SAĞLIK
13 Mayıs 2026 Çarşamba - 11:39 Yaşlı bireylerde düşme sonucu oluşan kırıklar önemsenmeli Muğla’nın Bodrum ilçesinde, yaşlı nüfusun artmasıyla birlikte geriatrik kırıkların görülme sıklığı da artarken, uzmanlar özellikle basit ev kazaları ve düşük enerjili düşmeler sonrası oluşan kırıkların ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğine dikkat çekti. Memorial Bodrum Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Opr. Dr. Serkan Akçay, geriatrik kırıkların yalnızca ortopedik bir problem olmadığını, yaşlı bireylerin yaşam kalitesini ve genel sağlığını doğrudan etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu söyledi. İleri yaşla birlikte kemik mineral yoğunluğunda doğal azalma meydana geldiğini belirten Akçay, özellikle menopoz sonrası kadınlarda hızlanan osteoporoz nedeniyle kemiklerin daha kırılgan hale geldiğini ifade etti. Birçok yaşlı bireyin kemik erimesini kırık oluşana kadar fark etmediğini belirten Akçay, kas gücünün azalması, denge problemleri ve reflekslerde yavaşlamanın da düşme riskini artırdığını kaydetti. Geriatrik yaş grubunda en sık görülen kırıkların başında kalça kırıklarının geldiğini söyleyen Akçay, basit bir düşme sonrası oluşabilen bu kırıkların yaşlı bireyin uzun süre yatağa bağımlı kalmasına neden olabildiğini ifade etti. Kalça kırığı sonrası ilk bir yıl içinde ölüm oranlarında belirgin artış görülebildiğini belirten Akçay, hareketsizliğe bağlı enfeksiyonlar, kas kaybı, damar tıkanıklıkları ve genel sağlık durumundaki bozulmaların bu süreçte etkili olduğunu vurguladı. Kalça kırıklarının yanı sıra omurga çökme kırıkları, el bileği kırıkları, omuz çevresi kırıkları ve pelvis kırıklarının da ileri yaş grubunda sık görüldüğünü belirten Akçay, geriatrik kırıkların en önemli nedeninin düşmeler olduğunu söyledi. Ev ortamındaki küçük ihmallerin ciddi sonuçlara yol açabileceğini ifade eden Akçay, kaygan halılar, yetersiz aydınlatma, banyoda tutunma aparatlarının bulunmaması, uygun olmayan terlik ve ayakkabılar ile dağınık kablo ve eşiklerin kırık riskini artırdığını dile getirdi. Ayrıca tansiyon ilaçları, uyku ilaçları ve bazı nörolojik tedavilerin de baş dönmesi ve denge kaybına yol açarak düşme riskini artırabileceğini belirtti. Yaşlanmayla birlikte görülen kas erimesi yani sarkopeninin geriatrik kırıklarda önemli rol oynadığını söyleyen Akçay, kas gücündeki azalmanın hem düşme ihtimalini artırdığını hem de kırık sonrası iyileşme sürecini zorlaştırdığını kaydetti. Düzenli yürüyüş, direnç egzersizleri ve denge çalışmalarının ileri yaş grubunda hayati önem taşıdığını vurguladı. Geriatrik kırıklarda tedavi planının kırığın tipi, hastanın genel sağlık durumu ve günlük yaşam beklentisine göre belirlendiğini ifade eden Akçay, günümüzde birçok hastada cerrahi tedavinin ön plana çıktığını söyledi. Cerrahi tedavide hastayı en kısa sürede ayağa kaldırmanın, yatağa bağlı komplikasyonları önlemenin ve bağımsız yaşamı korumanın amaçlandığını belirtti. Tedavide vida-plak sistemleri, intramedüller çiviler ve özellikle kalça kırıklarında protez uygulamalarının tercih edilebildiğini kaydeden Akçay, bazı özel durumlarda ise ameliyatsız tedavi yöntemlerinin uygulanabildiğini ifade etti. Geriatrik kırıkların büyük bölümünün alınacak basit önlemlerle önlenebileceğini belirten Akçay, düzenli kemik yoğunluğu ölçümü yaptırılması, kalsiyum ve D vitamini seviyelerinin kontrol edilmesi, ev içi aydınlatmanın güçlendirilmesi, kaymaz halı kullanılması, banyolara tutunma barları yerleştirilmesi ve kaymayan tabanlı ayakkabı tercih edilmesi gerektiğini söyledi. Haftada en az 150 dakika fiziksel aktivite yapılmasının önemine dikkat çeken Akçay, düzenli yürüyüş alışkanlığı kazanılması, denge ve direnç egzersizlerinin ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etti. Tai-chi ve pilates gibi dengeyi artıran aktivitelerin de faydalı olabileceğini kaydetti. Düzenli kontrollerin ihmal edilmemesi gerektiğini belirten Akçay, görme ve işitme muayenelerinin yapılması, kullanılan ilaçların gözden geçirilmesi ile nörolojik ve kardiyolojik değerlendirmelerin aksatılmaması gerektiğini söyledi. Geriatrik kırıkların yaşlı bireylerde yalnızca fiziksel değil psikolojik ve sosyal etkiler de oluşturduğunu vurgulayan Akçay, hareket kaybı sonrası gelişen yalnızlık, özgüven kaybı ve bağımlılık hissinin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebildiğini ifade etti. Erken tanı, doğru tedavi ve koruyucu önlemler sayesinde yaşlı bireylerin aktif ve bağımsız yaşamlarını uzun yıllar sürdürebileceğini sözlerine ekledi.
