Son Dakika
|
Son sözü Arda Güler söyledi, Real Madrid farklı kazandı
Trump: "Öyle ya da böyle, Hürmüz Boğazı’nı yakında yeniden açacağız"
Fatih'te 3 katlı binada yangın çıktı: 1 ölü 5 yaralı
Erdoğan: ''Ülkemizi savaşın içerisine çekmeye çalışanlara karşı dikkatliyiz''
Prof. Dr. İlber Ortaylı hayatını kaybetti
İETT otobüsü çarptı, hayatını kaybetti
Tahran'da Kudüs Günü yürüyüşü sırasında saldırı meydana geldi
MSB: İran'dan ateşlenen balistik mühimmat etkisiz hale getirildi
AB Yüksek Temsilcisi Kallas: "ABD yönetimi, AB’yi bölmek istiyor"
Okullarda ikinci ara tatil için son ders zili bugün çalıyor
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
Kyrgyz Designer Brings Traditional Motifs to the International Runway
Erzurum’da yola çığ düştü
İran’da şarapnel parçasının isabet etmesiyle genç şoföre mezar olan tır görüntülendi
ABD bayrağı, Karakas'ta 7 yıl aradan sonra ilk kez yeniden göndere çekildi
Trump: "İran'ı her açıdan yendik ve tamamen yerle bir ettik"
Bakan Fidan: "Türkiye bu devam eden haksız savaşta yer almak istememektedir"
Fenerbahçe, Tedesco ile devam kararı aldı
İran’da ABD’ye ait İHA’nın düşürüldüğü anların görüntüleri ortaya çıktı
SAĞLIK
Sakarya’da glütensiz ürünler tek noktada toplandı
15 Mart 2026 Pazar - 14:08:28
Sakarya Büyükşehir Belediyesi tarafından Demokrasi Meydanı’nda hayata geçirilen Çölyak Ürün Satış Noktası, çölyak hastaları ve glüten hassasiyeti bulunan vatandaşlara hizmet vermeye başladı. Açılan merkezde, glütensiz ürünlere ulaşmakta zorlanan vatandaşlar için 120 farklı ürün çeşidi bir arada sunuluyor. Adapazarı ilçesinde bulunan Demokrasi Meydanı’nın bulvar tarafında kurulan satış noktasında, tamamı glütensiz ve katkısız ürünler raflardaki yerini aldı. Temel gıda ihtiyaçlarına yönelik un çeşitleri, makarna ve ekmek gibi ürünlerin yanı sıra; kek, kurabiye, hurma özü, keçiboynuzu özü ve Hindistan cevizi özü gibi yan ürünler de satışa sunuluyor. Özellikle mutfaklarda sıkça ihtiyaç duyulan un çeşitlerinde geniş bir alternatif sağlanan merkezde; mısır, pirinç ve nohut ununun yanı sıra kinoa, fındık ve badem unu gibi ürünler de bulunuyor. Piyasa şartlarına göre daha uygun fiyatlarla satışa sunulan ürünler, glüten hassasiyeti olan bireylerin ihtiyaçlarını tek noktadan karşılamasına imkan tanıyor. Erişim kolaylığı ve ürün çeşitliliği sebebiyle kısa sürede ilgi gören satış noktası, sadece temel gıdalarla sınırlı kalmayıp özel diyet ihtiyaçlarına hitap eden içerikleriyle de hizmet veriyor.
15 Mart 2026 Pazar - 12:17
Uzmanından sınav kaygısıyla ilgili önemli uyarılar
Uzman Klinik Psikolog Gonca Malkoç Arı, sınav kaygısının belirli bir düzeyde normal olduğunu ancak yoğunlaştığında öğrencilerin başarısını olumsuz etkileyebileceğini belirterek, doğru destek ve yöntemlerle bu kaygının yönetilebileceğini söyledi. Psikolog Gonca Malkoç Arı, sınav öncesi belirli düzeyde kaygının performansı artırabileceğini ancak yoğun ve kontrol edilemeyen kaygının öğrencilerin hem akademik başarısını hem de psikolojik sağlığını olumsuz etkileyebileceğini ifade etti. Kaygının insan yaşamının doğal bir parçası olduğunu ancak özellikle sınav dönemlerinde yoğunlaşan kaygının kontrol edilememesi durumunda bir kaygı bozukluğuna dönüşebileceğini belirten Arı, "Sınav öncesi hissedilen belirli düzeyde kaygı performansı artırabilir. Ancak bu duygu yoğun, sürekli ve kontrol edilemez hale gelirse hem akademik başarıyı hem de psikolojik sağlığı olumsuz etkiler" dedi. Sınav kaygısı nedir? Öğrencinin performansını gerçek potansiyelinin altında göstermesine neden olan yoğun endişe hali olduğunu belirten Arı, özellikle ergenlik dönemindeki öğrencilerde bu durumun daha sık görüldüğünü ifade etti. Psikolog Arı, "Sürekli, ’Ya başaramazsam’, ’Ya rezil olursam’ gibi düşünceler öğrencinin zihnini meşgul eder. Bu durum dikkat ve konsantrasyonu düşürür, bilgiyi hatırlamayı zorlaştırır" diye konuştu. Ne zaman sorun haline gelir? Sınav kaygısının bazı durumlarda profesyonel destek gerektirebileceğini söyleyen Arı, şu belirtilere dikkat çekti: "Günler hatta haftalar önce başlayan yoğun endişe, uykusuzluk, mide bulantısı ve karın ağrısı gibi fiziksel belirtiler, ders çalışmayı sürekli erteleme ya da tamamen kaçınma, sınav anında zihnin boşalması. Sınav kaygısı kısa süreli ve durumsal olabilir ancak bu kaygı hayatın diğer alanlarına da yayılıyorsa ve kişi sürekli bir başarısızlık beklentisi içindeyse, burada kaygı bozukluğundan söz edebiliriz." Ailelere önemli uyarı Klinik uygulamalarda en sık karşılaşılan kaygı sorunlarının yaygın kaygı bozukluğu, panik atak, sosyal kaygı ve obsesif kompulsif belirtiler olduğunu belirten Uzm. Klinik Psikolog Gonca Malkoç Arı, sınav dönemlerinin bu rahatsızlıkları tetikleyebildiğini ifade etti. Aile tutumlarının sınav kaygısı üzerinde belirleyici olduğuna dikkat çeken Arı, "Sürekli başarı odaklı ve kıyaslayıcı bir yaklaşım çocuğun kaygısını artırır. Destekleyici, anlayışlı ve süreç odaklı bir yaklaşım ise kaygıyı azaltır" ifadelerini kullanarak kaygı bozukluklarının tedavi edilebilir olduğunu vurguladı.
