SAĞLIK
Cilt kanseriyle ilgili önemli açıklama: 13 Mayıs 2026 Çarşamba - 12:38:32 Afyonkarahisar İl Sağlık Müdürlüğünden cilt kanseriyle ilgili yapılan açıklamada cilt kanseri gelişiminde en önemli risk faktörün güneş ışınları olduğu uyarısında bulunuldu. Konuyla ilgili yapılan yazılı açıklamada, Mayıs ayının cilt kanserine dikkat çekmek ve toplumda farkındalık oluşturmak amacıyla "Cilt Kanseri Farkındalık Ayı" olarak kabul edildiği belirtildi. Açıklamada, "Özellikle yaz aylarında artan güneş maruziyeti öncesinde vatandaşlarımızın bilinçlendirilmesi önem arz etmektedir. Cildimiz, vücudumuzu dış etkenlere karşı koruyan en büyük organımızdır. Cilt kanseri ise deri hücrelerinin kontrolsüz çoğalması sonucu gelişen ve oldukça yaygın görülen bir kanser türüdür. Her cilt değişikliği kanser anlamına gelmemekle birlikte, erken dönemde fark edilen şüpheli değişikliklerin değerlendirilmesi tanı sürecinde büyük önem taşımaktadır. Cilt kanseri gelişiminde en önemli risk faktörü güneş ışınlarıdır. Özellikle ultraviyole (UV) ışınlarına uzun süre ve korunmasız maruz kalmak riski artırmaktadır. Bunun yanı sıra solaryum kullanımı, açık ten yapısı, aile öyküsü ve bağışıklık sisteminin zayıf olması da risk faktörleri arasında yer almaktadır. Unutulmamalıdır ki cilt kanserlerinin önemli bir kısmı önlenebilir ve erken teşhis ile başarılı şekilde tedavi edilebilir. Bu nedenle herkesin kendi cildini tanıması ve düzenli olarak kontrol etmesi hayati önem taşımaktadır" ifadelerine yer verildi.
13 Mayıs 2026 Çarşamba - 12:30 Tuzu azaltarak sağlığı korumanın etkili yolları Beslenme ve Diyet Uzmanı Selva Oturakçıibogil, tuz kullanımını azaltmanın en etkili yollarından birinin baharatlardan destek almak olduğunu belirterek, "Kimyon, kekik, biberiye, karabiber, zencefil ve kırmızı biber gibi aromatik baharatlar yemeklere istediğiniz lezzeti kazandırabilir" dedi. Dünya Sağlık Örgütü, bireylerin günlük tuz tüketiminin yaklaşık 5-6 gramı geçmemesini öneriyor. Oysa pek çok kişi yalnızca yemeklere eklediği tuzla değil; peynirden zeytine, soslardan atıştırmalıklara kadar birçok besin aracılığıyla fark etmeden gereğinden fazla miktarda tuz yani sodyum tüketiyor. Günlük hayatta uygulanabilecek küçük ama etkili değişikliklerle hem daha dengeli beslenmenin hem de sağlığı korumanın mümkün olduğunu söyleyen Medline Adana Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Selva Oturakçıibogil, tuz tüketimini azaltmak için uygulanabilecek pratik önerilerde bulundu. Beslenme ve Diyet Uzmanı Oturakçıibogil, yemeklerin tadına bakmadan tuz eklemenin çoğu zaman farkında olmadan fazla sodyum tüketimine neden olduğunu söyleyerek, "Bu alışkanlığı azaltmanın en etkili yollarından biri, sofradan tuzluğu tamamen kaldırmak olabilir. Beyaz peynir ve salamura peynirler genellikle yüksek miktarda tuz içerirler. Lor peyniri veya dil peyniri gibi daha düşük sodyum içeren seçenekleri tercih edin. Tuz oranı yüksek peynirleri ise tüketmeden önce bir süre suda dinlendirerek tuz miktarını azaltabilirsiniz. Kahvaltıların vazgeçilmezi olan zeytin, yüksek tuz içeriği nedeniyle kontrollü tüketilmelidir. Zeytinleri bir gece önceden suda bekletmek, içerisindeki fazla tuzun azalmasına yardımcı olacaktır. Hazır salçalar yüksek oranda tuz içerirler. Yemeklerde salça yerine taze domates rendesi kullanmak daha sağlıklı bir tercih olacaktır. Salça kullanılması gereken tariflerde ise yemeklere fazladan tuz eklemekten kaçının" dedi. Konserve sebze, hazır gıda ve çorbaların genellikle yüksek miktarda sodyum içerdiğini belirten Oturakçıibogil, "Bu nedenle mümkün olduğunca taze ve doğal besinleri tercih etmeye özen gösterin. Sucuk, salam, sosis ve paketlenmiş et ürünleri, raf ömrünü uzatmak amacıyla yoğun miktarda tuz içerirler. Et, tavuk ve balığın doğal yapısında zaten belirli miktarda sodyum bulunduğu için ekstra tuz içeren işlenmiş ürünlerin tüketimi sınırlandırılmalıdır. Tuz kullanımını azaltmanın en etkili yollarından biri de baharatlardan destek almaktır. Kimyon, kekik, biberiye, karabiber, zencefil ve kırmızı biber gibi aromatik baharatlar yemeklere istediğiniz lezzeti kazandırabilir. Ketçap, mayonez ve hazır salata sosları yüksek miktarda gizli tuz içerebilir. Bunun yerine taze limon, zeytinyağı ve çeşitli baharatlarla hazırlanan doğal sosları kullanabilirsiniz. Turşu, yüksek tuz içeriği nedeniyle dikkatli tüketilmesi gereken besinler arasında yer alır. Tüketmeden önce bol suyla yıkamak tuz oranının bir miktar azalmasına yardımcı olur. Ayrıca porsiyon kontrolüne de çok dikkat edilmelidir. Hazır cips ve paketli atıştırmalıklar yoğun miktarda tuz içeren ürünlerdir. Ara öğünlerde çiğ badem, ceviz, fındık gibi yağlı tohumları tercih edebilir; evde baharatlarla hazırlayıp fırınladığınız sebze veya patates cipslerini daha sağlıklı bir alternatif olarak tüketebilirsiniz" diye konuştu.
13 Mayıs 2026 Çarşamba - 12:10 Aşırı tuz tüketimi sessizce öldürüyor 11-17 Mayıs Dünya Tuza Dikkat Haftası kapsamında uyarılarda bulunan Manisa Merkezefendi Devlet Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Mustafa Burak Yaşar, aşırı tuz tüketiminin toplum sağlığını tehdit eden en önemli beslenme sorunlarından biri haline geldiğini söyledi. Fazla tuz tüketiminin yüksek tansiyon başta olmak üzere kalp, damar ve böbrek hastalıklarına yol açtığını belirten Yaşar, vatandaşlara günlük tuz tüketimini azaltmaları çağrısında bulundu. Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlıklı bireyler için günlük tuz tüketimini 5 gram ile sınırlandırdığını hatırlatan Dr. Mustafa Burak Yaşar, Türkiye’de ise bu miktarın çoğu zaman farkında olmadan aşıldığını ifade etti. Yaşar, "Ülkemizde yalnızca sofrada kullanılan tuz değil; ekmek, peynir, zeytin, turşu ve işlenmiş gıdalar yoluyla da yüksek miktarda tuz tüketiliyor. Bu durum ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor" dedi. Yüksek tansiyonun çoğu zaman belirti vermeden ilerlediğine dikkat çeken Yaşar, bu nedenle hastalığın "sessiz tehlike" olarak adlandırıldığını söyledi. Tuzun uzun vadede damar yapısını bozduğunu kaydeden Yaşar, "Aşırı tuz tüketimi; yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, inme ve böbrek hastalıkları riskini artırıyor. Tuz tüketimini azaltmak, kronik hastalıklarla mücadelede en etkili koruyucu adımlardan biridir" diye konuştu. Vatandaşlara günlük yaşamda uygulanabilecek basit önlemler öneren Yaşar, yemeklere tadına bakmadan tuz eklenmemesi gerektiğini belirtti. Sofradan tuzluğun kaldırılmasının farkındalık oluşturacağını ifade eden Yaşar, tuz yerine nane, kekik, karabiber, limon ve sarımsak gibi doğal aroma vericilerin kullanılmasını tavsiye etti. Paketli ürünlerde düşük sodyumlu seçeneklerin tercih edilmesi gerektiğini dile getiren Yaşar, salamura ürünler, turşu, cips, hazır soslar ve fast-food tüketiminin sınırlandırılmasının önemine dikkat çekti. Özellikle diyabet, hipertansiyon, kalp ve böbrek yetmezliği bulunan bireylerin tuz tüketiminde çok daha dikkatli olması gerektiğini vurgulayan Dr. Mustafa Burak Yaşar, "Sağlıklı yaşam küçük ama etkili değişikliklerle başlar. Tuzu azaltmak; kalbi, damarları ve böbrekleri korumanın en kolay yollarından biridir" ifadelerini kullandı.
