SAĞLIK
400 uzman, Antalya’da romatizmal hastalıkları ele alacak 17 Mayıs 2026 Pazar - 12:37:20 Uluslararası katılımlı ’Türk Romatoloji Kongresi’ 20-24 Mayıs 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek. Antalya’da düzenlenecek Türk Romatoloji Kongresi’nde, GLP1 reseptör agonistleri ve inflamatuar romatizmal hastalıklar, obezite romatizmal hastalık aktivitesini ve ilaçların etkinliğini etkiler mi?, yapay zekâ çağında FTR hekiminin sosyal medya kullanımı, hukuki sorumluluklar, Car-T tedaviler, tedavisi zor PsA yaklaşımı, MR erken tanıya mı yol açıyor?, fibromiyalji, mikrobiyata ve beslenme, vitaminler, obezite ve ilaç etkinliği, romatolojide steroidlerin akılcı kullanımı ve osteoporoz ile eklem ağrılı çocuk konuları ele alınacak. Türk Romatoloji Kongresi hakkında bilgi veren Kongre Eş Başkanı Prof. Dr. Ayşegül Ketenci, "Romatoloji günümüzde bir yan dal olarak tanımlansa da, romatolojik hastalıkların geniş yelpazesi nedeniyle her FTR hekiminin bu alanda bilgi sahibi olması; farklı alanlarda uzmanlaşmış hekimlerimizin ise ayırıcı tanıda romatoloji bilgilerini geliştirmesi büyük önem taşımaktadır" dedi. Kongre Eş Başkanı Prof. Dr. Özgür Akgül ise, "Kongremizde, romatolojik hastalıkların tanı ve tedavisindeki güncel gelişmeler, bilimsel veriler ışığında ele alınacak, vaka sunumları, interaktif oturumlar, kurslar, ‘Uzmanına Danış’ platformları ve bilimsel tartışmalar ile zengin bir program sunulacaktır. Bu içerik, alanımızda bilgi paylaşımını güçlendirmeyi ve klinik uygulamalarımıza yeni yaklaşımlar kazandırmayı hedeflemektedir" şeklinde konuştu. Türk Romatoloji Kongresi’nde 19 panel, 5 Uydu Sempozyumu, Görüntüleme Okulu MR Görüntüleme Kursu, 6 sözel bildiri oturumu, 83 sözel bildiri ve 70 poster bildiri sunumu gerçekleştirilecek. Hasan Eker yönetimindeki BURKON tarafından organize edilen Türk Romatoloji Kongresi, 400 uzmanın katılımıyla bilimsel düzeyi yüksek toplantılar ve bildirilerle 4 gün sürecek.
17 Mayıs 2026 Pazar - 11:16 Büyükşehir Belediyesi çölyak hastalarını glütensiz sofrada buluşturdu Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin Atatürk Parkı içerisinde bulunan EKDAĞ Sosyal Tesisi’nde çölyak hastalarına yönelik sunulan glütensiz menü hizmeti kapsamında, Batı Akdeniz Çölyak Derneği üyeleri ve aileleri glütensiz akşam yemeğinde bir araya geldi. Antalya Büyükşehir Belediyesi, çölyak hastalarının sosyal yaşamda güvenle yer alabilmesine yönelik çalışmalarını sürdürüyor. Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden EKDAĞ’a bağlı Atatürk Parkı Sosyal Tesisi’nde çölyak hastalarının güvenle tüketebileceği glütensiz menü seçenekleri sunulurken, çölyak farkındalık ayı kapsamında özel bir program düzenlendi. Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı ile Batı Akdeniz Çölyak Derneği iş birliğinde gerçekleştirilen programda, çölyak hastaları ve aileleri kendileri için hazırlanan glütensiz menülerle aynı sofrada buluştu. "Çölyak hastalarımızın yanındayız" Antalya Büyükşehir Belediyesi Sosyal Yardımlar Şube Müdürü Funda Alpaslan Talay, çölyak hastalarının dışarıda güvenle yemek yiyebilmesinin sosyal yaşam açısından önemli olduğunu belirterek, "Çölyak hastaları için dışarıda güvenle yemek yiyebilmek günlük yaşamın en zorlayıcı başlıklarından biri olabiliyor. Glütensiz menülerin yaygınlaşması, çölyak hastalarının sosyal hayata daha güçlü katılımı açısından önem taşıyor. Büyükşehir Belediyesi olarak her zaman çölyak hastalarımızın yanındayız. Onlara glütensiz gıda paketi yardımı ulaştırıyoruz. Glütensiz ürünlerin maliyetlerinin yüksek olduğu düşünüldüğünde, bu desteklerin aile bütçeleri açısından da önemli bir katkı sunuyor" dedi. "Glütensiz menü bizim için çok kıymetli" Batı Akdeniz Çölyak Derneği Başkanı Sülbiye Şahinler ise 2013 yılından bu yana çölyak hastaları ve glütensiz diyet konusunda faaliyet yürüttüklerini belirterek, "Belediyemizin glütensiz gıda desteğinin yanı sıra EKDAĞ tesislerinde glütensiz menü bulundurması bizim için çok özel ve kıymetli. Mayıs ayı hem Türkiye’de hem de dünyada çölyak hastalığına dikkat çekilen bir farkındalık ayı. Biz de dernek üyelerimiz, çocuklarımız ve ailelerimizle birlikte burada glütensiz bir akşam yemeğinde buluştuk. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum" diye konuştu. Program sonunda çölyak hastalarına özel hazırlanan glütensiz pasta kesildi.