13 Mayıs 2026 Çarşamba - 11:26 Böbrekleriniz size küsmeden, siz tuza veda edin Mutfakların vazgeçilmezi, sofraların "beyaz altını" tuzun, aslında vücudun sessiz kahramanları böbrekler için büyük bir yük olduğu konusunda uyarıda bulunan İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nefroloji Uzmanı Doktor Orçun Ural, "Vücudumuzun günlük sodyum ihtiyacı sadece 1 gramın altında, geri kalan her şey ise damak tadımızın bir oyunu. Böbrekleriniz size küsmeden, siz tuza veda edin" dedi. 11 Mayıs Dünya Tuza Dikkat Haftası’ sebebiyle bir açıklama yapan Nefroloji Uzmanı Doktor Orçun Ural, tuz bağımlığına dikkat çekti. Ural, "Çoğumuz yemeğin tadına bakmadan tuzluğa uzanırız. Peki, neden? Bu durum, bir damak tadı tercihinden ziyade beyindeki bir ’ödül mekanizması’. Tuz tüketimi beyinde dopamin salınımını tetikleyerek, zamanla daha fazlasını isteyen bir döngü oluşturuyor. Özellikle stresli anlarda kortizol seviyelerini düşürüp geçici bir rahatlama hissi verdiği için vücudumuz bizi yanıltarak tuzlu gıdalara yönlendiriyor. Oysa gerçek şu ki; vücudumuzun günlük sodyum ihtiyacı sadece 1 gramın altında, geri kalan her şey ise damak tadımızın bir oyunu." dedi. Sessiz ve derin hasar: Glomerüler Hiperfiltrasyon Vücudun arıtma tesisi olan böbreklerin kanımızdaki tuzu dengelemek için olağanüstü bir çaba sarf ettiğini anlatan Uzman Dr. Orçun Ural, şöyle devam etti: "Ancak bu çaba, ’Glomerüler Hiperfiltrasyon’ denilen bir sürece yol açarak böbreğin o meşhur filtrelerini (nefronları) yoruyor ve zamanla sertleşmelerine neden oluyor. Böbrekler genellikle sessizce mücadele eder. Sağlıklı hissetmeniz, hasar oluşmadığı anlamına gelmez; sadece böbreğinizin henüz bu yükü tolere edebildiğini gösterir. Belirtiler başladığında ise genellikle iş işten geçmiş oluyor." Sadece tansiyon hastaları mı risk altında? Tuzun sadece yüksek tansiyonu olanlara zararlı olduğu büyük bir yanılgı olduğunu belirten Dr. Ural, normal kan basıncına sahip bireylerde bile aşırı tuzun böbrek dokusuna doğrudan zarar verdiğini vurguladı. Ural, tuzun damar sağlığından bağımsız olarak böbrek hücrelerini doğrudan etkileyerek kronik hastalıkların temelini atabildiğini söyledi. Tuzu kesmek için sadece masadaki tuzluğu kaldırmanın ne yazık ki yeterli olmadığını belirten Dr. Ural, asıl mücadelenin market raflarında başladığını belirterek, "Sağlıklı sandığımız paketli gıdalardan her gün yediğimiz ekmeğe kadar her yerde gizli sodyum var. Çözüm ise basit ama etkili: Bilinçli bir tüketici olup etiket okumayı alışkanlık haline getirmek. Böbreklerinizi korumak için bugün atacağınız küçük bir adım, yarın sizi diyaliz makinelerinden uzak tutabilir. Damak tadını yeniden eğitmek için kritik süre 21 gün. Tuzu kademeli azaltıp yerine taze baharatlar, limon ve doğal aromalar eklediğinizde, 3 haftanın sonunda reseptörleriniz yenilenecek ve yiyeceklerin gerçek tadını almaya başlayacaksınız. Geleceğinizi ’salamura’ etmeyin. Bugün o tabağa eklemediğiniz bir tutam tuz, yarın size sağlıklı bir ömür olarak geri dönecek." dedi.
13 Mayıs 2026 Çarşamba - 11:26 MODY alanındaki bilimsel çalışma ödülle taçlandı Nadir görülen bir diyabet türü olan Genç Yaşta Başlayan Erişkin Tip Diyabet (MODY) üzerine yürütülen bilimsel çalışma uluslararası literatürde yerini alırken, prestijli bir ödüle de layık görüldü. Medicana International Ankara Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhammed Erkam Sencar’ın da yer aldığı araştırma, 2025 yılında "En İyi 3’ncü Çalışma" ödülünü kazandı. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Derneği’nin resmi akademik dergisi Endocrinology Research and Practice tarafından ödüllendirilen çalışma, MODY hastalığıyla ilgili klinik çalışmalara önemli katkılar sundu. Dört farklı merkezden endokrinoloji uzmanlarının iş birliğiyle yürütülen araştırmada, MODY hastalarında obezite ve dislipidemi sıklığı detaylı şekilde incelendi. Araştırma sonuçları, MODY hastalarında metabolik risk faktörlerinin sanılandan daha yaygın olduğunu ortaya koydu. Elde edilen bulgulara göre hastaların yaklaşık yüzde 24’ünde obezite, yüzde 72’sinde ise dislipidemi tespit edildi. Bu veriler, hastalığın yalnızca kan şekeri düzeyiyle sınırlı değerlendirilmemesi gerektiğini, kilo ve lipid profili açısından da düzenli ve kapsamlı takip yapılmasının önemini ortaya koyuyor. Çalışma ayrıca MODY hastalarında yaş ve obezitenin, dislipidemi gelişimiyle güçlü bir ilişki içinde olduğunu göstererek, bu hastaların yönetiminde metabolik risk faktörlerinin tamamının birlikte değerlendirilmesi ve tedavi edilmesi gerektiğini gösteriyor. Bilimsel değeri yüksek olan söz konusu çalışma, yalnızca akademik alanda değil, klinik uygulamalarda da yol gösterici nitelik taşıyor. Çalışma, MODY gibi nadir görülen bir diyabet türünde klinik bilgi ve deneyimin artmasına katkı sağladı.