Skolyozla mücadelenin anahtarı sporda
23 Haziran 2025 Pazartesi - 11:23 Skolyozla mücadelenin anahtarı sporda Omurga eğriliği olarak gözlemlenen skolyoz, çocukluk ile ergenlik dönemlerinde sıkça görülebiliyor. Özellikle büyüme ataklarının yaşandığı ergenlikte skolyozun ilerleme riski artabiliyor. Skolyoza karşı erken teşhisin ve sporun çok önemli olduğuna dikkat çeken Medicana Sağlık Grubu Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü’nden Op. Dr. Kaan Tuğberk Özdemir, "Skolyozun erken teşhisi, hem fiziksel görünüm hem de genel sağlık açısından oldukça önemlidir. Özellikle yüzme, yoga ve pilates gibi omurga etrafındaki kasları dengeleyen sporları hastaların tedavi sürecini desteklemesi için öneriyoruz" diye konuştu. Okul çağındaki çocuklarda uzun süreli masa başında oturma, yanlış oturuş alışkanlıkları ve sırt çantalarının yanlış kullanımı gibi faktörler duruş bozukluklarına yol açabiliyor. Medicana International İzmir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Kaan Tuğberk Özdemir, "Her duruş bozukluğu skolyoz anlamına gelmese de omuzlar arasında fark, kürek kemiklerinde çıkıklık ya da bel simetrisinde bozulma gibi fiziksel değişiklikler gözlemlendiğinde skolyozdan şüphelenilmelidir. Bu aşamada erken tanı çok önemlidir. Tarama programları, özellikle ilkokul ve ortaokul çağında uygulandığında skolyozun erken dönemde fark edilmesini sağlar. En basit tarama testi olan Adam’s Öne Eğilme Testi ile omurgadaki asimetriler gözlemlenebilir. Bu testte çocuk öne doğru eğildiğinde omurgada veya kürek kemiklerinde çıkıntı ya da eşitsizlik fark edilirse, detaylı değerlendirme için ortopedi uzmanına yönlendirilmelidir" dedi. Çocukların gelişimi takip edilmeli Skolyoz tanısının konulması için genellikle omurganın ön-arka röntgeni çekildiğini, eğrilik derecesinin Cobb açısı ile hesaplandığını kaydeden Op. Dr. Kaan Tuğberk Özdemir, "Cobb açısının 10 derece üzerinde olması skolyoz tanısı için yeterlidir. Bu eğrilik 20 dereceye kadar takip edilebilirken, 20-40 derece arasında korse tedavisi gündeme gelir. 40 derece üzerindeki eğrilikler ise genellikle cerrahi değerlendirme gerektirir. Ergenlik döneminde, özellikle kız çocuklarında adet öncesi ve erkeklerde hızlı boy uzama dönemlerinde skolyozun ilerlemesi daha sık gözlenir. Bu nedenle ergenlik çağındaki çocukların skolyoz açısından daha sık izlenmeleri gerekir. Düzenli takipler, eğriliğin artma hızını ve müdahale ihtiyacını değerlendirmek açısından önemlidir" ifadelerini kullandı. Spor sadece kaslara değil, psikolojiye de iyi geliyor Sportif aktivitelerin skolyozun yönetiminde hem fiziksel hem de psikolojik açıdan faydalı olduğuna dikkat çeken Op. Dr. Kaan Tuğberk Özdemir, sözlerini şöyle sürdürdü: "Özellikle yüzme, yoga ve pilates gibi omurga etrafındaki kasları dengeleyen sporlar önerilir. Ancak halter, güreş veya tenis gibi tek taraflı yük bindiren sporlar konusunda dikkatli olunmalı, gerekiyorsa fizyoterapist eşliğinde kişiye özel egzersiz programları düzenlenmelidir. Sonuç olarak skolyozda başarı, erken tanı, düzenli takip ve uygun tedavi ile mümkündür. Ebeveynlerin, öğretmenlerin ve sağlık çalışanlarının bilinçli olması, çocukların sağlıklı bir omurga gelişimi göstermesi için kritik bir rol oynamaktadır" sözlerini aktardı.