15 Mart 2026 Pazar - 11:35
Menteşe Devlet Hastanesi’nde ‘14 Mart Tıp Bayramı’ ve ‘İftar Sofrası’ buluşması
Menteşe Devlet Hastanesi’nde düzenlenen 2. Geleneksel İftar Programı’nda sağlık çalışanları aynı sofrada buluştu. Programda birlik ve beraberlik vurgusu yapılırken, 14 Mart Tıp Bayramı da eş zamanlı olarak kutlandı. Ramazan ayının birlik, beraberlik ve paylaşma ruhunu yaşatmak amacıyla Menteşe Devlet Hastanesi personeli iftar programında bir araya geldi. Bu yıl ikincisi düzenlenen geleneksel iftar buluşmasında hastane çalışanları aynı sofrayı paylaşarak Ramazan ayının manevi atmosferini birlikte yaşadı. Düzenlenen programda kurum içi dayanışma ve birlik duygusunun güçlenmesine vurgu yapılırken, sağlık çalışanlarının özverili çalışmalarına da dikkat çekildi. Programda konuşan Hastane Başhekimi Op. Dr. Şadi Ballı, Ramazan ayının manevi iklimini mesai arkadaşlarıyla paylaşmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Ballı, "Ramazan’ın bereketini ve manevi iklimini mesai arkadaşlarımızla aynı sofrada paylaşmaktan büyük memnuniyet duyuyorum. Tüm çalışanlarımızla bir araya gelmek kurumumuzdaki dayanışma ve birlik ruhunu daha da güçlendiriyor. Bu anlamlı buluşma ekip olmanın değerini bir kez daha hissetmemize vesile oldu. Rabbim hep birlikte bayrama da kavuşmayı nasip etsin" dedi.
15 Mart 2026 Pazar - 10:44
Uzmanlar uyardı: "Önemli olan öfkelenmemek değil, öfkeyi sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir"
Uzm. Klinik Psikolog Tülinay Şeçkin, öfke duygusu ile ilgili yaptığı değerlendirmede, önemli olanın öfkelenmemek değil, bu duyguyu sağlıklı bir şekilde ifade edebilmek olduğunu söyledi. Diyarbakır Memorial Hastanesi Uzm. Klinik Psikolog Tülinay Seçkin, öfkenin aslında fizyolojik olarak vücuttaki adrenalin artışıyla ortaya çıkan bir duygu olduğunu aktardı. Uzm. Klinik Psikolog Seçkin, "Biz genelde öfkeyi çok korkunç, kaçınılması gereken bir duygu olarak tanımlıyoruz. Ama aslında öfke diğer duygular gibi sağlıklı bir duygu. Sadece onu ifade etme biçimi yıkıcı ve sağlıksız yapıyor. Çünkü öfkede fizyolojik olarak dediğim gibi adrenalin düzeyinde bir artış oluyor ve beynin amigdala bölgesinde bir uyarı meydana geliyor. Bu da aslında bir savunma duygusu olarak öfkeyi ortaya çıkarıyor. Öfkenin ifade edilme biçiminin sağlıksız olduğunu söyledik. Neden sağlıksız? Çünkü o an buzdağının görünen bir kısmı var. Görünen kısmı öfkeyi yıkıcı yapıyor. Ama biz genelde görünmeyen kısmıyla ilgilenmiyoruz. Görünmeyen kısmı nedir? Öfkenin altında bastırılmış duygular olabilir. Kişi öfkeyi bu şekilde ifade etmeyi öğrenmiş olabilir. Yetersizlik duygusu olabilir veya otorite ve güç duygusu ön planda olabilir. Liderlik duygusu olabilir. Bunların hepsi ya da çok fazla duyguları bastırmak bunu da çok görüyoruz öfkeye sebep olabiliyor. Kültürel olarak da erkeklerde daha fazla görülüyor. Bu da biraz testosteronla alakalı aslında. Onlarda daha yoğun olduğu için testosterondaki dalgalanmalar bu öfkeye daha çok sebep olabiliyor. Tabii kültürel etkenler de var. Erkeğin gücünün baskın olması ve bu şekilde yetiştirilmesi de öfkeyi daha yüksek dozda yaşamalarına sebep olabiliyor" dedi. ’’Hiçbir şey bir nefes beklemeyecek kadar acil değil’’ Öfkeyle nasıl başa çıkılabileceğini anlatan Seçkin, şu ifadeleri kullandı: ’’Öncelikle öfke anında şunu fark etmek gerekiyor, şu an benim öfkelenmem bu sorunu kökünden çözecek mi, ortadan kaldıracak mı? Bunu fark etmeden önce şunu demek gerekiyor, hiçbir şey bir nefes bekleyemeyecek kadar acil değil. Derin bir nefes alıyoruz, 4 saniyede burundan. Burada 4-7-8 tekniği etkilidir. 4 saniye burundan alıp 7 saniye nefesi tutuyoruz. 