Aronya’nın kan şekerini dengelediği belirlendi
23 Haziran 2025 Pazartesi - 15:19 Aronya’nın kan şekerini dengelediği belirlendi Aronya’nın kan şekerini dengelediği ve diyabet hastalarına iyi geldiği belirlendi. Trabzon’un Akçaabat ilçe Belediyesi ile Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) arasında imzalanan iş birliği protokolü kapsamında yürütülen ‘Akçaabat’ta yetiştirilen Aronya meyvesinin glisemiye (kan şekerine) etkisinin invivo incelenmesi’ başlıklı bilimsel çalışma tamamlandı. KTÜ İlaç ve Farmasötik Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde (İLAFAR) 4 ay süren araştırmada, Akçaabat bölgesinde yetiştirilen aronya meyvesinin glisemik etkileri bilimsel yöntemlerle değerlendirildi. Üç aşamada gerçekleştirilen deneysel çalışmanın ilk iki aşamasında, aronyanın farelerde akut kan şekeri yüksekliği ve deneysel diyabet modelleri üzerindeki etkileri incelendi. Son aşamada ise piyasada yaygın olarak bulunan ticari meyve suları ile Akçaabat’ta üretilen aronya meyve suyunun kan şekeri üzerindeki etkileri karşılaştırıldı. Elde edilen bulgulara göre, yüksek oranda karbonhidrat içermesine rağmen aronya meyve suyunun kan şekerini artırmadığı ve ticari meyve sularına kıyasla daha kontrollü bir glisemik yanıt oluşturduğu belirlendi. Bu sonuç, aronyanın diyabet riski taşıyan bireyler için metabolik açıdan daha avantajlı bir alternatif olabileceğini ortaya koydu. Araştırma ekibi, aronyanın yalnızca yüksek antioksidan içeriğiyle değil, aynı zamanda kan şekeri üzerindeki dengeli etkisiyle de dikkat çektiğini vurguladı. Çalışmayla ilgili bilgi veren Akçaabat Belediye Başkanı Osman Nuri Ekim, "Akçaabat Belediyesi olarak sadece şehircilik ve altyapı yatırımlarıyla değil, aynı zamanda tarım ve sağlık alanındaki projelerle de bölgemize değer katmayı önemsiyoruz. Özellikle son yıllarda yerel tarım ürünlerimizi daha bilinçli şekilde değerlendirmek, üreticimizi desteklemek ve bu ürünlerin bilimsel yönlerini ortaya koyarak katma değer sağlamak adına çalışmalar yürütüyoruz. Bu doğrultuda aronya meyvesi gibi değerli tarım ürünlerinin yaygınlaştırılması, hem alternatif tarımın desteklenmesi hem de sağlıklı yaşamın teşvik edilmesi açısından büyük önem taşıyor. Aronya üretiminin Akçaabat’ta gelişmesi için önce üreticilerimizi teşvik ettik, ardından ürünün sağlık açısından etkilerinin bilimsel olarak araştırılması için Karadeniz Teknik Üniversitemizle iş birliği başlattık. Bu çalışma sayesinde, Akçaabat’ta yetiştirilen aronya meyvesinin yüksek karbonhidrat içeriğine rağmen kan şekerini yükseltmediği ve ticari meyve sularına göre çok daha dengeli bir glisemik profil sunduğu ortaya kondu. Bu da bize gösteriyor ki, doğru ürünü, doğru yöntemle işlediğimizde hem sağlıklı hem ekonomik değeri yüksek bir alternatif ortaya çıkabiliyor" dedi.
Tatilde çocuklara sorumluluk aşılanmalı
23 Haziran 2025 Pazartesi - 14:40 Tatilde çocuklara sorumluluk aşılanmalı Klinik Psikolog Enise Öziç, yaz tatilinde çocuklara sorumluluk duygusunun aşılanması gerektiğini söyledi. Liv Sağlıklı Yaşam Merkezi Psikoloji Bölümü’nden Klnk. Psk. Enise Öziç, yaz tatilinde çocuklara verilebilecek sorumluluklar hakkında ebeveynlere önerilerde bulundu. Aileler tarafından yaz tatilinde de çocuklara belirli sorumluluklar verilmesi gerektiğini belirten Enise Öziç, "Yaz olduğu için hiçbir sorumluluk vermiyoruz, okul dönemi zaten yoruldu gibi düşünceler yanlıştır. Sorumluluk, yaşına uygun olacak nitelikte hep olmalı. Bu sorumluluklar bardağını mutfağa götürmek; gereksiz yanan ışığı kapamak kadar basit de olabilir. Sorumluluk vermek, çocuğu yormak yerine günlük yaşamda yapabileceklerini görmesini sağlar" dedi. Aileler tarafından yaz tatilinde de çocuklara belirli sorumluluklar verilmesi gerektiğini belirten Klnk. Psk. Öziç, "Yaz olduğu için hiçbir sorumluluk vermiyoruz, okul dönemi zaten yoruldu gibi düşünceler yanlıştır. Sorumluluk, yaşına uygun olacak nitelikte hep olmalı. Bu sorumluluklar bardağını mutfağa götürmek; gereksiz yanan ışığı kapamak kadar basit de olabilir. Sorumluluk vermek, çocuğu yormak yerine günlük yaşamda yapabileceklerini görmesini sağlar. Sohbet edin, ama yargılamayın. Eleştirmeyin. Eksik ve yapmadıklarını ona sunmayın. Bunun yerine sevdiği bir konuda muhabbet açın. Hatıralarınızdan konuşun. Ortak yapmaktan keyif alacaklarınızla ilgili planlamalar yapın. Ekrandan tamamen uzak tutmayın. Sınırlarken de yerine yapabileceklerini onunla birlikte oluşturun. Zaman zaman sıkılıyorsa, sıkılmasına izin verin. En iyi keşifler kişi sıkıldığı zaman açığa çıkar" diye konuştu. "Sorumluluk vermek çocuğu yormak değildir" Ebeveynlerin çocuklar için yaz rutini belirlemesi önerisinde de bulunan Öziç, "Bu rutini kendi isteğinize göre değil, hepinizin ortak fikrine göre değerlendirin. Yazın tamamında tüm seçimleri ona bırakmayın. ’Her şeyi o seçiyor, her şeye o karar veriyor’ durumu doğru değil. Evin otoritesi anne ve babadır. Kendisi için bazı seçimleri yapabilecek olgunlukta olmadığını unutmayın. Çocuğa ‘Yaz tatilinde olduğu için hiçbir sorumluluk vermiyoruz, okul dönemi zaten yoruldu’ düşüncesi yanlıştır. Sorumluluk yaşına uygun olacak nitelikte hep olmalı. Bu sorumluluklar bardağını mutfağa götürmek; gereksiz yanan ışığı kapamak kadar basit de olabilir. Sorumluluk vermek çocuğu yormak yerine günlük yaşamda yapabileceklerini görmesini sağlar. ’Kitap okumuyor, o kadar söylüyoruz’ bahanesinin arkasına saklanmayın. Siz de kitap okuyarak ona örnek olun. Sözle değil, davranışla öğretin. Gerekirse okuma saatleri planlayın. Bol bol sarılın. Sevginizi dile getirin. Sevmediğiniz bir davranış sergilerse ona değil, davranışına tepki verdiğinizi iletin. Bol bol hatıra biriktirin. İş yoğunluğunuzda onun için özel zamanlar planlayın. Mümkün olduğunca ortak en az bir öğün yemek yemeye özen gösterin. Ancak herkesin ekransız olmasına özen gösterin" şeklinde konuştu.
