SAĞLIK
02 Nisan 2026 Perşembe - 16:30 Otizmde kritik uyarı: "6 aylık bebeklerde bile görülebilir" Sivas Devlet Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıklarından Uzm. Dr. Beyza Karataş Bozok, otizmin yalnızca 3 yaşından sonra anlaşılabileceği yönündeki yaygın inanışın gerçeği yansıtmadığını söyledi. Uzm. Dr. Beyza Karataş Bozok, otizm spektrum bozukluğuna ilişkin önemli açıklamalarda bulunarak toplumda doğru bilinen yanlışlara dikkat çekti. Otizm belirtilerinin çok daha erken dönemlerde ortaya çıkabileceğini vurgulayan Bozok, "Bazı bebekler 6. aydan itibaren akranlarından farklı gelişim gösterebilir. Bu nedenle erken belirtilerin gözden kaçırılmaması büyük önem taşıyor" dedi. Tanı sürecine ilişkin de bilgi veren Bozok, "Otizm tanısı herhangi bir kan, idrar tetkiki ya da görüntüleme yöntemi ile konulmaz. Tanı, çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı tarafından yapılan ayrıntılı klinik değerlendirme ile konulur" diye konuştu. Ailelere erken dönem belirtiler konusunda ayrıntılı uyarılarda bulunan Bozok, "Erken dönemde bazı gelişimsel işaretlerin dikkatle izlenmesi gerekir. Örneğin 6 ay civarında sosyal gülümsemenin ya da duygusal yüz ifadelerinin olmaması, 9 ayda ses çıkarma, gülücük ve mimiklerin sınırlı kalması önemli bir uyarı olabilir. 12 ayda ismi söylendiğinde tepki vermeme dikkat edilmesi gereken hususlardır. Bunun yanı sıra işaret etme, gösterme, el sallama gibi jestlerin gelişmemesi de erken belirtiler arasında yer alır. 24 ay civarında çocuğun iki kelimeli spontan cümleler kuramaması ya da gelişimin herhangi bir döneminde konuşma ve sosyal becerilerde gerileme görülmesi mutlaka değerlendirilmelidir. Bu belirtilerden herhangi biri varsa zaman kaybetmeden bir uzmana başvurulmalıdır" ifadelerine yer verdi. Erken tanının hayati önem taşıdığını vurgulayan Bozok, "Erken tanı ve erken müdahale, çocuğun gelişimsel kazanımları açısından belirleyicidir. Özellikle 2,5 yaş öncesinde başlanan özel eğitim ve destek programlarının çok daha etkili olduğu bilinmektedir" dedi.
02 Nisan 2026 Perşembe - 15:57 Sağlık ve ekonomide güçlü sistem hedefi bu görüşmede ele alındı MHP Genel Başkan Yardımcılığı görevine atanan Özgür Bayraktar ile bir araya gelen AL-KON Konfederasyonu ve Hekimsen heyeti, Türkiye’nin sağlık ve ekonomik yapısında ihtiyaç duyulan dönüşümlere ilişkin değerlendirmede bulundu. AL-KON Konfederasyonu ve Hekimsen Sendikası Genel Başkanı Uzm. Dr. Adil Kurban öncülüğündeki heyet, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcılığı görevine atanan Özgür Bayraktar’a hayırlı olsun ziyaretinde bulunarak, Türkiye’nin sağlık ve iktisadi geleceğine yönelik kritik başlıklarda değerlendirmelerde bulundu. Gerçekleştirilen görüşmede; Hekimlik Meslek Kanunu başta olmak üzere sağlık sisteminde köklü dönüşüm ihtiyacı, hekim haklarının güçlendirilmesi ve kamu yararını esas alan sürdürülebilir politikaların hayata geçirilmesi konuları ele alındı. Aynı zamanda iktisadi yapılanma süreçleri ve çalışan odaklı projelerin ülke ekonomisine sağlayacağı katkılar stratejik bir perspektifle değerlendirildi. "Sağlıkta ve ekonomide adil ve güçlü bir sistem için kararlılıkla çalışıyoruz" AL-KON Konfederasyonu ve Hekimsen Genel Başkanı Uzm. Dr. Adil Kurban, "Attığımız her adım; yalnızca bugünü değil, yarının güçlü Türkiye’sini inşa etme hedefinin bir parçasıdır. Sağlıkta ve ekonomide sürdürülebilir, adil ve güçlü bir sistem için kararlılıkla çalışıyoruz. Bayraktar’ın üstlendiği bu önemli görevin, milletimizin refahına ve devletimizin bekasına önemli katkılar sunacağına inanıyoruz" dedi.