17 Mayıs 2026 Pazar - 11:12 Ruh sağlığı için sanat reçetesi Sanatın toplum ve birey üzerindeki iyileştirici gücüne dikkat çeken Medicana Sağlık Grubu Psikiyatri Bölümü’nden Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, toplumun iyi hali için reçetenin sağlık olduğunu vurguladı. Özellikle şehirde yaşayanlar arasında yoğun olarak görülen depresyon, kaygı, stres gibi hastalıkların yaygınlaşmasını önlemek ve ruhsal açıdan daha sağlıklı toplumlar oluşturmak için sanatın çok büyük bir etkisi olduğunu aktaran Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, ailelerin ve okulların sanatsal aktiviteleri programlarına alması gerektiğini dile getirdi. Sanat; insan ruhunun doğayla, toplumla ve kendi iç dünyasıyla girdiği en derin diyalog... Kimine göre bir kaçış, kimine göre ise hayatın ta kendisiyle yüzleşme biçimi... Bu noktada sanatın insanın kendi iç dünyasında bir iyileştirici gücü olduğu da garipsenemez. Medicana International İzmir Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sanatın insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkilerine dikkat çekerek, "Eğitim sistemimiz genellikle analitik düşünen sol beyni odaklar; ancak sağ beyin duygusal zekayı ve estetiği temsil eder. Okulların ve ebeveynlerin rutinlerine müze gezilerini ve sanatsal aktiviteleri dahil etmesi hayati önem taşır" mesajını verdi. Sanat, dopamini yüzde 15 artırıyor Sanatın nörobiyolojik etkileri hakkında bilgi veren Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, "Sanatla uğraşmak, beyindeki dopamin oranını yüzde 15 oranında artırır. Bu artış, sevdiğiniz bir yemeği yediğinizde hissettiğiniz hazla eş değerdir. Dopamin beynin ödül yolağı ve haz merkezidir. Bunun yanı sıra sanat, temel stres hormonu olan kortizonu düşürür. Normal şartlarda dinlenirken vücudun gevşeme sistemlerinin aktif olması gerekir; ancak zihniniz kaygı doluysa farkında olmadan adrenalin sistemi tetiklenir. Bu durum kortizolü artırarak bağışıklık sistemini baskılar. Araştırmalar, sanatın herhangi bir dalıyla ilgilenmenin kortizol seviyelerini net bir şekilde düşürdüğünü kanıtlamaktadır" diye konuştu. Öte yandan şehir estetiğinin de sanatsal bir etki oluşturduğunu dile getiren Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sözlerine şöyle devam etti: "Toplumda artan şiddet olaylarının temelinde, bireylerin hayata dair anlam arayışlarını kaybetmeleri yatar. Sokaklarda güzel eserlerin, estetik binaların ve sokak sanatının varlığı, kişideki ‘güzele dahil olma’ isteğini uyandırır. Suç oranlarının yüksek olduğu bölgelerde toplumsal aidiyet duygusunun azaldığı görülür. Sanat ise insanları ortak bir paydada toplayarak aidiyet hissi oluşturur. Örneğin İspanyol mimar Gaudi’nin eserleri, doğaya yakın ve yuvarlak hatlı formlarıyla insan doğasına çok uygundur. Estetikten yoksun, köşeli binalar ruhumuzda mikro travmalar oluştururken; Barselona gibi şehirlerde sosyo-ekonomik düzey çok yüksek olmasa bile insanlar çevrelerindeki estetik doku sayesinde daha mutlu yaşarlar." Depresyon ihtimalini düşürüyor Sanatla iyileştirme yönteminin özellikle post-travmatik stres bozukluğu (PTSB) tedavilerinde sıkça görüldüğünü dile getiren Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, "Travma ve yoğun kaygı yaşayan kişiler genellikle iç dünyalarına kapanır ve kendilerini ifade etmekte zorlanırlar. Sanat, bu dışavurumu sağlayan güvenli bir yoldur. Kişi, zihni bir şeyle meşgul olmadığında negatif düşünceleri ‘geviş getirir gibi’ tekrarlamaya meyilli olabilir. Sanat, kişiyi bu sarmaldan çıkararak anda kalmasını sağlar" dedi. Özellikle 13-14 yaş grubunun kimlik bulma sürecinde sanatının kritik bir rol oynadığına değinen Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, "Beyinde sinaptik bağlantıları hızlandıran BDNF adlı bir protein vardır. Depresyonda bu proteinin seviyesi düşerken, sanatla ilgilenen gençlerde arttığı kanıtlanmıştır. Çocukluk ve gençlik yıllarında sanatla ilgilenen bireylerin, 30’lu yaşlara geldiklerinde depresyona girme riskinin yüzde 45 oranında azaldığı tespit edilmiştir. Bu nedenle bazı ülkelerde artık ‘müze reçeteleri’ yazılmaktadır" ifadelerini kullandı. Sokak sanatına ihtiyacımız var Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2019 verilerine göre, şehirde yaşayanlarda anksiyete bozukluğunun yüzde 39, duygu durum bozukluğunun ise yüzde 40 daha fazla görüldüğünü hatırlatan Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sözlerini şöyle tamamladı: "Sanatın tedaviye dahil edildiği durumlarda ruhsal şikayetlerin yüzde 32 oranında gerilediği ispatlanmıştır. Eğitim sistemimiz genellikle analitik düşünen sol beyni odaklar; ancak sağ beyin duygusal zekayı ve estetiği temsil eder. Okulların ve ebeveynlerin rutinlerine müze gezilerini ve sanatsal aktiviteleri dahil etmesi bu noktada hayati önem taşır. Daha çok parka, daha fazla sokak sanatına ve doğayla bütünleşmiş bir estetiğe ihtiyacımız var. Hepimiz bu konuda daha talepkar olmalıyız."
17 Mayıs 2026 Pazar - 11:12 Şifa dağıtırken kendi yaralarını sardı Ankara’da 30 yılı aşkın süredir hemşirelik yapan Gülden Temel, kanser tanısı aldıktan sonra çalışmaya devam ederek hastalarının ve iş arkadaşlarının yanında iyileşti. Ankara’da 30 yılı aşkın süredir hemşirelik yapan Gülden Temel, aldığı kanser tanısı sonrasında mesleğine tutunarak iyileşti. Temel, geçirdiği zorlu ameliyatlara ve kemoterapi sürecine rağmen çalışmaya devam etti. Pandemi döneminde idari izin hakkını da kullanmadığını söyleyen Temel, iş arkadaşlarının desteğiyle ve hastalarıyla bir arada olmanın iyileşme sürecine büyük etkisi olduğunu anlattı. Sincan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çalışan Gülden Temel, 7 sene önce rahim kanseri tanısı aldığını anlattı. Temel, tedavi sürecinde 3 kez ameliyat olduğunu ve kemoterapi gibi süreçlerde bile çalışmayı bırakmadığını belirterek "Hastalık sürecimin bitiş dönemi tam pandemi dönemine denk geldi. O dönemde idari izin kullanabiliyor olmama rağmen idari izin kullanmadım. Pandemi döneminde aktif hastanemizde, hastanemin süpervizörü olarak çalıştım" diye konuştu. "Bu hastalık dönemi bana daha çok bilgi birikimi kattı" Kanser tanısı aldıktan sonra hastalara bakış açısının değiştiğini anlatan Temel, "Hastayla daha iyi empati kurabiliyorsunuz. Sizin bakımınızı sağlayan, sizin tedavinizi sağlayan hemşirelerin nasıl özveriyle çalıştığını daha iyi görüyorsunuz hastalık döneminde. Bu hastalık dönemi bana daha çok bilgi birikimi kattı" ifadelerini kullandı. "Çalışmak benim iyileşme sürecimi hızlandırdı" Temel, hastayken çalışmasının iyileşmesinde büyük rol oynadığını dile getirerek "Kendini işe yaramaz, artık sen hastasın bir kenarda otur psikolojisinden çıkardı beni. Güzeldi, çalışmak iyi geldi. Benim iyileşme sürecimi de hızlandırdı. Empati yeteneğimi de arttırdı. Şimdi mesela hastalarım artık neler hissettiğini belki ben daha iyi anlıyorum" şeklinde konuştu. Bu süreçten sonra kendini hastalara daha yakın hissettiğini söyleyen Temel, "Onkoloji hastalarında biraz daha kendimi onlara daha yakın hissediyorum. Onlarla daha çok vakit geçirmeye çalışıyorum. Çünkü onların ihtiyaçlarını, bakım ihtiyaçlarını, eğitim ihtiyaçlarını, kafa karışıklıklarını daha iyi aydınlatabildiğimi düşünüyorum. Onlara kendimi örneklendirebiliyorum. ’Bak’ diyorum, ’ben de senin gibiydim ama şu an buradayım, sağlıklıyım, işimin başındayım’" ifadelerine yer verdi. "Hastalık döneminde evde oturup kendimi sorgulamaktansa mesleğime dönmek çok daha iyi geldi" Temel, mesleğini tutkuyla sürdürdüğünü ve yeni başlayan hemşirelere de kazandığı değerleri aktarmayı istediğini belirterek sözlerine şöyle devam etti: "Mesleğim benim için tabii ki çok önemli. Aslında hemşirelik şeydir, yani bir meslek de değildir aslında, yaşam biçimidir. Bu biraz daha bizim hayatımızda yıllar geçtikçe yaşam biçimi halini almakta. Hastalık döneminde evde oturup kendimi sorgulamaktansa mesleğime dönmek çok daha iyi geldi. İyileşme sürecim hızlandı, arkadaşlarımla daha iyi vakit geçirmek veya arkadaşlarımın gözünde benim iyi olduğumu gördüklerindeki mutluluk bana çok güzel geldi." 2025 yılında ödül aldığına da değinen Temel, "2025 yılı Ankara Yılın Hemşiresi Ödülü aldım ve Sincan Kaymakamlığı’nın 2025 yılı İyilik Ödülleri’ni de aldım. 2025 yılı benim aslında ödül yılım oldu. Bir şeyler için çabaladığınızı, sizdeki o farklılığının görülmesi, bunun bir ödülle taçlandırılması tabii ki bizi çok mutlu etti" dedi.
