeler ve deri kanserlerinin gelişimine sebep oluyor" ifadelerini kullandı. Cilt lekeleri ve DNA hasarı Güneş ışığının farklı dalga boylarında ışınlar içerdiğini ve bunların cilt üzerindeki etkilerinin farklı olduğunu belirten Uzm. Dr. Cüneyt Soyal, şöyle konuştu: "Güneş ışığı dediğimiz ışık aslında farklı ışın cinslerini bir arada içeren bir buket gibidir. Ultraviyole (morötesi) ışıklar, bu buketteki önemli ışık gruplarından sadece biri ve dalga boylarına göre Ultraviyole-A (UVA), Ultraviyole-B (UVB) ve Ultraviyole-C (UVC) olarak üç grupta incelenirler. UVC ve UVB’nin büyük bir kısmı yeryüzüne ulaşamıyor. D vitamini sentezinden, güneş yanıkları, cilt yaşlanmasına, lekeler, bağışıklık sistemi zayıflaması ve deri kanserlerine kadar birçok etkiden de UV ışıkları sorumlu. Bronzlaşma dediğimiz olgu, aslında derinin UV ışığına karşı kendisini ve DNA’larını korumak için geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. UV ışıkları deride yer alan renk hücreleri başta olmak üzere tüm hücrelerini etkileyerek yapılarının bozulmasına neden olur. Bu bozulma sonucu lekeler ve deri kanserleri gelişebilmektedir. Hücre yapısının ne kadar bozulduğuna ve kişinin güneşle olan ilişkisine göre lekeler kalıcı karakter de kazanabilirler. Güneş ışığının en korktuğumuz yan etkisi deri hücrelerinde DNA hasarına yol açabilmesidir. DNA hasarı gelişen alanlarda deri kanseri gelişme riski yüksektir." Her mevsimde, her hava koşulunda güneş kremi Güneşten korunmada en etkili yöntemlerden birinin güneş koruyucu ürünler olduğunu hatırlatan Uzm. Dr. Cüneyt Soyal, "Bu konuda güneşten koruyucu ürünler en önemli yardımcı. Güneşten koruyucu ürünleri, mevsim ve hava koşulları gözetmeksizin her gün kullanmak gereklidir. Unutmayalım ki UV ışıkları hava nasıl olursa olsun, her mevsim, içerisi - dışarısı, gölge - açık alan her ortamda cilde etki edebilir. Ayrıca UV’nin tek kaynağı güneş de değil. Günlük hayatta, çalışılan kapalı ortamlarda bile UV üretebilen ışıklandırma sistemleri mevcut" açıklamasında bulundu. Solaryum, güneşten daha masum değil Bronz bir ten hayaliyle tercih edilen solaryumun da en az güneş ışığı kadar zararlı olduğunu belirten Uzm. Dr. Cüneyt Soyal, "Solaryumun verdiği yapay ışık da ciltte DNA hasarına yol açabilir. Ayrıca ’Bronzlaştım, artık güneş zararlı gelmez’ gibi yanlış bir algı yaratması da riski artırıyor" şeklinde konuştu. Cilt tipine göre güneşin etkilerinin değişebileceğine de dikkat çeken Uzm. Dr. Cüneyt Soyal, "Açık tenli bireyler, koyu tenlilere göre güneşin zarar verici etkilerine daha kısa sürede maruz kalabilir. Bu nedenle güneşte kalma süresi belirlenirken deri rengi önemli bir kriter olmalıdır" dedi. Ultraviyole İndeksi’ni takip edebilirsiniz Uzm. Dr. Cüneyt Soyal, sözlerini şöyle tamamladı: "Güneş ışıklarının yeryüzüne en dik ulaştığı, dolayısıyla en çok UV’ye maruz kalınabilen saatler öğlen saatleridir. Bulunduğumuz konum ve özellikle yaz mevsimi göz önüne alındığında 10.00-16.00 saatleri arasıdır. Daha etkin bir koruma için Ultraviyole İndeksi (UVİ) takip edilmeli. UVİ, güneşin o günkü konumunuzda ve hava koşullarında size ne kadar zarar verebileceğini belirten sayısal bir değerdir. Bu değer, meteroloji tarafından saatlik ve günlük olarak hesaplanıp yayınlanıyor. Güneşe maruz kalınacak zaman seçilirken cep telefonlarının hava durumu kısmından çok kolay ulaşılabilecek bu değeri takip etmek pratik bir uygulama olabilir. Dışarıya çıkarken korunma tedbirlerini almayı ve güneşte kalma sürelerimizi olabildiğince kısa tutmayı unutmayalım."