Diyabet sessizce ilerliyor: Uzmanlardan erken tanı çağrısı
14 Kasım 2025 Cuma - 11:38 Diyabet sessizce ilerliyor: Uzmanlardan erken tanı çağrısı Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi, 14 Kasım Dünya Diyabet Günü kapsamında toplumda giderek artan diyabet vakalarına dikkat çekti. Hastanenin Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Güven, diyabetin dünya genelinde 500 milyonun üzerinde kişiyi etkilediğini, Türkiye’de ise her 7-8 kişiden birinin diyabetli olduğunu söyledi. Erken tanının hayati önem taşıdığını vurgulayan Doç. Dr. Güven, "Toplumda diyabetli bireylerin önemli bir kısmı hastalığının farkında değil. Her iki kişiden birinin diyabetli olup bunu bilmediğini düşünüyoruz. Oysa basit bir kan tahlili bile tanı koymak için yeterlidir" dedi. Diyabetin özellikle bazı gruplarda daha sık görüldüğünü belirten Doç. Dr. Güven, ailesinde diyabet öyküsü bulunanlar, obezitesi olan bireyler, kortizon tedavisi gören hastalar, bel ve kalça çevresi geniş olanlar, kolesterol ve tansiyon yüksekliği olan kişilerin risk grubunda olduğunu söyledi. Hastalığın birçok kişide sessiz ilerlediğini belirten Doç. Dr. Güven, diyabetin en sık görülen belirtilerini şöyle sıraladı: ‘’Ağız kuruluğu, aşırı su içme, sık idrara çıkma, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, ayaklarda yanma, çok yemeye rağmen kilo alamama.’’ Doç. Dr. Güven, bu şikayetleri yaşayan vatandaşların zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurması gerektiğini söyledi. Diyabetin yalnızca "kan şekerinin yüksekliği" olmadığını vurgulayan Güven, uzun süre yüksek seyreden kan şekerinin vücudun birçok organında kalıcı hasar oluşturduğunu belirterek, ‘’Diyabet damarların iç yüzeyini bozar. Bu bozulma göz, böbrek, sinir sistemi, kalp ve damarlar gibi hayati organlarda ciddi tahribata yol açar. Gözlerde görme kaybına neden olan diyabetik retinopati, böbrek yetmezliği, sinirlerde his kaybı, kalp krizi ve felç riski artışı, hatta enfekte diyabetik ayak yaraları nedeniyle uzuv kaybı görülebilir." "Diyabet önlenebilir bir hastalıktır" Doç. Dr. Mehmet Güven, yaşam tarzı değişikliklerinin diyabetin kontrolünde büyük rol oynadığını kaydederek düzenli egzersiz, günlük 30 dakikalık yürüyüş, karbonhidrattan fakir ve liften zengin beslenme, hazır ve işlenmiş gıdalardan uzak durma ve günde en az 2 litre su tüketimi gibi alışkanlıkların önemini vurguladı. Diyabet tedavisinde modern tıbbın büyük ilerlemeler kaydettiğini anlatan Güven, dijital insülin pompaları ve kişiye özel tedavi yöntemlerinin yaygınlaştığını hatırlatarak, "Diyabet doğru yöntemlerle kontrol altına alınabilir ve hastaların yaşam kalitesi artırılabilir" ifadelerini kullandı.
Büyükşehir’den 13 ilçede ücretsiz Diyabet taraması
14 Kasım 2025 Cuma - 11:24 Büyükşehir’den 13 ilçede ücretsiz Diyabet taraması Muğla Büyükşehir Belediyesi, 14 Kasım Dünya Diyabet Günü kapsamında diyabet hastalığına dikkat çekmek, erken teşhisin önemini vurgulamak ve farkındalık oluşturmak amacıyla 13 ilçede ücretsiz şeker ve tansiyon ölçümü gerçekleştiriyor. Büyükşehir Belediyesi sağlık ekipleri tarafından yürütülen taramalar, 14-21 Kasım 2025 tarihleri arasında sabah 09.30-12.00 saatleri arasında yapılacak. Ölçümler, il genelinde vatandaşların kolay ulaşabileceği noktalarda kurulacak sağlık stantlarında gerçekleştirilecek. Parmak ucundan yapılan ölçümler sonucu kan şekeri değeri yüksek çıkan vatandaşlar sağlık personeli tarafından bilgilendirilerek en yakın sağlık kuruluşlarına yönlendirilecek. İlçelerde Ölçümler Nerede ve Hangi Tarihlerde Yapılacak? Etkinlikler kapsamında Bodrum ilçesinde 14 Kasım’da Sağlık Birimi Ofisi önünde, 19 Kasım’da Akyarlar Mahallesi Muhtarlığı önünde ve 20 Kasım’da Bitez Mahallesi Muhtarlığı önünde şeker ölçümü yapılacak. Milas’ta 14 Kasım’da Sağlık Birimi Ofisi önünde, 20 Kasım’da ise Güllük Mahallesi Pazaryerinde vatandaşlarla bir araya gelinecek. Yatağan’da 14 Kasım’da Sağlık Birimi Ofisi önünde, 18 Kasım’da Yeniköy Mahallesinde ölçüm yapılacak. Kavaklıdere’de 18 Kasım’da Ortaköy Mahallesinde, 21 Kasım’da ise Kurucuova Mahallesinde etkinlik gerçekleştirilecek. Menteşe’de 14 Kasım’da 2 Nolu Hizmet Binası bahçesinde, 20 Kasım’da ise Sınırsızlık Meydanında vatandaşlara ücretsiz şeker ölçümü hizmeti sunulacak. Ula’da 18 Kasım’da Sarayyanı Mahallesi Muhtarlığı önünde, 21 Kasım’da Ula Belediye Binası önünde ölçümler yapılacak. Marmaris’te 14 Kasım’da Armutalan Hizmet Binası bahçesinde, 20 Kasım’da Kemeraltı Mahallesi’nde sağlık ekibi görev yapacak. Datça’da 14 Kasım’da MUSKİ Abone İşleri Binası önünde, 20 Kasım’da Yazı Mahallesinde vatandaşlara hizmet verilecek. Köyceğiz’de 18 Kasım’da Gülpınar Mahallesi Öğretmen Evi önünde, 20 Kasım’da ise Çandır Mahallesi Muhtarlığı önünde ölçüm noktaları kurulacak. Ortaca’da 14 Kasım’da Sağlık Birimi Ofisi önünde, 21 Kasım’da Pazaryeri girişinde ölçümler yapılacak. Dalaman’da 18 Kasım’da Akçataş Mahallesi Cami önünde, 21 Kasım’da Pazaryeri girişinde vatandaşlara ücretsiz ölçüm hizmeti sunulacak. Fethiye’de 14 Kasım’da Sağlık Birimi Ofisi önünde, 19 Kasım’da ise Pazaryeri girişinde etkinlik gerçekleştirilecek. Seydikemer’de 14 Kasım’da Sağlık Birimi Ofisi önünde, 19 Kasım’da Yakabağ Mahallesi’nde vatandaşların kan şekeri ölçümleri yapılacak. Başkan Aras: "Sağlıklı yaşam alışkanlıklarının yerleşmesi için çalışıyoruz" Kıyı Ege Belediyeler Birliği ve Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras, diyabet farkındalığına yönelik etkinliklerin toplum sağlığı açısından önemine dikkat çekerek şunları söyledi: "Sağlık hizmetlerinde önceliğimiz koruyucu ve önleyici çalışmalardır. Vatandaşlarımızın bilinçlenmesi, diyabetin erken teşhisi ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının yerleşmesi için 13 ilçemizde sahadayız. Bu tür etkinliklerle hem farkındalık oluşturuyor hem de erken teşhisle birçok hastalığın önüne geçilmesine katkı sağlıyoruz" dedi.