Diş tedavisinde gelinen noktayı anlattılar
27 Mayıs 2025 Salı - 10:43 Diş tedavisinde gelinen noktayı anlattılar Avrasya Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Dişçilik Hizmetleri Bölümü Diş Protez Teknolojisi ve Ağız ve Diş Sağlığı Programları II. Protetik Restorasyonlarda Güncel Yaklaşımlar Sempozyumunu gerçekleştirdi. Ömer Yıldız Yerleşkesi’nde gerçekleşen sempozyumun açılışına Rektör Prof. Dr. Mahir Kadakal, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yavuz Özoran, Genel Sekreter Gülay Yeniçeri, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Müdürü Dr. Öğr. Üyesi Eren Urtekin, akademisyenler ve öğrenciler katıldı. Sempozyumda konuşan Dişçilik Hizmetleri Bölüm Başkanı Öğr. Gör. Zafercan Hızarcı "Diş hekimliğinde estetik, fonksiyon ve biyo-uyumluluk artık birbirinden ayrılmaz üç temel unsur haline gelmiştir. Özellikle protetik restorasyonlar, yalnızca bir dişin değil, bir yaşam kalitesinin yeniden inşası anlamına geliyor. Gelişen teknoloji ve dijitalleşme ile birlikte artık sabit ve hareketli protezlerde çok daha hassas, kişiselleştirilmiş ve uzun ömürlü çözümler sunabiliyoruz. Bu sempozyumun, alanında uzman akademisyenler ve sektör temsilcilerinin katkılarıyla öğrencilerimize ve tüm katılımcılara güncel bilgi birikimini aktaran çok değerli bir platform olacağına inanıyorum. Avrasya Üniversitesi olarak, uygulama temelli, etik değerlere bağlı ve sektörel yeniliklere açık bir eğitim anlayışını benimsiyoruz. Bu anlayışın bir sonucu olarak, Dişçilik Hizmetleri bölümümüz, 2024-2025 akademik yılında yüzde 100 doluluk oranına ulaşmış; başarı sıralamasında ise geçen yıla göre kayda değer bir yükseliş göstermiştir. Bu bizler için sadece sayısal bir başarı değil, aynı zamanda topluma daha yetkin teknikerler kazandırmanın bir göstergesidir. Dişçilik Hizmetleri bölümü olarak, yalnızca protez uygulamaları yapan değil, aynı zamanda klinik süreçlere teknik destek sunan teknikerler de yetiştiriyoruz. Böylelikle diş hekimliği pratiğinin her aşamasında etkin rol alacak, hem teknolojik gelişmeleri takip eden hem de hasta merkezli düşünen mezunlar yetiştirmeyi hedefliyoruz. Bu anlamda, öğrencilerimizin bugün burada sadece izleyici değil, aynı zamanda geleceğin uygulayıcıları ve geliştiricileri olarak bulunmaları son derece kıymetlidir" dedi. Sempozyumun açılışında sempozyum başkanı Avrasya Üniversitesi Öğr. Üyesi. Prof. Dr. İbrahim Duran "Diş Tasarımında Denge: Estetik ve Fonksiyon" konulu konferansı ile katılımcılara bilgiler verirken, Dr. Öğr. Üyesi Halil Sındıraç "Çene Ekleminde Sessiz Tehdit: TME Bozuklukları" Dr. Öğr. Üyesi Muhammet Safa Taşan "Bir Eklemin Ötesi: TME Problemlerinde Tanıdan Tedaviye" Dt. Hüseyin Karacabey "Dental Fotoğrafçılık: Başarıya Götüren İpuçları" Dr. Öğr. Üyesi Nesim Şahin "Gelenekselden Dijitale: Ölçü Tekniklerinin Evrimi" Dpt. Ahmet Karataş "Dişe Sanat Katmak: 3 Boyutlu Monolitik Restorasyonlarda Boyama Teknikleri" Arş. Gör. Mücahit Güner "Dijital Ölçü Sistemleri: Geleceğin Diş Teknisyenliği" konulu sunumları ile sempozyuma katkı sundular.