27 Mayıs 2025 Salı - 12:01
Bolu’da minik öğrencilere sağlık eğitimi
Bolu’da ilkokul öğrencilerine ağız ve diş sağlığı, bulaşıcı hastalıklardan korunma, hijyen, beslenme ve fiziksel aktivite konularında sağlık eğitimi verildi. Sağlık Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında imzalanan protokol kapsamında başlatılan "Sağlıklı Çocuk Sağlıklı Gelecek" programı çerçevesinde, Bolu İl Sağlık Müdürlüğü ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü işbirliğiyle Dağkent Kıroğlu Eğitim ve Sağlık Vakfı İlkokulu’nda kapsamlı bir sağlık etkinliği düzenlendi. Etkinlikte öğrencilere, 112 Acil, UMKE, ağız ve diş sağlığı, bulaşıcı hastalıklardan korunma, hijyen, beslenme ve fiziksel aktivite konularında hem teorik hem uygulamalı eğitimler verildi. Okul bahçesinde kurulan stantlarda çeşitli sağlık senaryoları canlandırılarak doğru davranış biçimleri öğretildi. Ambulans ve UMKE araçları tanıtıldı, öğrencilere broşür, boyama kitapları, "Sağlık Elçisi" rozet ve kartları dağıtıldı. Tüm öğrencilere "Sağlık Elçisi" unvanı verildi. Etkinlikte, Sağlık Bakanlığı’nın "Sağlık Elçisiyim" şarkısıyla neşeli anlar yaşandı. Etkinlikte çocuklara küçük yaşta sağlık bilinci kazandırılması hedeflendi.
27 Mayıs 2025 Salı - 11:59
Bafra Devlet Hastanesi’nde NRP Yenidoğan Canlandırma Eğitimi
Samsun Bafra Devlet Hastanesinde, Yenidoğan Canlandırma Programı (NRP) kapsamında eğitim düzenlendi. Bafra Devlet Hastanesinde, bebeklerin sağlıklı bir başlangıç yapabilmesi adına önemli bir adım atıldı. Yenidoğan Canlandırma Programı (NRP) kapsamında düzenlenen eğitim, Samsun İl Sağlık Müdürlüğü, 19 Mayıs Üniversitesi ve Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevli alanında uzman sağlık personelleri tarafından verildi. Hastane yönetimi, özellikle yenidoğan ve yoğun bakım alanlarında görev yapan tüm personelin NRP sertifikasına sahip olduğunu belirtti. Konuyla ilgili açıklama yapan Bafra Devlet Hastanesi Başhekimi Uzm.Dr. Alaiddin Domaç, "Yeni doğan bebeklere temas eden tüm sağlık çalışanlarımızın bu eğitimi alması için gerekli girişimlerde bulunmaktayız. Bu sayede doğum sonrası yaşanabilecek hayati riskleri en aza indirmeyi hedefliyoruz" ifadelerini kullandı. Bafra Devlet Hastanesi, Samsun genelinde bu eğitimi düzenleyen ilk ilçe hastanesi olma özelliğini taşıyor. Eğitim için hastane bünyesinde interaktif bir alan oluşturularak katılımcıların uygulamalı öğrenme sürecine katkı sağlandı. Yenidoğan bebeklerin yaşamlarının ilk dakikalarının kritik olduğuna dikkat çeken uzmanlar, bu eğitimin doğum sonrası bebek sağlığı açısından büyük önem taşıdığını vurguladı. "Her doğan bebek sağlıklı bir geleceğin temelidir" anlayışıyla hareket eden Bafra Devlet Hastanesi, bu tür eğitimlerle hem sağlık hizmetlerinin kalitesini yükseltmeyi hem de bölge halkına daha güvenli bir sağlık ortamı sunmayı amaçlıyor.