Felçli geldiği hastaneden yürüyerek çıktı
23 Haziran 2025 Pazartesi - 14:05 Felçli geldiği hastaneden yürüyerek çıktı Vücudunun sağ tarafında tüm güç kaybı ve hiç konuşamama şikayetleri ile Denizli Devlet Hastanesine başvuran 58 yaşındaki adam, İnme Merkezi’nde uygulanan başarılı tedavi sayesinde felçli geldiği hastaneden yürüyerek taburcu oldu. Sağ kolunda ve sağ bacağında tam güç kaybı, hiç konuşamama ve bilincinde uykuya meyil şikayetleriyle Denizli Devlet Hastanesi Acil Servisi’ne getirilen Mehmet Atsay’a kan tetkikleri ve beyin görüntülemeleri yapıldı. Sol MCA sulama bölgesinde akut gelişen enfarkt (damarın pıhtı nedeniyle tıkanması) tespit edilen hasta hemen Nöroloji Yoğun Bakım Ünitesi’ne alındı. Ardından ilk 4,5 saat içinde IV TROMBOLiTİK (pıhtı çözücü, damar açıcı) tedavi başlandı. Tedavi sonrası 1. günde hastanın kol ve bacağında güç kaybı tamamen iyileşti, hasta konuşabilir ve anlayabilir hale geldi. Hastanın tedavisini gerçekleştiren Nöroloji Uz. Dr. Burcu Selbest, inme vakalarında erken müdahalenin önemine vurgu yaparak, hasta yakınının farkındalığı, 112 ekibinin doğru yönlendirmesi, hızlı yapılan tetkikler, doğru tanı, zamanında tedavi ve takip ile hastaların eski sağlığına kavuşabileceğini söyledi. Nöroloji Uz. Dr. Burcu Selbest; "Damar tıkanıklığına bağlı felç (inme) hem sakat bırakabilen hem de ölümle sonuçlanan hastalıklar listesinde üst sıralarda yer almaktadır. Yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara ve alkol kullanımı, kalp ve damar hastalıkları gibi nedenlerle her yıl inme sıklığı giderek artmaktadır. Yüzde ani kayma, konuşma bozukluğu, kolda-bacakta ani güçsüzlük, görme kaybı, denge bozukluğu gibi belirtiler görüldüğünde hiç vakit kaybetmeden 112 aranmalı ve inme tedavisinin uygulandığı merkezlere hastalar yönlendirilmelidir. Bunlar hayati önem taşımaktadır" dedi. 58 yaşındaki Mehmet Atsay’a da trambolitik tedavi uyguladıklarını söyleyen Selbest; "Tedaviden bir gün sonra hastamız uyanık, konuşabilen, sağ kol ve bacağı tam gücünde haline geldi. Hastamızın tekrar bir inme olayı yaşamaması için sebeplerini de araştırdık. Kalp ritminde bozukluk ve boyun damarlarında darlık tespit edildiği ve hastamıza kalp damar cerrahisi ve kardiyoloji hekimlerimizin de önerilerini alarak tedavilerini sürdürüyoruz. Bugün de hastamızı sağlıklı bir şekilde hastanemizden taburcu ediyoruz. Unutmayalım inme vakalarında önemli olan doğru zaman, doğru hasta, doğru tedavi protokolü ve takiptir" diye konuştu. Sağlığına kavuşan Mehmet Atsay da olayı hatırlamayacak kadar kötü durumda olduğunu ancak şu an eski hali kadar sağlıklı olduğunu, bu sebeple de kendini şanslı hissettiğini söyleyerek sağlık çalışanlarına teşekkürlerini iletti.
‘Tıbbi Çayın Ruhsatlandırılmasında Üreticinin Yol haritası’ konferansı düzenlendi
23 Haziran 2025 Pazartesi - 12:35 ‘Tıbbi Çayın Ruhsatlandırılmasında Üreticinin Yol haritası’ konferansı düzenlendi Tıbbi bitki çaylarının üretim süreçlerini ve bu ürünlerin kaliteli bir şekilde halka sunulmasını sağlamak amacıyla ‘Tıbbi Çayın Ruhsatlandırılmasında Üreticinin Yol haritası’ konferansı düzenlendi. Geleneksel bitkisel tıbbi ürünler kapsamında ruhsatlandırılan tıbbi bitki çaylarının üretim süreçlerini ele almak ve bu ürünlerin etkili, kaliteli ve güvenli biçimde halka sunulmasını sağlamak amacıyla düzenlenen ‘Tıbbi Çayın Ruhsatlandırılmasında Üreticinin Yol haritası’ adlı konferans, TOBB İkiz Kuleler binasında gerçekleştirildi. Konferansta, geleneksel bitkisel tıbbi ürün sınıfında yer alan tıbbi bitki çaylarının ruhsatlandırma süreci, eczanelerden güvenli ürün temininin halk sağlığı açısından önemi, üretimde kalite, standardizasyon ve uygunluk kriterleri, papatya ve nane gibi tıbbi bitkilerin de yer aldığı 190 adet tıbbi bitki monografının etkin kullanımı gibi konular ele alındı. "190 adet tıbbi monograf kurumumuz tarafından hazırlandı" Burada konuşan TİTCK Başkanı Prof. Dr. Ahmet Ayar, konferansta şu ifadeleri kullandı: "Dünya genelinde kapasitesi, tüketim miktarı artan tıbbi çay pazarında önce Türk halkına güvenli, kaliteli ve etkili çay sunmak üzere sonra da üretimde gösterdiğimiz bilimsel yaklaşımın mührü olarak kurumumuz onayıyla üretilecek sanayi ürünlerinin dünya raflarında güvenli bir şekilde yer alabilmesi için çok önemli adımlardan biri olan bu toplantıda her bir konu çok titizlikle seçildiğini ve amaca hizmet edeceğini vurgulamak isterim. Bu bağlamda kurumumuz ruhsat başvuru sahiplerinin erişebileceği ve adeta yemek kitabı niteliğinde 190 adet tıbbi bitki monografının kurumumuz tarafından hazırlanmış olduğunu, bu monografların sizlerin hizmetinde olduğunu bilmenizi isterim. Bu monografların üretici ve araştırmacıların hizmetine sunulması konusunda da idari olarak kolaylık sağlamamızı, başvuran herkesin bu desteği alabileceği sözünü vermek istiyorum. Ülkemizin zengin florası, ikliminin uygunluğu sadece Rize Çayı değil, çay terimine uygun endemik ve faydalı bitkilerinin olduğunu ve bunların da tıbbi yararlarının bilime dayalı olarak ispatlanarak TİTCK tarafından tescillenmesini sağlayacak sürecin korkutucu değil yol gösterici yaklaşımla birlikte yapmak üzere bu çalıştayı planladık." TOBB Yönetim Kurulu Üyesi Seyit Ardıç ise tıbbi çayların ruhsatlandırılması sürecini ele almak ve üreticilerin bu alandaki yol haritasını netleştirmek üzere bir araya geldiklerini ifade ederek, "Hep birlikte, geleneksel tıbbi çay üretiminin standartlarını yükselterek hem sağlığımıza hem de ekonomimize katkı sağlayacak çözümler geliştireceğiz. Bugün burada ortaya koyacağımız görüşler ve çözüm önerileri, yalnızca bugünü değil, aynı zamanda tıbbi bitkiler alanında ülkemizin yarınını da şekillendirecektir. Toplantının sonunda ise hem sektörümüzün mevcut durumunu hem de ruhsatlandırma sürecinde atılması gereken adımları belirlemiş olacağız. İnanıyorum ki, toplantımız sonucunda ortaya çıkacak değerlendirmeler, mevzuat yapıcılar, düzenleyici otoriteler ve sektör temsilcileri için somut bir yol haritası oluşturacaktır" dedi. Programa, TİTCK Başkanı Prof. Dr. Ahmet Ayar’ın yanı sıra TOBB Yönetim Kurulu Üyesi Seyit Ardıç, Başkent Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Başaran ile tıbbi çay üretim zincirinde yer alan üreticiler, ruhsat başvuru sahipleri, akademisyenler ve ilgili kamu kurumu yetkilileri katıldı.