8 saniyede yavaş yavaş ağızdan veriyoruz. Bu biraz daha sinir sistemini uyardığı için o sürede öfkenin yavaşlamasına ve azalmasına sebep olacaktır. Ondan sonrasında tekrardan az önce söylediğim soruyu soruyoruz. Öfkelenmem bu sorunu çözecek mi? Genelde cevap hayırdır. Ama orada farkındalık önemli. Yani fark ettiğiniz zaman öfkeyi ve altta yatan duyguyu ben neye öfkelendim, aslında altta yatan duygu ne, ne öfkeye sebep oldu bunu fark ettiğiniz zaman öfkeyi yönetme konusunda kişi kendisine kolaylık sağlamış oluyor." ’’Öfke sağlıklı bir duygu ama onu ifade biçimi yıkıcı yapıyor’’ Ramazan ayında kişilerin sigara eksikliğinden dolayı daha gergin olabileceğini dile getiren Seçkin, sözlerine şöyle devam etti: ’’Özellikle sigara bir bağımlılık kategorisinde değerlendirdiğimiz bir durum. Bağımlılıktan kaynaklı olarak uzun süre sigaraya bir eksiklik söz konusu oluyor. Yani o maruziyetten bir anda bırakma ve yoksunluk birlikte devreye girebiliyor. O yüzden de öfkede artış olabiliyor. Tabii uzun süreli açlıklar da vücuttaki değişimler nedeniyle hem sinir sistemini etkilediği için fiziksel değişimler ister istemez öfkeyi artırabiliyor. Burada önemli olan öfkeyi azaltabilmek için neler yapmak. Öfkelenmemek diye bir şey yok. Öfke kaçınılmaz ama ben öfkeyi nasıl kontrol altına alabilirim ona bakmamız gerekiyor. Dediğim gibi öfke sağlıklı bir duygu ama onu ifade etme biçimi yıkıcı yapıyor. O yüzden nefes egzersizleri, özellikle akşamları oruç açıldıktan sonra kısa süreli yürüyüşler, evde yapılabilecek nefes egzersizleri, kişiyi medite edecek ve rahatlatabilecek egzersizler olabilir. Burada önemli olan öfkelenmemek değil, öfkeyi yönetebilmektir çözüm. Öfke aslında sağlıklı bir duygu. Önemli olan öfkelenmemek değil, öfkeyi sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir."
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
14 Mart 2026 Cumartesi- 13:54
Maçta kaleciyle çarpışan genç futbolcunun böbreği parçalandı, ameliyatla hayatı kurtuldu
2
13 Mart 2026 Cuma- 16:10
Kronik solunum hastalıkları tedavisinde rehabilitasyon programlarıyla nefes kontrolünde olumlu etki
3
14 Mart 2026 Cumartesi- 12:07
Görme kaybı yaşarken ders çalıştı, şimdi doktorlarıyla meslektaş olmayı hedefliyor
4
13 Mart 2026 Cuma- 17:06
Sağlık Bakanı Memişoğlu: "Maalesef İlber Ortaylı Hocamızı kaybettik, Türkiye’nin çok büyük bir değerini kaybettik"
5
14 Mart 2026 Cumartesi- 21:32
Samsun’da sağlık çalışanları Tıp Bayramı’nı kutladı ardından iftarda buluştu
26 Ocak 2026 Pazartesi - 08:43
Kilo almamak için ekmeğinizi dondurarak yiyin
Ekmek, makarna ve pirinçteki karbonhidratlar uzun süredir kilo alışı, diyabet ve kalp hastalığına neden olmaktan sorumlu tutuluyor. Ancak bazı yöntemlerle karbonhidrat tüketiminde zarar önlenebiliyor. Özellikle de ekmek, patates gibi karbonhidratların dondurarak yenmesi kilo alımını önleyebiliyor. Medicana Sağlık Grubu Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz, karbonhidratı doğru tüketmenin yolları hakkında bilgi verdi. Genellikle ekmek, makarna ve pirinç tüketiminin kilo aldırdığı yönünde algı olsa da doğru tüketimde kilo alımı söz konusu olmuyor. Her üç gıdanın rafine karbonhidrat içerdiğini Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz, "Ekmek, makarna ve pirinç karbonhidrat ağırlıklıdır. Vücut karbonhidratı önce enerji olarak kullanır, fazla gelirse yağ olarak depolar. porsiyon kontrolünün zor olmasıdır. Bir tabak pilav, bir tabak makarna ya da birkaç dilim ekmek, hacim olarak küçük olsa da kalori olarak yüksektir. Bu besinlerde ‘Doydum hissi’ geç gelir ve kalori çoktan alınmış olur. Bunun yanında içeriklerinde lif ve protein eksikliği vardır. Çiğneme süresi kısadır. Bu da çabuk acıkmaya neden olur. Aslında burada kilo aldıran şey çoğu zaman gün boyu tekrar yeme isteğidir" dedi. Dirençli nişasta daha az yedirebilir Rafine karbonhidratların kan şekerinde yükselmeye neden olduğunu söyleyen Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz, "Bu da pankreası strese sokarak insülinde oynamaya sonrasında da diyabete sebep olur. Yeni yapılan çalışmalara göre beyaz ekmeği dondurucuya koymak bu sağlık zararlarını tersine çevirmeye yardımcı olabilir. Ancak ekmeği dondurmak