27 Mayıs 2025 Salı - 11:55
Böbrek hastaları gereksiz ilaç ve takviyeden uzak durmalı
Kronik böbrek hastaları için tavsiyelerde bulunan Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Mansur Kayataş, "Kan basıncı ve kan şekerinin kontrol altında tutulması ve hedef değerlerin tutturulması önemlidir. Yeterli, sağlıklı ve dengeli su tüketilmelidir. Gereksiz ilaç ve içeriği tam tahmin edilemeyen bilinçsiz takviye kullanımından sakınılmalıdır. Fazla tuzlu ve proteinli et ve işlenmiş et tüketimi sınırlanmalıdır. Bunun dışında sebze, meyve, tam tahıllar ve sağlıklı yağ tüketilmeli; kurşun, cıva gibi ağır metaller ile pestisit ve boya maddeleri içerebilecek gıdalardan uzak durulmalıdır" dedi. Medical Park İzmir Hastanesi Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Mansur Kayataş, kronik böbrek hastalığı hakkında açıklamalarda bulundu. Böbreklerin kandaki atık maddeleri ve fazla sıvıyı süzerek idrarla dışarı atan, sıvı-elektrolit, asit-baz dengesini sağlayan, kan basıncını düzenleyen, D vitaminini aktif eden ve kemik iliğinde kırmızı kan hücrelerini uyaran bir hormon olan eritropoetinin üretildiği organlar olduğunun altını çizen Prof. Dr. Mansur Kayataş, "Kronik Böbrek Hastalığı (KBH), böbreklerin işlevlerini kademeli olarak kaybettiği, genellikle aylar veya yıllar içinde ilerleme özelliği olan kalıcı (müzmin) bir sağlık sorunudur" şeklinde konuştu. "Riski artıran etkenler" Kronik böbrek hastalığında en sık nedenin diyabet (şeker hastalığı), ikinci sıradaki nedeninin ise hipertansiyon olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Kayataş, "Ayrıca glomerülonefritler, polikistik böbrek hastalığı gibi kalıtsal hastalıklar, uzun süreli idrar yolu tıkanıklıkları, sık tekrarlayıcı idrar yolu enfeksiyonları, böbrek ve idrar yollarının taş hastalığı, nefrotoksik ilaçlar (bazı ağrı kesiciler, bazı kanser ilaçları, bazı ağır metaller, uzun süreli lityum vb.), bağ dokusu hastalıkları ve kalp damar sistemi hastalıkları sık karşılaştığımız nedenlerdir. Öncelikle yeterince tedavi edilmemiş diyabet ve hipertansiyonu olan hastalar risk altındadır. Bu kişilerin dışında uzun süreli ağrı kesici kullanan, bağ dokusu (romatizmal) hastalığı olanlar, kalp damar sistemi hastalığı olanlar, kanser tedavisi gören hastalar ile ileri yaş ve ileri obezitesi olan hastalar risk grubuna dâhil edilmelidirler" ifadelerini kullandı. "Hastalığın gelişip gelişmemesi genetik faktörlerle ilişkili" Genetik faktörlerin hastalığa etkisinden bahseden Prof. Dr. Kayataş, "Genetik faktörler her böbrek hastalığında ön planda olmamasına rağmen bazı böbrek hastalıklarında hem hastalığın ortaya çıkışında hem de ilerleyişinde önemli rol oynayabilir. Özellikle bazı bireylerde çevresel risk faktörleri (örneğin hipertansiyon, diyabet) olsa bile hastalığın gelişip gelişmemesi veya ne kadar hızlı ilerleyeceği, genetik yatkınlıkla yakından ilişkilidir. Genetik testler, rutin bakılması gereken testler değildir; ancak özellikle erken yaşta ortaya çıkan, ailesel öyküsü olan ya da nedeni açıklanamayan glomerülopatilerde tanıya katkı sağlayabilir. Ayrıca, nakil sonrası hastalık nüksü (tekrarlaması) riski olan bireylerin belirlenmesinde de önemlidir" dedi. "Yorgunluk ve halsizlik görülebilir" Hastalığın başlangıcında kişinin herhangi bir yakınması olmayabileceğinin