D vitamini eksikliği anne ve bebeği olumsuz etkiliyor
23 Haziran 2025 Pazartesi - 10:55 D vitamini eksikliği anne ve bebeği olumsuz etkiliyor Memorial Kayseri Hastanesi Çocuk Endokrinoloji ve Neonatoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Selim Kurtoğlu, hamileler ve bebeklerde D vitamininin eksikliği ile ilgili önemli uyarılarda bulundu. Vücutta kemiklerin oluşup sağlıklı kalmasında kalsiyumla birlikte önemli bir fonksiyonu olan D vitamini, bağışıklık sistemini destekleyerek kasların ve beyin hücrelerinin çalışmasını sağlıyor. DNA’ya doğrudan bağlanabildiği için aynı zamanda bir hormon olarak sınıflandırılan D vitamininin vücuttaki miktarı; cilt rengi, hangi coğrafyada yaşandığı ve yaşam tarzına göre değişebiliyor. Vitamin D’nin eksikliğinin de özellikle anne adayları ve bebeklere olumsuz etkileri olabiliyor. "D vitamini en çok güneşten alınır" Prof. Dr. Selim Kurtoğlu, D vitamininin en çok güneşten alındığını söyleyerek, "Vücudun ne kadar D vitamini ürettiği birçok unsura bağlıdır. Bunlar arasında güneş ışınlarına hangi saatler arasında maruz kalındığı, mevsim, hangi coğrafyada yaşandığı ve cildin rengi önemlidir. Mesela nerede yaşadığınıza ve yaşam tarzınıza bağlı olarak, kışın güneşten çok ya da az veya hiç D vitamini alamazsınız. Yumurta, süt, balık ile hayvansal besinlerin yanı sıra mantar ve bazı sebzelerde de bulunan D vitamini en çok güneşten alınmaktadır. Vücutta yeterli miktarda D vitamini sentezlenmediğinde ve özellikle gebelik döneminde eksik olan D vitamini hem annede hem de doğumdan sonra bebekte ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır" dedi. D vitaminin beyin dokusunda önemli role sahip olduğunu söyleyen Prof. Dr. Kurtoğlu, "Vitamin D, bir vitamin olarak bilinmekte ise de hayatın tüm dönemlerinde birçok doku ve fonksiyonlarına olumlu etkileri nedeniyle hormon özelliği taşıdığı da kabul edilmektedir. Vitamin D eksikliği rikets, kemik zayıflığı, kemik erimesi ve çocuklarda erişkinlerde, yaşlılarda kemik kırıklarına yol açmaktadır. Bu etkilerinin dışında vücut bağışıklığı, kardiovasküler fonksiyonlar, metabolik hastalık tablosu, kanser ve otoimmun hastalıklar açısından koruyucu etkileri ortaya konulmuştur. Böbreklerde aktif D vitamini formuna dönüşür. Diğer etkilerine ek olarak beyin dokusunda önemli rollere sahiptir. Nöronlarda artma ve farklılaşma aşamalarında beyin ve sinirlerde vitamin D reseptörlere bağlanarak etki eder. Nörolojik gelişmeye olumlu katkıları ile ileri yaşlarda görülen dejeneratif beyin hastalıkları ihtimali azalmaktadır" ifadelerini kullandı. D vitamini eksikliğinin anne adayına etkileri hakkında bilgiler veren Kurtoğlu, "Gebelikte D vitamini eksikliği maternal inflamasyonun artışı ile birlikte tansiyon yükselmesi ve proteinüri yani preeklampsi ihtimalini artırır. Bu durum hamileler ve anne karnındaki bebeklerde hayati riske yol açabilir. Ayrıca gebelik diyabeti gelişebilir. Bebekte ise prematürite ve intrauterin büyüme kısıtlanmasına yol açmaktadır. Gebelikte obezite yüzde 22 oranında gözlenmektedir. Gebelerde obezite artışı D vitamini eksikliğinde daha sıktır. Yağ dokusunun artışı ile D vitamini düzeyi düşmeye başlar ve anne-bebek için olumsuz sonuçlara yol açar. Gebelikte D vitamini eksikliği bağışıklık sistemini bozarak viral efeksiyonlarda artışa yol açar ve anne ile bebekte bir dizi probleme yol açar. Vajende aerobik ve anaerobik bakterilerin artışı bakteriel vajinosiz olarak bilinir. Vitamin D düzeyi yetersiz olan gebelerde vajinozis artar ve servikal bölgede (rahim) ve amnios sıvısında enfeksiyon gelişir. Bu durum prematüre doğum ve nörolojik problemlere yol açabilmektedir" dedi. Kurtoğlu, D vitamini düşüklüğünün bebek üzerindeki etkileri hakkında ise şu ifadeleri kullandı: "İntrauterin büyüme kısıtlanması, prematür doğum, düşük doğum ağırlığı, nöral tüp defektlerinde artış (belde açıklık ve kese). Gebelikte D vitamini eksikliğine bağlı enflamasyonla beyin gelişimi de olumsuz etkilenmektedir. Bebeklerde serebral palsy, anksiete, depresyom, otizm ve dikkat eksikliği hiperaktive bozuklukları sık görülmektedir. İlerleyen yaşlarda şizofreni, depresyon, demans ve Parkinson gibi dejeneratif beyin hastalıkları ihtimali artmaktadır. Ayrıca kardiovasküler problemler, metabolik sendrom, kanser ve otoimmün hastalıklarda artış daha fazla gözlenir. Kemik gelişimi ve sağlığında sorunlar oluşabilir. Bunlar arasında raşitizm, osteomalazi, osteopeni, osteoporoz ve kırıklarda artma gözlenir." D vitamini eksikliğinde ne yapılmalı? Eksik D vitamini için yapılması gerekenler hakkında bilgiler veren Prof. Dr. Kurtoğlu, "Ülkemizde 2005 yılında yapılan araştırmada gebelerde yüzde 81,7 ve bebeklerde yüzde 40 oranında D vitamini eksikliği tespit edilmiştir. Gebelik öncesinde vitamin D kaynakları ile beslenme ve D vitamini desteği önemlidir. Gebelikte D vitamini düzeyi 20 nanogram/ml altında ise yetersiz, 12 altında ise düşük olarak yorumlanır. Sağlık Bakanlığı gebelerde 12 haftadan sonra ve doğumdan itibaren 6 ay süreyle günlük D vitamini desteğinin bin 200 ünite olarak uygulanmasını önermektedir. Anne adaylarında yoğurt tüketimi de önemlidir. Bebeklere ise günlük 400 ünite D vitamini verilmektedir. Gebeler, D vitamininden zengin olan yumurta, süt, yoğurt, karaciğer ve balık (somon, sardalye, uskumru, morina gibi) tüketimine önem vermelidir. Bir yumurta 20, bir bardak süt 100, 1 tatlı kaşığı balık yağı 400, 100 gram somon balığı 345 ünite D vitamini içermektedir. D vitamini için güneşlenme önemli bir kaynaktır. Derinin hafif pembeleşmesinin gerçekleştiği 15-30 dakika güneşlenme ile 2 bin ünite D vitamini üretilmektedir" ifadelerini kullandı.
Karın ağrısı deyip geçmeyin, ciddi hastalıkların belirtisi olabilir
23 Haziran 2025 Pazartesi - 10:42 Karın ağrısı deyip geçmeyin, ciddi hastalıkların belirtisi olabilir Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Üyesi Belkıs İpekçi, çocuklarda en sık görülen sindirim sistemi hastalıklarına dikkat çekti. Çocuk gastroenterolojinin çocukların sindirim sistemiyle ilgili hastalıkların tanı ve tedavisiyle ilgilendiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Belkıs İpekçi, "Bu bölümde, yemek borusu, mide, bağırsaklar, karaciğer, safra kesesi ve pankreas gibi organların hastalıkları takip edilir. Örneğin; çocuklarda sık karşılaşılan reflü hastalığı, çölyak hastalığı, inflamatuvar bağırsak hastalıkları (Crohn hastalığı ve ülseratif kolit), karaciğer hastalıkları, kronik karın ağrıları, beslenme bozuklukları ve sık ishal gibi durumlar çocuk gastroenterologlarının ilgilendiği hastalıklar arasındadır" dedi. Büyüme-gelişim problemleri ve beslenme sorunlarının da bu bölümün önemli çalışma alanları olduğunu kaydeden İpekçi, çocukların sağlıklı büyüyüp gelişmesini sağlamayı ve sindirim sistemiyle ilgili problemleri en etkili şekilde tedavi etmeyi amaçladıklarını vurguladı. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çocuk gastroenteroloji hastalığına yönelik her türlü laboratuvar ve görüntüleme tetkiklerinin mevcut olduğunu belirten Dr. İpekçi, endoskopi ünitesinde çocuklara üst gastrointestinal sistem endoskopisi ve kolonoskopi gibi işlemler de yapılabildiğini dile getirdi. "Mutlaka uzmana başvurulmalıdır" Çocuk Gastroenteroloji Kliniği’ne hastaların en sık karın ağrısı, kabızlık, ishal, büyüme geriliği, sarılık gibi şikayetlerle geldiğini dile getiren Dr. İpekçi, "Çocuklarda karın ağrısı oldukça sık görülür ve çoğu zaman basit, kendiliğinden geçen nedenlerden kaynaklanır. Ancak bazı durumlarda karın ağrısı ciddiye alınmalı ve mutlaka uzmana başvurulmalıdır. Örneğin; ağrı şiddetliyse, aniden başladıysa veya giderek kötüleşiyorsa, karın ağrısına yüksek ateş eşlik ediyorsa, çocuğun kilo kaybı, iştahsızlık, sürekli kusma, kanlı dışkı gibi belirtileri varsa, karın ağrısı uzun süredir devam ediyor ve günlük hayatını olumsuz etkiliyorsa, karında sertlik, şişlik ya da dokununca çok hassasiyet varsa, çocukta yürüme güçlüğü, idrar yaparken ağrı veya sarılık gibi ek şikayetler varsa mutlaka bir çocuk sağlığı hastalıkları veya çocuk gastroenteroloji uzmanına başvurulmalıdır. Çünkü karın ağrısı bazı ciddi hastalıkların belirtisi olabilir ve erken tanı ile tedavi süreci çok daha başarılı olur" ifadelerine yer verdi. "Doğru tanı ile yönetilmeleri önemlidir" Çocuklarda gıda intoleransı ve alerjilerin de oldukça yaygın olduğuna dikkat çeken İpekçi, aralarında önemli farkların olduğunu vurguladı. Gıda alerjisini, bağışıklık sisteminin belirli bir gıdaya karşı anormal reaksiyon vermesi durumu olarak açıklayan Dr. Öğr. Üyesi İpekçi, "Çocuklarda en sık görülen gıda alerjileri arasında süt, yumurta, fındık, soya, buğday ve deniz ürünleri bulunur. Yapılan çalışmalara göre, çocukların yaklaşık yüzde 6-8’i hayatlarının bir döneminde gıda alerjisi yaşayabiliyor. Bazı çocuklarda bu alerjiler zamanla düzelebilir" şeklinde konuştu. Gıda intoleransını ise bağışıklık sistemiyle ilgili olmayan, genellikle sindirim sistemi kaynaklı reaksiyon olarak açıklayan İpekçi "En yaygın intolerans tipi laktoz intoleransıdır. (süt şekeri sindirilememe) Gıda intoleransları, alerjilere kıyasla daha yaygındır ama genellikle hayatı tehdit edici değildir. Özetle, hem gıda alerjileri hem de intoleransları çocuklukta sık görülür ve doğru tanı ile yönetilmeleri önemlidir. Çünkü yanlış beslenme alışkanlıkları veya tanısız gıda kısıtlamaları büyüme ve gelişmeyi olumsuz etkileyebilir" diye konuştu. "Fastfood ve hazır gıdaların tüketimi sınırlandırılmalı" Fastfood ve hazır gıdaların, genellikle yüksek yağ, tuz ve şeker içerirken, lif oranlarının ise oldukça düşük olduğuna değinen Dr. Belkıs İpekçi, "Bu tür beslenme alışkanlıkları çocuklarda sindirim sistemi sağlığını olumsuz etkileyebilir. Örneğin, düşük lif tüketimi kabızlık gibi sindirim problemlerine yol açabilir, aşırı yağ ve tuz alımı, mide rahatsızlıkları ve reflü riskini artırabilir. Çocukların sağlıklı büyüyüp gelişebilmeleri için mümkün olduğunca taze, dengeli ve lif açısından zengin gıdalarla beslenmeleri çok önemlidir. Fastfood ve hazır gıdaların tüketimi sınırlandırılmalı, ebeveynler ve eğitimciler bu konuda bilinçlendirilmelidir" dedi. Çocukların sağlıklı bir sindirim sistemine sahip olması için ebeveynlerin dikkat etmesi gereken önemli noktalara da değinen İpekçi, dengeli ve çeşitli beslenmenin önemli olduğunu ifade etti. Çocuklara taze sebze, meyve, tam tahıllar ve lif açısından zengin gıdalar sunmanın sindirim sistemini desteklediğini dile getiren Öğr. Üyesi İpekçi, fastfood ve işlenmiş gıdaların mümkün olduğunca azaltmanın önemli olduğunu vurguladı. "Çocuklarda stres ve kaygı sindirim problemlerini tetikleyebilir" Su tüketiminin sindirim sisteminin düzgün çalışması için gerekli olduğunu bildiren Dr. Öğr. Üyesi Belkıs İpekçi, günlük su tüketiminin çocukların yaşına ve kilosuna uygun şekilde sağlamaya özen gösterilmesi gerektiğinin üzerinde durdu. Hareketin, bağırsak hareketlerini destekleyerek kabızlığı önlediğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi İpekçi, "Çocuklarda stres ve kaygı sindirim problemlerini tetikleyebilir. Rahatlatıcı ortamlar ve psikolojik destek gerektiğinde önemlidir. El yıkama gibi basit hijyen önlemleri enfeksiyonları önler ve sindirim sağlığını korur. Sindirimle ilgili şikayetler uzun sürerse veya ciddiyse mutlaka bir çocuk gastroenteroloğuna başvurulmalı" şeklinde açıklamasını tamamladı.
İEÜ Medical Point Hastanesi’ne uluslararası akreditasyon
23 Haziran 2025 Pazartesi - 10:28 İEÜ Medical Point Hastanesi’ne uluslararası akreditasyon İzmir Ekonomi Üniversitesi Medical Point Hastanesi, Nükleer Tıp Bölümü ile uluslararası alanda önemli bir başarıya imza attı. ‘’Teranostik’’alanında, Avrupa Nükleer Tıp Derneği (EANM) tarafından verilen uluslararası akreditasyon süreci başarıyla tamamlandı ve hastane, bu prestijli sertifikaya sahip sayılı merkezlerden biri oldu. Terapi ve teşhis kelimelerinin birleşiminden oluşan "Teranostik", özellikle kanser gibi ciddi hastalıkların kişiye özel tanı, tarama ve tedavi süreçlerini kapsayan yenilikçi bir yaklaşım sunuyor. Tanı ve tedavi amacıyla kullanılan özel maddelerin aynı anda uygulandığı bu yöntem, hastalığın hem tespit edilmesini hem de tedavi edilmesini mümkün kılıyor. Aynı zamanda ‘’akıllı atom tedavisi’’ olarak da tanımlanan bu gelişmiş uygulama sayesinde, hastalara erken teşhis ve hedefe yönelik tedavi seçenekleriyle üst düzey bir sağlık hizmeti sunulabiliyor. Uluslararası düzeyde geçerliliği olan bu akreditasyonla birlikte İzmir Medical Point Hastanesi, ülkemizde sayısı sınırlı olan merkezlerden biri haline gelerek; bölge halkına ve tüm Türkiye’ye ileri teknolojiye dayalı tanı ve tedavi hizmeti sunma kapasitesini daha da güçlendirdi. "Bu başarı, bilimsel yetkinliğimizin ve hasta odaklı yaklaşımımızın bir göstergesidir’’ İzmir Medical Point Hastanesi Nükleer Tıp Bölüm Başkanı Prof. Dr. Özgür Şanlı, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, "Uluslararası bir kurum tarafından onaylanmak bizler için büyük bir gurur. Bu akreditasyon, bilimsel altyapımızın, teknolojik donanımımızın ve hasta odaklı yaklaşımımızın uluslararası düzeyde kabul gördüğünün göstergesidir. ‘Teranostik’ alanındaki bu yetkinliğimiz sayesinde hastalarımıza en güncel ve etkili tedavi seçeneklerini sunmaya devam edeceğiz" dedi. "Sağlıkta yenilikçi çözümleri ülkemize kazandırmaya devam edeceğiz" Medical Point Hastaneler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Veysi Kubba ise hastanenin bu önemli başarısı hakkında şunları söyledi: "Medical Point olarak hedefimiz; yalnızca tedavi değil, aynı zamanda tanı süreçlerinde de en ileri teknolojiyi kullanarak insan hayatına dokunmaktır. Uluslararası geçerliliği olan bu sertifika ile hasta güvenliği ve klinik mükemmellik alanlarında çıtamızı bir kez daha yükselttik. Gelecekte de inovatif çözümleri ülkemize kazandırmak ve halkımıza en iyisini sunmak için var gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz" ifadelerini kullandı. İzmir Ekonomi Üniversitesi Medical Point Hastanesi, sağlıkta kalite ve yenilik anlayışı doğrultusunda; kanser başta olmak üzere birçok hastalıkta erken tanı ve etkili tedavi süreçlerini destekleyen bu tür uluslararası sertifikasyonlarla sağlık hizmetlerinde öncü konumunu pekiştirmeyi sürdürüyor.