Stresle başa çıkmanın yolu: Stresin kaynağını tespit etmek
27 Mayıs 2025 Salı - 10:05 Stresle başa çıkmanın yolu: Stresin kaynağını tespit etmek Günlük yaşamın getirdiği zorluklar, bireylerde fiziksel ve ruhsal belirtilerle stres durumlarına neden oluyor. Psikiyatri uzmanları, stresin kalp çarpıntısı, titreme, nefes darlığı, uykusuzluk, yüksek tansiyon ve nabız gibi fiziksel belirtilerinin yanı sıra hazımsızlık ve iştah kaybı gibi sindirim sorunlarına da yol açtığını belirtiyor. Günlük yaşamın getirdiği zorluklar, bireylerde hem fiziksel hem ruhsal belirtilerle kendini gösteren stres durumlarına neden oluyor. Psikiyatri uzmanları, stresin kalp çarpıntısı, titreme, nefes darlığı, uykusuzluk, yüksek tansiyon ve nabız gibi fiziksel belirtilerinin yanı sıra hazımsızlık ve iştah kaybı gibi sindirim sorunlarına da yol açtığını belirtiyor. Ruhsal olarak ise kaygı, huzursuzluk, sıkıntı, bunaltı, depresyon, içe kapanma ve öfke nöbetleri gibi duygusal dalgalanmalar gözlemleniyor. Bazı kişiler ise bu süreçte alkol veya madde kullanımına yönelebiliyor. Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevli Dr. Öğretim Üyesi Psikiyatri Uzmanı Kübra Orman, stresle başa çıkmanın ilk adımının farkındalık olduğunu belirterek, kişinin yaşadığı durumu anlaması, stresin kaynağını tespit etmesi ve buna göre çözüm yolları geliştirmesi gerektiğini vurguladı. Orman, bu süreçte uyku düzeninin sağlanması, dengeli ve sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve yürüyüş yapılması, hobiler edinilmesi ve sosyal faaliyetlere katılmanın yanı sıra meditasyon ve gevşeme egzersizleri ile hayvanlarla vakit geçirmenin önemli yöntemler arasında yer aldığını ifade ederek, olumlu bir bakış açısı benimsemek ve kendini geliştirmeye, yeni şeyler öğrenmeye açık olmak da stres yönetiminde etkili olduğunu söyledi. Bazı durumlarda bireylerin stresle kendi başlarına başa çıkmakta zorlanabileceğini de belirten Orman, bu durumda profesyonel destek alınmasının önemine dikkat çekerek, "Psikiyatri polikliniklerine başvuran hastalarda uyku bozuklukları, kaygı, iştahsızlık ve öfke kontrolü problemleri sıklıkla görülüyor. Genç erişkinlerde geç yatıp geç kalkma, yoğun kaygı ve odaklanma sorunları yaygınken, ileri yaş grubunda uykuya dalamama, erken uyanma ve yalnızlık hissi ön plana çıkıyor. Her iki yaş grubunda da psikolojik destek ihtiyacı artıyor" dedi. Dr. Öğretim Üyesi Psikiyatri Uzmanı Kübra Orman stresin yönetilebilir bir süreç olduğunu ve yardım almaktan çekinilmemesi gerektiğini kaydederek, psikolojik destek almanın zayıflık değil sağlıklı bir adım olduğunu söyledi.
Günde kullandığı 12 ilaçtan tek tedaviyle kurtuldu
27 Mayıs 2025 Salı - 09:58 Günde kullandığı 12 ilaçtan tek tedaviyle kurtuldu Medicana International Ankara Hastanesi’nde ileri evre Parkinson hastalarına yönelik nöroloji ve gastrenteroloji bölümlerinin iş birliğiyle Levodopa-Karbidopa İntrajejunal Jel (LCIG) uygulamaları yapılmaya başlandı. Babası 10 senedir Parkinson hastası olan Ümit Turgut, "Tedaviye başlamadan önce günlük 10-12 ilaç kullanırken şu an sadece bir kaset jel kullanıyoruz" dedi. Parkinson hastalarına yönelik dünya çapında etkinliği kabul edilen Levodopa-Karbidopa İntrajejunal Jel (LCIG) tedavisi Medicana International Ankara Hastanesi’nde gerçekleştirildi. Ağız yoluyla alınan ilaçların çok sayıda ama yetersiz olduğu durumlarda bu tedavi ile bir bağırsak tüpü takılıyor ve tüpün dışarıda kalan ucuna apomorfin pompası bağlanarak hastaya ilaç yerine jel buradan veriliyor. İleri seviye Parkinson tedavisinde dünyada son yıllarda yaygın kullanılan bu tedavi yöntemi, Türkiye’de sayılı merkezde yapılabiliyor. "İlacı hastanın bağırsağından vermeye başladık" Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Müge Kuzu Kumcu, İhlas Haber Ajansı (İHA) muhabirine yaptığı açıklamada Hasan Turgut’un 10 senedir Parkinson hastası olduğunu belirterek "Levodopa, Karbidopa, İntestinal Jel tedavisi Parkinson’da altın standart olarak kullanılan bir tedavi. Biz bağırsağın ‘jejunum’ denilen ilk kısmından yani ilaçların emildiği bölgeden sürekli bir şekilde kesintisiz tedaviyi uygulamayı planladık. Bunun için bir peg yardımı ile pegin ucunu bağırsağın ucuna yerleştirdik. Böylelikle biz sürekli olarak bu ilacı bir kaset yardımıyla minik minik hastanın bağırsağından vermeye başladık ve bu sayede hastanın iyilik halinin devamlılığını planladık" diye konuştu. Doç. Dr. Kumcu, ağız yoluyla alınan ilaçların yeterli olmadığı anlarda bu tedavi yönteminin kullanıldığını dile getirerek, hedeflerinin hastanın iyilik halinin sürekliliğini sağlamak olduğunu aktardı. Jel tedavisinin her hastaya uygulanmadığının altını çizen Doç. Dr. Müge Kuzu Kumcu, "Yaştan fayda görmesi ve motor dalgalanmalarına ağızdan tedavilerle başa çıkılamaması gerekiyor" dedi. "2-3 hafta içinde hastayı istediğimiz düzeye getiriyoruz" Hasta Hasan Turgut’un durumunun ilk geldiği haline göre daha iyi olduğunu ve ilaç dalgalanmalarının azaldığını söyleyen Doç. Dr. Kumcu, "İlacın tedavi süreci devam ediyor. Önümüzdeki günlerde daha iyi olacağını düşünüyoruz. Vakit gerekiyor. Yavaş yavaş ilacı kanda istediğimiz konsantrasyonu çekerek en iyi hali sağlamaya başlıyoruz. Bunun için de sanırım 1-2 haftaya daha ihtiyacımız var. Genelde 2-3 hafta içinde hastayı istediğimiz düzeye getiriyoruz" ifadelerine yer verdi. "Parkinson bir son değil" Doç. Dr. Müge Kuzu Kumcu, bu tedavilerin hastanın durumunu en iyi seviyede tutan tedaviler olduğuna dikkati çekerek, şöyle konuştu: "Parkinson hastalığı aslında bütün bir süreçte ilerleyici bir hastalık olduğu için kendilerini çok umutsuz hissediyorlar. Ama Parkinson bir son değil aslında. Biz bu hastaları en iyi seviyede tutarak, genel olarak bütün o semptomatik şikâyetlerini mümkün olduğu kadar minimale