altını çizen Prof. Dr. Kayataş, hastalık ilerlediğinde ise yorgunluk, halsizlik, iştahsızlık, bulantı, idrarda azalma ya da köpüklenme, bacaklarda, ayaklarda şişlik, kaşıntı, nefes darlığı, anemi (kansızlık) ve yüksek tansiyon gibi belirtilerden biri veya birkaçı olduğunda hastanın hekime başvurabileceğini dile getirdi. Tanının nasıl yapıldığından bahseden Prof. Dr. Kayataş, "Herhangi bir nedenle rutin yapılan biyokimya tetkiklerinde (üre, kreatini, böbreğin süzme fonksiyonunu gösteren GFR-glomerüler filtrasyon hızı), idrar (idrarda protein kaçağı, hücre ve silendir) ve böbrek ultrasonografisindeki anormallikler ile tanı konulmaktadır. Bazı hastalara böbrek biyopsisi gerekmektedir. Erken tanı ile hastalığı ortaya çıkaran nedenler erkenden tespit edilerek, bu nedenlerin etkin tedavisi ile hastalığın ilerleyişinin yavaşlatılması, durdurulması hatta geriletilmesi mümkün olabilmektedir" diye konuştu. "Diyet hastalığın ilerlemesini yüzde 20 oranında yavaşlatabilir" Diyet ve yaşam tarzı değişiklilerinin hastalıktaki etkisine değinen Prof. Dr. Kayataş, şu bilgileri paylaştı: "Diyet, sıvı dengesinin sağlanması, ilaç tedavileri ve yaşam tarzı değişiklikleri gibi yöntemler ile hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak, semptomları hafifletmek ve yaşam kalitesini artırmak mümkündür. Örneğin, diyet hastalığın ilerlemesini yüzde 20-30 oranında yavaşlatabilir. Multidisipliner yaklaşım ( nefrolog, diyetisyen, aile hekimi, bazen kardiyolog) bu hastalarda diyalize geçiş süresini yıllarca erteleyebilmektedir. Genel olarak tuz (bazı istisnai durumlar hariç, genelde günlük 2-3 gram sodyum içerikli ) ve proteinden kısıtlı bir diyet uygulanırken; bazı evrelerde fosfor ve potasyum kısıtlaması da diyette gerekli olabilir. Sigaranın kesilmesi ve alkolün azaltılması, düzenli egzersiz, kişi obez ise sağlıklı bir kiloya ulaşma, stres yönetimi gibi yaşam tarzı değişiklikleri de kronik böbrek hastalarının yönetiminde önemlidir." "Böbrek sağlığına iyi gelen öneriler" Böbrek hastalığından korunmak için nelere dikkat edilmesi gerektiğini anlatan Prof. Dr. Kayataş, "Kan basıncı ve kan şekerinin kontrol altında tutulması, hedef değerlerin tutturulması önemlidir. Yeterli, sağlıklı ve dengeli su tüketilmesi, gereksiz ilaç ve içeriği tam olarak tahmin edilemeyen bilinçsizce takviye kullanımından sakınılması gerekir. Fazla tuzlu ve proteinli et ve işlenmiş et tüketiminin sınırlanması, sebze, meyve, tam tahıllar ve sağlıklı yağ tüketilmesi, kurşun, cıva gibi ağır metaller ile pestisit ve boya maddeleri içerebilecek gıdalardan uzak durulmasına özen gösterilmelidir. Obeziteden korunma ve böbrek yükünden kaçınmak için ideal kiloyu korumaya yönelik uygulamalar böbrek sağlığını korumak için dikkat edilmesi gereken durumlardır" şeklinde konuştu. "Çok yönlü bir yaşam tarzı ve tedavi uyumu gereklidir" Kronik böbrek hastalığında tedavi sonrası dikkat edilmesi gerekenlerden bahseden Prof. Dr. Kayataş, "Çok yönlü bir yaşam tarzı ve tedavi uyumu gereklidir. Tıbbi takip ve tedaviye uyumun iyi düzeyde olması gerekir. Nefroloji uzmanı takibi düzenli aralıklarla sürdürülmelidir. İlaçlarını düzenli ve doğru bir şekilde kullanması gerekir. Kan basıncı, diyabeti olanlarda kan şekeri ve böbrek fonksiyon testleri düzenli olarak baktırmalıdır" dedi.
