SAĞLIK
02 Nisan 2026 Perşembe - 16:30 Otizmde kritik uyarı: "6 aylık bebeklerde bile görülebilir" Sivas Devlet Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıklarından Uzm. Dr. Beyza Karataş Bozok, otizmin yalnızca 3 yaşından sonra anlaşılabileceği yönündeki yaygın inanışın gerçeği yansıtmadığını söyledi. Uzm. Dr. Beyza Karataş Bozok, otizm spektrum bozukluğuna ilişkin önemli açıklamalarda bulunarak toplumda doğru bilinen yanlışlara dikkat çekti. Otizm belirtilerinin çok daha erken dönemlerde ortaya çıkabileceğini vurgulayan Bozok, "Bazı bebekler 6. aydan itibaren akranlarından farklı gelişim gösterebilir. Bu nedenle erken belirtilerin gözden kaçırılmaması büyük önem taşıyor" dedi. Tanı sürecine ilişkin de bilgi veren Bozok, "Otizm tanısı herhangi bir kan, idrar tetkiki ya da görüntüleme yöntemi ile konulmaz. Tanı, çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı tarafından yapılan ayrıntılı klinik değerlendirme ile konulur" diye konuştu. Ailelere erken dönem belirtiler konusunda ayrıntılı uyarılarda bulunan Bozok, "Erken dönemde bazı gelişimsel işaretlerin dikkatle izlenmesi gerekir. Örneğin 6 ay civarında sosyal gülümsemenin ya da duygusal yüz ifadelerinin olmaması, 9 ayda ses çıkarma, gülücük ve mimiklerin sınırlı kalması önemli bir uyarı olabilir. 12 ayda ismi söylendiğinde tepki vermeme dikkat edilmesi gereken hususlardır. Bunun yanı sıra işaret etme, gösterme, el sallama gibi jestlerin gelişmemesi de erken belirtiler arasında yer alır. 24 ay civarında çocuğun iki kelimeli spontan cümleler kuramaması ya da gelişimin herhangi bir döneminde konuşma ve sosyal becerilerde gerileme görülmesi mutlaka değerlendirilmelidir. Bu belirtilerden herhangi biri varsa zaman kaybetmeden bir uzmana başvurulmalıdır" ifadelerine yer verdi. Erken tanının hayati önem taşıdığını vurgulayan Bozok, "Erken tanı ve erken müdahale, çocuğun gelişimsel kazanımları açısından belirleyicidir. Özellikle 2,5 yaş öncesinde başlanan özel eğitim ve destek programlarının çok daha etkili olduğu bilinmektedir" dedi.
02 Nisan 2026 Perşembe - 15:57 Sağlık ve ekonomide güçlü sistem hedefi bu görüşmede ele alındı MHP Genel Başkan Yardımcılığı görevine atanan Özgür Bayraktar ile bir araya gelen AL-KON Konfederasyonu ve Hekimsen heyeti, Türkiye’nin sağlık ve ekonomik yapısında ihtiyaç duyulan dönüşümlere ilişkin değerlendirmede bulundu. AL-KON Konfederasyonu ve Hekimsen Sendikası Genel Başkanı Uzm. Dr. Adil Kurban öncülüğündeki heyet, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcılığı görevine atanan Özgür Bayraktar’a hayırlı olsun ziyaretinde bulunarak, Türkiye’nin sağlık ve iktisadi geleceğine yönelik kritik başlıklarda değerlendirmelerde bulundu. Gerçekleştirilen görüşmede; Hekimlik Meslek Kanunu başta olmak üzere sağlık sisteminde köklü dönüşüm ihtiyacı, hekim haklarının güçlendirilmesi ve kamu yararını esas alan sürdürülebilir politikaların hayata geçirilmesi konuları ele alındı. Aynı zamanda iktisadi yapılanma süreçleri ve çalışan odaklı projelerin ülke ekonomisine sağlayacağı katkılar stratejik bir perspektifle değerlendirildi. "Sağlıkta ve ekonomide adil ve güçlü bir sistem için kararlılıkla çalışıyoruz" AL-KON Konfederasyonu ve Hekimsen Genel Başkanı Uzm. Dr. Adil Kurban, "Attığımız her adım; yalnızca bugünü değil, yarının güçlü Türkiye’sini inşa etme hedefinin bir parçasıdır. Sağlıkta ve ekonomide sürdürülebilir, adil ve güçlü bir sistem için kararlılıkla çalışıyoruz. Bayraktar’ın üstlendiği bu önemli görevin, milletimizin refahına ve devletimizin bekasına önemli katkılar sunacağına inanıyoruz" dedi.
Yıl sonu başlayan tükenmişlik sendromuna dikkat
12 Kasım 2025 Çarşamba - 13:01 Yıl sonu başlayan tükenmişlik sendromuna dikkat Medical Point Gaziantep Hastanesi Uzmanı Dr. Rıfat İnci, yıl sonuna doğru artan stres, kaygı ve tükenmişlik hissine karşı uyarıda bulundu. Uzman Dr. Rıfat İnci, "Kendimizi sürekli yetiştirmeye çalışırken, duygusal ve fiziksel olarak bitkin düşebiliyoruz" dedi. Medical Point Gaziantep Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Uzm. Dr. Rıfat İnci, yıl sonuna yaklaşırken artan kaygı ve tükenmişlik hissinin özellikle modern yaşam temposunda yaygınlaştığını belirterek, "Kasım ve Aralık ayları, birçok kişi için hedeflerin gözden geçirildiği, yıl boyunca biriken sorumlulukların tamamlanmaya çalışıldığı yoğun bir dönemdir. İş hayatında performans değerlendirmeleri, öğrencilerde sınav ve başarı kaygısı, ebeveynlerde ekonomik ve sosyal baskılar stres düzeyini artırmaktadır. Bir yılı geride bırakırken, birçok kişi farkında olmadan kendi kendine baskı kuruyor. ‘Bu sene yeterince başarılı oldum mu, hedeflerimi gerçekleştirdim mi?’ gibi sorgulamalar, kişinin öz değerini olumsuz etkileyebiliyor. Bu da zamanla duygusal yorgunluk, motivasyon kaybı ve tükenmişlik sendromuna yol açabiliyor" ifadelerini kullandı. "Tükenmişlik sadece yorgunluk değildir" Dr. İnci, tükenmişlik sendromunun yalnızca fiziksel bir yorgunluk hali olmadığını, duygusal ve zihinsel bir çöküntüyü de beraberinde getirdiğini vurgulayarak, "Kişi kendini sürekli yorgun, değersiz ya da başarısız hissedebilir. Günlük sorumluluklar gözünde büyür, keyif aldığı aktiviteler anlamını yitirir. Uyku bozuklukları, odaklanma güçlüğü, sinirlilik ve motivasyon kaybı bu dönemde sıkça görülür. Kendinden yüksek beklentileri olan kişiler, hedeflerine ulaşamadığında yoğun suçluluk ve başarısızlık duygusu yaşar. Oysa yıl sonunda yapılması gereken şey, eksiklere odaklanmak yerine, geride kalan dönemde gösterilen çabanın farkına varmaktır" şeklinde konuştu. "Yıl sonu kaygısıyla başa çıkmak için öneriler" Dr. İnci, "Kendinize mola verin: Günlük kısa aralar bile zihinsel toparlanmayı sağlar. Gerçekçi hedefler koyun: Her şeyin mükemmel olamayacağını kabul edin. Başarılarınızı hatırlayın: Küçük kazanımları görmezden gelmeyin. Sosyal destek alın: Sevdiklerinizle vakit geçirmek, stresle baş etmede en güçlü araçlardan biridir. Profesyonel destekten çekinmeyin: Uzun süren umutsuzluk, isteksizlik veya yorgunluk durumlarında bir uzmandan yardım alın. Yılın sonuna gelmek, bir şeylerin bitmesi değil; yeniden başlama fırsatıdır. Kendinize şefkat göstermek, yeni yıla daha güçlü ve dengeli bir şekilde adım atmanın en sağlıklı yoludur" diye konuştu.
Bel fıtığı tedavisinde gelişen yeni yöntemler hastanın konforunu artırıp, yatış süresini azalttı
12 Kasım 2025 Çarşamba - 12:51 Bel fıtığı tedavisinde gelişen yeni yöntemler hastanın konforunu artırıp, yatış süresini azalttı İlk bel fıtığı ameliyatından günümüze kadar gelişen bel fıtığı ameliyatı yöntemleri hakkında bilgiler veren Özel Denizli Tekden Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Yasin Levend Özçelik, " Hastanın konforunu artırıcı, daha az hastanede kalma süresini sağlayan yöntemler de geliştirildi" ifadelerini kullandı. Bel fıtığı ameliyatının ilk yapıldığı günden günümüze kadar değişen ve gelişen yöntemleri hakkında bilgiler veren Özel Denizli Tekden Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Yasin Levend Özçelik, bel fıtığı olan hastaların bir uzman doktora görünüp kendisine uygun tedavi öğrenip sonrasında ameliyat olup olmayacaklarına karar vermeleri konusunda uyardı. Op. Dr. Yasin Levend Özçelik, "Bel ameliyatları yaklaşık 100 yıldır modern şekilde yapılmaya başlanmış. İlk olarak 1927 tarihinde bel fıtığı ameliyatı yapıldıktan sonra o çeşitli gelişmeler kaydedilmiş ve günümüze kadar çeşitlenerek ve modernleşerek gelmiştir. İlk yapılan ameliyatlar hala yapılmaktadır. Halk arasında açık ameliyat dediğimiz bel fıtığı ameliyatları bugün de halen devam etmektedir. Ancak bunun hastaya verdiği konforun daha az olması, hastanın ameliyat sonrası sürecinin rahatsız olması gibi sebeplerle daha hastanın konforunu artırıcı, daha az hastanede kalma süresini sağlayan yöntemler de geliştirilmiş. Hastaya daha az zarar veren daha az kemik dokusuna daha az kas dokusuna zarar veren yöntemler de geliştirilmiş. Örneğin, daha sonra mikro cerrahiler 1957’den sonra yapılmaya başlanmış. Bu yöntemin ülkemize gelmesi mikroskopun gelişiminden sonra 2000’leri buluyor ama daha sonra lazer cerrahileri gelişmeye başlıyor, endoskopik cerrahiler gelişmeye başladı. Bunlar gittikçe daha az kesiyle daha ufak kesiyle aynı ameliyatlar hemen hemen aynı başarı oranlarında yapılabilmekte. Hastaya göre tabi seçim yapılmak şart olmakla beraber, her hastaya her yöntem uygun olmasından gerektiğinde biz de hastalarımıza bu yöntemlerden hepsini açık ameliyatından platinli ameliyatına ya da endoskopik ameliyata ful kapalı tam kapalı ameliyat dediğimiz ameliyatlara kadar yapabilmekteyiz" dedi. "Ameliyatsız tedavi mümkün" Bel fıtığı tedavisinde gelişen tedavi yöntemlerine değinen Op. Dr. Yasin Levend Özçelik, "Nükloplastik ameliyatları yapılabiliyor. Lazer ameliyatları yapılabiliyor. Bunlar dediğim gibi hastanın kendisine ve fıtığının durumuna göre kliniğine göre veya geçmişte bel bölgesinde geçirilen ameliyatlara veya hastanın patolojik problemlerine göre çeşitlendirilebilmekte. Yöntemler hastayla konuşarak belirlenmektedir. Yani anlatmak istediğim burada, bel fıtığı ameliyatı sadece ameliyatla olur ve sadece açık ameliyatla olur ön yargısına karşı, halkımıza yöntemlerin çeşitlendiğini ve çok da modern yöntemlerle geliştiği konusunda bilgilendirmek. Halk arasında dolaşan bel fıtığında hemen ameliyat ediyorlar, ameliyat sonrası sakat kalıyorsun gibi ön yarıların yanlış. Bel fıtığı sorunundan derecesine göre belki ameliyatsız kurtulmanız mümkünken geç kalıp geri dönüşü olmayan hasarla sebebiyet verebilirsiniz. Bel fıtığı olan hastaların bir uzman doktora görünüp kendisine uygun tedavi öğrenip ameliyat olup olmayacağına o şekilde karar vermeli" diye konuştu.
Uzm. Dr. Özden Yener Çakmak: "Kronik baş ağrısından sinir blokajı tedavisiyle tamamen kurtulabilirsiniz"
12 Kasım 2025 Çarşamba - 12:31 Uzm. Dr. Özden Yener Çakmak: "Kronik baş ağrısından sinir blokajı tedavisiyle tamamen kurtulabilirsiniz" Nöroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Özden Yener Çakmak, kronik baş ağrısında uygulanan sinir blokajı tedavileri hakkında önemli bilgiler vererek, bu yöntemin ilaç tedavisinden sonuç alamayan hastalara yeni bir umut olduğunu söyledi. Baş ağrısı, milyonlarca insanın yaşam kalitesini düşüren en yaygın sağlık sorunlarından biri olarak kabul ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, sinir sistemi hastalıkları arasında ilk sırada yer alan baş ağrısı, küresel nüfusun yüzde 15’inden fazlasını yılda en az bir kez etkiliyor. Özellikle kronik migren ve küme tipi baş ağrıları, aylarca süren bir döngüyle kişilerin yaşamını olumsuz etkiliyor. Geleneksel tedavilerin yetersiz kaldığı bu durumlarda, son dönemlerde etkili sonuçlar alınan "sinir blokajı tedavisi" öne çıkıyor. "Ağrı sinyali kesilerek rahatlama sağlanıyor" Memorial Antalya Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Özden Yener Çakmak, sinir blokajı tedavisinin ağrıyı kaynağında kesmeyi hedefleyen minimal invaziv bir yöntem olduğunu belirterek, "Bu yöntemle ağrıyı beyne taşıyan sinir yoluna ince bir iğneyle ağrı kesici ilaç enjekte edilir. Bu ilaç siniri geçici olarak uyuşturur ve ağrı sinyalini keser. Böylece hastada kısa sürede belirgin bir rahatlama sağlanır" dedi. Çakmak, sinir blokajı tedavisinin özellikle sık ataklı migren, küme tipi baş ağrısı, ense kökünden gelen gerilim tipi baş ağrısı ve boyun fıtığı ya da kireçlenmeye bağlı ağrılarda etkili olduğunu vurguladı. "İşlem sadece 10 dakika sürüyor" Sinir blokajı tedavisinin kısa sürede ve ağrısız şekilde uygulandığını aktaran Çakmak, "Muayene sonrası ağrının kaynağı belirlenir. Cilt temizlenip lokal anestezi yapılır, ince bir iğneyle sinirin yakınına ilaç enjekte edilir. Tüm işlem 5-10 dakika sürer. Hasta aynı gün evine dönebilir ve istirahat gerekmez. Genellikle 10-15 dakika içinde rahatlama başlar, ağrı yüzde 70-80 oranında azalır veya tamamen geçer. Etki 2 haftadan 3 aya kadar sürer, gerekirse 3-4 ayda bir tekrarlanabilir" ifadelerini kullandı. "Ağrıyla yaşamaktan yorulanlar için birebir çözüm" Sinir blokajı tedavisinin, ilaç tedavisinden fayda görmeyen ve sık baş ağrısı yaşayan kişiler için etkili bir seçenek olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Çakmak, "Bu yöntemle birçok hasta günlük yaşamına ağrısız bir şekilde devam edebiliyor. Nadiren iğne yerinde hafif morluk veya 1-2 gün uyuşukluk görülebilir ancak kalıcı bir yan etki söz konusu değildir" diye konuştu. "Her baş ağrısı aynı değildir" Her baş ağrısının farklı nedenlerle ortaya çıktığını hatırlatan Çakmak, doğru tanının tedavi başarısı açısından çok önemli olduğunu belirtti. "Erken müdahale hem yaşam kalitesini artırır hem de muhtemel komplikasyonları önler. Sık baş ağrısı yaşayan kişilerin zaman kaybetmeden nöroloji uzmanına başvurması gerekir" ifadelerini kullandı.
Yumurta alerjisi olanlara ’grip aşısı’ uyarısı
12 Kasım 2025 Çarşamba - 11:47 Yumurta alerjisi olanlara ’grip aşısı’ uyarısı Gribin nezle ile karıştırılmaması gerektiğini belirten Medicana Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Nuran Katgı, grip hastalığının ciddiye alınmasında fayda olduğunu belirtti. Doç. Dr. Nuran Katgı, her yıl mutasyona uğrayan influenza virüsünün, özellikle kronik hastalar, yaşlılar, hamileler ve çocuklar için ciddi tehlike oluşturduğunu belirtti. Gripten korunmanın en etkili yolunun her yıl güncellenen grip aşısı olduğunu dile getiren Doç. Dr. Nuran Katgı, "Aşının koruyuculuk oranı yüzde 70’e kadar çıkabiliyor. Ancak yumurta alerjisi olanlar yaptırmadan önce mutlaka doktoruna danışmalı" ifadelerini kullandı. Havaların soğumasıyla beraber bulaşıcı hastalıklara da gün doğdu. Özellikle influenza virüslerinin neden olduğu grip, her yıl bu dönemlerde yüzlerce insanı yatak döşek yatırır duruma getiriyor. Hal böyle olunca uzmanlar da gribe karşı dikkat edilmesi gerekenler hakkında vatandaşları uyarıyor. Gribin, kamuoyunda basit bir hastalık olarak görüldüğüne ve de en çok nezle ile karıştırıldığına dikkat çeken Medicana International İzmir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nuran Katgı, grip hastalığının ne olduğunu ve de bu hastalığa karşı nasıl kişinin kendini koruması gerektiğini anlattı. Doç. Dr. Nuran Katgı, "Grip, influenza virüslerinin neden olduğu, yüksek ateş, kas ağrısı, halsizlik ve öksürükle seyreden bir solunum yolu enfeksiyonudur. Nezle ise daha hafif seyirli virüslerle oluşur. Nezlede burun akıntısı ve boğaz ağrısı ön plandayken, gripte ani başlayan ateş ve kırgınlık dikkat çeker" dedi. Her yıl aşı mutlaka yenilenmeli Grip aşısı, vücudu influenza virüsünün yüzey proteinlerine karşı antikor üretmeye yönlendirdiğini ve böylece kişinin virüsle karşılaştığında bağışıklık sisteminin hızlı yanıt verebildiğini aktaran Doç. Dr. Nuran Katgı, "Grip aşısı olan kişilerde hastalık ya hiç gelişmez ya da hafif seyreder" açıklamasını yaptı. Grip aşısının her yıl yenilenmesiyle ilgili de açıklama yapan Doç. Dr. Nuran Katgı, "Grip virüsü sürekli genetik değişim geçirir; bu sürece ‘antijenik drift’ denir. Küçük mutasyonlar virüsün yüzey yapısını değiştirir, önceki yıl oluşan bağışıklık yeni suşlara tam koruma sağlayamaz. Bu nedenle her yıl güncellenmiş aşılar uygulanır" dedi. Öte yandan özellikle grip aşısı olması gereken gruplara dikkat çeken Doç. Dr. Nuran Katgı, "65 yaş üstü bireyler, kronik hastalığı olanlar, hamileler, sağlık çalışanları ve bağışıklık sistemi zayıf kişiler öncelikli gruplardır. Özellikle akciğer hastalığı olan bireyler (KOAH, astım vb.) fazla risk altındadır. Çünkü bu hastalarda solunum kapasitesi sınırlıdır. Grip, bronşlarda iltihap ve daralmaya yol açarak solunumu zorlaştırır ve zatürre riskini artırır" diye konuştu. Öte yandan hamileler ve emziren annelerin grip aşısından çekinmemesi gerektiğine vurgu yapan Doç. Dr. Nuran Katgı, "Hamileler ve emziren anneler için de grip aşısı güvenlidir. Özellikle ikinci ve üçüncü trimesterde yapılması önerilir. Anne ve bebeği hem gripten hem de komplikasyonlardan korur. Ayrıca 6 ayın üzerindeki tüm çocuklara da yıllık grip aşısı önerilir. İlk kez aşılanacak 6 ay-8 yaş arası çocuklara iki doz arayla uygulanır" mesajını verdi. Kanser hastaları, immün yetmezliği olanlar ve kronik hastalar için aşı güvenliği konusuna da ayrıca değinen Doç. Dr. Nuran Katgı, "İnaktive (ölü) grip aşıları güvenlidir. Bu gruplarda canlı virüs içermediği için enfeksiyon riski oluşturmaz, ancak bağışıklık yanıtı daha zayıf olabilir" diye konuştu. Şiddetli yumurta alerjisi olanlar dikkat Grip aşısının koruyuculuk oranı ve yan etkileri hakkında merak edilenleri yanıtlayan Doç. Dr. Nuran Katgı, "Koruyuculuk oranı genellikle yüzde 50-70’tir. Bu oran düşük görünse de hastalığın şiddetini, hastaneye yatış ve ölüm riskini önemli ölçüde azaltır. Aşının yan etkileri olarak kişide hafif kas ağrısı, enjeksiyon yerinde hassasiyet ve düşük ateş görülebilir. Şiddetli yumurta alerjisi olanlarda dikkatli olunmalıdır" sözlerini kaydetti. KOAH ve astım gibi hastalıkları olan kişilerin gribe karşı öncelikle aşı olarak önlem almasında fayda olduğunu dile getiren Doç. Dr. Nuran Katgı, sözlerini şöyle sürdürdü: "Grip, bu hastalıklarda alevlenmelere neden olur. Solunum yolu iltihabı artar, oksijen düşer ve hastane yatışı gerekebilir. Aşılanmayan solunum hastalarında grip bazı komplikasyonlara neden olabilir. Zatürre, solunum yetmezliği ve sepsis gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilir. Grip aşısı doğrudan zatürreye karşı değil, ancak grip sonrası gelişen bakteriyel zatürreyi önlemede etkilidir. Dörtlü aşı ise iki A ve iki B tipi influenza suşuna karşı koruma sağlar. Özellikle riskli gruplarda tercih edilir." Bu ay aşınızı yaptırabilirsiniz Grip aşısı yaptırmak için en uygun dönemin Ekim ve Kasım ayları olduğunu aktaran Doç. Dr. Nuran Katgı, "Aşı yaptırdıktan sonra bağışıklık 2 hafta içinde gelişir, grip sezonu öncesinde koruma başlar. Aşı sayesinde vücutta oluşan koruyuculuk 6-12 ay sürer. Grip aşısıyla birlikte aynı dönemde COVID ve zatürre aşıları da farklı vücut bölgelerine yapılmak şartıyla aynı gün uygulanabilir. Etkileşimleri yoktur. Aile hekimliklerinde grip aşısı risk grubundakilere ücretsiz yapılır. Diğer kişiler eczanelerden reçete ile temin edebilir" bilgisini paylaştı. Grip aşısı konusunda toplumda bazı mitlerin olduğuna da dikkat çeken Doç. Dr. Nuran Katgı, ‘Güçlü bağışıklığa sahip olanların aşıya ihtiyacı yok’ ve ‘Her yıl aşı olunca bağışıklık tembelleşiyor’ gibi söylemlere şu cevabı verdi: "Bu yaklaşımlar yanlıştır. Güçlü bağışıklık sistemi bile yeni suşlara karşı savunmasız olabilir; aşı özgül koruma sağlar. Aşılar bağışıklığı tembelleştirmez, aksine doğal enfeksiyon yaşamadan koruyucu bellek oluşturur. Vitamin takviyeleri genel bağışıklığı destekler ama gribe özgül koruma sağlamaz. Etkili yöntem grip aşısıdır. Grip, basit bir soğuk algınlığı değildir; ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Aşı güvenlidir, her yıl milyonlarca kişiye uygulanır."