da, retrogradasyon adı verilen bir süreci tetikler; bu süreç nişastadaki moleküllerin, ekmekteki karbonhidratların daha sert ve sindirilmesi zorlaşmasına neden olur. Bu dirençli nişasta, rafine karbonhidratların aksine, glikoz olarak parçalanmaz, bu yüzden kan şekeri seviyelerini yükseltmez. Lif gibi, bu da doluluğu artırır ve gün boyunca genel olarak daha az yemeye yol açar. Son çalışmalar ayrıca pirinç, makarna ve patateslerin pişirilip soğutulduklarında dirençli nişasta kazandığını göstermektedir" şeklinde konuştu. Dondurarak yemek tokluk hissi yapabilir Dirençli nişastanın, diğer karbonhidratların kan içine emilimini yavaşlattığını ifade eden Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz, "Yiyecekteki karbonhidratların daha az emilimi nedeniyle, kan şekeri üzerindeki etki daha az azalır ve kan şekeri ile insülin artışlarını azaltır. Bu, gün boyunca sabit enerjiyi destekler, şeker düşüşünü önlemeye yardımcı olur ve tokluk hissini artırabilir. Dirençli nişastanın özellikle kilo kaybı olmak üzere birçok sağlık faydası ile ilişkilendirilmiştir. Örneğin, Nature Metabolism dergisinde yayımlanan 2024 tarihli bir çalışma, yaklaşık sekiz hafta boyunca dirençli nişasta tüketen kişilerin kontrol grubundakilere göre altı kilo daha fazla verdiklerini buldu. European Journal of Clinical Medicine’de yer alan küçük bir çalışma da, ekmeği dondurup çözdükten sonra kızartmanın önce dondurulmadan daha düşük bir glikoz tepkisine yol açtığını ve araştırmacıların bunun dirençli nişasta oluşumu sürecinden kaynaklandığını düşündüğünü ortaya koydu. Buna göre dolaylı olarak, dirençli nişasta, bağırsakta GLP-1 üretimini artırarak doygunluk ve kan şekerini etkileyebilir" diye görüş verdi. Ölçülü ve tam tahıllı tercih edin Çalışmalar devam ederken yine de en doğru yolun karbonhidratları ölçülü tüketmenin ve mümkün olduğunda tam tahılların tercih edilmesi olduğunu ifade eden Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz, "Karbonhidrat, tam tahıl olarak, porsiyon kontrolüyle tüketildiğinde ve üzerine egzersiz yapıldığında, yanında protein ve lif alındığında faydalı beslenmeye dönüşür. "Ekmek, makarna" yedim kilo aldım deyimi doğru değildir. Aksine "fazla, sık basit karbonhidrat aldım, protein yemedim, hareket etmedim kilo aldım" deyimi doğrudur. Karbonhidratın miktarı ve zamanlaması doğruysa kilo aldırmaz hatta spor yapan kişilerde enerji sağlar. Genellikle de ekmek reçelle, makarna kremalı soslarla, pilav ekmek ile birleşince kilo aldırıcı gıdalara dönüşür. Tam buğday ekmeği, bulgur, esmer pirinç, yulaf, haşlanmış patates, meyve doğru karbonhidratlar arasındadır. Bunlarda da porsiyon kontrolü ve protein/ lif eklenerek sağlıklı öğünlere dönüştürülebilir" ifadelerini kulandı.
25 Ocak 2026 Pazar - 16:51
Bodrum’da ’Gezen Tartı’ vatandaşların hizmetinde
Bodrum Belediyesi, sağlıklı yaşamı teşvik etmek ve vatandaşların sağlık bilincini artırmak amacıyla ’Gezen Tartı Projesi’ni hayata geçirdi. Sosyal belediyecilik kapsamında ilçe genelinde çalışmalarını sürdüren Kültür, Sanat ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne bağlı Sağlık Hizmetleri Bürosu tarafından yürütülecek proje ile vatandaşlara ücretsiz vücut analiz hizmeti sunulacak. Katılımcılar, ’Gezen Tartı’ aracılığıyla vücut yağ oranı, kas kütlesi, metabolizma hızı ve ideal kilo gibi sağlık açısından önemli verilere kolayca ulaşabilecek. Analizler, Sağlık Hizmetleri Bürosu bünyesinde görev yapan diyetisyen tarafından yapılacak ve ardından vatandaşlara kişisel sağlık hedeflerine yönelik öneriler sunulacak. Projenin ilk durağı Mumcular, Gölbaşı ve Karaova mahalleleri olacak. 27-28 Ocak 2026 tarihlerinde, 10.30 ile 15.30 saatleri arasında Mumcular Düğün Salonu’nda Mumcular, Gölbaşı ve Karaova mahalle sakinleri "Gezen Tartı" hizmetinden faydalanabilecek. Bodrum Belediyesi, sağlıklı yaşam bilincini artırmak için projeyi ocak, şubat ve mart ayı boyunca diğer mahallelere de taşıyacak.