27 Mayıs 2025 Salı - 11:37
Astımı grip ile karıştırmayın
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Kerim Karaduman, astımın grip ile karıştırıldığını kaydederek, "Astım önlenebilir ve toplum tarafından iyi tanımlanması gereken kronik bir hastalıktır" dedi. Kayseri Şehir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Kerim Karaduman, astım ile ilgili bilgiler vererek, önemli uyarılarda bulundu. Astımın belirtileri ile gribin benzerlik gösterdiğini kaydeden Karaduman, "Astım tüm dünyada 340 milyon civarında gözüken kronik hava yolu hastalığıdır. Ülkemizde yaklaşık 4-5 milyon kişi de bu hastalık görülmektedir. Hem çocuklarda hem de erişkinlerde bu hastalığı izlemekteyiz. Genel de hastalarımız atak halinde bize başvurularında bu tanıları almaktadır. Öksürük, nefes darlığı, hışırtılı solunum ve göğüste daralma hissi şikayetlerde ön plana çıkmaktadır. Astım aslında önlenebilir ve toplum tarafından iyi tanımlanması gereken kronik bir hastalıktır. Genelde hastalarımız bu tanıyı yanlış yorumlayıp gribal bir enfeksiyon geçirdiklerini düşünmektedirler. Göğüs hastalıkları uzmanına başvurduklarında tedavi tarafımızca düzenlenmekte ve kontrol altına alınıp hasta-doktor uyumu çerçevesinde mutlu bir şekilde hayatlarını yaşamaktadırlar" ifadelerini kullandı. Vatandaşlara uyarılarda bulunan Karaduman, "Özellikle ev hanımlarının çamaşır sularını kullanmaları ve tütün tüketimi ön plana çıkmaktadır. Bunlardan uzak durmalarını şiddetle öneriyoruz. Astımla alakalı hastalarımızda yaşadığımız en önemli problemlerden biri de solunum yoluyla aldıkları cihazlara tam olarak uyum sağlayamamalarıdır. Servislerimizde buna özellikle önem gösteriyoruz. Bu hastalıkta öksürüğün süresi bizim için çok önemlidir. 3 haftayı geçen öksürüklerde astım şüphesi ortaya çıkıyor. Bunun uzun süreli olmasını da bekleriz. Eğer üst solunum yolu enfeksiyonunun üzerine kalıcı enfeksiyon kaldıysa astımla alakalı testlerimizi yapıyoruz" diye konuştu.