Gediz Devlet Hastanesi’ne MR cihazı kurulumu yapılıyor
23 Haziran 2025 Pazartesi - 11:49 Gediz Devlet Hastanesi’ne MR cihazı kurulumu yapılıyor Gediz Devlet Hastanesi’ne kazandırılacak MR cihazının ihale sürecinin tamamlanıp sözleşmesinin imzalanmasının ardından, AK Parti Gediz İlçe Başkanı Osman Yılmaz, cihazın kurulum aşamasına geçildiğini duyurdu. Bu gelişmeyle birlikte Gediz ve çevre ilçelerdeki vatandaşlar, artık MR hizmeti almak için başka il ve ilçelere gitmek zorunda kalmayacak. Bu durum, özellikle kronik hastalığı olan veya düzenli kontrol gerektiren hastalar için büyük kolaylık sağlayacak ve sağlık hizmetlerine erişimi önemli ölçüde artıracak. MR cihazının Gediz Devlet Hastanesi’ne kazandırılmasıyla ilgili açıklamalarda bulunan AK Parti Gediz İlçe Başkanı Osman Yılmaz, duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Yılmaz, "Gediz Devlet Hastanemizde yıllardır kanayan yara haline gelen MR cihazı için yapılan sözleşmenin ardından, kurulum aşamasına geçildiğinin müjdesini vermekten büyük mutluluk duyuyorum. Artık vatandaşlarımız başka illere gitmeden ilçemizde MR hizmetini alabilecekler. Bu, Gediz’imiz ve halkımız için sağlık alanında atılmış çok önemli bir adımdır" dedi. Yılmaz, cihazın ilçeye kazandırılmasında emeği geçen herkese teşekkür ederek, "MR cihazının ilçemize kazandırılmasında emeği geçen başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a, Sağlık Bakanımız Sayın Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’na, İl Başkanımız Sayın Ceyda Çetin Erenler’e, Milletvekillerimiz Sayın Adil Biçer, Sayın İsmail Çağlar Bayırcı ve Sayın Mehmet Demir’e sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Gediz’imize hayırlı olsun" ifadelerini kullandı. MR cihazının kurulumunun tamamlanmasıyla birlikte Gediz Devlet Hastanesi, bölgedeki sağlık hizmeti kalitesini önemli ölçüde artıracak modern bir donanıma kavuşmuş olacak.
"Yıllarca görme kaybı yaşayan hasta, ameliyatla iyileşti"
23 Haziran 2025 Pazartesi - 11:26 "Yıllarca görme kaybı yaşayan hasta, ameliyatla iyileşti" Doğuştan göz bebeği kayması ve katarakt, 53 yaşındaki Şirin Kılıç’ın hayatını gölgelemişti. Yıllarca süren arayışına Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yusuf Yıldırım, "Zorlu ama mümkün" diyerek son noktayı koydu. Yıldırım’ın üstlendiği riskli ameliyat başarıyla sonuçlandı. Şirin Kılıç artık dünyaya daha net bakıyor. Ölümcül hastalıklar kadar ciddi sonuçlar doğurmasa da görme kayıpları bireyin sosyal yaşamını, psikolojisini ve bağımsızlığını doğrudan etkiliyor. Doğuştan göz bebeği kaymış, çocukluk yıllarından bu yana ciddi görme kaybı yaşayan Şirin Kılıç’ın hayatı, 20 yıl boyunca "yapılamaz" denilen bir ameliyatla değişti. Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nde gerçekleştirilen cerrahiyle hem görme düzeyi arttı hem de göz yapısı düzeltildi. "Görme düzeyini artırmak ve kozmetik kazanım sağlamak mümkündü" Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yusuf Yıldırım, ameliyat öncesinde hastanın oldukça komplike bir tabloyla geldiğini söyleyerek "Hastamız doğuştan göz bebeği kaymış, göz bağları zayıflamış, kataraktı sertleşmiş bir durumdaydı. Gittiği hastanelerde cerrahi çok riskli olduğu için önerilmemişti. Görme düzeyi el hareketi hissi düzeyindeydi. Ancak detaylı değerlendirme sonrası, doğru teknik ve deneyimli bir ekiple bu zorlu ameliyatın mümkün olabileceğini öngördük" dedi. Teknoloji, deneyim ve hasta güveni Ameliyatta hem göze zarar vermeden sertleşmiş katarakt temizlendi hem de göz bebeği orta hatta alındı. Prof. Dr. Yıldırım, "Bu tarz ameliyatlar risklidir ama teknoloji, deneyim ve hasta güveni bir araya gelince cerrahi başarılabilinir. Biz de cerrahi tecrübemizi, teknolojik donanımımızı ve ekip ruhunu birleştirerek güzel bir sonuç elde ettik. Hastamızın görme oranı yüzde 30-40 seviyesine yükseldi. Şimdi hedefimiz diğer göze de müdahale ederek daha fonksiyonel bir yaşam sunmak" diye konuştu. "Kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyorum" Ameliyat sonrası görme yetisini yeniden kazanan Şirin Kılıç ise duygu dolu sözlerle süreci anlattı: "Gözüm neredeyse 20 yıldır görmüyordu. Bu süreçte çok sayıda doktora gittim ama hepsi ümitsiz baktı. Hiç kimse ameliyatımı kabul etmedi. Gözümde doğuştan gelen bir problem vardı, bebeklerim kenarda kalmıştı. Yıllarca çaresizce bekledim. Bir arkadaşım Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nde ameliyat olmuştu. O vesileyle birkaç kez beni hastaneye getirdi. Başta gelmek istemedim çünkü yine ümitsiz bakacaklarını düşündüm. Yusuf hoca benimle çok güzel ilgilendi ve bu ameliyatı üstleneceğini söyledi. Sol gözüm tamamen kapanmıştı. Işık bile görmüyordum. Çok başarılı bir ameliyat geçirdim. Artık net görebiliyorum. Bu gözümün açılacağını, dünyayı yeniden göreceğimi hiç beklemiyordum. Ne kadar teşekkür etsem az. Dünyaları verseler almazdım; bana gözümü verdiler. Çok mutluyum."