indirerek hayat kalitelerini artırmalarını ve normal bir hayat sürmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Bütün bu ekstra tedavilerin amacı da bu. Hastalığın ilerlemesini önleyemezsek de hastalığın etkilerini minimale indirip hastayı olacak en iyi halinde yaşamasına yardımcı olmayı sağlıyoruz." "Günde 10-12 ilaç kullanırken şu an sadece bir kaset jel kullanıyoruz" 10 senedir babasının hastalığıyla bizzat ilgilenen Ümit Turgut ise, babasını hem tedavi sürecinde hem de evde bakımı konusunda yalnız bırakmadığını belirtti. Jel tedavisinin geçen hafta uygulanmaya başladığını aktaran Turgut, hasta yakınlarının bu tarz tedaviler konusunda iyi araştırma yapması gerektiğine dikkati çekti. Belirli bir ilaç dozuna gelindikten sonra daha da ileriye gidilmediğini dile getiren Turgut, "Tedaviye başlamadan önce günlük 10-12 ilaç kullanırken şu an sadece bir kaset jel kullanıyoruz. Bu süreç hasta yakını olarak hem beni hem de babamı yıprattı" şeklinde konuştu. "Telaşa kapılmadan tedavi araştırılmalı" Hastalığın kendini gün içinde hafıza kaybına bağlı tekrarlamalar, yemede birtakım yutkunma bozuklukları gibi şikâyetlerle aşama aşama karşılarına geldiğini anlatan Turgut, "İlk önce kabullenme süreci yaşıyorsunuz. Çünkü benim babam dünyayı belki iki tur atmış bir insan. Yurt dışında elektrik elektronik mühendisi, yurt dışında çok büyük işlere imza atmış birisi ve bir anda bir bakıyorsunuz eve bağlanmış durumda ve istediği yaşam standardına sahip değil ve bu giderek de geriliyor. Bunları kabul etmek hem onun için çok zor hem bizim için çok zordu. Önemli olan burada telaşa kapılmadan çok iyi analizler yaparak, iyi tedavi yöntemleri ülkemizde var. Çok iyi nörologlar var. İyi araştırılıp hastaya en uygun tedavi protokolü oluşturulduğunda hem yaşam kalitesini hem yaşam süresini çok rahatlıkla artırabilecek tedbirleri alabiliyorsunuz" dedi. "Daha fazla yanıt elde etmek amaçlı uyguladığımız bir endoskopik durumudur" Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Karaahmet de nöroloji ekibiyle koordineli çalıştıklarından bahsederek, "Biz bunu, nöroloji ekibimizle birlikte önce mideye bir geçiş yaparaktan rutin yapılan hastalarda peg takılarak bu pegin içinden de yaklaşık olarak bir 75 santimetre bir kateter geçirip ince bağırsakların son kısmına bırakarak oraya belli saatlerde, belli sürelerde o ilacın direkt maruziyetiyle birlikte daha fazla emilimi, daha fazla yanıt elde etmek amaçlı uyguladığımız bir endoskopik durumudur" şeklinde konuştu. "Ne kadar hızlı bir şekilde iyileşmeyi sağlayabilirsek maddi ve manevi de büyük katkılar sunmuş oluyoruz" Prof. Dr. Karaahmet, "Kazanılan bu tecrübe, Parkinson hastalarında tedavi amaçlı ince bağırsaktan ilaç emilimini en üst düzeyde sağlamak amaçlı kullanmak tedavinin başarısını arttırmakta ve invaziv bir yöntem olduğundan oluşacak komplikasyonların yönetimini kolaylaştırmaktadır. Bazen endoskopik olarak da kontrol etmemiz gerekebiliyor. Ama hastanede kısa bir süreli yatışta hızlı bir şekilde müdahalelerde ve hasta yakınlarına planlar anlatıldıktan sonra yakın izlem, takip altında hastalardaki yanıt daha iyi olacağı kanısındayım. Özellikle Parkinson grubu, nöroloji, fizik tedavi ve diğer ek hastalıkları yönetecek grupların ortak hareket etmesi gereken gruplardır. Aileleri ve yakınları da süreçte çok yıpratan bir hastalık grubu. Ne kadar hızlı bir şekilde bu hasta gruplarında iyileşmeyi sağlayabilirsek maddi ve manevi de büyük katkılar sunmuş oluyoruz. Süreçlerin yönetiminde ekip olarak kalmak da en büyük fayda diye düşünüyorum" dedi.
Bursa Şehir Hastanesi’nden yanık vakalarına botokslu tedavi
27 Mayıs 2025 Salı - 09:50 Bursa Şehir Hastanesi’nden yanık vakalarına botokslu tedavi Bursa Şehir Hastanesinde yanık vakalarının tedavisinde botoks yöntemi ilk kez uygulandı. İki bacağında da derin yanık izleri bulunan 17 yaşındaki Cengiz Özgülmez, aldığı tedavi sonucu gözle görülür değişim olduğunu dile getirdi. 2017 yılında tiner tenekesinin patlaması sonucu vücudunda derin yanıklar meydana gelen Özgülmez, ikamet ettiği İzmir’de çeşitli tedaviler aldı. Aradan geçen 8 yılda bacaklarındaki yanık izleri geçmeyen Özgülmez, doktorunun tavsiyesiyle Bursa Şehir Hastanesi Yanık Merkezine başvurdu. Çocuk Yanık Sorumlusu Doç. Dr. Sabriye Dayı tarafından değerlendirilen Özgülmez’e lazer tedavisinin yanında botoks tedavisi uygulandı. Yaşadığı süreci aktaran Özgülmez, "Sabriye hanımdan bir kere lazer tedavisi gördüm. Bir de botoks tedavisi gördüm ve bana çok iyi geldi. Derilerde gözle görülür değişim var ve ben de kendimi çok iyi hissediyorum. Her iki ayağımda yanıklar var. Bacaklarımda botoks iğnesi yapıldıktan sonra lazer tedavisi uygulanıyor. Gözle görülür bir değişim var. Renkte büyük bir değişim var. Biraz ten rengine dönmeye başladı. Bu tedaviyle etlerim biraz daha yumuşadı. Bileklerim daha sertti. Sabriye hocam çok iyi geldi bana. Her şey için teşekkür ederim" şeklinde konuştu. İlk sonuçlar oldukça olumlu Genelde kozmetik alanda uygulanan botoks uygulamasını yanık vakalarında yeni bir tedavi yöntemi olarak kullanmaya başladıklarını belirten Bursa Şehir Hastanesi Yanık Merkezi Çocuk Yanık Sorumlusu Doç. Dr. Sabriye Dayı ise, ilk sonuçların oldukça olumlu olduğunu vurguladı. Hastalara bu yöntemi hangi durumlarda kullandıklarını açıklayan Doç. Dr. Dayı, "Kasılma ya da büzüşme durumu dediğimiz, eklemini kullanamama durumlarında kullandığımızda; o eklem fonksiyonunun oldukça iyi açıldığını gözlemekteyiz. Kontraktür (Kas esnekliği kaybı) dediğimiz olaylarda veya kaşıntıda da gerçekten çok faydasını görüyoruz. Ayrıca skar dediğimiz yanık sonrası oluşan, aşırı doku olan bölümlerde onların da inceldiğini, renginin normalleştiğini görmekteyiz. Hastalarımızdan bu yönde çok olumlu dönüşler anlamaktayız" dedi.