27 Mayıs 2025 Salı - 11:12
Akıllı ilaçla dördüncü evre iki kanseri yendi
İzmir’de yaşayan Banu Öğüt, gördüğü tedaviyle 4’üncü evre yumurtalık ve rahim ağzı kanserini yendi. Kendisi gibi hasta olan birçok kişi bulunduğuna değinen Öğüt, "Kesinlikle tedaviye sırtlarını dönmesinler, çünkü bu süreç biraz zorlu bir süreçtir, insan psikolojik olarak çok düşüyor. Çaresi olan herkes tedaviye devam etsin" dedi. İzmir’de yaşayan ve bir çocuk annesi olan Banu Öğüt (32), 2022 yılında vücudundaki çeşitli şikayetler nedeniyle rahim ağzı ve yumurtalık kanseri tanısı aldı. Teşhisin ardından etkili bir tedaviye ulaşamayan Öğüt, Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Elvina Almuradova ve ekibi tarafından tedavi altına alındı. Öğüt, hastalığın dördüncü evrede teşhis edilmesi nedeniyle umutsuzluğa kapılsa da ailesinin desteği, uygulanan kemoterapi ve akıllı ilaç tedavisi sayesinde 2,5 yıl süren zorlu bir sürecin ardından kanseri yenmeyi başardı. Teşhisin ardından tedavi sırasında zor süreçler geçirdiğini ifade eden Öğüt, "2022 yılında tanı aldım, bunun üzerine bir ameliyat geçirdim. Ardından çeşitli tedaviler gördüm ama hastalık tam olarak bitmedi. Daha sonra gördük ki bu tedavi de fayda etmedi. Sonrasında Elvina Hocam’ın teşhisiyle akıllı ilaç tedavisine başladık. Onun tedavisiyle birlikte fayda gördüm, hastalığım gerilemeye başladı. Yaklaşık 2-2,5 yıldır bu tedaviyi görüyorum. Şu an hastalığım tamamen bitmiş durumda. Önümüzdeki süreçte ilacım kesilecek, artık devam etmeyeceğiz. Bu işlemin ardından doktorumla görüştüğümüzde, tedavimin başarılı olduğunu söylediğinde çok mutlu oldum. Benim gibi hasta olan birçok insan varsa kesinlikle tedaviye sırtlarını dönmesinler, çünkü bu süreç biraz zorlu bir süreçtir, insan psikolojik olarak çok düşüyor. Çaresi olan herkes tedaviye devam etsin" ifadelerini kullandı. Dr. Almuradova: "Hastalığı 4’üncü evredeydi" Hastası Banu Öğüt’ün kendisine başvurduğunda umudunu kaybetmiş bir durumda olduğunu vurgulayan Can Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Elvina Almuradova, "Banu Hanım’a hem yumurtalık hem de rahim kanseri tanısı konulmuştu. Hastamız ilk tanı anında birkaç ameliyat geçirdi, ardından ilaçlı tedaviye başlandı. İlk tedavi süreci tamamlandıktan sonra hastalık tekrar ortaya çıktı ve başka organlara da sıçradı, farklı ilaçlarla tedavi sürdürüldü. Benim gördüğümde artık dördüncü evreye gelmiş, umudunu yitirmiş bir durumdaydı. Güzel olan taraf ise, böyle bir dönemde yapılan özel kalıtsal incelemelerle tespit edilen bir değişim sayesinde hedefe yönelik ilaçlara ve bağışıklık sistemini harekete geçiren tedavilere uygun olduğunun görülmesiydi. Her kanser türünde olmasa da bazılarında hala bir dönüm noktası mümkün olabiliyor; bizim hastamızda da bu şekilde oldu. Yapılan incelemelerde bağışıklık sistemini güçlendiren ve tümöre özgü etkili ilaçlara çok iyi yanıt verebileceği anlaşıldı ve bu tedaviye başladık. Tedaviye 2,5 yıl önce başladık ve ilk 6 ayın sonunda yapılan görüntülemelerde hastalığın tamamen gerilediği görüldü. Bu kadar iyi yanıt alınmasına rağmen tedaviye bir süre daha devam ettik. Artık tedaviyi sonlandırıp hastamızı düzenli aralıklarla izlemeye almayı planlıyoruz" sözlerini kullandı.
