SAĞLIK
17 Mart 2026 Salı - 11:09 Yatınca kaybolan o şişliğe dikkat Kasık fıtığının günümüzde modern cerrahi tekniklerle daha konforlu şekilde tedavi edilebildiğini belirten Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Faruk Özkul, "Kasık fıtığı tedavisinde modern cerrahi tekniklerin sunduğu imkanlar sayesinde hastalar daha konforlu bir ameliyat süreci ve hızlı bir iyileşme dönemi yaşayabiliyor. Bu yüzden kasık bölgesinde ortaya çıkan şişlik, ağrı veya rahatsızlık hissi gibi belirtilerin göz ardı edilmemesi ve gerekli tıbbi değerlendirmenin zamanında yapılması büyük önem taşıyor" dedi. Kasık fıtığı, toplumda en sık görülen cerrahi hastalıklardan biri olup özellikle erkeklerde daha yaygın görülüyor. Karın duvarındaki zayıf bir noktadan bağırsak ya da karın içi dokuların dışarı doğru çıkmasıyla oluşan kasık fıtıkları, zamanla büyüyebilen ve tedavi edilmediğinde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen bir rahatsızlık olarak biliniyor. Günlük yaşamı olumsuz etkileyebilen kasık fıtıkları, özellikle ayakta uzun süre kalma, ağır kaldırma veya fiziksel efor sırasında belirgin hale gelebiliyor. Uzmanlar erken dönemde fark edilen fıtıkların tedavisinin hem daha kolay olduğunu hem de muhtemel komplikasyonların önlenmesi açısından önemli olduğunu vurguluyor. VM Medical Park Kocaeli Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Faruk Özkul, kasık fıtıklarının günümüzde modern cerrahi teknikler sayesinde daha konforlu ve hızlı tedavi edilebildiğini belirterek özellikle kapalı (laparoskopik) yöntemin sağladığı faydalara dikkat çekti. "Kasık bölgesindeki şişlik önemli bir belirti" Kasık fıtığının en sık görülen belirtilerine değinen Op. Dr. Faruk Özkul, "Kasık bölgesinde şişlik, ağrı ve özellikle ayakta dururken veya ağır kaldırırken artan rahatsızlık hissi kasık fıtığının en önemli belirtilerindendir. Hastalar genellikle bu şişliğin yatınca kaybolduğunu ifade eder. Ancak fıtık zamanla büyüyebilir ve bazı durumlarda bağırsak sıkışmasına yol açarak acil cerrahi gerektirebilir. Bu nedenle erken dönemde değerlendirilmesi ve uygun tedavinin planlanması büyük önem taşır" dedi. Laparoskopik (kapalı) yöntem nedir Kasık fıtığının tedavisinde temel yöntemin cerrahi olduğunu belirten Özkul, gelişen teknolojiler sayesinde açık ameliyatların yanı sıra laparoskopik yani kapalı yöntemin de yaygın olarak uygulandığını söyledi. Op. Dr. Özkul, "Laparoskopik kasık fıtığı ameliyatı, karın duvarına açılan küçük kesilerden yerleştirilen kamera ve özel cerrahi aletler yardımıyla yapılan bir ameliyattır. Bu yöntem sayesinde fıtık bölgesi içeriden görüntülenir ve zayıf olan karın duvarı özel bir yama ile güçlendirilir. Kapalı cerrahi yöntemler, son yıllarda birçok cerrahi alanda olduğu gibi kasık fıtığı tedavisinde de daha sık tercih edilen yöntemler arasında yer alıyor. Daha küçük kesilerle gerçekleştirilen bu ameliyatlar, hastaların ameliyat sonrası süreçte daha konforlu bir iyileşme dönemi geçirmesine katkı sağlayabiliyor" diye konuştu. "Kapalı ameliyatın faydaları" Kapalı yöntemle yapılan kasık fıtığı ameliyatlarının hastalar açısından birçok fayda sağladığını ifade eden Op. Dr. Özkul, şu bilgileri paylaştı: Daha küçük kesiler nedeniyle daha az ameliyat izi. Ameliyat sonrası daha az ağrı. Günlük yaşama daha hızlı dönüş. Hastanede kalış süresinin kısa olması. Özellikle iki taraflı fıtıklarda aynı seansta müdahale imkanı." Uygun hastalarda kapalı yöntemin oldukça başarılı sonuçlar verdiğini vurgulayan Özkul, "Laparoskopik kasık fıtığı ameliyatı sonrasında hastalar genellikle kısa sürede ayağa kalkabilir ve çoğu hasta birkaç gün içinde günlük yaşamına dönebilir. Ancak her hastanın durumu farklıdır. Bu nedenle hangi cerrahi yöntemin uygulanacağı, hastanın genel sağlık durumu ve fıtığın özellikleri değerlendirilerek belirlenmelidir" diye konuştu. "Erken tanı komplikasyon riskini azaltır" Özkul, kasık fıtığının kendiliğinden iyileşmeyen bir hastalık olduğunu hatırlatarak, kasık bölgesinde şişlik veya ağrı fark eden kişilerin vakit kaybetmeden bir genel cerrahi uzmanına başvurması gerektiğini belirtti. Op. Dr. Faruk Özkul, "Erken dönemde yapılan değerlendirme ve planlanan cerrahi tedavi, hem komplikasyon riskini azaltır hem de hastaların yaşam kalitesini artırır". Kasık fıtığı tedavisinde modern cerrahi tekniklerin sunduğu imkanlar sayesinde hastalar daha konforlu bir ameliyat süreci ve hızlı bir iyileşme dönemi yaşayabiliyor. Bu nedenle kasık bölgesinde ortaya çıkan şişlik, ağrı veya rahatsızlık hissi gibi belirtilerin göz ardı edilmemesi ve gerekli tıbbi değerlendirmenin zamanında yapılması büyük önem taşıyor" ifadesini kullandı.
17 Mart 2026 Salı - 11:07 Prof. Dr. Çelik: "Onkofertilite kanser tedavisi alan hastaya gelecekteki ebeveynlik şansını koruma imkanı sunar" Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hüsnü Çelik, onkofertilitenin kanser tedavisi alan hastaya gelecekteki ebeveynlik şansını koruma imkanı sunduğunu söyledi. Başkent Üniversitesi Adana Dr. Turgut Noyan Uygulama ve Araştırma Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı sorumlu öğretim üyesi Prof. Dr. Hüsnü Çelik, kanser tanısı alan hastalarda tedavi öncesi doğurganlığın korunmasının hayati önem taşıdığını vurguladı. Günümüzde cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi gibi yöntemlerin fertilite potansiyelini önemli ölçüde azaltabildiğini belirten Prof. Dr. Çelik, "Onkofertilite, kanser tedavisi alan hastaya aynı zamanda gelecekteki ebeveynlik şansını koruma imkanı sunar. Kanser tanısı almış kişilerde üreme potansiyelinin korunması, geliştirilmesi ve kullanılması artık bir lüks değil modern onkolojik tedavilerin vazgeçilmez bir parçasıdır" dedi. Tanı alındığı andan itibaren umutsuz bir karanlığa gömülen kişilerin yanında, onlara arkadaşlık eden Onkofertiliteyi ‘karanlık bir tünelde fener tutmak’ olarak nitelendiren Prof. Dr. Hüsnü Çelik, özellikle kadınlarda meme, rahim, yumurtalık ve diğer kanser türlerinde üreme organlarının alınması ya da var olan organların uygulanacak tedavilere bağlı olarak işlevsiz hale gelme riskine dikkat çekti. Tedavi öncesinde yumurtaların toplanıp dondurulabildiğini ifade eden Çelik, "Tedavi tamamlandıktan sonra bu hücreler kullanılarak dış ortamda gebelik elde edilebilir. Kullanılan kemoterapilerin yumurtalıklar üzerindeki toksik etkisine karşı, yumurtalık dokusunun ya da yumurtaların dondurulması yöntemleriyle de doğurganlık korunabilir" şeklinde konuştu. Her hastaya bilgilendirme yapılmalı Kanser tanısı konulduğu anda, tedavi başlamış olsa dahi fertilite konusunun mutlaka gündeme getirilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Çelik, güncel kılavuzların bu konuda çok net olduğunu vurguladı. Bilgilendirme sürecinde hastanın yaşına veya mevcut çocuk sayısına, dil, din, ırk, kültür, sosyal statü, ekonomik durum, sosyal güvence gibi hiçbir şeye bakılmaksızın hareket edilmesi gerektiğini ifade eden Çelik, şu açıklamalarda bulundu: "Zaten çocukları var, bir daha istemez ya da bu hastanın böyle bir isteği olacağını sanmıyorum" gibi varsayımlar tamamen yanlıştır. Zira bu bilgilendirme hastanın zihninde yeni bir pencere açar. Hasta, kanserin dünyanın sonu olmadığını, gelecekte çocuk sahibi olma ihtimalinin devam ettiğini fark eder. Bu yaklaşımın hastanın psikolojik ve fiziksel iyilik halini artırdığı, moralini yükselttiği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Bu aynı zamanda son dönemlerde bir hayli popüler hale gelmiş olan bütüncül yaklaşımlara da bir örnek teşkil eder." Çocuk hastalarda bile mümkün: Doku dondurma yöntemiyle doğurganlık korunabilir Onkofertilitenin sadece mevcut kanser hastaları için değil, BRCA mutasyonu gibi genetik risk taşıyan bireyler için de bir güvence olduğunu kaydeden Prof. Dr. Çelik, henüz ergenliğe girmemiş çocuklarda uygulanan yöntemlere de değindi. Çelik, "Ergenlik öncesi çocuklarda henüz hücre üretimi başlamadığı için doku dondurma yöntemi uygulanır. Kız çocuklarında yumurtalık, erkek çocuklarında ise henüz deneysel aşamada olsa da testis dokusu dondurularak tedavi sonrası tekrar vücuda nakledilebilir. Bu yöntemle gebelik sağlanan başarılı vakalar mevcuttur" ifadelerini kullandı.
17 Mart 2026 Salı - 10:58 Uzmanından uyarı: "3 günde 1 haftalık kalori almak mümkün" Ramazan ayı sürecinde midenin farklı bir metabolik süreç yaşarken bayram sofraları ile zorlanabildiğini söyleyen Medicana Sağlık Grubu Beslenme ve Diyet Uzmanı Sena Nur Doğan, "3 günde 1 haftalık kalori almanın mümkün olabileceği gibi ciddi sağlık sorunları da beraberinde gelir; her yıl bayram dönemlerinde hastanelerin acil servislerine ani tansiyon ve kan şekeri yükselmeleri, mide ağrısı ve hazımsızlık, safra kesesi atakları ile şiddetli reflü ve mide yanması şikayetleriyle başvurular artmaktadır’ dedi. Ramazan ayı boyunca değişen öğün düzeni ve uzun açlık saatleri, vücudun metabolik dengesini farklı bir ritme alıştırırken, bayramın gelmesiyle birlikte sofraların bir anda çeşitlenip, porsiyonların büyümesi ve gün boyu süren ikramların devreye girmesi hastalıkları da beraberinde getirebiliyor. Medicana International Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sena Nur Doğan, bu geçiş süreci doğru yönetilmezse sağlık açısından bazı risklerin ortaya çıkabileceğini belirterek "Özellikle tatlılar, hamur işleri, kırmızı et ağırlıklı yemekler ve sık yapılan ikramlar hareketsizlikle birlikte günlük enerji alımını ciddi şekilde artırabilir. 3 günde 1 haftalık kalori almanın mümkün olabileceği gibi ciddi sağlık sorunları da beraberinde gelebilir. Her yıl bayram dönemlerinde hastanelerin acil servislerine ani tansiyon yükselmeleri, kan şekeri yükselmesi, mide ağrısı ve hazımsızlık, safra kesesi atakları, şiddetli reflü ve mide yanması şikayetleriyle başvurular artmaktadır. Uzun süren açlık döneminden sonra bir anda ağır, yağlı ve porsiyonu büyük öğünler tüketmek özellikle mide ve safra sistemi üzerinde ciddi bir yük oluşturur. Ayrıca fazla tuzlu ve yağlı besinler tansiyon hastaları için risk oluşturabilirken, şerbetli tatlılar diyabet hastalarında kan şekeri kontrolünü zorlaştırabilir" ifadelerini kullandı. Bayramı daha rahat geçirmek için 5 öneri Ramazan boyunca sindirim sistemi daha küçük porsiyonlara ve belirli saatlere alışmışken bayram sabahı yapılan ağır kahvaltılar ve gün içinde arka arkaya tüketilen tatlıların mideyi zorlayabileceğini hatırlatan Doğan bayram dönemini daha rahat geçirmenizi sağlayacak 5 öneriyi şöyle sıraladı: "Güne hafif bir kahvaltıyla başlayın. Bayram sabahında kızartmalar, sucuk, kavurma gibi ağır besinler yerine peynir, zeytin, sade yumurta, tam tahıllı ekmek ve sebzelerden oluşan dengeli bir kahvaltı tercih etmeye çalışın. Tatlı tüketiminde ölçülü olun. Şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlılar tercih edebilir veya porsiyonlarınızı küçültebilirsiniz. Aynı gün içinde kendinize bir porsiyon tatlı tüketimi esnekliği sağlayarak dengede kalmaya özen gösteriniz. Porsiyonları küçültün. Bayram ziyaretlerinde her ikramdan küçük miktarlarda tatmak, toplam kalori alımını kontrol etmeye yardımcı olur. İkramlar arasında mutlaka 2 saat olmasına özen göstermeye, doyduğunuz noktada bedeninizi zorlamamaya dikkat ediniz. Su tüketimini artırın. Ramazan sonrası sıvı alımının yeniden düzenlenmesi gerekir. Gün boyunca yeterli su içmek hem sindirimi kolaylaştırır hem de aşırı yeme isteğini azaltır. Ziyaretlerde ikram edilen çay ve kahve vücudunuzun su gereksinmesini daha da arttırabilmektedir, gün içinde 5 kupadan daha fazla çay ve kahve içmemeye özen gösteriniz. Hareket etmeyi ihmal etmeyin. Bayram ziyaretleri arasında yapılacak kısa yürüyüşler kan şekeri ve sindirim sistemi için oldukça faydalıdır." Bayramın keyfi dengeyle çıkarılabilir Porsiyon kontrolü ve öğün düzeni korunduğu sürece bayramın sağlık sorunu yaşanmadan geçirilebileceğinin altını çizen Doğan, "Bayram sofraları kültürümüzün en keyifli ve paylaşım dolu anlarından biridir. Önemli olan bu sofraların tadını çıkarırken dengeyi koruyabilmektir. Küçük porsiyonlar, dengeli seçimler ve biraz hareket sayesinde hem bayramın keyfi çıkarılabilir hem de sağlık korunabilir. Unutulmamalıdır ki bayram yalnızca sofraların değil; paylaşmanın, ziyaretlerin ve birlikte geçirilen güzel anların bayramıdır" açıklamasında bulundu.
Bakan Memişoğlu ve Rektör Hacımüftüoğlu bir arada: Sağlık yatırımları ve üniversite projelerine tam destek
17 Ocak 2026 Cumartesi - 09:32 Bakan Memişoğlu ve Rektör Hacımüftüoğlu bir arada: Sağlık yatırımları ve üniversite projelerine tam destek Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, bir dizi programa katılmak üzere geldiği Erzurum’da temaslarda bulundu. Ziyaret kapsamında Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu da programa eşlik etti. Bakan Memişoğlu’nun Erzurum programı çerçevesinde; Erzurum Valiliği ve Erzurum Büyükşehir Belediyesi ziyaret edilerek şehrin sağlık vizyonu, mevcut yatırımlar ve kurumlar arası iş birliğini güçlendirmeye yönelik değerlendirmeler gerçekleştirildi. Erzurum’un simge eserlerinden Ulu Camiinde vatandaşlarla birlikte Cuma namazı eda edildi ardından ise asırlardır sürdürülen Binbir Hatim geleneği kapsamında yapılan dualara hep birlikte iştirak edildi. Program kapsamında Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı Erzurum Kongre Binası da ziyaret edildi. Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, Erzurum Kongresinde Rize delegesi olarak görev yapan ve İstiklal Madalyası sahibi olan merhum dedesi Mehmet Necati Memişoğlu’nun oturduğu sıraya oturarak dedesinin aziz hatırasını dualarla yâd etti. Milli Mücadele’nin simge mekânında yaşanan bu anlamlı anlar, katılımcılar tarafından büyük bir vefa örneği olarak değerlendirildi. İlaç ve Aşı Üretiminde Erzurum Hedefe Yürüyor Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’nun başkanlığında düzenlenen "Sağlıklı Türkiye Yüzyılı: Erzurum Sağlık Yöneticileri Toplantısı"nda ise Erzurum’daki sağlık hizmetleri ve devam eden projeler ele alındı. Toplantıda Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu, üniversite bünyesinde yürütülen akademik ve bilimsel çalışmalar, Araştırma Hastanesinin sağlık hizmetlerindeki etkin rolü ile hayata geçirilen ve planlanan sağlık projeleri hakkında kapsamlı bir sunum gerçekleştirdi. Rektör Hacımüftüoğlu, özellikle İlaç, Aşı ve Biyoteknoloji Enstitüsü, İlaç Hammadde Merkezi ve bu alanda yürütülen Ar-Ge faaliyetlerine dikkat çekerek, Erzurum’un ilaç üretiminde önemli bir merkez haline gelmesini hedefleyen çalışmaların kararlılıkla sürdüğünü ifade etti. Birçok önemli hastalığın tedavisine yönelik yürütülen bilimsel çalışmaların, Sağlık Bakanı Memişoğlu’nun güçlü desteğiyle önemli aşamalara ulaştığını vurguladı. "Atatürk Üniversitesi, Bölgesi İçin Büyük Önem Taşıyor" Türkiye’de son yıllarda sağlık alanında önemli değişim ve dönüşümleri hayata geçirdiklerini belirten Bakan Memişoğlu, bu yenilenmeye öncülük eden şehirlerden olan Erzurum’un ve Atatürk Üniversitesinin taşıdığı misyona değinerek: "Erzurum ziyaretimizde bir kez daha gördük ki Atatürk Üniversitesi, yalnızca bölgesi için değil ülkemizin sağlık vizyonu açısından da stratejik bir merkezdir. Üniversite bünyesinde yürütülen ilaç ve aşı çalışmalarında kat edilen mesafe, Türkiye’nin sağlık alanında dışa bağımlılığını azaltma ve küresel ölçekte söz sahibi olma hedefi bakımından büyük değer taşımaktadır. Araştırma Üniversitesi kimliğiyle Atatürk Üniversitesi, özellikle bölgenin sağlık yükünü omuzlayan kritik bir görev üstlenmekte; hem bilimsel üretim hem de hizmet kapasitesiyle ‘Sağlıklı Türkiye Yüzyılı’ vizyonunun en güçlü dayanaklarından biri haline gelmektedir" ifadelerini kullandı. Toplantıda, sağlık hizmetlerinin niteliğini artırmaya yönelik atılacak adımlar ile üniversite-kamu iş birliğinin güçlendirilmesine ilişkin değerlendirmelerde bulunulurken, "Sağlıklı Türkiye Yüzyılı" vizyonu doğrultusunda Erzurum’un sağlık alanındaki potansiyelinin daha da ileriye taşınması konusunda görüş birliğine varıldı.
Bir yıl yutma mücadelesi veren doktor, doğum günü pastasını yutabilmenin mutluluğunu yaşadı
17 Ocak 2026 Cumartesi - 09:25 Bir yıl yutma mücadelesi veren doktor, doğum günü pastasını yutabilmenin mutluluğunu yaşadı Toplumda görülme sıklığı 100 binde bir ile beş arasında değişen ve nadir hastalıklar grubunda yer alan akalazya, 56 yaşındaki dermatoloji doktoru Lütfiye Çoban’ın yaşam kalitesini bir yıl boyunca olumsuz etkiledi. Hekim olması nedeniyle şikâyetlerini reflü sanarak kendi kendine tedavi etmeye çalışan Çoban, yutma güçlüğü nedeniyle uzun süre düzgün beslenemedi. Doktor arkadaşları tarafından uygulanan tedaviyle yutma kabiliyeti geri gelen dermatoloji doktoru Çoban, hastanede kesilen doğum günü pastasını rahatça yİyip yutabilmenin mutluluğuna kavuştu. Uzun süredir yutma güçlüğü yaşayan 56 yaşındaki dermatoloji doktoru Lütfiye Çoban, akalazya hastalığı nedeniyle katı gıdaları rahatlıkla tüketemez hale geldi. Kendi hekimlik bilgisinin de etkisiyle şikâyetlerini başlangıçta reflü olarak değerlendiren Çoban, doğru tanı ve tedaviyle Memorial Göztepe Hastanesi’nde sağlığına kavuştu. Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Süleyman Günay tarafından uygulanan Peroral Endoskopik Miyotomi (POEM) yöntemi sonrası, uzun bir aradan sonra ilk kez rahatça yemek yiyebilen Çoban, doğum gününde pastasından ilk lokmayı aldı. "Hekim olmam kendi kendime tanı koyma hatasına yol açtı" Hasta Lütfiye Çoban, tanı sürecine ilişkin yaşadıklarını şu sözlerle anlattı: "Akalazya tanısını yaklaşık bir-üç ay önce aldım. Ancak şikâyetlerim yaklaşık bir yıldır vardı. Başlangıçta daha hafifti ve hekim olmam nedeniyle kendi kendime tanı koyma hatasına düştüm. Daha çok reflü olduğunu düşündüm ve bir süre reflüye yönelik kendi kendime tedavi uygulamaya çalıştım." "Lokmaların geçişini kolaylaştırmak için su içmek zorundaydım" Hastalığın zamanla ilerlediğini belirten Çoban, yaşadığı süreci şöyle aktardı: "Hastalık sinsi ilerlediği için şikâyetlerim giderek arttı. Yemeklerle boğazda takılma hissi oluşmaya başladı. Her öğünde lokmaların geçişini kolaylaştırmak için neredeyse bir bardak su içmek zorunda kalıyordum. En çok zorlayan ise gece öksürükleri oldu. Şikâyetler artınca yapılan tetkiklerle tanı netleşti ve tedavi sürecine geçtik." "Bugün su içmeden kahvaltı yapabildim" Tedavi sonrası yaşadığı değişimi ise "Yaklaşık 24 saat önce tedavim gerçekleştirildi. Uygulanan yöntem çok konforlu, açık bir ameliyat olmaması büyük avantaj. Kısa sürede toparlanabiliyorsunuz. Bugün su içmeden kahvaltı yapabildim. Doğum günüm iki gün önceydi ama o gün pasta yiyemedim. Şimdi ise rahatlıkla doğum günü pastamı yiyebileceğim" şeklinde anlattı. "Tanı gecikirse tedavi zorlaşıyor" Hastanın tedavi sürecini anlatan Memorial Göztepe Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Süleyman Günay, akalazyanın tanı sürecine şöyle dikkat çekti: "Yutma sırasında ‘yediklerim yemek borumda kalıyor’ şikâyetiyle başvuran hastalar çoğu zaman reflü tanısıyla uzun süre takip edilebiliyor ya da psikolojik nedenlere bağlanabiliyor. Akalazya hastalığında tanı süresi genellikle üç ila beş yıl değişiyor. Bu hastamız bir yıl içinde tanı aldığı için şanslı." Akalazyanın sessiz ilerleyen ancak ciddi sonuçlara yol açabilen bir hastalık olduğunu vurgulayan Günay, "Yiyecekler yemek borusunda biriktiği için özellikle yatış pozisyonunda öksürük atakları görülebilir, akciğerlere kaçma nedeniyle zatürre gelişebilir. Tanı geciktiğinde yemek borusu genişler ve yapısı bozulur; bu da tedaviyi zorlaştırır ve tedaviye yanıtı olumsuz etkiler" dedi. "POEM yöntemi açık bir cerrahi operasyon değil" Uygulanan yönteme ilişkin bilgi veren Günay, sözlerine şöyle devam etti: "Bu hastada tanı, ilaçlı yemek borusu filmi, endoskopi ve manometri testlerinin birlikte değerlendirilmesiyle konuldu. Uyguladığımız POEM yöntemi açık bir cerrahi operasyon değildir. Vücutta kesi olmaz, işlem tamamen endoskopik olarak gerçekleştirilir. Kaslar gevşetildiğinde hastanın şikâyetleri hızla ortadan kalkar." "Her merkezde uygulanabilen bir tedavi değil" Hastalığın nadir görüldüğünü hatırlatan Günay, erken tanının önemine dikkat çekerek son olarak şu bilgileri paylaştı: "Akalazya, toplumda görülme sıklığı yüz binde bir ile beş arasında değiştiği için nadir hastalıklar grubunda yer alır. Her merkezde uygulanabilen bir tedavi değildir; deneyim ve altyapı gerektirir. Bu nedenle Türkiye’nin farklı bölgelerinden hastalar başvurmaktadır. Hastamız da Antalya’dan geldi." (NŞ-
Uzmanından "Hipertansiyonda hayati yanılgı" uyarısı
17 Ocak 2026 Cumartesi - 09:03 Uzmanından "Hipertansiyonda hayati yanılgı" uyarısı Acıbadem Adana Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Oytun Baykan, hipertansiyonun çoğu zaman hiçbir belirti vermediği için ‘sessiz katil’ olarak adlandırıldığını belirterek, "Birçok hasta, ‘Tansiyonum yükselince başım ağrıyor, ağrım yoksa tansiyonum iyidir" der. Bu, hayati bir yanılgıdır’ uyarısında bulundu. Neredeyse hiçbir belirti vermeden ortaya çıkan ve sessizce ilerleyip vücudu etkisi altına alan hipertansiyon, birçok hastalığa da yol açıyor. Konuyla ilgili Acıbadem Adana Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Oytun Baykan, açıklamalarda bulundu. Modern hayatın hızı içinde çoğumuzun kalp sağlığını ihmal ettiğini belirten Baykan, "Kalp krizinde en büyük düşmanımız ‘belki geçer’ diyerek beklemektir. Avrupa Kardiyoloji Cemiyeti (ESC) kılavuzları, damar tıkanıklığında geçen her dakikanın kalp kası kaybı anlamına geldiğini vurgular. En tipik belirti, göğüs kafesinin ortasında, geniş bir alanda hissedilen baskı, sıkışma veya ağırlık hissidir. Bu ağrı sol kola, çeneye veya sırta yayılabilir. Şeker hastalarında ve kadınlarda ağrı çok hafif olabilir. Sadece ani nefes darlığı, mide bulantısı, bayılma veya açıklanamayan bir yorgunlukla kendini gösterebilir. Eğer bu şikayetler istirahatte başlıyor ve 10 dakikadan uzun sürüyorsa, kendi aracınızla değil, mutlaka tam donanımlı bir ambulansla hastaneye ulaşmalısınız" dedi. "Asıl tehlike, COVID-19 virüsünün kendisidir" Son yıllarda 30’lu, 40’lı yaşlarda kalp krizi vakalarıyla daha sık karşılaştıklarını belirten Baykan, "Toplumda bu artışın tek sorumlusu olarak COVID-19 aşılarını görme eğilimi var. Amerikan Kardiyoloji Derneği (ACC) verilerine göre, gençlerdeki artışın asıl nedenleri genetik/ailesel yatkınlık, erken yaşta başlayan obezite, yoğun tütün/elektronik sigara kullanımı ve kronik strestir. Aşıların çok nadir görülen kalp kası iltihabı (miyokardit) riski olduğu bilinmektedir, ancak bu durum genellikle hafiftir. Asıl tehlike, COVID-19 virüsünün kendisidir. Virüs, damar yapısında aşının oluşturduğu riskten kat kat daha fazla hasar ve pıhtılaşma riski oluşturmaktadır. Genç yaştaki ani kayıpların genellikle altında yatan asıl neden, kontrol edilmemiş genetik kolesterol yükü ve kötü yaşam alışkanlıklarıdır" ifadelerini kullandı. "Yüksek basınç damarlarınıza, böbreklerinize ve kalbinize kalıcı zararlar verir" Hipertansiyonun çoğu zaman hiçbir belirti vermediğine dikkat çeken Prof. Dr. Ahmet Oytun Baykan, "Birçok hasta ‘Tansiyonum yükselince başım ağrıyor, ağrım yoksa tansiyonum iyidir’ der. Bu, hayati bir yanılgıdır. Vücut yüksek tansiyona zamanla alışır ve siz kendinizi iyi hissedersiniz. Ancak o sırada yüksek basınç damarlarınıza, böbreklerinize ve kalbinize kalıcı zararlar verir. İdeal tansiyon 120/80 mmHg’dir. 140/90 mmHg ve üzeri mutlaka tedavi edilmelidir. Belirti beklemek, damarın hasar görmesini, kalbin büyümesini veya inme riskini göze almaktır" dedi. "Spor yaparken göğüste ağrı veya göz kararması oluyorsa durun" Tempolu yürüyüş ve bisikletin kalbin en sevdiği aktiviteler olduğunu belirten Baykan, "Hafta içi hiç hareket etmeyip sadece pazar günü halı sahada veya ağır bir antrenmanda kendini zorlamak, kalp krizini tetikleyebilir. Kalp, aniden binen yükü değil, düzenli ve kademeli artan aktiviteyi sever. Spor yaparken göğüste ağrı, alışılmadık bir nefes darlığı, çarpıntı veya göz kararması oluyorsa durun. Bunlar ‘zorlanma belirtisi’ değil, bir ‘dur’ ihtarıdır. Efor testi ve basit bir muayene, sporun sizin için bir risk değil, bir şifa olmasını sağlar" ifadelerini kullandı.
Nadir görülen hastalığa yakalanmıştı, başarılı ameliyatların ardından sağlığına kavuştu
16 Ocak 2026 Cuma - 13:51 Nadir görülen hastalığa yakalanmıştı, başarılı ameliyatların ardından sağlığına kavuştu Bingöl’de 2 yıl önce otoimmün miyelit tanısıyla Elazığ Fethi Sekin Şehir Hastanesine sevk edilen 14 yaşındaki Aziz Enül, yapılan başarılı tedavilerin ardından 2 yılın sonunda destekli bir şekilde yürümeye başladı. Bingöl’de 2 yıl önce nadir görülen otoimmün miyelit (Omurilik iltihaplanması) tanısı koyulan 14 yaşındaki Aziz Enül Elazığ Fethi Sekin Şehir Hastanesine sevk edildi. Hastaneye yatışından sonra solunumu duran hastanın bir süre sonra doktorlar tarafından tedavi için akciğerinin bir lobu alındı. Enül, hastanede bulunan ileri düzey laboratuvar ve multidisipliner sağlık hizmetleriyle 1 yıl boyunca solunum cihazına bağlı olarak hayata tutundu. Hasta, hekimler tarafından yoğun ve titizlikle yürütülen medikal tedavinin yanı sıra, kapsamlı fizik tedavi ve rehabilitasyon programları da aldı. Alanında uzman hekimler, fizyoterapistler, yoğun bakım hemşireleri ve rehabilitasyon ekibinin koordineli çalışması sayesinde hastada aşamalı fakat istikrarlı bir iyileşme gözlemlenmeye başlandı. Başarılı tedavilerin ardından 14 yaşındaki Enül, öncelikle mekanik solunum desteğinden ayrıldı, yeniden konuşma yetisini kazandı ve destekle ayakta durmaya başladı. Hastanede 2 yıl boyunca omurilik iltihabı tedavisi gören Aziz Enül, sedyeyle geldiği hastaneden destekli bir şekilde yürüyerek çıkmanın mutluluğunu yaşadı. "Türkiye’deki 2 veya 3’üncü hastaydı" Hastanın yaklaşık 2 yıl önce Bingöl’den ani solunum ve kalp durması şikayetiyle Çocuk Yoğun Bakım Ünitesine sevk edildiğini aktaran Çocuk Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Serkan Kırık, "Hastanemizin kendi imkanlarıyla beraber oldukça nadir görülen Anti GAD otoimmün miyeliti tanısı aldı. Tanı aldığı zaman Türkiye’deki 2 veya 3’üncü hastaydı. Buna bağlı olarak yoğun bakımda detaylı tedavisi başladı. Bu süreçte 2 kez solunumu durdu ve akciğerinin bir kısmı alındı. Boğazı delinerek ev tipi solunum cihazıyla hasta taburcu edildi. Sonrasındaki süreçte hasta fizik tedavi ünitemizle beraber yoğun imminoterapi dediğimiz bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçlarla beraber takip edilerek tedavisi sağlandı. Sonraki süreçte hastanın öncelikle solunum cihazından kurtulması daha sonraki süreçte ise konuşması ve kendiliğinden beslenmesi sağlandı. Daha sonraki süreçte ise, hasta destekli yürüyebilir hale geldi. Bu tabii oldukça nadir bir hastalık. Hem solunum fonksiyonlarını hem de hayati önemi arz etmesi bakımından akut güçsüzlükle gelen hastalarda hastanemiz fizik tedavisiyle, laboratuvarıyla ve servislerdeki sağlanan imkanlarla hastanın takibini tek başına üstlenebilmişti. Bu açıdan Türkiye’de bu tedaviyi sağlayan az klinikten birisiyiz. Aynı zamanda Elazığ Türkiye’de 15 tane bulunan norömskiler hastalık illerine sahip illerden biri olarak yer almaktadır. Çoğu büyükşehirde olmayan imkan ilimizde ve kliniğimizde bulunduğu için de oldukça şanslıyız" dedi. Hastaya erken dönemlerde önce yatak rehabilitasyonu ile başladıklarını aktaran Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Nevsun Pıhtılı Taş, "Daha sonraki süreçte Çocuk Nöroloji kliniğiyle beraber rehabilitasyon sürecini devam ettirdik. Hastayı ilk devraldığımızda konuşması yoktu, yutma güçlüğü vardı ve oturamıyordu. Yoğun bakım sürecini ve geçirdiği hastalığa bağlı bir takım eklemlerde ve kaslarda spastisiteleri mevcuttu. Eklem hareket açıklıklarını tam sağlayamıyorduk. Rehabilitasyon ünitemize sağlarken beraberinde gerekli olan spastisite tedavilerini yaptık. Bu tedavileri medical ilaç ve botilinum toksini enjeksiyonlarıyla hastamızın spastisitesini çözdük. Bütün bu komplikasyonları geri plana çektiğimizde hastamızı şu anda destekle de olsa mobilize olabilir duruma getirdik. Kendi başına oturabiliyor, yiyebiliyor ve konuşabiliyor. Yutma güçlüğünü aştık. Amacımız günlük yaşamını tek başına idame ettirebileceği pozisyona getirebilmektir. Şu anki süreci bizleri mutlu ediyor" ifadelerini kullandı. Sedyeyle geldiği hastaneden destekli bir şekilde yürüyerek çıkmanın mutluluğunu yaşayan Aziz Enül ise "Hocalarımı çok seviyorum. İyi ki varlar. Evime gideceğim için çok mutluyum" ifadelerini kullandı.
Selçuk Üniversitesine 800 yataklı yeni hastane
16 Ocak 2026 Cuma - 13:25 Selçuk Üniversitesine 800 yataklı yeni hastane Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yeni Bina Projesi, 2026 Yatırım Programı’na alındı. Resmi Gazete’de yayımlanan proje kapsamında 120 bin metrekare kapalı alana sahip, 800 yataklı modern bir hastane binası inşa edilecek. Selçuk Üniversitesi; sağlık alanındaki güçlü konumunu daha ileriye taşımak, Konya ve bölgenin artan sağlık ihtiyacına kalıcı ve nitelikli çözümler üretmek amacıyla kapsamlı bir dönüşüm sürecine giriyor. Yeni hastane binası; ileri teknoloji tıbbi cihazlarla donatılmış, dijital sağlık altyapısı güçlü, hasta güvenliği ve konforunu merkeze alan, aynı zamanda sağlık çalışanlarının verimliliğini artıracak şekilde tasarlanacak. Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz, Tıp Fakültesi Hastanesinin bugün geldiği noktada bölgenin en önemli sağlık merkezlerinden biri olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Yılmaz, "Tıp Fakültesi Hastanemiz, 2025 yılında yaklaşık 1,5 milyon hastaya poliklinik hizmeti verilen ve 150 bin ameliyatın gerçekleştirildiği güçlü bir sağlık hizmeti potansiyeline sahiptir. Yeni hastane binamızla birlikte bu kapasiteyi daha da artıracak; tanı, tedavi ve rehabilitasyon süreçlerinde güncel, yenilikçi ve ileri teknolojik sağlık hizmetlerini daha etkin biçimde sunacağız. Bu yatırım, Konya’nın sağlık alanındaki bölgesel merkez olma konumunu daha da pekiştirecektir" ifadelerini kullandı. Yeni hastane binasının 120 bin metrekare kapalı alanda 800 yatak kapasitesiyle planlandığını belirten Prof. Dr. Yılmaz, "Bu stratejik sağlık yatırımının 2026 Yatırım Programı’na alınmasını sağlayan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a şükranlarımı sunuyorum. Aynı şekilde sürece katkı sunan tüm siyasi iradeye, ilgili bakanlıklara, bürokratlarımıza, milletvekillerimize ve bu büyük dönüşüm sürecine destek veren Üniversitemizin tüm akademik ve idari personeline, sağlık çalışanlarımıza ve paydaşlarımıza da teşekkür ediyorum" şeklinde konuştu. Yeni hastane binasının tamamlanmasıyla birlikte Konya ve çevre illerde yaşayan vatandaşların nitelikli, erişilebilir ve çağdaş sağlık hizmetlerine ulaşımı önemli ölçüde kolaylaşacak; Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi sağlıkta referans merkezlerden biri olma konumunu daha da güçlendirecek.