Sigara tüketiminde korkutan zirve: Türkiye’de kişi başına yılda 100 paket sigara düşüyor
27 Mayıs 2025 Salı - 09:41 Sigara tüketiminde korkutan zirve: Türkiye’de kişi başına yılda 100 paket sigara düşüyor Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, Türkiye’de 2024 yılında toplam 150 milyar 400 milyon dal sigara tüketildiğini belirterek çarpıcı açıklamalarda bulundu. Türkiye’nin sigara kullanımında dünya birincisi olduğunu vurgulayan Özkaya, "Yeni doğan bebekler dahil herkesin yılda 100 paket sigara içmiş kadar sigara içilmiş" dedi. Sigara kullanım ile ilgili bilgi veren Göğüs Hastalıkları Uzm. Prof. Dr. Şevket Özkaya, Dünya Sağlık Örgütü’nün "dünyanın en hızlı yayılan ve en uzun süren salgını" olarak ifade ettiği sigara, son yıllarda gelişmiş ülkelerde azalmakta iken, bizim gibi gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerde tüketimi her geçen yıl artış göstermektedir. Toplumsal, ekonomik ve sosyokültürel etmenler nedeniyle nikotin bağımlılığı sık gelişebilmekle birlikte bugün biliyoruz ki Türkiye dünyada sigara tüketiminde zirveyi bırakmıyor. Yapılan araştırmalarda Türkiye’nin kişi başına düşen ortalama günlük sigara tüketim adedi sayısında 17,1 ile dünya birincisi. Bu rakam Yunanistan’da 15.7, İsrail’de 15.5 ile Japonya ve Avusturya’da 15.4 adet" diye konuştu. "Katranı gizleyerek bırakmayı önlüyorlar" Sigaradaki hile ile ilgili açıklamalarda bulunan Özkaya, "Bir dal sigara içildikten sonra, katranın izmarit üstünde bıraktığı bu sarı-kahverengi zift, kullanıcıların görüp tiksinerek sigarayı bırakmalarını önlemek yada sigaranın bu izmarit kısmından ellere bulasan ziftin, ellerde leke bırakmasını istemeyen kullanıcıların sigaradan uzaklaştıklarını gördükçe bir hileye başvurdular. Yeni sigaralarda, bu izmarit kısmını, yani sigaranın ziftini gösteren filtre kısmını daha derine gömerek, kullanıcıların bu zifti görmelerini ve ellerine bulaşarak tiksinmelerinin önüne geçmek için, sigara üzerinde değişik bir dizayn geliştirdiler. Şu an bu izmarit kısmı, sigaraların daha derinde ve görünmeyecek şekilde, uzatılmış izmarit ile karton sonlanma yaparak kullanıcıların bu tabloyu görmelerine engel oluyorlar. Ama bu yeni hile, sigara dumanına daha tübüler lineer akım oluşturarak daha doğrusal olarak akciğere daha fazla ulaşmasına neden oluyor ve bağımlı kişi sigaradan her nefes çekisinde sadece daha fazla nikotin alarak daha çok keyif almasının yanında, daha fazla kanserojen maddeleri ve katranı alarak daha fazla ölümcül tehlikeye maruz kalıyor. Bu daha hızlanan ve tübüler lineer akim haline gelen sigara dumanı akciğerlerimizin üst loblarına daha çok ulaşıyor ve bu katran görünümü artık akciğer tomografilerinde daha belirgin olarak görüyoruz. Sigaradaki bu son teknolojik yenilik, sigaradan daha fazla zevk alınmasına ve günlük stres etkisinden kaçmak için daha çok içilmesine neden oluyor. Açıklanan istatistik verilerine göre Türkiye’de 2024 yılında içilen sigara miktarının, tarihin en yüksek seviyesine ulaşarak rekor kırdı" ifadelerini kullandı.
Doğru tanı hastayı bir haftada ayağa kaldırdı
27 Mayıs 2025 Salı - 09:39 Doğru tanı hastayı bir haftada ayağa kaldırdı Adana’da 5 yıl önce düşerek omurga kırığı geçiren 83 yaşındaki Meral Erten, yıllarca süren bel ve bacak ağrılarının ardından Prof. Dr. Orhan Şen’in yaptığı fiziksel muayene sayesinde bir haftada sağlığına kavuştu. Daha önce birçok doktorun ameliyat önerdiği yaşlı kadının şikâyetlerinin, kasık bölgesinde oluşan ödemden kaynaklandığı ortaya çıktı. Erten, 5 yıl önce yaşadığı düşme sonucu belinde kırık oluştu. O dönemde ameliyat önerilen Erten’in ailesi, yaşı nedeniyle cerrahi müdahaleye sıcak bakmadı. Ancak ilerleyen süreçte artan ağrılar nedeniyle birçok kez farklı doktorlara başvurdu. Tüm hekimlerin ortak görüşü yine ameliyat yönünde oldu. Fizik tedavi yöntemlerinden de sonuç alınamayınca aile son olarak Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Orhan Şen’e başvurdu. "Bir haftada yürüyebilecek duruma geldi" İhlas Haber Ajansı’na konuşan Meral Erten’in oğlu Uğur Erten, annesinin yıllarca süren ağrıların ardından sonunda doğru tanıya ulaşıldığını belirtti. Erten, "Annemi yıllardır belindeki kırık nedeniyle ameliyat ettirmemiz söyleniyordu. Ancak yaşından dolayı hep çekindik. Ağrıları arttı, artık yürüyemez hale gelmişti. Fizik tedavi de çare olmadı. Orhan Hoca, annemi detaylı muayene etti. Ayaklarında güç kaybı olmadığını belirledi. Kasık bölgesine bastığında annem çığlık attı. Sorunun kırık değil, bu bölgedeki ödemden kaynaklandığını söyledi. Uyguladığı tedaviyle annem bir hafta içinde yürüyebilecek hale geldi" dedi. Meral Erten ise artık ağrılarının kalmadığını ve yeniden yürüyebildiğini ifade ederek, "Zor kalkıyor, adım atamıyordum. Doktor beyin muayenesi ve tedavisiyle şimdi iyiyim" diye konuştu. "Doğru tanının sırrı muayenede" Tedaviyi gerçekleştiren Prof. Dr. Orhan Şen ise, tanı sürecinin önemine dikkat çekti. Şen, "Hastamız bundan yıllar önce düşmüş ve omurgasında kırık oluşmuş. Sürekli ameliyat önerilmiş. Bize geldiğinde kasık bölgesinde ciddi ağrı vardı. Nörolojik muayenesinde kuvvet kaybı yoktu. Kasık bölgesine dokunduğumda şiddetli ağrısı olduğunu gördüm. Bu da genellikle o bölgedeki ödemden kaynaklanır. Medikal tedaviye başladık ve bir hafta içinde ağrıları geçti, yürümeye başladı. Buradaki en önemli nokta, sadece radyolojik görüntülere bağlı kalmamak. Hastayı mutlaka dinlemek, dokunmak ve muayene etmek gerekiyor. Doğru tanının sırrı muayeneden geçer" dedi.