27 Mayıs 2025 Salı - 11:02
Küçük gözlerde büyük tehdit: Ekran süresi kontrol altına alınmalı
Çocuklar başta olmak üzere herkesin ekran süresine dikkat etmesi gerektiğini belirten Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Aysel Pelit, ekran süresinin kontrolsüz artışının uyku sorunları, sosyal etkileşimde azalma, obezite, dikkat eksikliği ve özellikle göz sağlığı üzerinde ciddi tehditler oluşturduğunu söyledi. Başkent Üniversitesi Adana Dr. Turgut Noyan Uygulama ve Araştırma Merkezi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Aysel Pelit, Adana Başkent Okullarında "Dijital Çağda Ekran Süresinin Çocuk Göz Sağlığına Etkileri" başlıklı kapsamlı bir sunum gerçekleştirdi. 4, 5, 6 ve 7. sınıf öğrencilerine yönelik canlı ve çevrimiçi olarak yapılan sunuma, öğretmenlerin de katılımıyla yaklaşık bin 500 kişi yer aldı Dijital çağın çocukların yaşamına etkilerini çok yönlü olarak değerlendiren Prof. Dr. Pelit, dijital araçların bilgiye erişimi kolaylaştırarak eğitim ve öğrenme süreçlerini desteklediğini, çocukların yeni beceriler kazanmasına ve gelişmesine katkı sağladığını vurguladı. "Ekran süresinin artışı ciddi tehditler oluşturuyor" Bilinçsiz ekran kullanımı nedeniyle ortaya çıkan olumsuzluklara da dikkat çeken Pelit," Ekran süresinin kontrolsüz artışı, uyku sorunları, sosyal etkileşimde azalma, obezite, dikkat eksikliği ve özellikle göz sağlığı üzerinde ciddi tehditler oluşturuyor. Ekranlardan yayılan mavi ışık, melatonin hormonunun salgılanmasını baskılamakta ve geç saatlere kadar ekrana maruz kalan çocuklarda uykusuzluk, bağışıklık sisteminde zayıflama ve dikkat dağınıklığı gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Sosyal izolasyon, depresyon, anksiyete ve kötü sosyal ilişkiler gibi psikolojik etkiler de uzun ekran süresiyle ilişkilendirilirken; fiziksel hareketsizlik ve kötü yaşam alışkanlıkları çocukluk çağı obezitesinde artışa neden olmaktadır. Dijital platformlarda maruz kalınan içerikler, zihinsel kapasiteyi etkilemekte ve dikkat eksikliği oluşturabilmektedir. Oxford Sözlüğü’nün 2024 yılı kelimesi olarak seçtiği ’beyin çürümesi terimi’, bu durumu özetler niteliktedir"dedi. "Dijital çağda çocuk göz sağlığı alarm veriyor" Prof. Dr. Aysel Pelit, göz sağlığı açısından ekran süresinin uzunluğu çocuklarda başta göz kuruluğu, dijital göz yorgunluğu, gözde kayma ve miyopi gibi sorunlarla birlikte, gözde kızarıklık, batma hissi, baş ağrısı, bulanık görme, ışığa hassasiyet gibi rahatsızlıklara da neden olduğunu belirtti. Pelit"Miyopi, ekran çağının en büyük göz sağlığı problemi olarak öne çıkıyor. Günümüzde dünya nüfusunun yüzde 28’i miyopken, 2050 yılında bu oranın yüzde 50’ye ulaşacağı öngörülüyor. Miyopun olumsuz etkileri arasında katarakt, retina dekolmanı, miyopik makula dejeneresansı ve glokom gibi hastalıkları sayabiliriz. Uzun süreli yakın mesafe ekran kullanımı, gün ışığında yeterince vakit geçirmemek, az uyumak, karanlıkta ekran kullanımı ve sürekli kapalı ortamda bulunmak miyopinin oluşumunu ve ilerlemesini etkileyen faktörler arasında sayılabilir. Yapılan bilimsel çalışmalarda, yeterli uyku alan ve açık havada vakit geçiren çocukların miyopi riskinin belirgin şekilde azaldığı görülmüştür" şeklinde konuştu. "Aileler ve eğitimcilere büyük iş düşüyor" Çocukların dijital çağın imkanlarından faydalanabilmesi için dengeyi sağlamanın önemine vurgu yapan Prof. Dr. Pelit, teknolojinin bilinçli ve kontrollü kullanımı, belirli aralıklarla hekim kontrolü ile göz sağlığı korunabilir. Miyopi kontrolünde özellikle davranışsal değişiklikler için ebeveynlerin daha bilinçli olması gerekmektedir. Göz hekimlerinin önerdiği optik çözümler ve damla tedavileri özellikle küçük yaş gruplarında uygulanması zor olabilmektedir. Aileleri ve eğitimcileri ekran sürelerinin düzenlenmesi konusunda daha duyarlı olmaya davet ediyorum"diyerek sözlerini tamamladı.