Skolyozla mücadelenin anahtarı sporda
23 Haziran 2025 Pazartesi - 11:23 Skolyozla mücadelenin anahtarı sporda Omurga eğriliği olarak gözlemlenen skolyoz, çocukluk ile ergenlik dönemlerinde sıkça görülebiliyor. Özellikle büyüme ataklarının yaşandığı ergenlikte skolyozun ilerleme riski artabiliyor. Skolyoza karşı erken teşhisin ve sporun çok önemli olduğuna dikkat çeken Medicana Sağlık Grubu Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü’nden Op. Dr. Kaan Tuğberk Özdemir, "Skolyozun erken teşhisi, hem fiziksel görünüm hem de genel sağlık açısından oldukça önemlidir. Özellikle yüzme, yoga ve pilates gibi omurga etrafındaki kasları dengeleyen sporları hastaların tedavi sürecini desteklemesi için öneriyoruz" diye konuştu. Okul çağındaki çocuklarda uzun süreli masa başında oturma, yanlış oturuş alışkanlıkları ve sırt çantalarının yanlış kullanımı gibi faktörler duruş bozukluklarına yol açabiliyor. Medicana International İzmir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Kaan Tuğberk Özdemir, "Her duruş bozukluğu skolyoz anlamına gelmese de omuzlar arasında fark, kürek kemiklerinde çıkıklık ya da bel simetrisinde bozulma gibi fiziksel değişiklikler gözlemlendiğinde skolyozdan şüphelenilmelidir. Bu aşamada erken tanı çok önemlidir. Tarama programları, özellikle ilkokul ve ortaokul çağında uygulandığında skolyozun erken dönemde fark edilmesini sağlar. En basit tarama testi olan Adam’s Öne Eğilme Testi ile omurgadaki asimetriler gözlemlenebilir. Bu testte çocuk öne doğru eğildiğinde omurgada veya kürek kemiklerinde çıkıntı ya da eşitsizlik fark edilirse, detaylı değerlendirme için ortopedi uzmanına yönlendirilmelidir" dedi. Çocukların gelişimi takip edilmeli Skolyoz tanısının konulması için genellikle omurganın ön-arka röntgeni çekildiğini, eğrilik derecesinin Cobb açısı ile hesaplandığını kaydeden Op. Dr. Kaan Tuğberk Özdemir, "Cobb açısının 10 derece üzerinde olması skolyoz tanısı için yeterlidir. Bu eğrilik 20 dereceye kadar takip edilebilirken, 20-40 derece arasında korse tedavisi gündeme gelir. 40 derece üzerindeki eğrilikler ise genellikle cerrahi değerlendirme gerektirir. Ergenlik döneminde, özellikle kız çocuklarında adet öncesi ve erkeklerde hızlı boy uzama dönemlerinde skolyozun ilerlemesi daha sık gözlenir. Bu nedenle ergenlik çağındaki çocukların skolyoz açısından daha sık izlenmeleri gerekir. Düzenli takipler, eğriliğin artma hızını ve müdahale ihtiyacını değerlendirmek açısından önemlidir" ifadelerini kullandı. Spor sadece kaslara değil, psikolojiye de iyi geliyor Sportif aktivitelerin skolyozun yönetiminde hem fiziksel hem de psikolojik açıdan faydalı olduğuna dikkat çeken Op. Dr. Kaan Tuğberk Özdemir, sözlerini şöyle sürdürdü: "Özellikle yüzme, yoga ve pilates gibi omurga etrafındaki kasları dengeleyen sporlar önerilir. Ancak halter, güreş veya tenis gibi tek taraflı yük bindiren sporlar konusunda dikkatli olunmalı, gerekiyorsa fizyoterapist eşliğinde kişiye özel egzersiz programları düzenlenmelidir. Sonuç olarak skolyozda başarı, erken tanı, düzenli takip ve uygun tedavi ile mümkündür. Ebeveynlerin, öğretmenlerin ve sağlık çalışanlarının bilinçli olması, çocukların sağlıklı bir omurga gelişimi göstermesi için kritik bir rol oynamaktadır" sözlerini aktardı.