Korkularını aştı geçirdiği operasyonla sağlığına kavuştu
23 Haziran 2025 Pazartesi - 10:01 Korkularını aştı geçirdiği operasyonla sağlığına kavuştu Adana’da yaşayan 67 yaşındaki Cemile Yenilmez, belindeki şiddetli ağrılara rağmen yakın çevresinin ’engelli kalırsın’ uyarıları ve riskler nedeniyle ameliyat olmaktan korktu. Sonunda cesaretini toplayarak ameliyat olan Yenilmez, sağlığına kavuştu. 67 yaşındaki Cemile Yenilmez, 5 sene önce yürüme bozukluğu şikayetiyle hastaneye gitti. Belinde fıtık olduğu tespit edilen Yenilmez, doktorların riskleri anlatması ve yakınlarının uyarılarıyla hep ameliyat olmaktan korktu. 5 yıldır bir çok doktora giden Yenilmez, en son Adana’da Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Orhan Şen’e başvurdu. Geçtiğimiz ay ameliyat olan Yenilmez, sağlığına kavuştu. "Soyadım Yenilmez ama yenildiğimi sanmıştım" Cemile Yenilmez, "Bir ay önce buraya çok kötü bir halde gelmiştim. Hep beni korkuttular. ‘Boydan boya kesileceksin, çok riskli, felç kalabilirsin’ dediler. Bu yüzden ameliyatı hep erteledim. Buraya iki kişinin yardımıyla gelmiştim. Burada ameliyat oldum ve şimdi çok iyiyim. Benim soyadım Yenilmez, yenildiğimi sanmıştım ama doktorumu buldum ve şimdi çok iyiyim" dedi. "Hastamız artık sağlığına kavuştu" Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Orhan Şen ise hastasının çok korktuğunu ancak başarı oranının riskten daha yüksek olduğuna dikkat çekti. Şen "Elbette biz de riskleri anlatıyoruz. Ancak yüzde 10 komplikasyon riski varsa ve yüzde 80 başarı ihtimali söz konusuysa, hastaya bardağın dolu tarafını da göstermek gerekir. Ameliyattaki komplikasyonları mutlaka açıklamalıyız ama kazanımları da doğru şekilde aktarmalıyız. Hastamızı bir ay önce mikrocerrahi yöntemiyle torakal bölgeden ameliyat ettik. Şimdi kendi ifadesiyle ayakta durabiliyor ve yürüyebiliyor. Bu, insan için çok büyük bir nimet. Çünkü yatalak bir hastanın bakımı hem kendisi hem de yakınları için gerçekten büyük bir yük ve zorluk" diye konuştu. "Riskleri net bir şekilde belirtelim" Meslektaşlarına da çağrıda bulunan Prof. Dr. Şen, "Bu vesileyle özellikle genç meslektaşlarıma seslenmek istiyorum. Riskleri mutlaka belirtelim, komplikasyonları açıkça anlatalım. Ancak başarı oranlarını da gerçekçi ve doğru şekilde ifade ederek, hastaya hem kazanımları hem de kayıpları net bir şekilde sunmamız gerekiyor" diyerek sözlerini tamamladı.
Tedavi edilmeyen alerjik rinit işitme kaybına yol açabiliyor
23 Haziran 2025 Pazartesi - 09:54 Tedavi edilmeyen alerjik rinit işitme kaybına yol açabiliyor Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Asiye Merve Erdoğan, burun tıkanıklığı, öksürük ve kaşıntı gibi belirtilerle ortaya çıkan ve masum görünen alerjik rinitin, zamanında tedavi edilmediğinde uyku apnesinden, işitme kaybına kadar pek çok ciddi sağlık sorununa yol açabildiğini söyledi. Alerjilere bağlı belirtilerin ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çeken Acıbadem Adana Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Asiye Merve Erdoğan, açıklamalarda bulundu. Alerjik reaksiyonların vücutta doğuştan gelen bir duyarlılıkla oluşabildiğini ifade eden Dr. Erdoğan, "Bahar ve yaz aylarında ortaya çıkan alerjilerde vücut bazı çevresel maddeleri yabancı olarak algılar ve savunma mekanizmasını devreye sokar. Bu durum burun akıntısı, hapşırık, öksürük, burun ve boğazda kaşıntı gibi belirtilerle kendini gösterir. Başta hafif seyreden bu şikayetler zamanla günlük yaşam kalitesini ciddi oranda etkileyebilir" diye konuştu. "Alerjenden uzak kalmak önemli" Alerjik rinitin en doğru tedavisinin alerjen maddelerden uzak durmak olduğunun altını çizen Dr. Erdoğan, bunun her zaman mümkün olamadığını dile getirdi. Belirtileri kontrol altına almak için uygun ilaçların kullanılması gerektiğini vurgulayan Erdoğan, "Ağızdan alınan ilaçlar ya da burun spreyleri ile semptomlar hafifletilebilir. Ancak her ilacın potansiyel yan etkileri olabilir. Uyku hali, bulantı ve nadiren kusma gibi yan etkiler görülebilir. Bu nedenle ilaç kullanımının mutlaka hekim önerisiyle yapılması gerekir" ifadelerini kullandı. Alerjik rinitin sadece burun tıkanıklığıyla sınırlı kalmadığını, tedavi edilmediğinde daha ciddi hastalıklara neden olabileceğini aktaran Erdoğan, "Alerji nedeniyle yaşanan sıkıntılar zaman içerisinde horlama, uyku apnesi, kronik sinüzit ve orta kulakta sıvı birikimi gibi sıkıntılara neden olabilir. Orta kulak tedavi edilmediğinde ise bu durum işitme kaybı gibi ciddi durumlarla hastayı karşı karşıya bırakabilir" uyarısında bulundu. "Enfeksiyon ile karıştırılabilir" Alerjinin bazı durumlarda üst solunum yolu enfeksiyonlarıyla karıştırılabildiğini de ifade eden Dr. Erdoğan, "Alerjiler bazen geçmeyen burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı ile kendini gösterdiğinde, enfeksiyon sanılarak gereksiz antibiyotik kullanımlarına yol açabilir. Bu da hastalığın aslında tedavisiz kamasına ve komplikasyonlara neden olabilir. Bu nedenle doğru tanı konulması önemlidir. Alerjiye erken dönemde tanı konulması hastaların yaşam kalitesini de artırıyor. Kısa ve uzun vadeli komplikasyonlardan kaçınmak ve yaşam kalitesini korumak için ilk belirtilerde hekime başvurmak çok önemlidir. Özellikle çocuklarda işitme ve konuşma gelişimi açısından bu tür alerjik tabloların göz ardı edilmemesi gerekir" diyerek sözlerini tamamladı.