Uzmanından uyarı: "2045 yılında diyabetli birey sayısı Türkiye’de 13,4 milyon olacak"
14 Kasım 2025 Cuma - 11:09 Uzmanından uyarı: "2045 yılında diyabetli birey sayısı Türkiye’de 13,4 milyon olacak" Endokronoloji ve Metebolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Cesur, "Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun (IDF) verilerine göre dünyada diyabetli birey sayısının 2045 yılında 783 milyona ulaşacağı öngörülmektedir. Türkiye’de ise 2045 yılında 13.4 milyon diyabetli birey olacağı ve ülkemizin diyabet sıklığı bakımından dünyada 10. sırada yer alacağı tahmin edilmektedir" dedi. Güven Hastanesi Endokronoloji ve Metebolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Cesur, diyabetin tüm dünyada sık görülen bir sağlık sorunu olduğunu ve giderek oranların arttığını söyledi. Cesur, 14 Kasım Diyabet Günü’nün bu yıl Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından temasının ‘İş yerinde diyabet’ olarak belirlendiğini dile getirerek, "Diyabet tüm dünyada oldukça sık görülen bir sağlık sorunudur ve giderek de oranı artmaktadır. IDF verilerine göre dünyada diyabetli birey sayısının 2045 yılında 783 milyona ulaşacağı öngörülmektedir. Türkiye’de ise 2045 yılında 13.4 milyon diyabetli birey olacağı ve ülkemizin diyabet sıklığı bakımından dünyada 10. sırada yer alacağı tahmin edilmektedir. Bugüne baktığımızda ise 2024 verilerine göre 20-79 yaş arası erişkinlerde diyabet sayısı ve görülme sıklığı bakımından Türkiye, Avrupa’da ilk sıradadır" ifadelerini kullandı. "Türkiye obezitede Avrupa’da ilk sırada" Prof. Dr. Cesur, diyabette insülin hormonunun salınımında, etkisinde veya bu faktörlerin her ikisinde bozulmanın oluştuğunu, vücudun karbonhidrat, yağ ve proteinlerden yeterince yararlanamadığını, kan şekeri yüksekliğiyle karakterize, sürekli tıbbi bakım gerektiren kronik bir metabolizma hastalığı olduğunu söyleyerek, "Kilolu kişilerde diyabet daha fazla görülür ve kilo arttıkça diyabet gelişme riski de artar. Maalesef obezite ülkemizin sorunlu diğer bir kronik hastalığıdır. Ve yine maalesef obezite sıklığı bakımından Türkiye, Avrupa’da ilk sıradadır. Tip 1 ve tip 2 diyabet olmak üzere iki tip diyabet vardır. Tip 1 diyabet mutlak insülin gerektiren formdur ve daha çok gençlerde görülür. Diyabetli bireylerin yüzde 90’ını oluşturan tip 2 diyabette ise insülin öncelikli tedavi değildir. İhtiyaç halinde insülin de bir tedavi seçeneği olarak karşımıza çıkabilir. Ancak daha önemlisi tip 2 diyabet önlenebilir bir hastalıktır. Bu nedenle diyabette öncelikli hedef tip 2 diyabetin önlenmesidir. Özellikle riskli bireyler tespit edilir ve bu kişilerde yaşam tarzı düzenlenirse tip 2 diyabet önlenebilir. Obeziteli bireyler burada hedef kitledir. Eğer obezite ile mücadele edilir ve bir kişide yüzde 10 civarında bir kilo kaybı sağlansa dahi diyabetin önlenmesi yönünde önemli adımlar atılmış olur" şeklinde konuştu. "35 yaşından itibaren 3 yılda bir diyabet taraması yapılmalı" Prof. Dr. Cesur, prediyabete de dikkati çekerek, dikkat edilirse diyabet gelişiminin önlenebileceğini söyledi. Prof. Dr. Cesur, sözlerine şunları ekledi: "Dikkat edilmezse prediyabetik bireylerin diyabete dönüşme olasılığı fazladır. Yaş ilerledikçe de tip 2 diyabet görülme sıklığı artar. O nedenle vücut ağırlığı ne olursa olsun 35 yaşından itibaren 3 yılda bir, tercihen açlık plazma glukozu ile diyabet taraması yapılmalıdır. Tedavinin önündeki engellerin başında diyabet farkındalığının yeterli olmaması gelmektedir. Diyabeti erken dönemde tanımak ve uygun şekilde tedavi etmek, muhtemel sorunların önüne geçmek için çok önemlidir. Bu nedenle diyabete ilişkin farkındalığın artması, her gün artan bir oranda yaşamımızı saran diyabet riskinin de önüne geçecektir. Sonuç olarak diyabetin önlenmesi ve yerleşik hastalık oluştuğunda ise komplikasyonlar oluşmadan uygun tedavinin yapılması çok önemlidir. Ülkemizde diyabet ve diyabetin oluşturduğu hasarlarla mücadelenin artarak devam etmesi gereklidir. Tüm halkımız ile basın ve kamuoyunun bu mücadelede birlikte çalışması hepimizi içine alan toplumsal bir sorumluluktur."
Sağlık-Sen, Hukuk Birimi ile üyelerinin sorunlarını yargıya taşıyor
14 Kasım 2025 Cuma - 10:09 Sağlık-Sen, Hukuk Birimi ile üyelerinin sorunlarını yargıya taşıyor Sağlık-Sen, kurulduğu günden bu yana sağlık ve sosyal hizmet profesyonellerinin mali, özlük ve sosyal haklarını geliştirmek için mücadele ederken, güçlü avukat kadrosuyla da üyelerinin sorunlarını yargıya taşıyor. Sağlık ve sosyal hizmet profesyonellerinin çeşitli konularda yaşadığı adaletsizlikler, Sağlık-Sen Hukuk Birimi tarafından titizlikle incelenerek yargıya taşınıyor. Dava süreci Sağlık-Sen avukatları tarafından takip ediliyor. Türkiye genelinde 63 avukatla üyelerine hizmet veren Sağlık-Sen, bugüne kadar 6 bin dava açtı. Konuyla ilgili sosyal medya hesabından paylaşım yapan Sağlık-Sen Genel Başkanı Mahmut Faruk Doğan, "Sağlık-Sen olarak 63 avukatımızla Türkiye’nin en kapsamlı hukuk birimine sahibiz. Üyelerimizin yasal haklarını korumak için bugüne kadar 6 binin üzerinde dava açtık. Bu davalar, yalnızca mevcut mağduriyetleri gidermiyor; sağlık ve sosyal hizmet profesyonellerinin yarın karşılaşabileceği risklere karşı da güçlü bir hukuki koruma sağlıyor" ifadelerini kullandı. Sendikacılığın sadece masada verilen bir mücadele olmadığını vurgulayan Doğan, "Haksızlığa uğrayan her üyemizin hakkını savunmak, bu mücadelenin en önemli parçasıdır. Türkiye’nin dört bir yanında görev yapan 63 avukatımızla hiçbir üyemizi tek başına bırakmıyor; adalete ihtiyaç duyulan her noktada onların yanında duruyoruz. Sağlık-Sen Hukuk Birimi, bugüne kadar açtığı 6 bin dava ile bu kararlılığın somut bir göstergesidir. Bundan sonra da üyelerimizin hakkını korumak, adaleti tesis etmek ve güçlü hukuki güvencemizi daha da büyütmek için çalışmalarımızı kararlılıkla sürdüreceğiz" dedi.
Kelebek hastalığı (lupus) kadınlarda 9 kat fazla görülüyor
14 Kasım 2025 Cuma - 10:08 Kelebek hastalığı (lupus) kadınlarda 9 kat fazla görülüyor Halk arasında ’kelebek’ hastalığı olarak da bilinen ’lupus’ hakkında önemli açıklamalarda bulunan Medicana Sağlık Grubu İç Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Murtaza Çit, lupus hastalığının çoğu zaman diğer hastalıklarla karıştırıldığını, tanının gecikmesinin ise hayati risklere yol açabileceğini ifade etti. Lupus hastalığının erkeklere oranla kadınlarda 9 kat fazla görüldüğünü aktaran Uzm. Dr. Murtaza Çit, bu hastalığın kalp, böbrek, akciğer gibi hayati organları etkileyebildiğini söyledi. Yüzde burun ve yanaklarda kızarıklıklarla kendini gösteren ve bu nedenle de halk arasında kelebek hastalığı olarak da bilinen lupus hastalığı hakkında bilgi veren Medicana International İzmir Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Murtaza Çit, "kelebek hastalığı" tanımının hastalığı tam anlamıyla tanımlamadığını aktardı. Uzm. Dr. Murtaza Çit, hastalığın bir çok semptomu olduğunu ve de kronik bir hastalık olduğunu vurguladı. Lupus hastalığının neden meydana geldiğinin kesin olarak bilinmediğini ifade eden Uzm. Dr. Murtaza Çit, "Bağışıklık sistemiyle ilgili, vücutta birçok sistemi tutan, birçok organı etkileyen bir hastalık. Bağışıklık hücrelerinin dokulara gösterdiği reaksiyonla ortaya çıkan bir hastalık. Birçok dokuyu etkiliyor; bunlar eklemler, akciğer, cilt, karaciğer, böbrek, kalp, organ zarları, batın zarı... Tüm bu organlara ve dokulara karşı bağışıklık sistemi reaksiyonu gelişmesine neden oluyor" diye konuştu. Güneş ışığı ve dışarıdaki alerjenler hastalığı tetikleyebilir Hastalığın sebepleri arasında birçok neden olabileceğini aktaran Uzm. Dr. Murtaza Çit, bunlar arasında genetik faktörlerin yanında çevresel faktörlerin de olabileceğini söyledi. Uzm. Dr. Murtaza Çit, "Bazı nedenlerden dolayı bağışıklık sistemi reaksiyon gösteriyor ve bunun sonucunda lupus hastalığı görülebiliyor. Bu nedenler arasında genetik faktörler etkili olabilir. Ancak tek başına değil! Çevresel faktörler; örneğin güneş ya da dışarıdaki diğer alerjenler, radyasyon gibi etkenler hastalığa neden olabilir" dedi. Hastalığın belirtileri hakkında bilgi veren Uzm. Dr. Murtaza Çit, "Kelebek görüntüsünün dışında; halsizlik, yorgunluk, kas-eklem ağrısı, yüksek ateş, eklem ağrısı, ciltte döküntü olabiliyor. Eklemlerde şişlikler olabiliyor. Yüzde kızarıklıklar olabiliyor. Bunları gördüğümüzde bu hastalığı da düşünebiliriz" ifadelerini kullandı. Romatizmal hastalıklarla karıştırılabiliyor Lupus hastalığının belirtileri arasında yer alan eklem ağrısı, eklemlerde şişlik durumlarının romatizmal hastalıklarla karıştırılmasına neden olduğunu belirten Uzm. Dr. Murtaza Çit, "Özellikle romatoid artritle bu çok karıştırılıyor. Romatoid artritte de eklemlerde ağrılar ve şişlikler olabiliyor. Bu lupusta da olabiliyor. Dolayısıyla sadece eklem ağrısıyla doktora gelen hastada tanı karışabiliyor. Bunu detaylıca incelemek ve gerekli testleri yapmak gerekiyor" mesajını verdi. Doğru tanının konulması için öncelikle hastanın ağrı durumunu iyi takip etmesi gerektiğini ve bazı testler yaptırması gerektiğini dile getiren Uzm. Dr. Murtaza Çit, "Lupus hastalığında belirtilerin aktifleşme ve sakin dönemleri oluyor. Eğer hasta hastalığın sakin döneminde hekime başvurursa bir semptom tanımlanamayabilir. Ama aktifleşme döneminde giderse tanı konulması daha kolay olur. İşte eklemlerde şişlik, ağrı, yüzde kızarıklık gibi belirtiler hastalığın alevlendiği dönemlerde ortaya çıkar. Bu dönemde hasta, hekime başvurursa daha kolay tanı konulabilir. Aksi takdirde doğru teşhis alması kolay olmayacaktır" açıklamasını yaptı. 100 bin kişiden 15-20’sinde görülen bir hastalık olduğunu aktaran Uzm. Dr. Murtaza Çit, hastalığa tanı konulmasının zor olmasından kaynaklı verilerin düşük olabileceğini aktardı. Uzm. Dr. Murtaza Çit, sözlerini şöyle sürdürdü: "Özellikle alevlenme dönemi dışında hastaya tanı konulmasının güç olmasından dolayı hastalar rahatsızlıklarını anlamlandırmak ve doğru tedaviye ulaşmak için doktor doktor gezebiliyor. Lupus hastalığı tanısı konulmasında en etkili yöntem, otoimmün testlerdir. Yüzde kızarıklıklar, eklemlerde sıvı birikmesi, akciğer, kalp gibi organlarda sıvı toplanması gibi ciddi semptomlar ortaya çıktığında hastaya yapılan testlerle tanı konulabiliyor. Düzenli olarak normal kan testlerini yapmak şart. Testlerde otoimmün panel dediğimiz antinükleer antikor (ANA) pozitifliği değeri görünce büyük oranda ‘lupus hastasıdır’ denilebiliyor. Bunların yanında da anti-dsDNA, antifosfolipid antikorlar da pozitif olabiliyor." Ömür boyu takip ve tedavi gerektiriyor Lupus hastalığının erkeklere oranla kadınlarda 9 kat fazla görüldüğünü açıklayan Uzm. Dr. Murtaza Çit, lupus hastalığının vücutta yarattığı doku hasarına bağlı olarak ölümcül sonuçlar doğurabileceğini söyledi. Öte yandan lupus hastalarına bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar verildiği için hastaların enfeksiyonlara açık olduğunu dile getiren Uzm. Dr. Murtaza Çit, enfeksiyon sebebiyle de hastanın hayatını kaybetme ihtimalinin olabileceğini vurguladı. Lupus hastalığının tedavisi hakkında açıklama yapan Uzm. Dr. Murtaza Çit, sözlerini şöyle tamamladı: "Lupus semptomlarına göre tedavi edilebilen bir hastalık. Hastalığın alevlenme döneminde, bağışıklık sisteminin ortaya çıkardığı etkileri baskılamak için yüksek doz kortizol tedavisi kullanılıyor. Kortizol yetersiz kaldığında immün sistemi baskılayıcı tedavilere geçilebiliyor. İmmün sistemi düzenleyerek hastalığın seyrini düzeltmek amaçlanıyor. Bu tedavilerin dozu, hastalığın alevlendiği dönemlerde artırılabilirken, hastalığın sakinlediği dönemlerde dozu düşürülerek uzun süre bu şekilde devam edilmesi bekleniyor. Hastanın ömür boyu takibinin ve tedavisinin devam ettirilmesi gerekiyor."
Ev yapımı konservede ‘ölümcül’ tehlike
14 Kasım 2025 Cuma - 09:58 Ev yapımı konservede ‘ölümcül’ tehlike İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ) Gıda Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nazan Turhan, sonbaharda yapılan ev tipi konserveler konusunda tüketicilere hayati uyarılarda bulundu. Özellikle domates, biber, patlıcan ve turşu gibi ürünlerde yeterli sıcaklık ve sterilizasyon sağlanmadığında ‘clostridium botulinum’ bakterisinin üreyebileceğini belirten Prof. Dr. Turhan, "Bu bakterinin ürettiği botulinum toksini, çok ciddi bir zehirlenme türü olan botulizme neden oluyor. Sinir sistemini etkileyen bu zehir, kasları felç edebiliyor ve tedavi edilmezse ölümcül sonuçlar doğurabiliyor" diye konuştu. Havaların serinlemesiyle birlikte mutfaklardaki kış hazırlıkları da hızlandı. Ev yapımı konserveler mutfak raflarındaki yerini almaya başlarken, İEÜ Gıda Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nazan Turhan ise konserve yapımı sırasında oluşabilecek risklere karşı uyarılarda bulundu. "Havayla teması önleyin" Kasım ayında evde konserve yapımının yoğun olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Turhan, dikkat edilmesi gerekenleri şöyle sıraladı: "Turşusu yapılacak sebzelerin mutlaka taze olması gerekir. Sebzeler topraktan tamamen arındırılmalı; kasenin içinde değil, musluk altında iyice yıkanmalı. En sağlıklı ambalaj cam kavanozlardır. Kullanılacak kavanoz, kapak ve mutfak gereçleri özenle temizlenmeli, gerekirse kaynar suyla steril edilmeli. Sebzelerin arasında hava kalmamalı, kavanozun içine tabak ya da ağırlık konularak sebzelerin havayla teması önlenmeli. Ayrıca, konservelerde bol miktarda tuz kullanmak da koruyuculuk açısından önemli." "Doğru sıcaklıkta saklayın" Fermentasyonun genellikle 3-5 gün içinde başladığını belirten Prof. Dr. Turhan, bu süreçte konservelerin serin ve karanlık bir ortamda saklanması gerektiğini belirterek, "Konserve kurulduktan sonra ilk 3-5 gün oda sıcaklığında (yaklaşık 20 derece) fermantasyon başlar. Gaz çıkışı ve hafif bulanma görülünce kavanozlar serin, karanlık bir yere (10-15 derece) veya buzdolabına alınmalıdır. Uzun süre sıcak ortamda (25 derece ve üzeri, özellikle 30-37 derece) bırakılan turşularda hem tat bozulur hem de botulizm riski artar" dedi.