25 Ocak 2026 Pazar - 15:54
Uzm. Psikolog Turan: "Ara tatil, çocukların sosyal gelişimini desteklemek için değerli"
SANKO Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzm. Psikoloğu Gizem Başkılıç Turan, ara tatilin çocukların sosyal gelişimini desteklemek için değerli bir zaman dilimi sunduğunu söyledi. "Ara tatil dönemleri, çocukların akademik baskıdan uzaklaşarak sosyal ve duygusal gelişimlerine odaklanabilmeleri için önemli bir fırsattır" diyen Uzm. Psikolog Turan, bu süreçte yürütülen sosyal beceri çalışmalarının, kazanımların daha kalıcı olmasına katkı sağladığını belirtti. "Sosyal beceriler; bireyin içinde bulunduğu sosyal çevrede kendini ifade edebilmesini, başkalarıyla etkileşim kurabilmesini ve ilişkilerini sürdürebilmesini sağlayan öğrenilmiş yaşam becerileridir" şeklinde konuşan Uzm. Psikolog Turan, bu becerilerin duyguları tanıma ve ifade etme, karşılıklı iletişim kurma, iş birliği yapabilme, kurallara uyum sağlama ve sosyal sorunlara çözüm üretebilme gibi birçok alanı kapsadığını ifade etti. Çocukluk döneminde gelişen sosyal becerilerin, çocuğun yalnızca bugünkü uyumunu değil, ilerleyen yıllardaki psikolojik ve sosyal işlevselliğini de doğrudan etkilediğini vurgulayan Uzm. Psikolog Turan, şöyle konuştu: "Sosyal becerilerin sağlıklı biçimde gelişmesi çocukların kendilerini daha iyi tanımalarını, duygularını düzenleyebilmelerini ve sosyal ilişkilerde daha esnek davranabilmelerini destekler. Bu süreçte, çocukların karşısındaki kişilerin duygu ve düşüncelerini fark edebilme kapasitesi (Zihin kuramı) sosyal uyum açısından destekleyici bir role sahiptir. Çocuklara yönelik psikolojik destek ve gelişim çalışmalarında sosyal beceriler odak noktasıdır. Hastanemizde çocukların yaşına, gelişim düzeyine ve bireysel ihtiyaçlarına uygun olarak yapılandırılmış sosyal beceri geliştirme programları uygulanmaktadır. Değerlendirme sürecinde kullanılan ölçek ve testler çocukların sosyal beceri, duygusal farkındalık ve problem çözme alanlarına ilişkin güvenilir bilgiler sunmaktadır. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda çocuklara sosyal beceri geliştirme çalışmaları planlanmakta ve daha sağlıklı ilişkiler kurmaları hedeflenmektedir." Çalışmalarda kullanılan yöntemlerin çocukların ilgisini çekecek biçimde çeşitlendirildiğini belirten Uzm. Psikolog Turan, "Duygu tanıma ve duygu düzenlemeye yönelik materyaller, çocukların kendi duygularını ayırt edebilmesini ve uygun biçimde ifade edebilmesini desteklemektedir. Hikâye temelli sosyal durum çalışmaları, günlük yaşamda karşılaşılabilecek sosyal senaryoları ele alma imkânı sunarken; rol oynama ve oyun temelli etkinlikler çocukların farklı sosyal davranışları deneyimlemelerine fırsat tanımaktadır. Görsel destekli çalışmalar ise kazanılan becerilerin günlük yaşama aktarılmasını kolaylaştırmaktadır’ diye konuştu.
25 Ocak 2026 Pazar - 13:09
Ekran süresi arttıkça obezite riski büyüyor
Pediatri Diyetisyeni Doç. Dr. Taygun Dayı, erken yaşta ve kontrolsüz dijital ekran kullanımının çocuklarda obezite başta olmak üzere ciddi yeme bozukluklarına neden olabileceği uyarısında bulundu. Çocuklara yemek yedirirken onları oyalamak amacıyla telefon, tablet ya da televizyon ekranlarının açılması, günümüzde pek çok aile için neredeyse sıradan bir alışkanlığa dönüşmüş durumda. Dijital ekranların günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle çocukların ekranla karşılaşma yaşı da giderek düşüyor. Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyetetik Anabilim Dalı Pediatri Diyetisyeni Doç. Dr. Taygun Dayı, erken yaşta başlayan ve kontrolsüz şekilde sürdürülen dijital ekran maruziyetinin çocukların beslenme davranışları üzerinde uzun vadeli ve olumsuz etkiler oluşturabileceğini söyledi. "Dijital ekranlar artık hayatın bir gerçeği ancak çocuklar için ne kadar, ne zaman ve nasıl kullanıldığı son derece belirleyici" diyen Doç. Dr. Dayı, özellikle erken yaşlarda yanlış ekran alışkanlıklarının obezite başta olmak üzere ciddi yeme bozukluklarına neden olabileceği uyarısında bulundu. Ekranla tanışma yaşı giderek düşüyor Çocukların, özellikle iki yaşa kadar dijital ekranlardan uzak tutulması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Taygun Dayı, bilimsel araştırmaların çocukların dijital ekranla ilk temasının çoğu zaman altıncı aydan itibaren, özellikle tamamlayıcı beslenmeye geçiş sürecinde başladığını ortaya koyduğunu söyledi. Bu dönemde ekranın sıklıkla çocuğu oyalamak ya da yemek yedirmek amacıyla kullanıldığına dikkat çeken Doç. Dr. Dayı, "Bu alışkanlıklar, çocuğun açlık-tokluk sinyallerini fark etmesini zorlaştırarak ilerleyen yaşlarda beslenme davranışlarını olumsuz etkileyebiliyor" dedi. Dört saat ve üzeri ekran kullanımı bağımlılık göstergesi Günde dört saat ve üzeri dijital ekran maruziyetinin "ekran bağımlılığı" olarak tanımlandığını belirten Doç. Dr. Taygun Dayı, bu durumun çocukların beslenme düzeni üzerinde ciddi olumsuz etkiler oluşturabileceğini söyledi. Doç. Dr. Dayı, "Ekran bağımlılığı; artan iştah, kontrolsüz besin tüketimi, yeme atakları ve gece uykularında azalma ile ilişkilidir" dedi. Uyku süresinin azalmasıyla uyanık kalınan zaman boyunca besin tüketme isteğinin arttığını ifade eden Doç. Dr. Dayı, bunun istemsiz vücut ağırlığı artışı, tekdüze beslenme ve düşük beslenme kalitesiyle sonuçlanabildiğini belirtti. Doç. Dr. Dayı, tüm bu etkenlerin ise çocukluk çağı obezitesi riskini önemli ölçüde artırdığını vurguladı. Dijital dünya yeme davranışlarını sessizce değiştiriyor Doç. Dr. Taygun Dayı, dijital ekran maruziyetinin yalnızca aşırı kilo alımıyla sınırlı kalmadığını, bazı çocuklarda ve özellikle ergenlerde yeme bozukluklarına da zemin hazırladığını ifade etti. Doç. Dr. Dayı, "Kontrolsüz beslenme davranışlarının ardından gelişen pişmanlık ve suçluluk duyguları; dijital içeriklerin oluşturduğu beden algısı baskısıyla birleştiğinde yeme bozuklukları görülebiliyor" dedi. Akran zorbalığına maruz kalma, kendini beğenmeme ve bozulmuş beden imgesi algısının, özellikle ergenlik döneminde anoreksiya nervoza gibi ciddi yeme bozukluklarını da tetikleyebileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Dayı, dijital ekran maruziyetinin bu süreci hızlandırdığını belirtti.
25 Ocak 2026 Pazar - 13:04
Grip vakalarında ciddi artış
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ufuk Sevgican, özellikle okul ve kreş çağındaki çocuklar arasında hızla yayılan bu oldukça bulaşıcı solunum yolu enfeksiyonuna karşı aileleri uyardı. Gribin sıradan bir halsizlikle karıştırılmaması gerektiğini vurgulayan BURTOM Özlüce Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Sevgican, "İnfluenza, basit bir soğuk algınlığı değildir. Daha ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen bu hastalıkta, erken belirtilerin fark edilmesi, geç kalmadan hekime başvurulması ve korunma yollarının bilinmesi büyük önem taşır" dedi. Dr. Ufuk Sevgican, çocuklarda en sık görülen belirtilerinin yüksek ateş, halsizlik, bitkinlik ve iştahsızlık, baş, boğaz, kas ve eklem ağrıları, burun akıntısı, tıkanıklığı ile öksürük olduğunu belirtirken, küçük çocuklar ve bebeklerde ise; ishal ve huzursuzluk gibi sindirim sistemi belirtileri, emmede azalma, kusma, sürekli ağlama ve huzursuzluğun gribin habercisi olabileceğini kaydetti. Belirtilerin görülmesi durumunda mutlaka bir hekime başvurulması gerektiğini hatırlatan Sevgican, tedavinin temelinin "destekleyici bakım" olduğunu ifade ederek şunları söyledi; "Bol sıvı alımı ve yeterli istirahat iyileşmenin anahtarıdır. Ateş düşürücüler doktor önerisiyle ve doğru dozda kullanılmalıdır. Gerekli durumlarda antiviral ilaçlar reçete edilebilir. Grip virüs kaynaklı olduğu için antibiyotikler rutin olarak kullanılmaz; ancak bakteriyel bir enfeksiyon eklenirse tercih edilir. Çocuğun bulunduğu oda düzenli olarak havalandırılmalıdır. Uzmanlar, influenzadan korunmanın en etkili yolunun grip aşısı olduğunu vurgulamaktadır. Özellikle risk grubundaki çocukların her yıl aşılanması önerilir. El hijyenine dikkat edilmeli, hasta kişilerle temas edilmemeli ve kalabalık ortamlarda maske kullanılmalıdır. Bağışıklığı güçlendirmek için sağlıklı, dengeli ve doğal beslenme ile yeterli uyku çok önemlidir. Salgın dönemlerinde kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçınılmalı, yaşam alanları sık sık havalandırılmalıdır."
25 Ocak 2026 Pazar - 12:58
Artroskopik cerrahi ile omuz ağrılarına son
Omuz ağrıları, hareket kısıtlılığı ve günlük yaşam kalitesinde belirgin düşüşe yol açan önemli ortopedik sorunlar arasında yer alıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Fatih Volkan Tercan, omuz hastalıklarının teşhisn ve tedavisinde kullanılan omuz artroskopisi yönteminin, günümüzde hem başarı oranı hem de hasta konforu açısından öne çıkan cerrahi yaklaşımlardan biri olduğunu söyledi. Omuz artroskopisinin, rotator manşet yırtıkları, omuz sıkışma sendromu, tekrarlayan omuz çıkıkları, labrum (SLAP) lezyonları ve bazı kireçlenme problemlerinin tedavisinde başarıyla uygulandığını belirten Hayat Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Tercan, bu yöntemin birkaç milimetrelik küçük kesilerden, kamera destekli olarak gerçekleştirilen minimal invaziv bir cerrahi teknik olduğuna dikkat çekti. Bu sayede omuz ekleminin ayrıntılı şekilde görüntülenebildiğini ve gerekli cerrahi müdahalenin hassasiyetle yapılabildiğini ifade etti. Omuz artroskopisinin hastalara önemli avantajlar sunduğunu vurgulayan Op. Dr. Fatih Volkan Tercan, "Bu yöntemle açık ameliyatlara kıyasla çok daha küçük kesi izleri oluşuyor, ameliyat sonrası ağrı belirgin şekilde azalıyor ve iyileşme süreci hızlanıyor. Minimal doku hasarı sayesinde enfeksiyon riski düşerken, estetik açıdan da daha iyi sonuçlar elde ediliyor. Doğru hasta seçimi ve uygun rehabilitasyonla yüksek başarı oranlarına ulaşmak mümkün oluyor. Çoğu hastamız aynı gün ya da kısa sürede taburcu edilebiliyor" dedi. Artroskopik cerrahi sonrası sürecin en az ameliyat kadar önemli olduğunu dile getiren Op. Dr. Tercan, kişiye özel planlanan fizik tedavi ve rehabilitasyon programlarının omuzun hareket açıklığının ve kas gücünün yeniden kazanılmasında kilit rol oynadığını belirtti. Erken teşhis ve uygun cerrahi tekniklerle, uzun süredir devam eden omuz ağrılarının önemli ölçüde azaltılabildiğini kaydetti. Op. Dr. Fatih Volkan Tercan, açıklamasının sonunda, "Omuz bölgesinde ağrı, güçsüzlük ya da hareket kısıtlılığı yaşayan bireylerin vakit kaybetmeden uzman değerlendirmesine başvurması, hem tedavi başarısını artırır hem de daha hızlı bir iyileşme süreci sağlar" diyerek hastaları erken başvurunun önemine dikkat çekti.
25 Ocak 2026 Pazar - 11:42
Yeşilay Şırnak’ta bağımlı bireyler ve ailelerine umut oluyor
Şırnak Yeşilay Danışmanlık Merkezi, merkez ve ilçelerinde bağımlı bireyler ile ailelerine ücretsiz, gizlilik esaslı psikososyal destek sunarak bağımlılıkla mücadelede önemli bir rol üstleniyor. Yaklaşık 5 yıldır Şırnak merkez ve ilçelerinde faaliyet gösteren Yeşilay, bağımlı bireylerin yanı sıra ailelere de danışmanlık hizmeti sunuyor. Merkez, psikoterapi, aile görüşmeleri ve sosyal destek çalışmalarıyla süreci ele alıyor. Yeşilay şube olarak daha çok önleyici faaliyetler kapsamında çalışmalar yürüttüklerini ifade eden Yeşilay Şırnak Şube Başkan Yardımcısı Metin Ağasoylu, "Bizler Yeşilay olarak, yaklaşık 5 yıldır Şırnak merkezli ve ilçelerinde hizmet sunmaktayız. Yeşilay olarak başta ilkokul çağındaki öğrencilerimizden yaşlarımıza kadar hemen hemen her yerde faaliyet göstermekteyiz. Okullarda, aile danışma merkezlerinden camilere, yani insanımızın bulunduğu her yerde bizler Yeşilay olarak bağımlıkla mücadele konusunda çalışmalar yürütüyoruz. Bizler Yeşilay şube olarak daha çok önleyici faaliyetler kapsamında çalışmalar yürütüyoruz. Bu çalışmalarla birlikte proje veya projeler kapsamında hem de davet anlamında bizler çalışmalar yürütüyoruz’’ dedi. Atölye çalışmalarının YEDAM’ın önemli bir parçası olduğunu aktaran Sosyal Hizmet Uzmanı Beşire Şen Çelebi, "Bu noktada sosyal hizmet ayağında iş ve danışmanlık merkezleri olarak danışanların, başvuran ailelerin sosyal risk ve ihtiyaçlarını tespit ederek bunlara yönelik müdahaleler gerçekleştiriyoruz. Gelen kişilerin aslında risklere birebir tespit edilip bunlara yönelik müdahaleler yapıyoruz, gerekirse kurumlar aracılığıyla riskleri ihtiyaçlarını gidermek amaçlı destek alabiliyoruz. Bu noktada şu an bulunduğumuz yer atölyemiz. Atölyemizde de aslında gelen danışlarımızın kaybolan yaşam becerileri tekrardan kazanabilmeleri, sosyal hayatlarını nasıl düzenleyebilecekleri, arkadaş ilişkileri olsun, mesleki beceriler kazanmaları adına atölye çalışmalarımızı yapaktayız. Burada aslında halk eğitimden hocalarımız da bulunuyor. Burada mesleki beceri kazanmaları adına sertifika almaları adına hocalarımızda destek sağlıyor. Mümkün mertebe danışanlarımızın katılmalarını tavsiye ediyoruz. Çünkü gerçekten Atölye Yeşilay Danışmanlık Merkezinin en önemli parçalarından bir tanesi" diye konuştu. Ailelere sınır koyma, sorumluluk verme ve doğru tutumlar konusunda bilgilendirme yapıldığını vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Cüneyt Kalender, "Yeşilay Danışmanlık Merkezimizde bir klinik psikoloğu olarak neler yaptığımızdan bahsedecek olursak, burada danışanlar ve yakınları bize geldiği zaman bir değerlendirme sürecinden geçiriyoruz. Burada bu değerlendirme süreci danışanın klinik ilk görüşmesini yaptığımız zaman risk ve ihtiyaçlarını saptamaya çalışıyoruz. Bu saptamadan sonra gerekli şekilde ihtiyaçlarını giderip, burada risklerin ne olduğunu ve bu konuyla ilgili kendilerinin nasıl yardımcı olabileceği konusunda destek sağlamaya çalışıyoruz. Birinci aşma psikoloji kısmıdır. Burada psikoterapi hizmetinin yanında eğer bir depresyon bir kaygı travmatik bir öykü varsa bu konulara da destek sağladığımızı söyleyebiliriz. Bunun yanında biz aile görüşmelerini de gerçekleştiriyoruz. Aile değerlendirme görüşmesinde ailenin bu süreçte bağımlılık hakkında hangi bilgiye sahip olması gerektiğini bağımlı yakınına nasıl yardımcı olması gerektiği konusunda özellikle tutumlar olsun, sorumluluk verme olsun sınır koyma becerileri olsun. Bu konularla ilgili biz olabildiğince aileleri bilgilendirmeye çalışıyoruz" şeklinde konuştu.