Uzmanından soğuk havalar öncesinde uyarı: "Sıcak duş, soba başında oturmak ve sıcak ortamlar egzama hastalığını alevlendiriyor"
12 Kasım 2025 Çarşamba - 11:28 Uzmanından soğuk havalar öncesinde uyarı: "Sıcak duş, soba başında oturmak ve sıcak ortamlar egzama hastalığını alevlendiriyor" Dermatoloji (Cildiye) Uzmanı Prof. Dr. Müge Güler Özden, kış aylarında güneş koruyucunun bırakılmaması ve sıcak ortamlardan kaçınılması gerektiğini belirterek, "Sıcak duş, soba başında oturmak ve sıcak ortamlar egzama hastalığını alevlendiriyor" dedi. Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Müge Güler Özden, yaklaşan kış ayları öncesinde vatandaşları cilt sağlığı konusunda uyardı. Soğuk ve kuru havanın cilt bariyerini zayıflattığını belirten Özden, özellikle egzama hastalarının bu dönemde dikkatli olması gerektiğini ifade etti. Cilt kuruluğuna karşı nemlendirici kullanımının önemine değinen Özden, "Soğuk zamanlarda cilt kuruluğu artar. Sabahları serum veya tonik sonrası hyaluronik asit içeren nemlendirici sürülmesini öneriyoruz. Akşam saatlerinde ise retinol ve C vitamini içeren bakım ürünleri kullanılabilir" diye konuştu. "Cildin kuruması hastalığın alevlenmesine neden olur" Egzama hastalarına da özel uyarılarda bulunan Özden, "Kuru ve soğuk hava egzama hastalarına iyi gelmez. Cildin kuruması hastalığın alevlenmesine neden olur. Bu nedenle sıcak duş almak, soba başında uzun süre oturmak ve sıcak ortamlarda bulunmak egzama şikayetlerini artırır. Kat kat giyinmek de terlemeye yol açarak mantar gibi cilt hastalıklarını tetikleyebilir" şeklinde konuştu. "Özellikle çocuklarda uyku bozuklukları ve okul başarısında düşüşe yol açabilir" Egzamanın genetik bir zeminde geliştiğini ancak çevresel faktörlerden de etkilendiğini belirten Özden, "Stres hastalığı alevlendirir. Aynı zamanda hastalığın kendisi de stres kaynağı olabilir. Özellikle çocuklarda uyku bozuklukları ve okul başarısında düşüşe yol açabilir. Bu yüzden alevlenme dönemlerinde sadece krem değil, sistemik tedaviler de gerekebilir" ifadelerini kullandı.
Profesör soğuk havalar öncesinde uyardı: "Sıcak duş, soba başında oturmak ve sıcak ortamlar egzama hastalığını alevlendiriyor"
12 Kasım 2025 Çarşamba - 11:26 Profesör soğuk havalar öncesinde uyardı: "Sıcak duş, soba başında oturmak ve sıcak ortamlar egzama hastalığını alevlendiriyor" Dermatoloji(Cildiye) Uzmanı Prof. Dr. Müge Güler Özden, kış aylarında güneş koruyucunun bırakılmaması ve sıcak ortamlardan kaçınılması gerektiğini belirterek, "Sıcak duş, soba başında oturmak ve sıcak ortamlar egzama hastalığını alevlendiriyor" dedi. Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Müge Güler Özden, yaklaşan kış ayları öncesinde vatandaşları cilt sağlığı konusunda uyardı. Soğuk ve kuru havanın cilt bariyerini zayıflattığını belirten Özden, özellikle egzama hastalarının bu dönemde dikkatli olması gerektiğini ifade etti. Cilt kuruluğuna karşı nemlendirici kullanımının önemine değinen Özden, "Soğuk zamanlarda cilt kuruluğu artar. Sabahları serum veya tonik sonrası hyaluronik asit içeren nemlendirici sürülmesini öneriyoruz. Akşam saatlerinde ise retinol ve C vitamini içeren bakım ürünleri kullanılabilir" diye konuştu. "Cildin kuruması hastalığın alevlenmesine neden olur" Egzama hastalarına da özel uyarılarda bulunan Özden, "Kuru ve soğuk hava egzama hastalarına iyi gelmez. Cildin kuruması hastalığın alevlenmesine neden olur. Bu nedenle sıcak duş almak, soba başında uzun süre oturmak ve sıcak ortamlarda bulunmak egzama şikayetlerini artırır. Kat kat giyinmek de terlemeye yol açarak mantar gibi cilt hastalıklarını tetikleyebilir" şeklinde konuştu. "Özellikle çocuklarda uyku bozuklukları ve okul başarısında düşüşe yol açabilir" Egzamanın genetik bir zeminde geliştiğini ancak çevresel faktörlerden de etkilendiğini belirten Özden, "Stres hastalığı alevlendirir. Aynı zamanda hastalığın kendisi de stres kaynağı olabilir. Özellikle çocuklarda uyku bozuklukları ve okul başarısında düşüşe yol açabilir. Bu yüzden alevlenme dönemlerinde sadece krem değil, sistemik tedaviler de gerekebilir" ifadelerini kullandı. (FAU