Tedavi edilmeyen alerjik rinit işitme kaybına yol açabiliyor
23 Haziran 2025 Pazartesi - 09:52 Tedavi edilmeyen alerjik rinit işitme kaybına yol açabiliyor Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Asiye Merve Erdoğan, burun tıkanıklığı, öksürük ve kaşıntı gibi belirtilerle ortaya çıkan ve masum görünen alerjik rinitin, zamanında tedavi edilmediğinde uyku apnesinden işitme kaybına kadar pek çok ciddi sağlık sorununa yol açabildiğini söyledi. Alerjilere bağlı belirtilerin ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çeken Acıbadem Adana Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Asiye Merve Erdoğan, açıklamalarda bulundu. Alerjik reaksiyonların vücutta doğuştan gelen bir duyarlılıkla oluşabildiğini ifade eden Dr. Erdoğan, "Bahar ve yaz aylarında ortaya çıkan alerjilerde vücut bazı çevresel maddeleri yabancı olarak algılar ve savunma mekanizmasını devreye sokar. Bu durum burun akıntısı, hapşırık, öksürük, burun ve boğazda kaşıntı gibi belirtilerle kendini gösterir. Başta hafif seyreden bu şikayetler zamanla günlük yaşam kalitesini ciddi oranda etkileyebilir" diye konuştu. "Alerjenden uzak kalmak önemli" Alerjik rinitin en doğru tedavisinin alerjen maddelerden uzak durmak olduğunun altını çizen Dr. Erdoğan, bunun her zaman mümkün olamadığını dile getirdi. Belirtileri kontrol altına almak için uygun ilaçların kullanılması gerektiğini vurgulayan Erdoğan, "Ağızdan alınan ilaçlar ya da burun spreyleri ile semptomlar hafifletilebilir. Ancak her ilacın potansiyel yan etkileri olabilir. Uyku hali, bulantı ve nadiren kusma gibi yan etkiler görülebilir. Bu nedenle ilaç kullanımının mutlaka hekim önerisiyle yapılması gerekir" ifadelerini kullandı. Alerjik rinitin sadece burun tıkanıklığıyla sınırlı kalmadığını, tedavi edilmediğinde daha ciddi hastalıklara neden olabileceğini aktaran Erdoğan, "Alerji nedeniyle yaşanan sıkıntılar zaman içerisinde horlama, uyku apnesi, kronik sinüzit ve orta kulakta sıvı birikimi gibi sıkıntılara neden olabilir. Orta kulak tedavi edilmediğinde ise bu durum işitme kaybı gibi ciddi durumlarla hastayı karşı karşıya bırakabilir" uyarısında bulundu. "Enfeksiyon ile karıştırılabilir" Alerjinin bazı durumlarda üst solunum yolu enfeksiyonlarıyla karıştırılabildiğini de ifade eden Dr. Erdoğan, "Alerjiler bazen geçmeyen burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı ile kendini gösterdiğinde, enfeksiyon sanılarak gereksiz antibiyotik kullanımlarına yol açabilir. Bu da hastalığın aslında tedavisiz kamasına ve komplikasyonlara neden olabilir. Bu nedenle doğru tanı konulması önemlidir. Alerjiye erken dönemde tanı konulması hastaların yaşam kalitesini de artırıyor. Kısa ve uzun vadeli komplikasyonlardan kaçınmak ve yaşam kalitesini korumak için ilk belirtilerde hekime başvurmak çok önemlidir. Özellikle çocuklarda işitme ve konuşma gelişimi açısından bu tür alerjik tabloların göz ardı edilmemesi gerekir" dedi.
Uzmanından uyarı: "Susama hissi yanıltıcı olabilir, susamadan su için"
23 Haziran 2025 Pazartesi - 09:49 Uzmanından uyarı: "Susama hissi yanıltıcı olabilir, susamadan su için" Yaz mevsiminin etkisini artırmasıyla sıcaklık ve nem oranındaki artış, insan sağlığı açısından önemli bir tehdit olan "dehidrasyon" riskini gündeme getiriyor. Prof. Dr. Mehmet Ünal, vücudun susuz kalmasının sadece basit bir su kaybı değil, ihmal edildiğinde hayati sonuçlara yol açabilecek ciddi bir sağlık problemi olduğunu söyledi. Biruni Üniversitesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ünal, vücut sıvı dengesinin korunmasının yaşam için temel gereklilik olduğunu, bu dengenin bozulmasının başta halsizlik, baş dönmesi, kas krampları ve bilinç bulanıklığı gibi çeşitli belirtilerle kendini gösterebileceğini belirtti. "Dehidrasyon vücudun susuz kalmasıdır" Vücut ağırlığının yaklaşık yüzde 60’ının sudan oluştuğunu hatırlatan Prof.Dr. Ünal, dehidrasyonun, "Vücudun ihtiyacı olan sıvıyı alamaması ya da kaybetmesi sonucu oluşan bir durum" olduğunu söyledi. "Sıvı alımı yetersiz olduğunda ya da vücut fazla su kaybettiğinde bu dengesizlik baş gösterir. Özellikle yaz aylarında bu risk çok daha fazladır" dedi. Erken belirtiler göz ardı edilmemeli Dehidrasyonun ilk belirtileri arasında ağız kuruluğu, halsizlik, baş ağrısı, koyu renkli idrar ve baş dönmesinin yer aldığını ifade eden Prof. Dr. Ünal, "Kan volümünde azalma, kalp hızında artış, terlemenin durması gibi fizyolojik değişimler görülebilir. Bu belirtiler dikkate alınmazsa ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşılabilir" diye konuştu. İdrar rengi ve cilt esnekliği belirleyici olabilir Kişilerin sıvı kaybını basit gözlemlerle fark edebileceğini kaydeden Ünal, idrarda renk değişimi ve cilt turgoru testi gibi yöntemlerin önemine değindi. "Açık sarı idrar normaldir; koyu sarı ya da turuncu renkteyse sıvı eksikliği söz konusudur. Cildi çimdikleyip bıraktığınızda eski haline dönmüyorsa bu da susuzluk göstergesidir" dedi. Susama hissine güvenilmemeli "Susama hissi sıvı ihtiyacını karşılamaz" diyen Ünal, vücut suyunun yüzde 1-2 oranında kaybının tolere edilebildiğini, ancak yüzde 3 seviyelerine ulaşıldığında sağlık için tehdit oluşturmaya başladığını belirtti. Prof.Dr. Ünal, "Susamayı beklemeden düzenli su tüketmek gerekir. Susuzluk hissi oluşumu sonucu içilen sıvı vücudun ihtiyacı olan suyun yerine konulması için yeterli olmayabilir" dedi. Kimler daha çok risk altında? Dehidrasyon açısından risk gruplarına dikkat çeken Prof. Dr. Ünal, yenidoğanlar, küçük çocuklar, yaşlı bireyler, hamile ve emziren kadınlar ile kronik hastalığı bulunanların sıvı kaybına karşı daha hassas olduğunu vurguladı. Özellikle ateş, ishal ve kusma ile seyreden hastalıklar, yanıklar, psikiyatrik rahatsızlıklar, şeker hastalığı ve böbrek problemleri de riski artıran faktörler arasında yer alıyor. Gölgede bile dikkatli olunmalı Yaz aylarında sadece güneş altında değil, gölgede geçirilen uzun sürelerin de sıvı kaybına neden olabileceğini ifade eden Ünal, "Terleme ve solunumla kaybedilen sıvı göz ardı edilmemelidir. Günlük sıvı ihtiyacımız artabilir" dedi. Ne kadar sıvı tüketilmeli? Genel olarak bireylerin günde 2.5 ila 3 litre sıvı tüketmeleri gerektiğini belirten Ünal, fiziksel aktivite düzeyi, hava şartları ve bireysel özelliklerin bu miktarı etkileyebileceğini söyledi. "İdrarın açık ve berrak olması yeterli sıvı alındığının göstergesidir. Koyu renkli idrar ise sıvı ihtiyacının karşılanmadığını gösterir" dedi. Çay, kahve, kola suyun yerini tutmaz Toplumda sık tüketilen içeceklerle ilgili de uyarıda bulunan Ünal, çay, kahve, kola gibi içeceklerin diüretik etkileri nedeniyle vücuttan daha fazla sıvı atılımına neden olabileceğini belirtti. "Bu içecekler suyun yerini tutmaz. Sade su en doğru tercihtir" dedi. Aşırı su tüketimi de riskli olabilir Sıvı alımında dengeye dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Ünal, "Bazı kalp ve böbrek hastalarında ya da idrar söktürücü ilaç kullanan bireylerde su tüketimi doktor kontrolünde olmalı. Günde 8-10 litre gibi aşırı tüketim hiponatremi riski doğurabilir" şeklinde uyardı. Dehidrasyon belirtileri görülen bireyin bilinci açıksa ağızdan sıvı takviyesi yapılması gerektiğini söyleyen Ünal, "Eğer bilinç kapalıysa mutlaka damar yoluyla sıvı takviyesi gerekir. Ayrıca sıvı kaybına neden olan etken de ortadan kaldırılmalıdır" dedi. Su içmeyi sevmeyenlere öneriler Su tüketmekte zorlanan bireyler için pratik önerilerde bulunan Ünal, "Suya limon, nane ya da meyve dilimleri ekleyerek su içimi kolaylaştırılabilir. Bu, su tüketim alışkanlığı kazanmak için etkili bir yöntem olabilir" şeklinde konuştu. "Su hayattır" Açıklamalarını "Su hayattır" diyerek özetleyen Prof. Dr. Mehmet Ünal, sıcak havalarda sağlığın korunması için düzenli ve yeterli su tüketiminin hayati öneme sahip olduğunu vurguladı.