D vitamini eksikliği anne ve bebeği olumsuz etkiliyor
23 Haziran 2025 Pazartesi - 10:55 D vitamini eksikliği anne ve bebeği olumsuz etkiliyor Memorial Kayseri Hastanesi Çocuk Endokrinoloji ve Neonatoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Selim Kurtoğlu, hamileler ve bebeklerde D vitamininin eksikliği ile ilgili önemli uyarılarda bulundu. Vücutta kemiklerin oluşup sağlıklı kalmasında kalsiyumla birlikte önemli bir fonksiyonu olan D vitamini, bağışıklık sistemini destekleyerek kasların ve beyin hücrelerinin çalışmasını sağlıyor. DNA’ya doğrudan bağlanabildiği için aynı zamanda bir hormon olarak sınıflandırılan D vitamininin vücuttaki miktarı; cilt rengi, hangi coğrafyada yaşandığı ve yaşam tarzına göre değişebiliyor. Vitamin D’nin eksikliğinin de özellikle anne adayları ve bebeklere olumsuz etkileri olabiliyor. "D vitamini en çok güneşten alınır" Prof. Dr. Selim Kurtoğlu, D vitamininin en çok güneşten alındığını söyleyerek, "Vücudun ne kadar D vitamini ürettiği birçok unsura bağlıdır. Bunlar arasında güneş ışınlarına hangi saatler arasında maruz kalındığı, mevsim, hangi coğrafyada yaşandığı ve cildin rengi önemlidir. Mesela nerede yaşadığınıza ve yaşam tarzınıza bağlı olarak, kışın güneşten çok ya da az veya hiç D vitamini alamazsınız. Yumurta, süt, balık ile hayvansal besinlerin yanı sıra mantar ve bazı sebzelerde de bulunan D vitamini en çok güneşten alınmaktadır. Vücutta yeterli miktarda D vitamini sentezlenmediğinde ve özellikle gebelik döneminde eksik olan D vitamini hem annede hem de doğumdan sonra bebekte ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır" dedi. D vitaminin beyin dokusunda önemli role sahip olduğunu söyleyen Prof. Dr. Kurtoğlu, "Vitamin D, bir vitamin olarak bilinmekte ise de hayatın tüm dönemlerinde birçok doku ve fonksiyonlarına olumlu etkileri nedeniyle hormon özelliği taşıdığı da kabul edilmektedir. Vitamin D eksikliği rikets, kemik zayıflığı, kemik erimesi ve çocuklarda erişkinlerde, yaşlılarda kemik kırıklarına yol açmaktadır. Bu etkilerinin dışında vücut bağışıklığı, kardiovasküler fonksiyonlar, metabolik hastalık tablosu, kanser ve otoimmun hastalıklar açısından koruyucu etkileri ortaya konulmuştur. Böbreklerde aktif D vitamini formuna dönüşür. Diğer etkilerine ek olarak beyin dokusunda önemli rollere sahiptir. Nöronlarda artma ve farklılaşma aşamalarında beyin ve sinirlerde vitamin D reseptörlere bağlanarak etki eder. Nörolojik gelişmeye olumlu katkıları ile ileri yaşlarda görülen dejeneratif beyin hastalıkları ihtimali azalmaktadır" ifadelerini kullandı. D vitamini eksikliğinin anne adayına etkileri hakkında bilgiler veren Kurtoğlu, "Gebelikte D vitamini eksikliği maternal inflamasyonun artışı ile birlikte tansiyon yükselmesi ve proteinüri yani preeklampsi ihtimalini artırır. Bu durum hamileler ve anne karnındaki bebeklerde hayati riske yol açabilir. Ayrıca gebelik diyabeti gelişebilir. Bebekte ise prematürite ve intrauterin büyüme kısıtlanmasına yol açmaktadır. Gebelikte obezite yüzde 22 oranında gözlenmektedir. Gebelerde obezite artışı D vitamini eksikliğinde daha sıktır. Yağ dokusunun artışı ile D vitamini düzeyi düşmeye başlar ve anne-bebek için olumsuz sonuçlara yol açar. Gebelikte D vitamini eksikliği bağışıklık sistemini bozarak viral efeksiyonlarda artışa yol açar ve anne ile bebekte bir dizi probleme yol açar. Vajende aerobik ve anaerobik bakterilerin artışı bakteriel vajinosiz olarak bilinir. Vitamin D düzeyi yetersiz olan gebelerde vajinozis artar ve servikal bölgede (rahim) ve amnios sıvısında enfeksiyon gelişir. Bu durum prematüre doğum ve nörolojik problemlere yol açabilmektedir" dedi. Kurtoğlu, D vitamini düşüklüğünün bebek üzerindeki etkileri hakkında ise şu ifadeleri kullandı: "İntrauterin büyüme kısıtlanması, prematür doğum, düşük doğum ağırlığı, nöral tüp defektlerinde artış (belde açıklık ve kese). Gebelikte D vitamini eksikliğine bağlı enflamasyonla beyin gelişimi de olumsuz etkilenmektedir. Bebeklerde serebral palsy, anksiete, depresyom, otizm ve dikkat eksikliği hiperaktive bozuklukları sık görülmektedir. İlerleyen yaşlarda şizofreni, depresyon, demans ve Parkinson gibi dejeneratif beyin hastalıkları ihtimali artmaktadır. Ayrıca kardiovasküler problemler, metabolik sendrom, kanser ve otoimmün hastalıklarda artış daha fazla gözlenir. Kemik gelişimi ve sağlığında sorunlar oluşabilir. Bunlar arasında raşitizm, osteomalazi, osteopeni, osteoporoz ve kırıklarda artma gözlenir." D vitamini eksikliğinde ne yapılmalı? Eksik D vitamini için yapılması gerekenler hakkında bilgiler veren Prof. Dr. Kurtoğlu, "Ülkemizde 2005 yılında yapılan araştırmada gebelerde yüzde 81,7 ve bebeklerde yüzde 40 oranında D vitamini eksikliği tespit edilmiştir. Gebelik öncesinde vitamin D kaynakları ile beslenme ve D vitamini desteği önemlidir. Gebelikte D vitamini düzeyi 20 nanogram/ml altında ise yetersiz, 12 altında ise düşük olarak yorumlanır. Sağlık Bakanlığı gebelerde 12 haftadan sonra ve doğumdan itibaren 6 ay süreyle günlük D vitamini desteğinin bin 200 ünite olarak uygulanmasını önermektedir. Anne adaylarında yoğurt tüketimi de önemlidir. Bebeklere ise günlük 400 ünite D vitamini verilmektedir. Gebeler, D vitamininden zengin olan yumurta, süt, yoğurt, karaciğer ve balık (somon, sardalye, uskumru, morina gibi) tüketimine önem vermelidir. Bir yumurta 20, bir bardak süt 100, 1 tatlı kaşığı balık yağı 400, 100 gram somon balığı 345 ünite D vitamini içermektedir. D vitamini için güneşlenme önemli bir kaynaktır. Derinin hafif pembeleşmesinin gerçekleştiği 15-30 dakika güneşlenme ile 2 bin ünite D vitamini üretilmektedir" ifadelerini kullandı.