Hayati uyarı: "Öksürük ve nefes darlığını hafife almayın"
12 Kasım 2025 Çarşamba - 11:17 Hayati uyarı: "Öksürük ve nefes darlığını hafife almayın" Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Hüseyin Ulaş Çınar, nefes darlığı, öksürük, kanlı balgam, istemsiz aşırı kilo kaybı gibi belirtilerin, akciğer kanserinin en önemli habercisi olduğunu söyledi. Akciğer kanseri, dünyada en sık ölüme neden olan hastalıkların başında geliyor. Beyin, kemik, karaciğer gibi hayati organlara da sıçrama riski bulunan hastalıktan korunmak için yapılması gerekenleri sıralayan Medicana International Samsun Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Hüseyin Ulaş Çınar, hem tanı hem tedavi hem de hastalıktan korunmak için yapılması gereken hususlara değindi. Dünyada en sık ölüme neden olan hastalıkların başında akciğer kanserinin geldiğine dikkat çeken Doç. Dr. Hüseyin Ulaş Çınar, "Akciğer kanseri, akciğer dokusunun normal hücrelerinin anormal ve kontrolsüz bir şekilde oluşmasıyla ortaya çıkan önlenebilir bir hastalıktır. Akciğer dokusunda oluşan bu kanser hücreleri zaman içerisinde akciğere yakın dokulara yayılabildiği gibi hayati beyin, kemik, karaciğer gibi uzak organlara da yayılabilen ölümcül ve hızlı ilerleyen bir hastalıktır. Akciğer kanseri tüm dünyayı yakından ilgilendiren bir hastalık. Dünyada en sık ölüme neden olan hastalıkların başında geliyor. DSÖ verilerine göre de yılda 2 milyon kişi bu hastalıktan hayatını kaybediyor" dedi. "Nefes darlığı, öksürük, kanlı balgam, istemsiz aşırı kilo kaybı en önemli belirtiler arasında" Kansere özgü olmayan belirtilerin hastalığın en önemli habercisi olduğuna değinen Doç. Dr. Çınar, "Akciğer kanserinin en önemli belirtileri nefes darlığı, öksürük, kanlı balgam, istemsiz aşırı kilo kaybı gibi kansere özgü olmayan belirtilerdir. Bundan dolayı hastalar geç tanı almakta ve geç doktora başvurmaktalar. Akciğer kanserine özel olarak düşünebileceğimiz kanlı balgamda mutlak bir hekim tarafından hastaların görülmesi, tanının netliği açısından da mutlak bir akciğer grafisi veya bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi önerilmekte. Akciğer kanserinden şüphelenildiği zaman ilk önce radyolojik tetkikler ile bu şüphenin doğrulanması gerekiyor. Ondan sonra biyopsi, biyopsi sonrası da hastaya kanser tanısı konulmuşsa genel olarak hastalığın vücuttaki durumunu değerlendirmek için evreleme ve metastaz durumunu ortaya çıkartıyoruz" diye konuştu. "Akciğer kanseri önlenebilir bir hastalık" Yaşam kalitesine dikkat edilmesi ve düzenli muayenelerin hastalığın önlenmesinde önemli olduğunu da vurgulayan Çınar, "Bu kanser türünde tedaviyi belirleyen en önemli etken tümörün cinsi. Genel olarak tümörler 2 başlıkta incelenir. Akciğer kanserinde küçük hücreli ve küçük hücreli dışı olarak ele alınıyor. Küçük hücreli tümörlerde tedavi daha çok kemoterapi, radyoterapi olurken, küçük hücreli dışı tümörlerde erken evre akciğer kanseri ise hastalar, en önemli tedaviyi cerrahi tedavi oluşturmakta. Akciğer kanserinin en önemli risk faktörleri arasında tütün ve tütün ürünlerine maruziyet gelmekte. Bunun yanında asbest, radon gazı, kimyasallar, toz ve gaz dumanlarının inhalasyonu, hava kirliliği ve genetik faktörler de akciğer kanserinin başlıca risk faktörleri arasında. Akciğer kanseri önlenebilir bir hastalık. Sigara kullanma alışkanlığının bırakılması ile birlikte toplumda bu tür ölümcül hastalıkların zaman içerisinde giderek azalacağını düşünüyoruz" şeklinde konuştu.
Akciğer kanseri oranının erkeklerde yüzde 89,9, kadınlarda ise yüzde 43
12 Kasım 2025 Çarşamba - 11:05 Akciğer kanseri oranının erkeklerde yüzde 89,9, kadınlarda ise yüzde 43 Bilecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Uzman Doktor Selma Aktaş, tütün ve tütün ürünlerinin kullanımına atfedilen akciğer kanseri oranının erkeklerde yüzde 89,9 kadınlarda ise yüzde 43 olduğu söyleyerek, "Bu istatistikler dikkate alındığında, ülkemizde bir yıl içerisinde ortaya çıkan yaklaşık 25 bin akciğer kanseri vakasının önlenebilir olduğu açılabiliriz" dedi. Dr. Selma Aktaş, akciğerin vücuttaki oksijen ihtiyacını sağlayan, solunum sistemi organı olduğunu söyledi. Her organ gibi akciğer de birçok hücreden oluştuğunu anlatan Dr, Aktaş sözlerine şöyle devam etti; "Bu hücreler, akciğerin normal olarak görevini yapabilmesi için ihtiyaç doğrultusunda bölünerek çoğalırlar. Akciğer kanseri, yapısal olarak normal akciğer dokusundan oluşan hücrelerin ihtiyaç ve kontrol dışı çoğalarak akciğer içinde bir kitle (tümör) oluşturmasıdır. Burada oluşan kitle öncelikle bulunduğu ortamda büyür, daha ileriki aşamalarda ise çevre dokulara veya dolaşım yoluyla uzak organlara yayılarak hasara yol açarlar. Bu yayılmaya metastaz adı verilir. Akciğer kanseri, başlıca iki alt türde görülmektedir. Bunlar, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK), tüm akciğer kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 85’ini oluşturur ve küçük hücreli tiplere göre daha yavaş ilerler. Daha az yaygın olmakla birlikte hızlı seyirli ve agresif bir tümör tipidir. Akciğer çevresindeki dokulara ve dolaşım sistemi yoluyla uzak organlara kısa sürede yayılabilir. Dünya genelinde akciğer kanseri, erkeklerde en sık görülen, kadınlarda ise ikinci sıklıkta izlenen kanser türüdür. Kanser kaynaklı ölümler arasında ise ilk sırada yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) bağlı Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu (IARC) tarafından oluşturulan küresel kanser veri tabanı olan GLOBOCAN 2022 verilerine göre, dünyada bir yıl içerisinde yaklaşık 2,5 milyon yeni akciğer kanseri vakası görülmüş, 1,8 milyon kişi akciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirmiştir." Uzman Dr. Selma Aktaş, açıklamasının devamında, "Tütün dumanı 7 binden fazla kimyasal madde içermekte olup, bunların en az 70’i kansere yol açtığı bilinen maddelerdir. Sadece sigara değil; puro, pipo ve elektronik sigara gibi yeni nesil ürünler de akciğer kanseri riskini artırmaktadır. Tütün ürünlerinin dumanındaki toksik karışımlar, bronş epitelinde DNA hasarına yol açarak tümör gelişimini tetiklemektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, her yıl 1,3 milyon kişi pasif tütün dumanına (pasif içicilik) bağlı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmektedir. DSÖ, pasif etkilenimin akciğer kanserine yol açtığını ve maruziyetin "güvenli bir düzeyinin" bulunmadığını vurgulamaktadır. Bu nedenle, dumansız hava sahası uygulamaları ve ev içi maruziyetin azaltılmasına yönelik önlemler, aktif tütün kullanımını azaltmanın yanı sıra toplumun kanser yükünü de azaltmaktadır. En güncel verilere göre ülkemizde her yıl yaklaşık 30 bin kişi akciğer kanseri tanısı almakta, 23 bin vatandaşımız bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Vakaların yalnızca yüzde 17’si erken evrede belirlenirken, yüzde 24,3’ü bölgesel, yüzde 58,6’sı ise uzak organ yayılımı evresinde tanı almaktadır. Tanı alma medyan yaşı 65’tir" dedi. Uzman Doktor Selma Aktaş, son olarak, "Akciğer kanserinin küçükken ve yayılmadan önce, erken bir evrede tespit edilmesi, başarılı bir şekilde tedavi edilme ihtimalini arttırır. Ancak genellikle akciğer kanseri belirtileri, hastalık ileri bir evreye gelene kadar ortaya çıkmaz. Akciğer kanseri bazı belirtiler gösterse bile, enfeksiyon ya da sigaradan kaynaklanan etkiler olarak düşünüldüğü için atlanır ve tanı gecikir. Tütün ve tütün ürünlerinin kullanımına atfedilen akciğer kanseri oranının erkeklerde yüzde 89,9 kadınlarda ise yüzde 43 olduğu belirtilmektedir. Bu istatistikler dikkate alındığında, ülkemizde bir yıl içerisinde ortaya çıkan yaklaşık 25 bin akciğer kanseri vakasının önlenebilir olduğu söylenebilir. Tütün ürünlerini bırakmak, her yaşta ve her dönemde sağlık açısından önemli faydalar sağlar. Sigaranın bırakılmasından 10 yıl sonra akciğer kanseri riski, içmeye devam eden bir bireye kıyasla yaklaşık yüzde 50 oranında azalır. Tütün ürünü kullanan vatandaşlarımız, bu bağımlılıktan kurtulmak için Bakanlığımız tarafından sunulan hizmetlerden faydalanabilirler. ALO 171 Sigara Bırakma Danışma Hattı, Sigara Bırakma Polikliniği, Mobil Sigara Bırakma Polikliniği gibi birimlerde, bilimsel etkinliği kanıtlanmış ilaç tedavilerine ücretsiz erişim sağlanmaktadır. Akciğer kanserinde belirtiler genellikle belirsiz seyretmekte, bu durum geç teşhise yol açmaktadır. Farkındalık, erken tanı ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları ile akciğer kanserinin önlenmesi ve erken evrede belirlenmesi mümkündür" dedi.