Geçmeyen öksürük akciğer alarmı olabilir
14 Kasım 2025 Cuma - 09:49 Geçmeyen öksürük akciğer alarmı olabilir Medical Point Gaziantep Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Demet Çetin, grip ve solunum yolu enfeksiyonlarına karşı vatandaşları uyardı. Medical Point Gaziantep Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Demet Çetin, soğuk havalarda grip ve solunum yolu enfeksiyonlarına karşı vatandaşlara önemli bilgiler verdi. Dr. Çetin, "Soğuk havaların etkisini artırdığı bu günlerde grip ve solunum yolu enfeksiyonları yeniden artış gösteriyor. Basit bir grip ya da soğuk algınlığı gibi görünen belirtiler, zamanında tedavi edilmezse zatürre (pnömoni) gibi ciddi bir akciğer enfeksiyonuna dönüşebiliyor" dedi. "Grip ve COVID-19, zatürre için zemin hazırlıyor" Uzm. Dr. Demet Çetin, sonbahar ve kış aylarında özellikle yaşlılar, çocuklar ve kronik hastalığı olan bireylerin daha dikkatli olması gerektiğini vurgulayarak, "Grip, nezle ya da COVID-19 sonrası bağışıklık sistemi zayıflar. Bu durumda bakteriler akciğerlere daha kolay yerleşir ve zatürreye neden olabilir. Özellikle yüksek ateş, nefes darlığı, göğüs ağrısı ve balgamlı öksürük gibi belirtiler ciddiye alınmalıdır. Zatürre, akciğer dokusunun mikroorganizmalarla iltihaplanması sonucu ortaya çıkan, ciddi seyirli bir enfeksiyon hastalığıdır. Viral veya bakteriyel kökenli olabilir. Erken tanı konulmaz ve uygun tedavi başlanmazsa hastalık hızla ilerleyip solunum yetmezliğine neden olabilir" ifadelerini kullandı. Uzm. Dr. Demet Çetin, zatürre riskine karşı 4 önemli belirtiye dikkat edilmesi gerektiğini belirterek, "Yüksek ve düşmeyen ateş, şiddetli ve balgamlı öksürük, nefes darlığı veya göğüs ağrısı, aşırı halsizlik ve iştahsızlık, bu belirtilerden biri bile mevcutsa, hastaların vakit kaybetmeden bir göğüs hastalıkları uzmanına başvurmalıdır. Zatürre basit bir soğuk algınlığı değildir. Evde yapılan bitkisel karışımlar, geçici olarak rahatlama sağlasa da hastalığın ilerlemesini durdurmaz. Gecikmiş vakalarda hastaneye yatış, hatta yoğun bakım desteği gerekebilir. Ayrıca düzenli el yıkama, dengeli beslenme, sigaradan uzak durma ve kapalı ortamlarda maske kullanımı da hastalıktan korunmada önemli rol oynuyor. Zatürre erken tanı ve doğru tedaviyle tamamen iyileşebilir. Ancak geç kalındığında ölümcül sonuçlar doğurabilir. Özellikle risk grubundaki bireyler solunum yolu enfeksiyonlarını kesinlikle hafife almamalı" şeklinde konuştu. Zatürreden korunmanın en etkili yollarından birinin aşı olduğunu belirten Uzm. Dr. Demet Çetin, grip aşısı ve zatürre aşısının risk grubundaki bireylerde hayat kurtardığını söyledi.
Endoüroloji, hızlı bir dönüşüm yaşıyor
14 Kasım 2025 Cuma - 09:41 Endoüroloji, hızlı bir dönüşüm yaşıyor Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Turna, Endoürolojinin (endoskopik ürolojik ameliyatları ile ilişkili uzmanlık alanı) özellikle son yıllarda teknolojik gelişmelerle birlikte çok hızlı bir dönüşüm yaşandığını söyledi. Prof. Dr. Turna, "Bu dönüşüm hem hasta konforunu hem cerrahi güvenliği hem de tedavi etkinliğini büyük ölçüde artırdı." dedi. Acıbadem Kent Hastanesi Robotik Cerrahi Direktörü Prof. Dr. Burak Turna ve Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endoüroloji Direktörü Doç. Dr. M. Can Kiremit tarafından Uluslararası Üroloji Araştırmaları Derneği’nin katkılarıyla düzenlenen "Endoürolojiden Medikal Tedaviye: Taş Hastalığında Yenilikçi Yaklaşımlar" başlıklı sempozyum ürologları bir araya getirdi. Prof. Dr. Turna, Acıbadem Kent Hastanesi ev sahipliğinde gerçekleşen toplantının açılışında endoürolojideki gelişmelere dikkat çekti. Turna, toplantının böbrek ve üreter taşı güncel sorunlarına çözüm üretmek, yenilikçi ve güncel yaklaşımları yakından takip etmek ve klinik pratikte karşılaşılan güçlükleri bilimsel bir zeminde tartışmak amacıyla düzenlendiğini söyledi. Lazer teknolojileri ve robotik sistemler ön planda Prof. Dr. Turna açılış konuşmasında endoürolojideki yenilikler arasında lazer teknolojilerindeki ilerlemelerin önemli bir yer tuttuğunu kaydetti. Prof. Dr. Turna, şunları söyledi: "Yeni nesil lazer sistemleriyle daha hızlı, etkin ve güvenli taş kırma ve daha kontrollü enerji aktarımı mümkün hale geldi. Bu gelişmeler operasyon süresini kısaltırken komplikasyon oranlarını da azaltıyor. Yeni nesil aspiratörlü üreterorenoskopi sistemlerinin kullanımı da önemli kazanımlar getiriyor. Bu sistemler taş fragmanlarının daha etkin temizlenmesini sağlıyor ve böbrek içi basıncı kontrol ederek enfeksiyon riskini azaltıyor. Ayrıca aspiratörlü ulaşım kılıfları da cerrahi başarıyı artırıyor. Bu aksesuarlar sayesinde cerrahi saha daha temiz kalıyor, taşsızlık oranı artıyor ve operasyon güvenliği yükseliyor." Robotik sistemler daha fazla yer bulacak Prof. Dr. Turna konuşmasında endoürolojinin geleceğinde robotik sistemlerin daha fazla yer bulacağına da dikkat çekti. Prof. Dr.Turna, "Robotik üreterorenoskopi henüz gelişme aşamasında olsa da yakın gelecekte ergonomi, hassasiyet ve kontrol açısından cerrahlara önemli avantajlar sunacak." dedi. Acıbadem Kent Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Çağrı Büke’nin hastanenin ameliyathane ve teknolojik alt yapısıyla ilgili bilgi verdiği sempozyumda alanında uzman 9 konuşmacı bilgi ve deneyimlerini paylaştı. Öğleden sonraki oturumda ise 3 ameliyathaneden canlı cerrahi uygulamalarının görüntüleri eş zamanlı olarak salona aktarıldı ve vakalar tartışıldı.