Karın ağrısı deyip geçmeyin, ciddi hastalıkların belirtisi olabilir
23 Haziran 2025 Pazartesi - 10:42 Karın ağrısı deyip geçmeyin, ciddi hastalıkların belirtisi olabilir Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Üyesi Belkıs İpekçi, çocuklarda en sık görülen sindirim sistemi hastalıklarına dikkat çekti. Çocuk gastroenterolojinin çocukların sindirim sistemiyle ilgili hastalıkların tanı ve tedavisiyle ilgilendiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Belkıs İpekçi, "Bu bölümde, yemek borusu, mide, bağırsaklar, karaciğer, safra kesesi ve pankreas gibi organların hastalıkları takip edilir. Örneğin; çocuklarda sık karşılaşılan reflü hastalığı, çölyak hastalığı, inflamatuvar bağırsak hastalıkları (Crohn hastalığı ve ülseratif kolit), karaciğer hastalıkları, kronik karın ağrıları, beslenme bozuklukları ve sık ishal gibi durumlar çocuk gastroenterologlarının ilgilendiği hastalıklar arasındadır" dedi. Büyüme-gelişim problemleri ve beslenme sorunlarının da bu bölümün önemli çalışma alanları olduğunu kaydeden İpekçi, çocukların sağlıklı büyüyüp gelişmesini sağlamayı ve sindirim sistemiyle ilgili problemleri en etkili şekilde tedavi etmeyi amaçladıklarını vurguladı. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çocuk gastroenteroloji hastalığına yönelik her türlü laboratuvar ve görüntüleme tetkiklerinin mevcut olduğunu belirten Dr. İpekçi, endoskopi ünitesinde çocuklara üst gastrointestinal sistem endoskopisi ve kolonoskopi gibi işlemler de yapılabildiğini dile getirdi. "Mutlaka uzmana başvurulmalıdır" Çocuk Gastroenteroloji Kliniği’ne hastaların en sık karın ağrısı, kabızlık, ishal, büyüme geriliği, sarılık gibi şikayetlerle geldiğini dile getiren Dr. İpekçi, "Çocuklarda karın ağrısı oldukça sık görülür ve çoğu zaman basit, kendiliğinden geçen nedenlerden kaynaklanır. Ancak bazı durumlarda karın ağrısı ciddiye alınmalı ve mutlaka uzmana başvurulmalıdır. Örneğin; ağrı şiddetliyse, aniden başladıysa veya giderek kötüleşiyorsa, karın ağrısına yüksek ateş eşlik ediyorsa, çocuğun kilo kaybı, iştahsızlık, sürekli kusma, kanlı dışkı gibi belirtileri varsa, karın ağrısı uzun süredir devam ediyor ve günlük hayatını olumsuz etkiliyorsa, karında sertlik, şişlik ya da dokununca çok hassasiyet varsa, çocukta yürüme güçlüğü, idrar yaparken ağrı veya sarılık gibi ek şikayetler varsa mutlaka bir çocuk sağlığı hastalıkları veya çocuk gastroenteroloji uzmanına başvurulmalıdır. Çünkü karın ağrısı bazı ciddi hastalıkların belirtisi olabilir ve erken tanı ile tedavi süreci çok daha başarılı olur" ifadelerine yer verdi. "Doğru tanı ile yönetilmeleri önemlidir" Çocuklarda gıda intoleransı ve alerjilerin de oldukça yaygın olduğuna dikkat çeken İpekçi, aralarında önemli farkların olduğunu vurguladı. Gıda alerjisini, bağışıklık sisteminin belirli bir gıdaya karşı anormal reaksiyon vermesi durumu olarak açıklayan Dr. Öğr. Üyesi İpekçi, "Çocuklarda en sık görülen gıda alerjileri arasında süt, yumurta, fındık, soya, buğday ve deniz ürünleri bulunur. Yapılan çalışmalara göre, çocukların yaklaşık yüzde 6-8’i hayatlarının bir döneminde gıda alerjisi yaşayabiliyor. Bazı çocuklarda bu alerjiler zamanla düzelebilir" şeklinde konuştu. Gıda intoleransını ise bağışıklık sistemiyle ilgili olmayan, genellikle sindirim sistemi kaynaklı reaksiyon olarak açıklayan İpekçi "En yaygın intolerans tipi laktoz intoleransıdır. (süt şekeri sindirilememe) Gıda intoleransları, alerjilere kıyasla daha yaygındır ama genellikle hayatı tehdit edici değildir. Özetle, hem gıda alerjileri hem de intoleransları çocuklukta sık görülür ve doğru tanı ile yönetilmeleri önemlidir. Çünkü yanlış beslenme alışkanlıkları veya tanısız gıda kısıtlamaları büyüme ve gelişmeyi olumsuz etkileyebilir" diye konuştu. "Fastfood ve hazır gıdaların tüketimi sınırlandırılmalı" Fastfood ve hazır gıdaların, genellikle yüksek yağ, tuz ve şeker içerirken, lif oranlarının ise oldukça düşük olduğuna değinen Dr. Belkıs İpekçi, "Bu tür beslenme alışkanlıkları çocuklarda sindirim sistemi sağlığını olumsuz etkileyebilir. Örneğin, düşük lif tüketimi kabızlık gibi sindirim problemlerine yol açabilir, aşırı yağ ve tuz alımı, mide rahatsızlıkları ve reflü riskini artırabilir. Çocukların sağlıklı büyüyüp gelişebilmeleri için mümkün olduğunca taze, dengeli ve lif açısından zengin gıdalarla beslenmeleri çok önemlidir. Fastfood ve hazır gıdaların tüketimi sınırlandırılmalı, ebeveynler ve eğitimciler bu konuda bilinçlendirilmelidir" dedi. Çocukların sağlıklı bir sindirim sistemine sahip olması için ebeveynlerin dikkat etmesi gereken önemli noktalara da değinen İpekçi, dengeli ve çeşitli beslenmenin önemli olduğunu ifade etti. Çocuklara taze sebze, meyve, tam tahıllar ve lif açısından zengin gıdalar sunmanın sindirim sistemini desteklediğini dile getiren Öğr. Üyesi İpekçi, fastfood ve işlenmiş gıdaların mümkün olduğunca azaltmanın önemli olduğunu vurguladı. "Çocuklarda stres ve kaygı sindirim problemlerini tetikleyebilir" Su tüketiminin sindirim sisteminin düzgün çalışması için gerekli olduğunu bildiren Dr. Öğr. Üyesi Belkıs İpekçi, günlük su tüketiminin çocukların yaşına ve kilosuna uygun şekilde sağlamaya özen gösterilmesi gerektiğinin üzerinde durdu. Hareketin, bağırsak hareketlerini destekleyerek kabızlığı önlediğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi İpekçi, "Çocuklarda stres ve kaygı sindirim problemlerini tetikleyebilir. Rahatlatıcı ortamlar ve psikolojik destek gerektiğinde önemlidir. El yıkama gibi basit hijyen önlemleri enfeksiyonları önler ve sindirim sağlığını korur. Sindirimle ilgili şikayetler uzun sürerse veya ciddiyse mutlaka bir çocuk gastroenteroloğuna başvurulmalı" şeklinde açıklamasını tamamladı.