"Antibiyotik direnci ve süper bakteriler sağlığı tehdit ediyor"
12 Kasım 2025 Çarşamba - 10:55 "Antibiyotik direnci ve süper bakteriler sağlığı tehdit ediyor" Gereksiz antibiyotik kullanımının en tehlikeli sonucunun "antibiyotik direnci" olduğunu vurgulayan İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Attila Önmez, "Bakteriler, hayatta kalmak için sürekli evrimleşir. Bir antibiyotiğe gereksiz yere maruz kaldıklarında, o ilaca karşı nasıl savunma yapacaklarını öğrenirler. Bu durum, o antibiyotiğin gelecekte o bakteriye karşı etkisiz kalmasına yol açar. ’Süper bakteri’ (çoklu ilaca dirençli bakteri) dediğimiz kavram da budur. Eğer gereksiz antibiyotik kullanımı bu hızla devam ederse, gelecekte basit bir idrar yolu enfeksiyonunu veya zatürreyi tedavi edecek etkili antibiyotik bulamayacağımız bir döneme girebiliriz" dedi. İAÜ VM Medical Park Florya Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Attila Önmez, viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanmanın "süper bakteri" riskini artırdığını ve vücudun doğal savunma sistemi olan mikrobiyotaya zarar verdiğini belirtti. "Hayatı tehdit edebilir" Gereksiz antibiyotik almak vücudun doğal dengesini bozduğunu ifade eden Doç. Dr. Attila Önmez, vücuda verdiği önemli zararları ise şöyle açıkladı: "Gereksiz antibiyotik kullanımı, yararlı bakterileri öldürdüğü için bağırsak florası zarar görebilir, bu da ishal veya mantar enfeksiyonları gibi sorunlara yol açar. Ayrıca her ilaçta olduğu gibi antibiyotiklerin de yan etkileri vardır. Gereksiz kullanıldığında karın ağrısı, mide bulantısı, iştahsızlık, ishal hatta karaciğer ve böbrek hasarı gibi yan etki riskleri artar. En önemlisi, gereksiz antibiyotik kullanımı bakterilerin direnç kazanmasını hızlandırır. Bu direnç gelişince, daha önce antibiyotikle kolayca tedavi edilebilen basit bir enfeksiyon bile tedavi edilemez hale gelebilir, ağır seyredebilecek enfeksiyonlara dönüşebilir. Sonuç olarak enfeksiyonların tedavisi zorlaşır, hastanede kalış süreleri uzar, hatta dirençli enfeksiyonlar hayatı tehdit edebilir." "Antibiyotikler virüslere etki etmez" "Mevsimsel hastalıkların artmasıyla birlikte en sık yapılan hataların başında, grip ve nezle gibi viral enfeksiyonlar için antibiyotik kullanmak geliyor" diyen Doç. Dr. Attila Önmez, bu yaygın ve tehlikeli alışkanlığın, gelecekte ciddi enfeksiyonları tedavi edilemez hale getiren "antibiyotik direnci" sorununu körüklediğini vurguladı. Grip, nezle ve Covid-19 gibi hastalıkların virüs kaynaklı olduğunu ve antibiyotiklerin virüsler üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığını belirten Doç. Dr. Attila Önmez, "Bu tür hastalıklar viral etkenli oldukları için kendi seyrini tamamlayıp geçerler; tedavisinde istirahat, yeterli sıvı alımı ve destek tedavisi yeterlidir. Antibiyotik kullanımı bu durumlarda hem gereksiz yan etkilere maruz kalmak demektir hem de ileride direnç gelişimine davetiye çıkarır. Antibiyotikler, bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullandığımız en güçlü silahımızdır. Ancak bu silahı virüslere karşı kullandığımızda, sadece vücudumuzdaki faydalı bakterileri (mikrobiyota) öldürmekle kalmıyor, aynı zamanda zararlı bakterilerin bu ilaçlara karşı direnç geliştirmesine neden oluyoruz" dedi. "En büyük tehdit: antibiyotik direnci ve süper bakteriler" Gereksiz antibiyotik kullanımının en tehlikeli sonucunun "antibiyotik direnci" olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Önmez, süreci şöyle açıkladı: "Bakteriler, hayatta kalmak için sürekli evrimleşir. Bir antibiyotiğe gereksiz yere maruz kaldıklarında, o ilaca karşı nasıl savunma yapacaklarını öğrenirler. Bu durum, o antibiyotiğin gelecekte o bakteriye karşı etkisiz kalmasına yol açar. ’Süper bakteri’ (çoklu ilaca dirençli bakteri) dediğimiz kavram da budur. Eğer toplumdaki gereksiz antibiyotik kullanımı bu hızla devam ederse, gelecekte maalesef basit bir idrar yolu enfeksiyonunu veya zatürreyi tedavi edecek etkili antibiyotik bulamayacağımız bir döneme girebiliriz." Viral ve bakteriyel enfeksiyon nasıl ayırt edilir? Hastaların kendi başına antibiyotiğe karar vermemesi gerektiğini, viral ve bakteriyel enfeksiyon ayrımının mutlaka hekim tarafından yapılması gerektiğini belirten Doç. Dr. Önmez, "Viral enfeksiyonlar genellikle yaygın vücut ağrısı, hafif ateş, burun akıntısı ve boğazda yanma gibi belirtilerle seyreder. Bakteriyel enfeksiyonlar ise genellikle daha lokalizedir; örneğin, tek bir bölgede şiddetli ağrı, yüksek ve düşmeyen ateş, iltihaplı (pürülan) akıntılar veya balgam gibi daha ağır semptomlar gösterir. Bu ayrımı yapacak kişi hekimdir" şeklinde konuştu. "Hekim önerisi olmadan kullanılmamalı" Doç. Dr. Önmez, viral enfeksiyonlarda tedavinin antibiyotik değil, semptomatik (belirtileri hafifletici) olması gerektiğini belirterek, "Ateş düşürücüler, ağrı kesiciler, bol sıvı tüketimi ve istirahat, viral enfeksiyonlarda vücudun kendi savunma sisteminin hastalığı yenmesi için yeterlidir. Hekim önerisi olmadan, komşu tavsiyesiyle veya evde kalan antibiyotikleri kullanmak, sağlığımıza yaptığımız en büyük kötülüklerden biridir" uyarısında bulundu.