Prof. Dr. Bozkırlı: "Diyabette ne kadar erken teşhis konulursa hasarlar o düzeyde önlenebilir"
14 Kasım 2025 Cuma - 09:26 Prof. Dr. Bozkırlı: "Diyabette ne kadar erken teşhis konulursa hasarlar o düzeyde önlenebilir" Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Emre Bozkırlı, diyabet tedavisinin olmazsa olmazının hastalığa uygun şekilde sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz alışkanlığının kazanılması olduğunu söyledi. Ülkemizde 12 milyon kişinin diyabetle yaşadığını belirten Acıbadem Adana Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Emre Bozkırlı, halk arasında bilinen adı ile şeker hastalığı, yani diyabetin günümüz yeme-içme ve hareket alışkanlıklarına bağlı olarak sürekli artış gösterdiğini, adeta obezite ve diyabet hastalıkları için de ’pandemi’ kavramının geçerli olduğunu dile getirdi. "Erken teşhis hayat kurtarıyor" 14 Kasım Dünya Diyabet Günü’nde önemli bilgiler veren Prof. Dr. Bozkırlı, "Diyabet yaşam boyu süren bir hastalık olması ve başta gözler, böbrekler, kalp-damar sistemi gibi hayati organlarda neden olabildiği kalıcı hasarlar nedeniyle, hastanın yanı sıra ailesini, çevresini ve hatta ülkesini etkileyebilen ciddi bir halk sağlığı problemidir. Ne kadar erken teşhis konulursa bu hasarlar o düzeyde önlenebilmekte, tanıda ne kadar geç kalınırsa vücutta o kadar fazla kalıcı hasara neden olmaktadır" ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Bozkırlı, hastalığın temel belirtilerini halsizlik-yorgunluk hissi, ağız kuruluğu, çok su içme-çok idrara çıkma, hızlı ve istemsiz kilo kaybı, bulanık görme, ayaklarda yanma, batma, uyuşma ve karıncalanma şeklinde rahatsızlık hissi, yaraların normalden daha geç iyileşmesi, cinsel işlev bozuklukları, ciltte kuruluk ve kaşıntı olarak sıraladı. "Obeziteyle paralel seyrediyor" Özellikle erişkinlerde görülen diyabet türü olarak bilinen Tip 2 diyabetin, kilo fazlalığı ile paralel seyrettiğini aktaran Prof. Dr. Bozkırlı, daha sonra şunları söyledi: "Obeziteli veya kilo fazlalığı bulunan, bel çevresi kalınlığı kadınlarda 80 santimetre, erkeklerde 90 santimetre üzerinde olan bireyler, doymuş yağlardan- karbonhidratlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlığı olanlar, hareketsiz yaşam tarzı olan, birinci dereceden akrabalarında diyabet öyküsü bulunanlar, 4 kilogram üzerinde iri bebek doğurma öyküsü olan veya gebelik şekeri tanısı almış kadınlar, yüksek tansiyon, kan yağlarında yükseklik veya aterosklerotik damar hastalığı bulunan hastalar, daha önce açlık şekeri sınırda yüksek bulunmuş (100-125 mg/dL) kişiler, polikistik over sendromu öyküsü olan kadınlar ve başta kortizonlu ilaçlar gibi bir takım ilaçları kullanan hastalar diyabet gelişimi yönünden yüksek riskli olarak kabul edilmektedir." "Böbrek yetmezliği ve uzuv kaybına yol açabilir" Prof. Dr. Bozkırlı, kan şekerleri yüksek seyreden hastalarda göz dibindeki damarlarda kanamaya bağlı görme kaybı, beyni besleyen atardamarlarda tıkanıklık sonucu felç ihtimali, kalbi besleyen koroner damarlarda tıkanıklık zemininde kalp krizi, böbreklerde etkilenmeye bağlı olarak böbrek yetmezliği gelişimi-diyaliz ihtiyacı ve ayaklarda uzuv kaybına neden olabilecek ciddiyette yaralar görülebildiğini anlattı. Bütün bu durumların olmadan önlenebilmesi ve olmuş hastalarda tedavisinin sağlanabilmesi için temel şartın bu konuda deneyimli bir hekimin kontrolünde kan şekeri kontrolünün sağlanması olduğunu ifade etti. "Yiyip içmemek değil uygun şekilde beslenmek önemli" Tedavinin temelinde, toplumda farkındalık oluşturulması ve hastaların diyabet konusunda eğitiminin yer aldığının altını çizen Bozkırlı, tedavinin olmazsa olmazının; başlıca hastalığa uygun şekilde sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz alışkanlığının kazanılması olarak tanımlanabilen yaşam tarzı değişiklikleri olduğunu vurguladı. Halk arasındaki yaygın kanının aksine diyabet hastalarının yememe-içmemesi değil, hastalıklarına uygun şekilde beslenmeleri gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Bozkırlı, "Bunların haricinde hastanın özelliklerine uygun olarak hap tedavileri ve enjeksiyon şeklinde uygulanan tedaviler bulunmaktadır. İlaç tedavilerinin en önemli özelliklerinden biri tedavinin hastaya özgü olması zorunluluğudur. Tüm hastalara doktor kontrolünde; yaşı, cinsiyeti, eşlik eden hastalıkları, böbrek ve karaciğer fonksiyonlarının durumu gibi birçok faktör göz önünde bulundurularak kişiye özel bir tedavi düzenlenmelidir" dedi. Diyabetin bir "Düzenli kontrol hastalığı" olduğunu belirten Prof. Dr. Bozkırlı, hastaların düzenli kan şekeri kontrolleri yaptırması organ etkilenmeleri yönünden değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi.