‘Gece uykudan uyandıran kalp çarpıntısı masum değil’
27 Mayıs 2025 Salı - 09:36 ‘Gece uykudan uyandıran kalp çarpıntısı masum değil’ Gece uykudan uyandıran çarpıntıların dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini belirten Kardiyoloji Uzmanı Dr. Adnan Köşüş, "Uykudan uyandıracak kadar şiddetli bir çarpıntı, özellikle yapısal kalp hastalıkları, tiroit problemleri, ritim bozuklukları (aritmiler), anksiyete bozuklukları veya elektrolit dengesizliklerinin bir göstergesi olabilir" dedi. Birçok kişi zamanla kalp çarpıntısı yaşasa da, gece uykudan uyandıran çarpıntıların dikkatle değerlendirilmesi gereken bir durum olduğunun altını çizen Medical Park Ordu Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Adnan Köşüş, özellikle istirahat halindeyken ve uykuda ortaya çıkan kalp çarpıntılarının masum olmayabileceğine dikkat çekti. Uzm. Dr. Köşüş, bu tür çarpıntıların ciddi kalp ritim bozukluklarının habercisi olabileceği konusunda uyarılarda bulundu. "Gizli kalp ritim bozukluklarına dikkat" Kalp çarpıntısının kalbin normalden daha hızlı, düzensiz ya da güçlü atması olarak tanımlandığını dile getiren Uzm. Dr. Köşüş, gece görülen çarpıntıların en önemli nedenlerinden birinin ‘paroksismal supraventriküler taşikardi’ (PSVT) ve ‘atriyal fibrilasyon’ gibi ritim bozuklukları olduğunu ifade ederek, "Özellikle atriyal fibrilasyon gibi düzensiz ritim bozuklukları başlangıçta sessiz seyredebilir ancak ilerleyen dönemde felç ve kalp yetersizliği gibi ciddi sonuçlara yol açabilir. Uykudan çarpıntıyla uyanmak, bu bozuklukların ilk sinyali olabilir. Bu yüzden erken tanı hayat kurtarıcıdır" ifadelerine yer verdi. "Tansiyon, tiroit ve stres faktörü de göz ardı edilmemeli" Çarpıntının her zaman kalp kaynaklı olmayabileceğini de vurgulayan Uzm. Dr. Köşüş, "Hipertiroidi (tiroit bezinin fazla çalışması), anksiyete bozuklukları, kansızlık (anemi) ve aşırı kafein tüketimi gibi nedenler de gece çarpıntısına yol açabilir. Özellikle genç bireylerde panik atak veya stres kaynaklı uykudan uyanmalar çarpıntıyla karışabilir. Ancak burada önemli olan, kalp kaynaklı ciddi bir sorunun gözden kaçırılmamasıdır" diye konuştu. "Tanı konma süreci" Gece çarpıntılarının tanısı için 24 saatlik ritim kaydı (Holter monitörü), EKG ve kan tetkiklerinin temel araçlar olduğunu belirten Uzm. Dr. Köşüş, "Hastanın şikâyetlerini ayrıntılı dinledikten sonra ritim bozukluğu ihtimalini netleştirmek için EKG ve gerekirse holter cihazı ile takip yapılır. Eşlik eden tiroit hastalıkları, kansızlık ya da vitamin eksiklikleri de araştırılır. Tüm bu veriler bir araya getirilerek tedavi planı oluşturulur" ifadelerini kullandı. "Tedavi kişiye özel planlanmalı" Ritim bozukluklarının tedavisinde ilaç tedavileri, ablasyon işlemleri ve yaşam tarzı değişikliklerinin yer aldığını belirten Uzm. Dr. Köşüş, "Gece çarpıntısı yaşayan bireylerin mutlaka kardiyoloji uzmanına başvurması, altta yatan nedenin tespit edilmesi açısından hayati önem taşır. Özellikle ailesinde ani kalp ölümü öyküsü olan bireylerde bu durum göz ardı edilmemelidir. Eğer siz de gece çarpıntısıyla uyanıyorsanız, bu durumu basit bir stres tepkisi olarak görmeyin. Zamanında yapılacak bir kardiyolojik değerlendirme, olması muhtemel risklerin önüne geçebilir" dedi.
Doğru tanı hastayı bir haftada ayağa kaldırdı
27 Mayıs 2025 Salı - 09:36 Doğru tanı hastayı bir haftada ayağa kaldırdı Adana’da 5 yıl önce düşerek omurga kırığı geçiren 83 yaşındaki Meral Erten, yıllarca süren bel ve bacak ağrılarının ardından Prof. Dr. Orhan Şen’in yaptığı fiziksel muayene sayesinde bir haftada sağlığına kavuştu. Daha önce birçok doktorun ameliyat önerdiği yaşlı kadının şikâyetlerinin, kasık bölgesinde oluşan ödemden kaynaklandığı ortaya çıktı. Erten, 5 yıl önce yaşadığı düşme sonucu belinde kırık oluştu. O dönemde ameliyat önerilen Erten’in ailesi, yaşı nedeniyle cerrahi müdahaleye sıcak bakmadı. Ancak ilerleyen süreçte artan ağrılar nedeniyle birçok kez farklı doktorlara başvurdu. Tüm hekimlerin ortak görüşü yine ameliyat yönünde oldu. Fizik tedavi yöntemlerinden de sonuç alınamayınca aile son olarak Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Orhan Şen’e başvurdu. "Bir haftada yürüyebilecek duruma geldi" İhlas Haber Ajansı’na konuşan Meral Erten’in oğlu Uğur Erten, annesinin yıllarca süren ağrıların ardından sonunda doğru tanıya ulaşıldığını belirtti. Erten, "Annemi yıllardır belindeki kırık nedeniyle ameliyat ettirmemiz söyleniyordu. Ancak yaşından dolayı hep çekindik. Ağrıları arttı, artık yürüyemez hale gelmişti. Fizik tedavi de çare olmadı. Orhan Hoca, annemi detaylı muayene etti. Ayaklarında güç kaybı olmadığını belirledi. Kasık bölgesine bastığında annem çığlık attı. Sorunun kırık değil, bu bölgedeki ödemden kaynaklandığını söyledi. Uyguladığı tedaviyle annem bir hafta içinde yürüyebilecek hale geldi" dedi. Meral Erten ise artık ağrılarının kalmadığını ve yeniden yürüyebildiğini ifade ederek, "Zor kalkıyor, adım atamıyordum. Doktor beyin muayenesi ve tedavisiyle şimdi iyiyim" diye konuştu. "Doğru tanının sırrı muayenede" Tedaviyi gerçekleştiren Prof. Dr. Orhan Şen ise, tanı sürecinin önemine dikkat çekti. Şen, "Hastamız bundan yıllar önce düşmüş ve omurgasında kırık oluşmuş. Sürekli ameliyat önerilmiş. Bize geldiğinde kasık bölgesinde ciddi ağrı vardı. Nörolojik muayenesinde kuvvet kaybı yoktu. Kasık bölgesine dokunduğumda şiddetli ağrısı olduğunu gördüm. Bu da genellikle o bölgedeki ödemden kaynaklanır. Medikal tedaviye başladık ve bir hafta içinde ağrıları geçti, yürümeye başladı. Buradaki en önemli nokta, sadece radyolojik görüntülere bağlı kalmamak. Hastayı mutlaka dinlemek, dokunmak ve muayene etmek gerekiyor. Doğru tanının sırrı muayeneden geçer" dedi.