Uzmanlardan kene uyarısı
23 Haziran 2025 Pazartesi - 09:32 Uzmanlardan kene uyarısı Erzurum Sağlık İl Müdürlüğü uzmanları; Kırım Kongo kanamalı ateşinin (KKKA), kenelerle veya hasta hayvanlarla temas sonucu bulaşan, ateş ve kanamalarla seyreden, virüsten kaynaklanan bir hastalık olduğunu ifade etti. İl Müdürlüğü tarafından sosyal medya hesaplarında yapılan paylaşımda kene ısırması konusunda vatandaşlar uyarılıken, Türkiye’de ilk kez 2002 yılında Tokat ve çevresinde görülen bu hastalığın Erzurum’un da içinde yer aldığı bölgede sıkça görüldüğü ifade edilerek, "KKKA, kenelerin görülmeye başlandığı ilkbahar ve yaz aylarında (Nisan-Ekim) daha sık görülür. Bulaşma kene ısırığıyla en yaygın bulaşma şeklidir. Hasta hayvanlarla temas; Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların kanı, eti, idrarı ve vücut sıvıları ile temas sonucunda da bulaş olabilmektedir. İnsandan insana; Hasta kişilerin kanı, idrarı, tükürüğü, kusmuğu veya diğer vücut sıvıları ile korunmasız temas sonucunda bulaşabilir. En çok sağlık çalışanları risk altındadır" denildi. Belirtileri nelerdir? Kırım Kongo kanamalı ateşinin belirtiler ise şöyle sıralandı; "Kenenin ısırmasından sonra 1-3 gün (en fazla 9 gün) içinde, hastalıklı kana/sıvıya temas sonrası ise 5-6 gün (en fazla 13 gün) içinde başlar. Ani başlayan ateş, şiddetli baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal şikayetler arasındadır. İlerleyen günlerde ise burun, diş eti, cilt altı kanamaları, idrarda ve dışkıda kan, deride morarma, karaciğer ve böbrek yetmezliği gelişebilir. Geç tanı koyulursa ölüm ihtimali artar. Ne yazık ki tedavi için özel bir ilacı yoktur. Hekim, hastanın durumuna göre tedaviyi düzenler. Bu nedenle hastalıktan korunmak çok önemlidir" Hastalıktan Nasıl Korunulur? Pikniğe/tarlaya giderken uzun kollu kıyafet, pantolon ve çizme/tulum giyilmelidir. Pantolon paçaları çorap içine sokulmalıdır. Kene bulunan yerlerden dönüldüğünde kulak arkası, koltuk altları, kasıklar ve diz arkası dâhil tüm vücut kontrol edilmelidir. Kene varsa keneyi ezmeden, döndürmeden, cımbız veya eldivenle çıkarılmalıdır. Eğer çıkarılamıyorsa en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Kene çıkarıldıktan sonra o bölge antiseptikle (kolonya örneğin) temizlenmelidir. Kenelerin üzerine sigara basmak, kolonya veya gaz yağı gibi maddeler dökmek; kenenin kasılmasına ve taşıdığı mikropları vücuda aktarmasına neden olabileceğinden, bu tür uygulamalardan kesinlikle kaçınılmalıdır. Hayvanların kanıyla veya dokusuyla direkt temastan kaçınılmalıdır. Kene teması sonrasındaki 10 gün içinde ateş, kas ağrısı, kanama gibi şikayetler gelişirse mutlaka en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Sağlık çalışanına kene teması mutlaka söylenmelidir.
Yaz mevsiminde güneş gözlüğü kullanırken dikkat
23 Haziran 2025 Pazartesi - 09:12 Yaz mevsiminde güneş gözlüğü kullanırken dikkat Yaz aylarında güneş gözlüğü kullanmanın önemini vurgulayan Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ahmet Kalkışım, "Gözlük seçiminde güneş gözlüğünün renginden çok ultraviyole koruması olması, aynı zamanda polarize dediğimiz yansıyan ışığı engelleme özelliğinin bulunması gerekiyor" dedi. Güneş ışığında bulunan görünür ışığın haricinde ultraviyole olarak bahsedilen ışığın göz çevresinde tümörlere sebep olabileceğini belirten Medical Park Karadeniz Hastanesi’nden Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ahmet Kalkışım, "Yaz aylarının gelmesiyle güneşin sağlığımız üzerinde olumsuz etkileriyle daha çok karşılaşmaya başladık. Gözlerimiz de bundan nasibini alıyor. Güneş ışığında bulunan görünür ışığın haricinde ultraviyole dediğimiz gözümüzle görülmeyen bir ışık da mevcut. Bu ultraviyole dediğimiz ışık hem göz çevresini hem de gözümüzün kendisini etkileyebilmektedir. Göz çevresi cildinde hem iyi huylu hem de kötü huylu tümörlere neden olabiliyor. Gözde halk arasında ’kuş kanadı’ denen bizim ise ’pterjium’ dediğimiz hastalığa sebebiyet verebiliyor. Yine konjonktiva dediğimiz gözümüzün beyaz kısmını örten dokuda dejenerasyonlara ve tümörlere sebebiyet verebilmektedir. Aynı zamanda göz merceğinde erken katarakt oluşumu, göz arkasında bizim görmemizi sağlayan retina dediğimiz sinir tabakasında sarı nokta hastalığına sebebiyet verebiliyor" dedi. Yaz aylarında güneş gözlüğü kullanımının önemi Güneş gözlüğü kullanmanın önemine dikkat çeken Kalkışım, "Güneş ışınlarından korunmak için nasıl yaz aylarında cildimiz için güneş kremi kullanıyorsak, gözümüz için de güneş gözlüğü kullanmayı öneriyoruz. Gözlük seçiminde güneş gözlüğünün renginden çok ultraviyole koruması olması, aynı zamanda polarize dediğimiz yansıyan ışığı engelleme özelliğinin bulunmasını önemsiyoruz. Bu sayede hem ultraviyole ışığın olumsuz etkilerinden gözlerimizi koruyabiliriz hem de ışık yansımalarından etkilenmeyerek görüş kalitemizi arttırabiliriz. Kısacası hem sağlığımız hem konforumuz için güneş gözlüğü kullanımını öneriyoruz" diye konuştu. Çocukların gözlerinin yetişkinlere oranla daha hassas olduğunu dile getiren Kalkışım, "Çocuklarda da güneş gözlüğü kullanımını öneriyoruz. Çünkü çocuk gözleri güneş ışınlarına karşı yetişkinlerden daha hassas. O yüzden gözlük takamayacak yaştaki çocukları mutlaka direkt güneşe çıkarmak yerine gözlük takabilecek hale geldiklerinde de güneş gözlüğü takarak gün ışığına çıkarmalarını tavsiye etmekteyiz" ifadesini kullandı. Gözlük seçimi nasıl olmalı, nereden alınmalı? Güneş gözlüğü alırken gözlük seçiminin