Sonbaharda alerjilere dikkat: Polenler gitti, küf mantarları geldi
13 Kasım 2025 Perşembe - 14:14 Sonbaharda alerjilere dikkat: Polenler gitti, küf mantarları geldi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Mustafa Faysal Baysal, küf mantarlarının evde görünmeden çoğalabildiğini belirterek, "Solunum yoluyla bu mantar sporlarına maruz kalan kişilerde burun akıntısı, hapşırık, geniz kaşıntısı, gözlerde sulanma ve öksürük gibi belirtiler ortaya çıkabiliyor" dedi. Havaların serinlemeye başladığı, kapalı alanlarda daha fazla vakit geçirdiğimiz sonbahar ayları, birçok kişi için alerjik hastalıkların yeniden alevlendiği bir dönem anlamına geliyor. Bahar aylarında polenler nedeniyle artan alerjik şikayetler, sonbaharda bu kez küf mantarları, ev tozu akarları ve nemli ortamlar yüzünden yeniden ortaya çıkıyor. Alerjinin kimi zaman yıl boyu devam edebilen bir durum olduğunu belirten Medline Adana Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Mustafa Faysal Baysal, bu problemin erken tanı ve uygun tedaviyle kontrol altına alınabileceğini söyledi. Küf mantarları ve ev tozu akarları alerjiyi tetikliyor Sonbaharla birlikte hava sıcaklıklarının düşmesi ve yağışların artmasının iç mekanlarda nem oranını yükselttiğini belirterek, Dr. Baysal, "Bu durum da küf mantarlarının ve ev tozu akarlarının çoğalması için elverişli bir ortam oluşuyor. Küf mantarları genellikle banyo, mutfak, bodrum gibi nemli bölgelerde duvarlarda veya mobilya arkasında görünmeden çoğalabiliyor. Solunum yoluyla bu mantar sporlarına maruz kalan kişilerde burun akıntısı, hapşırık, geniz kaşıntısı, gözlerde sulanma ve öksürük gibi belirtiler ortaya çıkabiliyor. Ev tozu akarları ise özellikle yünlü halılar, pelüş oyuncaklar, yatak ve yastık içlerinde yaşıyor. Havalandırılmayan odalarda biriken bu mikroskobik canlılar da solunum yoluyla alerjik reaksiyonları tetikleyebiliyor. Bu sorundan korunmak için, evlerin sık sık havalandırılması, halıların düzenli olacak şekilde süpürülmesini ve yatak takımlarının yüksek ısıda yıkanması gerekiyor" dedi. Kapalı alanlar alerjiyi riskini artırıyor Havanın soğumasıyla birlikte daha fazla kapalı ortamlarda vakit geçirmenin alerjik kişilerin riskini arttırdığını söyleyen Baysal, "Okulların açılması, iş yerlerinde uzun saatler geçirilmesi ve evde geçirilen zamanın artması, alerjenlerle temas süresini uzatıyor. Bu da burun tıkanıklığı, sürekli hapşırma, boğazda yanma ve öksürük gibi şikâyetlerin sıklaşmasına neden oluyor. Evlerde kullanılan ısıtıcı sistemleri de ortam havasını kurutarak burun ve boğaz mukozasının savunma direncini azaltabiliyor. Bu durum hem alerjik reaksiyonlara hem de üst solunum yolu enfeksiyonlarına zemin hazırlıyor. Bu nedenle yaşam alanlarının düzenli havalandırılması, filtrelerin temizlenmesi ve ortam nem dengesinin korunması büyük önem taşıyor" şeklinde konuştu. Burun tıkanıklığını hafife almayın Uzun süren burun tıkanıklığı, geniz akıntısı veya geçmeyen öksürüğün sadece basit bir soğuk algınlığı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini kaydeden Baysal, "Bu tür belirtiler kronikleşirse alerjik rinit veya sinüzit gibi rahatsızlıklara dönüşebiliyor. Bu durumda alerji belirtileri yaşam kalitesini düşürmeden önce bir göğüs hastalıkları veya alerji uzmanına başvurmak önem taşıyor" diye konuştu. Dr. Mustafa Faysal Baysal, sonbahar alerjilerini önlemek veya hafifletmek için şu önerileri sıraladı: "Evde nem oranını yüzde 40-50 arasında tutun; gerekirse nem alıcı cihaz kullanın Yatak, yastık ve yorganları haftada bir 60 derecede yıkayın Halı, perde ve pelüş oyuncakları mümkün olduğunca azaltın Pencereleri sabah erken veya gece geç saatlerde kısa süreli açarak evi havalandırın Küf oluşan bölgeleri sirke veya özel temizlik ürünleriyle temizleyin Gerekirse doktor tavsiyesiyle alerji ilaçları veya burun spreyleri kullanın Evcil hayvan tüyleri alerjiyi tetikleyebileceği için hayvanla aynı odada uyumamaya özen gösterin."