Yapay zeka destekli MR ile meme kanseri taramaları hızla ve kolay
27 Mayıs 2025 Salı - 09:27 Yapay zeka destekli MR ile meme kanseri taramaları hızla ve kolay Meme Radyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Füsun Taşkın, meme kanserinin erken tanısında tıp teknolojisinin çok önemli bir rol oynadığını belirterek, tanının yanı sıra evrelemesinde meme MR’ın önemine dikkat çekti. Prof. Dr. Taşkın, meme MR tetkikinin toplam 2 dakika süren, verilen kontrast maddenin ilk geçişini gösteren "Ultrafast" kısmının kolay karar verilemeyen, hem iyi, hem de kötü huylu hastalıklarda saptanabilen bulguların doğru tanısına katkı sağladığını söyledi. Dr. Taşkın "Toplam 6 saniyede yüksek çözünürlükle tüm memenin taranmasını sağlayan yöntem meme MR görüntülemenin önemli bir parçası olma yolunda, küçük ve tipik olmayan lezyonlarda erken tanıyı arttırıp gereksiz biyopsileri azaltma potansiyeline sahip." dedi. Mamografi ve ultrasona yardımcı Acıbadem Kent Hastanesi Meme Radyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Füsun Taşkın, yapay zeka ile desteklenen yeni kuşak 3 Tesla MR (Manyetik Rezonans) cihazı ile daha önce yapılamayan ve çok kısa sürede çok detaylı meme taraması sağlayan ultrafast meme MR’ı ile ilgili bilgi verdi. Meme kanserinin teşhisinde mamografi ve ultrasonografinin yerinin vazgeçilmez olduğunu, MR’ın yüksek riskli kadınların taramasında, kanser tanısı alan kadınlarda evrelemede, problem çözücü amaçla, kemoterapi yanıtını değerlendirme, implant görüntüleme gibi endikasyonlarda kullanıldığını belirten Prof. Dr. Taşkın yeni teknolojinin uzmanlar açısından iş akışını ve karar sürecini de kolaylaştırdığını söyledi. Dr. Taşkın, yeni nesil 3 Tesla MR cihazının yapay zekayla desteklendiğini vurgulayıp, özellikleri sayesinde kolay karar verilemeyen, hem iyi, hem de kötü huylu hastalıklarda saptanabilen bulguların doğru tanısına olanak sağladığını belirtti. 6 saniye gibi kısa sürede yüksek çözünürlükle tüm memenin taranmasını sağlayan yöntemin küçük ve tipik olmayan lezyonlarda erken tanıyı arttırıp gereksiz biyopsileri azaltma potansiyeli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Taşkın, "Menopoz öncesi hastalarda meme MR görüntülemenin en önemli dezavantajı olan meme glandüler doku boyanması incelemenin duyarlılığını azaltıyor. Ultrafast MR bu sınırlılığı da ortadan kaldıran bir yöntem" diye konuştu. Vakum destekli meme biyopsisi Meme kanseri tanısında görüntüleme eşliğinde biyopsilerin önemine de dikkat çeken Dr. Taşkın, vakum destekli biyopsinin ultrason, mamografi ve MR kılavuzluğunda yapılabildiğini, diğer iğne biyopsilerine göre daha fazla örneği kısa sürede aldığını, patolojik değerlendirmeyi kolaylaştırdığını vurguladı. Prof. Dr. Taşkın sözlerini şöyle tamamladı: "Özellikle mamografide saptanan mikrokalsifikasyonların tanısında ve sadece MRG’de saptanan bulguların tanısında vakum biyopsisi güncel ve vazgeçilmez biyopsi yöntemidir. Eskiden mamografide saptanan mikrokalsifikasyonlar işaretlenirdi ve operasyonla çıkartılırdı. Kanser saptanırsa ikinci tamamlayıcı operasyon gerekirdi. Vakum biyopsi ile operasyonsuz doğru tanı ve tek seansta tedavi planlanması mümkün oluyor"
Arkadaşları minik Mert’in iyileşmesi için ele ele verdi
27 Mayıs 2025 Salı - 09:19 Arkadaşları minik Mert’in iyileşmesi için ele ele verdi Sarayköy Sakarya İlkokulu öğrencileri, Denizlili kas erimesi hastalığına yakalanan Mert Eskici’nin tedavisi için yardım eli uzattı. Minikler, bir yıl boyunca yaptığı el işi ürünlerini düzenledikleri etkinlikte Eskici’nin tedavisi için satarak örnek bir davranış sergiledi. Denizli’nin Çal ilçesinde yaşayan 3 yaşındaki Mert Eskici, Duchenne Musküler Distrofi (DMD) adıyla bilinen ‘kas erimesi’ hastalığıyla mücadele ediyor. Sağlığına kavuşabilmesi için Dubai’de uygulanan ‘Elevidys İnfüzyon Gen’ tedavisi olması gereken minik Mert için Valilik onaylı yardım kampanyası başladı. Mert Eskici’nin sağlığı için önemli olan yardım çağrısını Sarayköy Sakarya İlkokulu öğrencileri cevapsız bırakmadı. Sakarya İlkokulu öğrencileri bir yıl boyunca emek emek yaptıkları bileklik, kitap ayracı, şişe ve taş boyama gibi çeşitli el işi ürünlerini, DMD kas hastası Mert Eskici’nin tedavisine katkıda bulunmak için düzenledikleri etkinlikte satışa sundu. Öğrencilerin, minik Eskici için düzenledikleri yardım etkinlikte hem veliler hem de ilçedeki vatandaşların büyük ilgisini çekti ve kısa sürede satışa sunulan ürünler tükendi. Toplanan paralar ise valilik onaylı olan hesap numarasına okul yönetimi tarafından gönderilerek tedavi sürecine katkıda bulunuldu. Öğrencileriyle gurur duyduklarını dile getiren öğretmenler, "Çocukların küçük yaşlarına rağmen konunun önemini algılayarak yardımlaşma sürecinde canla başla çalışmaları bizleri mutlu etti" dedi. Küçük kardeşlerinin bir an önce iyileşmesini istediklerini ifade eden öğrenciler, yardım kampanyasına dahil oldukları için çok mutlu olduklarını dile getirdi. Okul yönetimi, öğretmenleri ve öğrencilerinin bir araya gelerek oluşturduğu bu örnek davranış büyük alkış topladı.