önemini de söyleyen Ahmet Kalkışım, "Gözlük seçimi yaparken de ultraviyole koruması UV 400 veya yüzde 100 ultraviyole koruma şeklinde güneş gözlüklerinin ya saplarının iç yüzeyinde ya da kutuların içlerindeki bilgilendirme broşürlerinde yazmaktadır. Vatandaşlarımızın gözlüklerini bu ifadelere dikkat ederek almalarını öneriyoruz. Boyut olarak kaştan elmacık kemiğine kadar uzanan yeterli büyüklükte gözlükleri önermekteyiz. Gözlük camının çok küçük olması güneş ışınlarını yeteri kadar bloke edememekte, üstten ve yandan göze ulaşan ultraviyole ışınlar sebebiyle koruyuculuk azalmaktadır. Renk olarak da daha çok füme ve kahverengi tonların kullanımını önermekteyiz. Gözlüklerini alırken bu konuda yetkilendirilmiş yegane yerler olan optik mağazalarından alınmasını öneriyoruz. Bunların dışındaki herhangi bir yerden, pazardan vs. alınan güneş gözlüklerinin ultraviyole korumaları çoğunlukla olmamaktadır. Bu tarz gözlükler, camları ne kadar koyu olursa olsun göze herhangi bir koruma sağlamamaktadır. Kısaca bu gözlüklere güneş gözlüğü şeklinde tasarlanmış sahte gözlükler diyebiliriz. Bunların kullanımı göze yarardan çok zarar verecektir" dedi. Yaz aylarında alerjik vakaların da artış gösterdiğinin altını çizen Kalkışım, "Yaz aylarında ayrıca bizim karşılaştığımız alerjik konjonktivit vakalarında bir artış oluyor. Bu durum hem yetişkinlerde olabilmekle beraber çocuklarda da bunun sıklıkla olduğunu görebilmekteyiz. Bu hastalığa daha çok bahar aylarında açmaya başlayan çiçeklerin polenleri, hava kirliliği, ev tozu ve evcil hayvan tüyleri sebep olmaktadır. Yapısal olarak hassas kişiler bu etkenlerle karşılaştıklarında genellikle gözlerde kızarıklık, kaşıntı, yanma, batma, sulanma, ışıktan kamaşma şeklinde şikayetler oluyor. Geldiklerinde göz damlaları ile bunun tedavisini yapabilmekteyiz. Özellikle çocuklardaki alerjik konjonktivit bizim için daha önemli. Çünkü onlarda gördüğümüz alerjik konjonktivitin basit olan tipinin yanında vernal hastalık dediğimiz daha ileri seviye alerjik konjonktivit çeşidi mevcut. Vernal konjonktivit daha uzun süreli tedavi ve daha sık takip gerektirmekte. Bu hastalık eğer ki çocukluk çağında tespit edilmez, çocuğa bunun tedavisi uygulanmaz ise bu çocuklar gözlerini sürekli kaşıdıkları için sonrasında ’keratokonus’ dediğimiz gözde ilerleyici hasar yaparak kalıcı görme azlığına sebebiyet verebilen bir hastalık oluşabiliyor. Çocuklarında bunun gibi alerjik bulgular var ise ailelerin ihmal etmeden mutlaka göz hekimine başvurmalarını öneririm" diye konuştu.
Van’da ‘çapraz’ ekiplerle sigara denetimi yapıldı
23 Haziran 2025 Pazartesi - 09:01 Van’da ‘çapraz’ ekiplerle sigara denetimi yapıldı Van’da, Kars ve Hakkari’den gelen ekiplerle kafe ve restoranlarda çapraz sigara denetimi gerçekleştirildi. Sağlık Bakanlığı tarafından tütün kontrolü çalışmaları çerçevesinde Van’da kafe ve restoranlara yönelik sigara denetimi gerçekleştirildi. Denetimlere, Kars ve Hakkari illerinden gelen ekiplerin yanı sıra emniyet birimleri de destek verdi. Tütün dumanına pasif maruziyetin önlenmesine yönelik yürütülen çalışmalar kapsamında, denetimlerin etkinliğini artırmak amacıyla çapraz denetim modeli uygulamaya alındı. Bu kapsamda farklı illerden gelen denetim ekipleri, yerel baskıların en aza indirildiği bir yöntemle görev yapıyor. Bakanlıkça hayata geçirilen bu uygulamayla denetim ekiplerinin daha bağımsız hareket etmeleri sağlanırken, farklı illerden gelen personelle yapılan kontrollerin daha etkili sonuçlar verdiği gözlemlendi. Konuya ilişkin konuşan Van Halk Sağlığı Hizmetleri Başkanı Dr. Muhammed Taha Bostancı, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de bağımlılık yapıcı maddeler arasında en sık kullanılan tütün ürünlerinin olduğunu belirtti. Tütün ürünlerinin başta kanser olmak üzere kalp-damar hastalıkları, akciğer hastalıkları ve KOAH gibi önlenebilir ve ölümcül hastalıkların başlıca nedenleri arasında yer aldığını ifade eden Başkan Dr. Bostancı, "Bu risk faktörlerini azaltmak ve vatandaşlarımızı korumak amacıyla ilimizde tütün denetimleri gerçekleştirmekteyiz. Her yıl dünyada 8 milyondan fazla insan, tütün ürünlerinin kullanımı nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Bu ölümlerin yaklaşık 7 milyonu doğrudan sigara kullanımına bağlıyken, 1,2 milyondan fazlası ise pasif içicilik sonucu, yani sigara dumanına maruz kalma nedeniyle meydana gelmektedir. Bizler de öncelikli olarak tüm vatandaşlarımızın sigara kullanmamasını teşvik etmekle birlikte, en azından sigara kullanmayan bireylerin bu zararlı etkilerden korunmasını sağlamak amacıyla işletmelere yönelik denetimlerimizi sürdürüyoruz. Bu kapsamda, 2009 yılında yürürlüğe giren 4207 sayılı Kanun doğrultusunda denetimlerimiz devam etmektedir" dedi. "Hakkari ve Kars illeriyle eşleştik" Van’da çapraz denetim uygulamasına geçildiğini dile getiren Bostancı, "İlçeler ve iller arası çapraz denetimlerle hem personelimizin tanınırlığını azaltmayı hem de maruz kalabilecekleri baskıları önlemeyi, böylece denetimlerin etkinliğini ve kalitesini artırmayı amaçlıyoruz. Bu ay, Hakkari ve Kars illeriyle eşleştik. İlimizden ikişer görevlimiz bu illere giderek 3 gün süresince denetimlerde bulunacak. Aynı şekilde Hakkari ve Kars’tan gelen ekipler de şu an emniyet birimlerimizle birlikte ilimizde denetim faaliyetlerini yürütmektedir. Temel hedefimiz, dumansız bir hava sahası oluşturmak ve vatandaşlarımızı sigara ve tütün ürünleri gibi zararlı alışkanlıklardan korumaktır" diye konuştu.