27 Mayıs 2025 Salı - 10:43
Diş tedavisinde gelinen noktayı anlattılar
Avrasya Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Dişçilik Hizmetleri Bölümü Diş Protez Teknolojisi ve Ağız ve Diş Sağlığı Programları II. Protetik Restorasyonlarda Güncel Yaklaşımlar Sempozyumunu gerçekleştirdi. Ömer Yıldız Yerleşkesi’nde gerçekleşen sempozyumun açılışına Rektör Prof. Dr. Mahir Kadakal, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yavuz Özoran, Genel Sekreter Gülay Yeniçeri, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Müdürü Dr. Öğr. Üyesi Eren Urtekin, akademisyenler ve öğrenciler katıldı. Sempozyumda konuşan Dişçilik Hizmetleri Bölüm Başkanı Öğr. Gör. Zafercan Hızarcı "Diş hekimliğinde estetik, fonksiyon ve biyo-uyumluluk artık birbirinden ayrılmaz üç temel unsur haline gelmiştir. Özellikle protetik restorasyonlar, yalnızca bir dişin değil, bir yaşam kalitesinin yeniden inşası anlamına geliyor. Gelişen teknoloji ve dijitalleşme ile birlikte artık sabit ve hareketli protezlerde çok daha hassas, kişiselleştirilmiş ve uzun ömürlü çözümler sunabiliyoruz. Bu sempozyumun, alanında uzman akademisyenler ve sektör temsilcilerinin katkılarıyla öğrencilerimize ve tüm katılımcılara güncel bilgi birikimini aktaran çok değerli bir platform olacağına inanıyorum. Avrasya Üniversitesi olarak, uygulama temelli, etik değerlere bağlı ve sektörel yeniliklere açık bir eğitim anlayışını benimsiyoruz. Bu anlayışın bir sonucu olarak, Dişçilik Hizmetleri bölümümüz, 2024-2025 akademik yılında yüzde 100 doluluk oranına ulaşmış; başarı sıralamasında ise geçen yıla göre kayda değer bir yükseliş göstermiştir. Bu bizler için sadece sayısal bir başarı değil, aynı zamanda topluma daha yetkin teknikerler kazandırmanın bir göstergesidir. Dişçilik Hizmetleri bölümü olarak, yalnızca protez uygulamaları yapan değil, aynı zamanda klinik süreçlere teknik destek sunan teknikerler de yetiştiriyoruz. Böylelikle diş hekimliği pratiğinin her aşamasında etkin rol alacak, hem teknolojik gelişmeleri takip eden hem de hasta merkezli düşünen mezunlar yetiştirmeyi hedefliyoruz. Bu anlamda, öğrencilerimizin bugün burada sadece izleyici değil, aynı zamanda geleceğin uygulayıcıları ve geliştiricileri olarak bulunmaları son derece kıymetlidir" dedi. Sempozyumun açılışında sempozyum başkanı Avrasya Üniversitesi Öğr. Üyesi. Prof. Dr. İbrahim Duran "Diş Tasarımında Denge: Estetik ve Fonksiyon" konulu konferansı ile katılımcılara bilgiler verirken, Dr. Öğr. Üyesi Halil Sındıraç "Çene Ekleminde Sessiz Tehdit: TME Bozuklukları" Dr. Öğr. Üyesi Muhammet Safa Taşan "Bir Eklemin Ötesi: TME Problemlerinde Tanıdan Tedaviye" Dt. Hüseyin Karacabey "Dental Fotoğrafçılık: Başarıya Götüren İpuçları" Dr. Öğr. Üyesi Nesim Şahin "Gelenekselden Dijitale: Ölçü Tekniklerinin Evrimi" Dpt. Ahmet Karataş "Dişe Sanat Katmak: 3 Boyutlu Monolitik Restorasyonlarda Boyama Teknikleri" Arş. Gör. Mücahit Güner "Dijital Ölçü Sistemleri: Geleceğin Diş Teknisyenliği" konulu sunumları ile sempozyuma katkı sundular.
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder