SAĞLIK
15 Mart 2026 Pazar - 12:17 Uzmanından sınav kaygısıyla ilgili önemli uyarılar Uzman Klinik Psikolog Gonca Malkoç Arı, sınav kaygısının belirli bir düzeyde normal olduğunu ancak yoğunlaştığında öğrencilerin başarısını olumsuz etkileyebileceğini belirterek, doğru destek ve yöntemlerle bu kaygının yönetilebileceğini söyledi. Psikolog Gonca Malkoç Arı, sınav öncesi belirli düzeyde kaygının performansı artırabileceğini ancak yoğun ve kontrol edilemeyen kaygının öğrencilerin hem akademik başarısını hem de psikolojik sağlığını olumsuz etkileyebileceğini ifade etti. Kaygının insan yaşamının doğal bir parçası olduğunu ancak özellikle sınav dönemlerinde yoğunlaşan kaygının kontrol edilememesi durumunda bir kaygı bozukluğuna dönüşebileceğini belirten Arı, "Sınav öncesi hissedilen belirli düzeyde kaygı performansı artırabilir. Ancak bu duygu yoğun, sürekli ve kontrol edilemez hale gelirse hem akademik başarıyı hem de psikolojik sağlığı olumsuz etkiler" dedi. Sınav kaygısı nedir? Öğrencinin performansını gerçek potansiyelinin altında göstermesine neden olan yoğun endişe hali olduğunu belirten Arı, özellikle ergenlik dönemindeki öğrencilerde bu durumun daha sık görüldüğünü ifade etti. Psikolog Arı, "Sürekli, ’Ya başaramazsam’, ’Ya rezil olursam’ gibi düşünceler öğrencinin zihnini meşgul eder. Bu durum dikkat ve konsantrasyonu düşürür, bilgiyi hatırlamayı zorlaştırır" diye konuştu. Ne zaman sorun haline gelir? Sınav kaygısının bazı durumlarda profesyonel destek gerektirebileceğini söyleyen Arı, şu belirtilere dikkat çekti: "Günler hatta haftalar önce başlayan yoğun endişe, uykusuzluk, mide bulantısı ve karın ağrısı gibi fiziksel belirtiler, ders çalışmayı sürekli erteleme ya da tamamen kaçınma, sınav anında zihnin boşalması. Sınav kaygısı kısa süreli ve durumsal olabilir ancak bu kaygı hayatın diğer alanlarına da yayılıyorsa ve kişi sürekli bir başarısızlık beklentisi içindeyse, burada kaygı bozukluğundan söz edebiliriz." Ailelere önemli uyarı Klinik uygulamalarda en sık karşılaşılan kaygı sorunlarının yaygın kaygı bozukluğu, panik atak, sosyal kaygı ve obsesif kompulsif belirtiler olduğunu belirten Uzm. Klinik Psikolog Gonca Malkoç Arı, sınav dönemlerinin bu rahatsızlıkları tetikleyebildiğini ifade etti. Aile tutumlarının sınav kaygısı üzerinde belirleyici olduğuna dikkat çeken Arı, "Sürekli başarı odaklı ve kıyaslayıcı bir yaklaşım çocuğun kaygısını artırır. Destekleyici, anlayışlı ve süreç odaklı bir yaklaşım ise kaygıyı azaltır" ifadelerini kullanarak kaygı bozukluklarının tedavi edilebilir olduğunu vurguladı.
15 Mart 2026 Pazar - 10:44 Uzmanlar uyardı: "Önemli olan öfkelenmemek değil, öfkeyi sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir" Uzm. Klinik Psikolog Tülinay Şeçkin, öfke duygusu ile ilgili yaptığı değerlendirmede, önemli olanın öfkelenmemek değil, bu duyguyu sağlıklı bir şekilde ifade edebilmek olduğunu söyledi. Diyarbakır Memorial Hastanesi Uzm. Klinik Psikolog Tülinay Seçkin, öfkenin aslında fizyolojik olarak vücuttaki adrenalin artışıyla ortaya çıkan bir duygu olduğunu aktardı. Uzm. Klinik Psikolog Seçkin, "Biz genelde öfkeyi çok korkunç, kaçınılması gereken bir duygu olarak tanımlıyoruz. Ama aslında öfke diğer duygular gibi sağlıklı bir duygu. Sadece onu ifade etme biçimi yıkıcı ve sağlıksız yapıyor. Çünkü öfkede fizyolojik olarak dediğim gibi adrenalin düzeyinde bir artış oluyor ve beynin amigdala bölgesinde bir uyarı meydana geliyor. Bu da aslında bir savunma duygusu olarak öfkeyi ortaya çıkarıyor. Öfkenin ifade edilme biçiminin sağlıksız olduğunu söyledik. Neden sağlıksız? Çünkü o an buzdağının görünen bir kısmı var. Görünen kısmı öfkeyi yıkıcı yapıyor. Ama biz genelde görünmeyen kısmıyla ilgilenmiyoruz. Görünmeyen kısmı nedir? Öfkenin altında bastırılmış duygular olabilir. Kişi öfkeyi bu şekilde ifade etmeyi öğrenmiş olabilir. Yetersizlik duygusu olabilir veya otorite ve güç duygusu ön planda olabilir. Liderlik duygusu olabilir. Bunların hepsi ya da çok fazla duyguları bastırmak bunu da çok görüyoruz öfkeye sebep olabiliyor. Kültürel olarak da erkeklerde daha fazla görülüyor. Bu da biraz testosteronla alakalı aslında. Onlarda daha yoğun olduğu için testosterondaki dalgalanmalar bu öfkeye daha çok sebep olabiliyor. Tabii kültürel etkenler de var. Erkeğin gücünün baskın olması ve bu şekilde yetiştirilmesi de öfkeyi daha yüksek dozda yaşamalarına sebep olabiliyor" dedi. ’’Hiçbir şey bir nefes beklemeyecek kadar acil değil’’ Öfkeyle nasıl başa çıkılabileceğini anlatan Seçkin, şu ifadeleri kullandı: ’’Öncelikle öfke anında şunu fark etmek gerekiyor, şu an benim öfkelenmem bu sorunu kökünden çözecek mi, ortadan kaldıracak mı? Bunu fark etmeden önce şunu demek gerekiyor, hiçbir şey bir nefes bekleyemeyecek kadar acil değil. Derin bir nefes alıyoruz, 4 saniyede burundan. Burada 4-7-8 tekniği etkilidir. 4 saniye burundan alıp 7 saniye nefesi tutuyoruz. 8 saniyede yavaş yavaş ağızdan veriyoruz. Bu biraz daha sinir sistemini uyardığı için o sürede öfkenin yavaşlamasına ve azalmasına sebep olacaktır. Ondan sonrasında tekrardan az önce söylediğim soruyu soruyoruz. Öfkelenmem bu sorunu çözecek mi? Genelde cevap hayırdır. Ama orada farkındalık önemli. Yani fark ettiğiniz zaman öfkeyi ve altta yatan duyguyu ben neye öfkelendim, aslında altta yatan duygu ne, ne öfkeye sebep oldu bunu fark ettiğiniz zaman öfkeyi yönetme konusunda kişi kendisine kolaylık sağlamış oluyor." ’’Öfke sağlıklı bir duygu ama onu ifade biçimi yıkıcı yapıyor’’ Ramazan ayında kişilerin sigara eksikliğinden dolayı daha gergin olabileceğini dile getiren Seçkin, sözlerine şöyle devam etti: ’’Özellikle sigara bir bağımlılık kategorisinde değerlendirdiğimiz bir durum. Bağımlılıktan kaynaklı olarak uzun süre sigaraya bir eksiklik söz konusu oluyor. Yani o maruziyetten bir anda bırakma ve yoksunluk birlikte devreye girebiliyor. O yüzden de öfkede artış olabiliyor. Tabii uzun süreli açlıklar da vücuttaki değişimler nedeniyle hem sinir sistemini etkilediği için fiziksel değişimler ister istemez öfkeyi artırabiliyor. Burada önemli olan öfkeyi azaltabilmek için neler yapmak. Öfkelenmemek diye bir şey yok. Öfke kaçınılmaz ama ben öfkeyi nasıl kontrol altına alabilirim ona bakmamız gerekiyor. Dediğim gibi öfke sağlıklı bir duygu ama onu ifade etme biçimi yıkıcı yapıyor. O yüzden nefes egzersizleri, özellikle akşamları oruç açıldıktan sonra kısa süreli yürüyüşler, evde yapılabilecek nefes egzersizleri, kişiyi medite edecek ve rahatlatabilecek egzersizler olabilir. Burada önemli olan öfkelenmemek değil, öfkeyi yönetebilmektir çözüm. Öfke aslında sağlıklı bir duygu. Önemli olan öfkelenmemek değil, öfkeyi sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir."
Uzm. Dr. Sağlam’dan Lenfoma uyarısı
26 Ocak 2026 Pazartesi - 13:32 Uzm. Dr. Sağlam’dan Lenfoma uyarısı Medical Point Gaziantep Hastanesi Hematoloji Uzmanı Dr. Buğra Sağlam, son dönemlerde toplumda farkındalığı artmasına rağmen hala birçok kişinin geç farkettiği lenfoma (lenf bezi kanseri) hakkında uyarılarda bulundu. Medical Point Gaziantep Hastanesi Hematoloji Uzmanı Uzm. Dr. Buğra Sağlam, birçok kişinin geç fark ettiği lenfoma (lenf bezi kanseri) hakkında uyarılarda bulundu. Dr. Sağlam, özellikle lenfomanın başlangıçta belirti vermeden ilerleyebildiğini ve bu nedenle erken tanının hayati önem taşıdığını vurguladı. "Hastalar "geçer" diye bekliyor, hastalık ilerliyor" Uzm. Dr. Buğra Sağlam, lenfomanın çoğu zaman soğuk algınlığı veya halsizlik gibi basit durumlarla karıştırıldığını belirterek, "Boyunda, koltuk altında veya kasıkta ortaya çıkan ve geçmeyen şişlikleri ‘önemsiz’ sanıp aylarca bekleyen çok fazla hastayla karşılaşıyoruz. Ne yazık ki bu bekleme süresi hastalığın ilerlemesine neden olabiliyor" dedi. Lenfomanın sık görülen belirtilerinden bahseden Uzm. Dr. Sağlam, "Gece terlemeleri, açıklanamayan kilo kaybı, sürekli halsizlik, uzun süreli ateş, vücutta ele gelen şişlikler, iştahsızlık ve yorgunluk. Bu belirtilerden birden fazlasını yaşayan kişilerin vakit kaybetmeden bir uzmana başvurması gerekiyor. erken teşhis tedavi başarısını büyük ölçüde arttırıyor" ifadelerini kullandı. "Lenfoma artık tedavi edilebilir hastalıklar arasında" Medical Point Gaziantep Hastanesi’nde kullanılan modern tanı yöntemleri hakkında bilgi veren Uzm. Dr. Buğra Sağlam, PET-CT, ileri kan tahlilleri ve biyopsi teknikleri sayesinde hastalığın doğru şekilde sınıflandırıldığını belirtti. Dr. Sağlam, "Lenfoma, doğru evrede yakalandığında yüksek oranda kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Artık çok sayıda tedavi seçeneğimiz var. Kişinin hastalık tipine, yaşına ve genel sağlık durumuna göre bireysel tedavi planı yapıyoruz" İfadelerine yer verdi. Dr. Sağlam, lenfomanın birçok alt türü olduğunu, her hastaya aynı tedavinin uygulanamayacağını ve tedavi sürecinin tamamen kişiye özel belirlendiğini ifade etti. Gaziantep’teki hastalar için hem tanı hem de tedavi sürecinin tek çatı altında, koordineli bir şekilde yürütülmesinin önemli bir avantaj olduğunu belirten Dr. Sağlam, "Vücudunuzda normal olmadığını düşündüğünüz bir değişiklik fark ettiğinizde bunu hafife almayın. Erken tanı, lenfoma tedavisinin en kritik adımıdır. Ne kadar erken gelirseniz tedavi şansımız o kadar yüksek olur" diye konuştu. Lenfomanın günümüzde doğru tedaviyle büyük oranda kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Uzm. Dr. Buğra Sağlam, toplumda farkındalığın artması gerektiğini belirtti. Hastalığın erken fark edilmesi için düzenli kontrollerin ve belirtilere karşı duyarlılığın önem taşıdığını söyledi.
"Kasık fıtığında laparoskopik yöntemle hayata daha hızlı dönüş mümkün"
26 Ocak 2026 Pazartesi - 12:33 "Kasık fıtığında laparoskopik yöntemle hayata daha hızlı dönüş mümkün" Kasık fıtıklarının genel cerrahi pratiğinde en sık karşılaşılan sorunlardan biri olduğunu belirten Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Caner Akgül, "Laparoskopik yöntemle daha küçük cerrahi kesiler, daha az ameliyat sonrası ağrı ve işe/günlük hayata çok daha hızlı dönüş hedeflenir. Modern teknoloji sayesinde hastalarımız ameliyattan kısa süre sonra eski konforuna kavuşabiliyor" dedi. VM Medical Park Kocaeli Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Caner Akgül; kasık fıtıklarında tanı süreci, belirtiler ve laparoskopik cerrahi uygulamaları hakkında önemli bilgilendirmede bulundu. Dr. Akgül, fıtığın erken dönemde fark edilmesinin tedavi başarısını artırdığını söyledi. Fıtığın genellikle vücudun zorlandığı anlarda kendini gösterdiğini ifade eden Op. Dr. Caner Akgül, en yaygın belirtileri şöyle sıraladı: "Hastalarımız çoğunlukla kasık bölgesinde oluşan bir şişlik veya kabarıklık şikayetiyle bizlere başvuruyor. Bu şişlik; ağır kaldırma, öksürme, hapşırma veya ıkınma gibi karın içi basıncın arttığı durumlarda daha belirgin hale gelirken, hasta sırt üstü uzandığında genellikle kaybolur. Ayrıca bölgede yanma, çekilme hissi veya zaman zaman bacağa vuran künt bir ağrı da tipik belirtiler arasındadır." Tanı koyarken izlenen yolu anlatan Op. Dr. Akgül, "Kasık fıtığı tanısı büyük oranda tecrübeli bir cerrahın yapacağı fizik muayene ile konulur. Muayene sırasında fıtığın türünü (direkt, indirekt veya femoral) ve içeriğini belirlemek cerrahi planlama için kritiktir. Şüpheli durumlarda veya sporcu fıtığı gibi ayırıcı tanı gerektiren vakalarda ultrasonografi veya dinamik MR tetkiklerinden yararlanarak tanıyı kesinleştiriyoruz" dedi. "Amaç ağrıyı azaltmak ve hayata hızla dönmek" Cerrahi tedavide kapalı yöntemlerin hastaya büyük konfor sağladığını söyleyen Akgül, "Laparoskopi operasyonlarında karın duvarına açılan milimetrik girişlerden kamera ve ince el aletleriyle işlem yapılır. Bu yöntemle daha küçük cerrahi kesiler yapıldığı için ameliyat sonrası ağrı minimal düzeye iner. Uygun hasta seçimiyle enfeksiyon ve yara yeri sorunları en aza indirilir" şeklinde konuştu. İyileşme sürecinin 4 temel avantajı Op. Dr. Caner Akgül, laparoskopik fıtık cerrahisinin hastalar üzerindeki etkilerini şu başlıklarla özetledi: "Küçük kesi ve estetik. Büyük ameliyat izleri yerine, sadece birkaç milimetrelik deliklerden işlemin tamamlanması. Minimal ağrı. Kas dokusuna daha az müdahale edildiği için hastaların ameliyat sonrası ağrı kesici ihtiyacının azalması. Erken aktivite. Hastaların genellikle ameliyatla aynı gün ayağa kalkabilmesi ve kısa sürede taburcu olması. Hızlı iş başı. Özellikle aktif çalışma hayatı olan hastaların 1 hafta gibi kısa bir sürede iş hayatına dönebilmesi." "Fıtık cerrahisi kişiye özel planlanmalı" Op. Dr. Akgül, modern cerrahideki yaklaşımlara ilişkin ise "Cerrahide başarı, sadece el becerisiyle değil, kanıta dayalı tıp prensiplerini her hastaya özel olarak uyarlamakla mümkündür. Bugün uyguladığımız laparoskopik yöntemler, binlerce vaka üzerinde yapılan klinik çalışmaların ve uluslararası kılavuzların süzgecinden geçerek ’altın standart’ haline gelmiştir. Bilimsel veriler bize şunu net bir şekilde gösteriyor, doğru teknikle yerleştirilen yamalar ve kapalı yöntem cerrahisi; açık cerrahiye oranla daha az kronik ağrı, daha düşük enfeksiyon riski ve çok daha hızlı bir iyileşme süreci sunuyor. Bizim görevimiz, bu güncel ve kanıta dayalı verileri, en yüksek teknolojiyle birleştirerek hastalarımızın hizmetine sunmaktır. Amacımız sadece fıtığı onarmak değil, bilimin ışığında hastanın yaşam kalitesini en güvenli şekilde geri kazandırmaktır" ifadelerini kullandı.
Genel anestezi çocuklarda diş tedavisi için güvenli bir seçenek sunuyor
26 Ocak 2026 Pazartesi - 12:07 Genel anestezi çocuklarda diş tedavisi için güvenli bir seçenek sunuyor Diş tedavilerinde genel anestezi sayesinde çocuğun yapılan işlemleri hatırlamadığını belirten Diş Doktoru İrem Selek, "Tedavi sırasında istemsiz hareketler olmaz. Bu da diş hekiminin işlemleri daha sağlıklı ve kontrollü şekilde yapmasına imkan tanır" dedi. Çocuklarda diş tedavileri, yetişkinlere kıyasla daha hassas bir süreci ifade ediyor. Özellikle küçük yaş gruplarında korku, kaygı ve tedaviye uyum sorunları sık görülüyor. Bu durum, kimi zaman çocuğun psikolojisini, tedaviye uyumunu hatta ilerleyen yıllarda diş hekimiyle kuracağı ilişkiyi bile doğrudan etkileyebiliyor. Küçük yaş gruplarında, yoğun diş hekimi korkusu yaşayan çocuklarda ya da özel ihtiyaçlı çocuklarda klasik yöntemlerle tedavi her zaman mümkün olmayabiliyor. Medline Adana Hastanesi Diş Doktoru İrem Selek, bu gibi durumlarda doğru şartlarda uygulanan genel anestezinin güvenli bir tedavi seçeneği olduğunu söyleyerek önemli bilgiler verdi. Karar beraber verilmeli Dr. İrem Selek, çocuklara uygulanan diş tedavilerinde genel anestezinin bir "kolay yol" değil, doğru hasta seçimi yapıldığında çocuğun hem fiziksel hem de psikolojik sağlığını koruyan bir yöntem olduğunu belirtti. Dr. Selek, "Amaç yalnızca dişleri tedavi etmek değil, çocuğun diş hekimiyle olan ilişkisini sağlıklı bir temelde başlatmaktır aynı zamanda. Her çocuk özeldir ve bu nedenle genel anestezi kararı mutlaka diş hekimi ve anestezi uzmanı tarafından birlikte değerlendirilmelidir. Genel anestezi, çocuğun tamamen uyutulduğu, ağrı, korku ve stres hissinin ortadan kaldırıldığı kontrollü bir tıbbi uygulamadır. Diş tedavilerinde genel anestezi sayesinde çocuk, yapılan işlemleri hatırlamaz ve tedavi sırasında istemsiz hareketler olmaz. Bu da diş hekiminin işlemleri daha sağlıklı ve kontrollü şekilde yapmasına imkan tanır. Her çocuk için genel anestezi gerekli değildir. Ancak bazı durumlarda en doğru ve hatta kaçınılmaz seçenek olabilir. Özellikle 3-6 yaş arası tedaviye uyum sağlayamayan çocuklar, aşırı diş hekimi korkusu olanlar, ağız içinde çok sayıda çürüğü bulunan ve uzun sürecek tedaviler gereken hastalar, özel ihtiyaçlı çocuklar ya da daha önce travmatik diş hekimi deneyimi yaşamış çocuklar için genel anestezi önemli bir alternatiftir. Bu tür vakalarda tedaviyi zorla ve parça parça yapmak hem çocuğun psikolojisini olumsuz etkileyebilir hem de tedavilerin yarım kalmasına neden olabilir" diye konuştu. Güvenli bir seçenek sunuyor Ebeveynlerin genel anesteziyle ilgili en büyük endişesinin güvenlik olduğunu kaydeden Selek, "Günümüzde hastane ortamında, anestezi uzmanı eşliğinde ve gerekli tüm ön değerlendirmeler yapılarak uygulanan genel anestezi, bilimsel olarak güvenli kabul edilmektedir. Tedavi öncesinde çocuğun genel sağlık durumu değerlendirilir, gerekirse tetkikler ve ilgili branş konsültasyonları yapılır. Anestezi süreci boyunca çocuğun tüm hayati refleksleri sürekli izlenir. Bu nedenle genel anestezi, kontrolsüz uygulamalarla karıştırılmamalıdır. Genel anestezinin en önemli avantajlarından biri de tüm diş tedavilerinin tek seansta tamamlanabilmesidir. Bu sayede çocuk korku ve stres yaşamaz, psikolojik travma riski azalır ve tedaviler daha kaliteli şekilde yapılır. Aynı zamanda aileler için zaman kaybı da önlenmiş olur. Çocuk, diş hekimi korkusunu pekiştirecek olumsuz hatıralar yaşamadan tedavisini tamamlamış olur. Bilimsel çalışmalar, güvenilir merkezlerde, doğru ve uygun şekilde uygulanan genel anestezinin çocukların gelişimi üzerinde kalıcı, olumsuz bir etkisi olmadığını göstermektedir. Bu doğrultuda, genel anestezi altında çürük tedavileri, dolgular, kanal ve pulpa tedavileri, diş çekimleri, paslanmaz çelik kron uygulamaları, yer tutucu planlamaları, travmaya bağlı diş tedavileri ve ağız hijyeni işlemleri güvenle yapılabilmektedir" ifadelerini kullandı.
Uzm. Dr. Filiz Mıhçı: "Migren çocuklukta başlıyor, aileler baş ağrısını asla hafife almamalı"
26 Ocak 2026 Pazartesi - 12:07 Uzm. Dr. Filiz Mıhçı: "Migren çocuklukta başlıyor, aileler baş ağrısını asla hafife almamalı" Çocuk Nörolojisi Uzm. Dr. Filiz Mıhçı, migrenin çocuklukta başladığını belirleterek, "Aileler baş ağrısını asla hafife almamalı" dedi. Çocukluk ve ergenlik döneminde baş ağrılarının oldukça yaygın görüldüğünü belirten Antalya Memorial Hastanesi Çocuk Nörolojisi Bölümü’nden Uzm. Dr. Filiz Mıhçı, dünya genelindeki araştırmalara göre çocuk ve ergenlerin büyük bölümünde primer baş ağrılarının görüldüğünü söyledi. Mıhçı, migrenin çocukların fiziksel sağlığının yanı sıra okul başarısı, sosyal ilişkileri ve yaşam kalitesi üzerinde önemli etkiler oluşturduğunu ifade etti. "Baş ağrısı çocuğunuza miras kalabilir" Çocuklarda baş ağrılarının primer (temel) ve sekonder (başka bir hastalığa bağlı) olarak iki ana grupta toplandığını belirten Uzm. Dr. Filiz Mıhçı, "Çocukluk çağında baş ağrıları ve migren, erken tanı ve uygun yaklaşımla büyük ölçüde kontrol altına alınabilen bir durumdur. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarının baş ağrısı şikâyetlerini ciddiye alması ve uzman değerlendirmesini geciktirmemesi son derece önemlidir. Çocuklarda baş ağrıları genel olarak iki ana grupta değerlendirilir" ifadelerini kullandı. Mıhçı, en sık görülen primer baş ağrılarının gerilim tipi baş ağrısı ve migren olduğunu aktararak stres, uykusuzluk, öğün atlama ve bazı besinlerin tetikleyici olabildiğini söyleyerek, "Migren ise genellikle genetik yatkınlığa sahiptir. Ailede migren öyküsü varsa, çocukta migren görülme riski yüzde 50–90 oranında artar" dedi. "Migreni tetikleyen birçok faktör var" Migren ataklarının beyinde serotonin gibi maddelerin değişen salınımına bağlı olarak geliştiğini belirten Mıhçı, okul stresi, uyku düzensizliği, hormonal değişiklikler, hava şartları ve bazı besinlerin migreni tetikleyebileceğini söyledi. "Baş ağrısı başka hastalıkların habercisi olabilir" Baş ağrılarının bazen altta yatan başka bir hastalığın belirtisi olarak görülebildiğini dile getiren Uzm. Dr. Filiz Mıhçı, "Baş ağrısı bazen altta yatan başka bir hastalığın belirtisi olabilir. Üst solunum yolu enfeksiyonları, sinüzit, farenjit, menenjit, hipertansiyon, kafa travmaları, beyin tümörleri, hidrosefali ve zehirlenmeler buna örnek olabilir. Çocuklarda nadir görülmekle birlikte, giderek artan, kronikleşen veya gece uyandıran baş ağrıları mutlaka araştırılmalıdır" şeklinde konuştu. "Düzenli beslenme ve uyku migrenin anahtarıdır" Baş ağrısının önlenmesinde yaşam alışkanlıklarının önemine dikkat çeken Mıhçı, "Çocukların günde 8–10 saat düzenli uyuması, öğün atlamadan beslenmesi, yeterli sıvı alması ve düzenli egzersiz yapması önemlidir. Stres yönetimi için gevşeme teknikleri, hobiler ve gerekli durumlarda psikolojik danışmanlık faydalı olabilir" diye konuştu. Baş ağrısı günlüğü tutulmasının tetikleyicilerin belirlenmesinde etkili olduğunu söyleyen Mıhçı, okul ortamında su içme ve ara öğün izinlerinin sağlanmasının atakları azaltabileceğini bildirdi. "Baş ağrısı ciddi hastalıkların belirtisi olabilir" Çocuklarda baş ağrısı tedavisinin ağrının şiddetine ve nedenine göre planlandığını belirten Uzm. Dr. Filiz Mıhçı, gerilim tipi baş ağrılarında basit yöntemlerin yeterli olabildiğini ancak migren ve küme baş ağrılarında özel tedaviler gerektiğini söyledi. Mıhçı, "Uygun tedaviyle altı ay içinde çocukların yaklaşık yüzde 50’sinde belirgin düzelme sağlanabilmektedir. Bu nedenle baş ağrısı olan çocuklar mutlaka çocuk nörolojisi uzmanı tarafından değerlendirilmelidir" diye konuştu.
Son yıllarda popülerleşen ketojenik diyetle ilgili bilinmesi gerekenler
26 Ocak 2026 Pazartesi - 11:35 Son yıllarda popülerleşen ketojenik diyetle ilgili bilinmesi gerekenler Acıbadem Eskişehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşegül Akkaya Erden, son yıllarda popülerliği artan ketojenik diyetin kısa sürede kilo kaybı sağlayabildiğini ancak uzun vadede sağlık üzerindeki etkilerinin hâlâ net olmadığını ve kolesterolü artırabileceğini belirtti. Karbonhidratı büyük ölçüde kısıtlayıp, yağ ağırlıklı beslenmeye dayanan ketojenik diyetin ilk olarak epilepsi gibi bazı hastalıkların tedavisinde kullanıldığını hatırlatan Diyetisyen Erden, "Günümüzde ise çoğu kişi bu diyeti hızlı kilo vermek amacıyla uyguluyor. Ancak her hızlı sonuç, uzun vadede sağlıklı sonuç anlamına gelmeyebilir" dedi. "Çalışmalar daha çok kısa süreli" Ketojenik diyetle ilgili yapılan bilimsel çalışmaların çoğunun kısa süreyi kapsadığını ifade eden Diyetisyen Erden, "Araştırmalar, bu diyetle kısa vadede kilo kaybı olabildiğini, kan şekeri ve bazı yağ değerlerinde iyileşmeler görülebildiğini gösteriyor. Ancak bu çalışmalar genellikle birkaç ayla sınırlı. Uzun yıllar uygulandığında vücutta ne olacağını net olarak bilmiyoruz" diye konuştu. "Kolesterolü yükseltebilir" Bu diyetin kalp sağlığı açısından bazı riskler barındırabileceğine de dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşegül Akkaya Erden, şöyle devam etti: "Bazı kişilerde bu diyetle birlikte ’kötü kolesterol’ olarak bilinen LDL kolesterol yükselebiliyor. Bu durum uzun vadede kalp ve damar sağlığı açısından risk oluşturabilir. Bu risk özellikle tereyağı, işlenmiş etler ve doymuş yağ oranı yüksek besinlerin fazla tüketildiği diyetlerde daha belirgindir. Her yağ faydalı değildir. Yağ seçimi çok önemlidir." "Uzun vadede ne olacağı net değil" Bahse konu diyet yönteminin kalp krizi, inme ya da erken ölüm riskine etkisini gösteren yeterli veri olmadığını belirten Diyetisyen Erden, "Bugün elimizdeki bilgilerle bu diyetin uzun yıllar güvenle uygulanabileceğini söylemek mümkün değil. Bu nedenle özellikle kronik hastalığı olan kişilerin dikkatli olması gerekir" dedi. "Bağırsak sağlığını etkileyebilir" Ketojenik diyetin ekmek, baklagil, meyve ve bazı sebzeleri ciddi şekilde sınırladığına dikkat çeken Diyetisyen Erden, "Bu durum lif alımını azaltır. Lif eksikliği uzun vadede kabızlık, bağırsak tembelliği ve bağışıklık sistemi sorunlarına yol açabilir. Bağırsak sağlığı genel sağlık için çok önemlidir. Ayrıca, ketojenik diyetin sosyal hayatta ve günlük yaşamda sürdürülebilmesi de zordur. Uzun süreli kısıtlamalar, kişiyi psikolojik olarak da zorlayabilir" ifadelerini kullandı. "Herkese uyan tek bir diyet yok" Bazı kişiler için kısa süreli bir yöntem olarak tercih edilebilen bu diyetin herkes için uygun olmadığını söyleyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşegül Akkaya Erden, son olarak şunları söyledi: "Bir beslenme planı seçerken kişinin yaşı, sağlık durumu, yaşam tarzı ve alışkanlıkları mutlaka dikkate alınmalı. En sağlıklı diyet, kişinin sürdürebildiği ve vücuduna zarar vermeyen diyettir. Diyet yapmadan önce mutlaka bir uzmana danışılması gerekir. Kilo vermek önemli ama sağlığı kaybederek zayıflamak doğru değil."
Bağımlılıkla mücadele tüm hızıyla sürüyor
26 Ocak 2026 Pazartesi - 11:32 Bağımlılıkla mücadele tüm hızıyla sürüyor Bursa Büyükşehir Belediyesi, halk sağlığını koruma ve sağlıklı yaşam kültürünü güçlendirme hedefi doğrultusunda bağımlılıkla mücadele çalışmalarını sürdürüyor. Bursa Büyükşehir Belediyesi tütünle mücadele çalışmaları kapsamında önemli bir adım attı. 4207 sayılı Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun doğrultusunda, belediyeye bağlı tüm birimlerde sigara ile mücadele konusunda sorumlu olacak personeller belirlenerek görevlendirildi. İnsan Kaynakları ve Eğitim Dairesi Başkanlığı Personel Geliştirme Şube Müdürlüğü ve Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı’na bağlı Sağlık Hizmetleri ve Bağımlılıkla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından Bursa Büyükşehir Belediyesi, BUSKİ ve şirketlerde görevlendirilen personele yürürlükteki mevzuat çerçevesinde yetki ve sorumlulukları hakkında kapsamlı bilgilendirme yapıldı. İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı Hizmetleri Başkanlığı Tütün ve Diğer Bağımlılık Yapıcı Maddelerle Mücadele Biriminden sağlık memuru Ramazan Dedekoç bilgilendirme yaparken, Sağlık Hizmetleri ve Bağımlılıkla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından Psikolog Ahmet Hatip de GADEM’in çalışmalardan bahsetti. Çalışmayla birlikte, kapalı alanlarda tütün ürünleri kullanımının önlenmesi, dumansız hava sahası uygulamalarının etkin şekilde sürdürülmesi ve farkındalığın artırılması hedefleniyor. Ayrıca kurum içi denetim, bilgilendirme ve yönlendirme süreçlerinin daha sistematik ve sürdürülebilir hale getirilmesi amaçlanıyor.
Soğuk havalar bel ağrılarını arttırıyor
26 Ocak 2026 Pazartesi - 10:34 Soğuk havalar bel ağrılarını arttırıyor Havaların soğumasıyla birlikte bel ağrısı şikayetlerinde artış yaşandığını belirten Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Orhan Şen, bel ağrılarının genellikle kas zayıflığı ve yanlış hareketlerle tetiklendiğini söyledi. Türkiye genelinde etkili olan soğuk hava dalgalarıyla birlikte günlük yaşamda ani hareketler ve sıcak-soğuk geçişleri daha sık yaşanıyor. Özellikle sabah saatlerinde ve açık alanlarda bel bölgesinin soğuğa maruz kalması, bel ağrılarını adeta kaçınılmaz hale getiriyor. Uzmanlar, bu dönemde bel kasları zayıf olan kişilerin şikayetlerinin belirgin şekilde arttığına dikkat çekiyor. Konuyla ilgili Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Orhan Şen, İHA muhabirine açıklamalarda bulundu.Soğuk havalarda bel ağrılarının daha sık görüldüğüne değinen Prof. Dr. Şen, "Soğuk havaların gelmesiyle birlikte bazı kişilerde bel ağrıları arttı. Bel ağrıları artan kişilerde ağrıya bir yatkınlık var. Soğukta arabadan inerken, oturup kalkarken, sabah yataktan kalkarken bir bel ağrısı görülür. Bu ağrının nedeni daha önceden gelen egzersizlerin eksikliği, bel kaslarının zayıflığı, nefesi dikkatli kullanmaması ve ani ağır hareketleri yapmaları. Üstüne de kaslar zayıf olduğu için ağrıya yatkınlığı varsa soğukta bu tetikleniyor" diye konuştu. "Sıcak-soğuk dengesi iyi ayarlanmalı" Soğukta beli ağrıyan kişilerin dikkat etmesi gerekenleri de anlatan Prof. Dr. Şen, "Soğukta beli ağrıyan kişiler bel bölgesini sıcak tutmalı. Özellikle araca binerken en kalın montla araca binilir ancak daha sonra klimayla içerisi ısıtılınca mont çıkartılır. Araçtan geri inerken üşütülür. Evlerde özellikle sıcak, ancak balkona çıkınca soğuk olduğu için bel ağrısı kaçınılmaz oluyor. Bu sıcak-soğuk dengesini de iyi ayarlamanız lazım. Soğukla sıcak dengesini iyi ayarlayıp, bel kaslarını güçlendirecek egzersizler yaparsanız bel ağrılarını azaltabilirler"ifadelerini kullandı.
Uzmandan boyun fıtığı uyarısı: "Başı öne eğince omuzlara 30 kilogram yük biniyor"
26 Ocak 2026 Pazartesi - 10:15 Uzmandan boyun fıtığı uyarısı: "Başı öne eğince omuzlara 30 kilogram yük biniyor" Boyun fıtığının akıllı telefon kullanımına bağlı olarak arttığına dikkat çeken Acıbadem Adana Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Mehmet Can, "Başın öne eğilmesiyle boyun omurlarına binen yük katlanarak artıyor. Telefona bakarken boyun omuzlara her seferinde 25-30 kilogram yük bindiriyor. Bu da disklerde erken yıpranma, kas spazmı ve sinir köklerine baskıya yol açıyor" dedi. Akıllı telefon kullanımı günümüzde boyun fıtığı açısından en sık gözden kaçan risk faktörlerinden biri haline geldi. Konuyla ilgili Acıbadem Adana Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Mehmet Can, açıklamalarda bulundu. Boyun fıtığının günümüzde masa başı çalışma ve akıllı telefon kullanımının artmasıyla birlikte her yaş grubunda daha sık görülmeye başladığını belirten Dr. Can, "Omurlar arasında yer alan disklerin zamanla ya da ani zorlanmalar sonucu yırtılmasıyla boyun fıtığı gelişebiliyor. Boyun fıtığının en sık nedenleri arasında uzun süre bilgisayar ve telefon kullanımı, öne eğik baş pozisyonu, yaşa bağlı disk dejenerasyonu, ani ters hareketleri, trafik kazaları ve ağır yük kaldırmak bulunuyor. Özellikle yanlış duruş alışkanlıkları boyun omurgası üzerindeki yükü artırarak disklerde erken yıpranmaya neden oluyor" diye konuştu. "Asıl uyarıcı belirti kola yayılan ağrıdır" Boyun fıtığında en sık görülen şikayetin boyun ağrısı olduğuna değinen Dr. Can, "Ense ve boyunda tutulma hissi hareketle artıyor. Ancak asıl uyarıcı belirti kola yayılan ağrıdır. Omuzdan kola, ön kola ve parmaklara kadar uzanabilen ağrı hasta tarafından elektrik çarpması ya da yanma tarzında hissedilir. El ve parmaklarda uyuşma, karıncalanma, el sıkma gücünde azalma ve eşyaları düşürme gibi şikâyetler boyun fıtığının önemli belirtileri arasındadır" ifadelerini kullandı. "Çocuklarda şekil bozuklukları erişkinlikte boyun fıtığına zemin hazırlar" Büyüme ve ergenlik döneminde cep telefon kullanımının erişkinlere göre çok daha ciddi sonuçlar doğurabileceğini vurgulayan Dr. Can, daha sonra şunları söyledi: "Omurganın henüz tam gelişmemiş olması, baş-boyun oranının farklılığı ve duruş alışkanlıklarının bu dönemde kalıcı hale gelmesi nedeniyle çocuklarda şekil bozuklukları erişkinlikte boyun fıtığına zemin hazırlar. Doğru hasta ve doğru cerrahi yöntemle başarı oranları oldukça yüksektir. En sık uygulanan yöntemler anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF), uygun hastalarda disk protezi ve seçilmiş vakalarda posterior yaklaşımlardır. Ameliyat sonrası hastalar genellikle 1-2 gün içinde taburcu edilir, masa başı işe dönüş süresi 2-4 hafta, tam iyileşme ise 6-12 haftayı bulabilir." "Telefonu göz hizasında kullanın" Boyun fıtığı tedavisinde amacın sadece ağrıyı geçirmek değil, siniri ve omuriliği korumak olduğunu da aktaran Can, doğru duruş alışkanlıkları ve bilinçli telefon kullanımının önemine dikkat çekerek, "Telefonu göz hizasında kullanın, uzun süre aynı pozisyonda kalmayın, yük kaldırırken boynunuzu sabit tutun, yastığınız ne çok yüksek ne de çok alçak olsun" önerilerinde bulundu.
Geçmeyen omuz ağrısına dikkat: Kas yırtıkları gizlice büyüyebilir
26 Ocak 2026 Pazartesi - 10:06 Geçmeyen omuz ağrısına dikkat: Kas yırtıkları gizlice büyüyebilir Omuz ağrısı ve hareket kısıtlılığının basit sebeplerle geçiştirilmemesi gerektiğini belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı, omuz kas yırtıklarının zamanla ilerleyebileceğini söyledi. Omuz bölgesinde görülen ağrı ve hareket kısıtlılığının farklı sebeplerle ortaya çıkabileceğini belirten Özel Adatıp Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Özgür Çiçekli, omuz kas yırtıklarına ilişkin genel bilgilendirmede bulundu. Çiçekli, omuz kas yırtıklarının günlük yaşamda fark edilmeden ilerleyebileceğini belirterek, "Omuz kas yırtıkları, ani zorlanmalar, tekrarlayıcı hareketler veya yaşa bağlı yapısal değişimlerle ilişkili olabilir. Bazı kişilerde ağrı ön plandayken, bazı kişilerde hareket kısıtlılığı daha belirgin olabilir" dedi. "Benzer şikayetler farklı omuz problemleriyle de ilişkili olabilir" Omuz kas yırtıklarıyla ilişkili olabilecek bazı keşiflere dikkat çekerek omuzda ağrı veya hassasiyet, kolu kaldırırken zorlanma, gece artan omuz ağrısı, güç kaybı hissi, hareket sırasında takılma veya ses gelmesi gibi belirtilerin her zaman kas yırtığı anlamına gelmeyebileceğini belirten Çiçekli, "Benzer şikayetler farklı omuz problemleriyle de ilişkili olabilir. Kesin değerlendirme, muayene ve gerekli görülen görüntüleme yöntemleriyle yapılır. Her hastada yırtığın derecesi, süresi ve kişinin günlük yaşam ihtiyaçları farklıdır. Bu sebeple yaklaşım, bireysel değerlendirme neticesinde belirlenir" diye konuştu.