25 Ocak 2026 Pazar - 11:25
Tıbbın "hakim ve savcısı" patologlar: Hastalıkların son tanısını onlar koyuyor
Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahri Yılmaz, patolojinin tıbbi süreçlerdeki hayati önemine dikkat çekerek, patologların teşhis koyma sürecinden bahsetti. Patoloji bölümünü tıp dalının hakim ve savcılarına benzeten Yılmaz, saç telinden tırnağa kadar vücudun her noktasından gelen örneklerin titizlikle incelerek son tanıyı koyduklarını belirtti. Patolojinin sadece kanserle sınırlı olmadığını, iltihabi durumlardan poliplere kadar geniş bir yelpazede tanı koyduklarını ifade eden Prof. Dr. Fahri Yılmaz, bölümün işleyişi ve önemi hakkında bilgiler verirken, gelişen genetik yöntemlerle birlikte kanserin artık korkulan bir hastalık olmaktan çıkabileceği müjdesini verdi. "Patolojide son tanıyı veren hakim ve savcı gibiyiz" Patoloji bölümünün önemi ve çalışmalarından bahseden Prof. Dr. Yılmaz, "Patoloji, hastalık bilimi demek, yani vatandaş sorduğu zaman hemen aklına kanser geliyor ama bizim olguların belki 20-30 tanesi kanserden ibarettir. İltihabi, polip gibi birçok organdan alınan doku ve parça bize gelir. Bizde patoloji olarak onun incelemesini yaparak, diğer cerrahların ya da diğer kliniklerin adeta son tanısını veren hakim, savcı gibi bir bölümüz. Bu sebeple önemi çok üst düzeyde olan bir bölüm. Bizim dediğimiz sonuca göre hastaya tedavi planlanıyor. Tümör olduğunu düşündüğünüz zaman tümörün rengi, ne kadar hangi organa yayılmış, bağırsaktaysa mesela hangi tabakaya kadar ulaşmış, bunları patolog söylüyor. Bu verilerinde, hastanın yaşamda kalması ile ilgili bir süreci var. Ne kadar hayatta kalacağı bu evreye bağlı. Bu nedenle bir patolog işini her zaman çok ciddi bir şekilde yapıyor. Bizlere çok fazla sorumluluk düşüyor ve çok fazla zamanımızı alan işler oluyor bunlar. Dışarıdan ’patolojiye geldi, gecikti’ gibi durumlar oluyor, tabi hastalarda endişeleniyor ancak patolojik kanaat vermek, sonuca varmak bizim için büyük bir emek oluyor aynı zamanda" dedi. "Mutfağımız çok önemli" Tanı sürecinin arka planındaki teknik emeğe değinen Yılmaz, makroskopik değerlendirmeden mikroskobik incelemeye giden süreci şöyle özetledi: "Saçlı deriden ayak tırnağına kadar vücudun her bölgesinden bize parça gelir. Makroskopide önce değerlendirme yaparız ve hastalıklı gördüğümüz kısımlardan parçaları alırız. Patolojide özellikle mutfağımız çok önemli. Teknisyen arkadaşlar, onların materyalleri, doku takibi işlemlerinden sonra mikrotomda kesilip boyanıp bizim önümüze hazır olarak gelir, değerlendirmemiz için zemin hazırlarlar. Kesik ne kadar kaliteliyse tanıya gitmemiz o kadar sağlıklı oluyor." "Belki de kanser, korkulan hastalık olmaktan çıkacak" Günümüzde "nokta atışı" tedavilerin ön plana çıktığını ve patolojinin bu noktada kilit rol oynadığını belirten Prof. Dr. Fahri Yılmaz, "Kanserlerde hedefe yönelik tedavilerde de patoloji çok önem arz ediyor. Kolon kanseri tanısı koyduğumuz vakalarda, hücrede kanser oluşurken proliferler çoğalıyor. Bu aşamada bir durma-aksama meydana geliyor ve ondan sonra o hücre dönüşüm geçirerek kansere dönüşüyor. Bu aşamaları bile genetik olarak saptayıp hangi aşamada duraklama olduğunu ve ona yönelikte tedavilere yönlendiriliyor hastalar. Nokta atışı tedaviler artık günümüzde moda haline geldi. Dolayısıyla ilerleyen zamanlarda belki de kanser korkulan hastalık olmaktan çıkacak. Öldürücülüğüne engel olunamayacak kanserlerde var ama en azından hasta, hastalıklı olsa bile uzun süre yaşayabilecek. Bunu sağlayacak tedaviler günümüzde çokça ön plana çıkmaya başladı" ifadelerini kullandı.
25 Ocak 2026 Pazar - 11:10
Amfizemli hastalara taze nefes: Cerrahisiz tedaviler
Akciğerlerdeki hava keseciklerinin geri dönüşü olmayan şekilde hasar görmesiyle ortaya çıkan ve hastalarda şiddetli nefes darlığına yol açan amfizem, hayat kalitesini ciddi biçimde düşüren önemli bir solunum yolu hastalığı olarak biliniyor. Günümüzde, cerrahi işleme gerek olmadan uygulanabilen coil ve valv tedavileri hastalar için yeni bir umut oluyor. Medicana Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Nuran Katgı, cerrahisiz yöntemlerle akciğerlerin daha verimli çalışmasının sağlanabildiğini ve hastaların yaşadıkları nefes darlığında belirgin rahatlama yaşadığını belirtti. Akciğerde oluşan kalıcı yapısal hasar nedeniyle hava keseciklerinin genişlemesi ve solunum kapasitesinin giderek azalmasıyla seyreden amfizem, hastaların günlük hayatını ciddi biçimde kısıtlayan önemli bir solunum yolu hastalığı olarak öne çıkıyor. Geleneksel cerrahi yöntemlerin yanı sıra, son yıllarda bronş içinden kesisiz uygulanan coil ve valv tedavileri, özellikle cerrahiye uygun olmayan hastalar için yeni bir umut kapısı olarak görülüyor. Medicana International İzmir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nuran Katgı, bu modern yaklaşımların hava tuzaklanmasını azaltarak akciğerin daha etkin çalışmasını sağladığını ve hastalarda belirgin nefes rahatlaması sunduğunu belirtti. Katgı, "Son yıllarda, amfizem tedavisinde cerrahi dışı, daha hedefe yönelik yöntemler ön plana çıkmaktadır. Özellikle cerrahiye uygun olmayan ya da cerrahiden kaçınan hastalar için geliştirilen bronkoskopik volüm düşürücü yöntemler, güncel tedavi seçenekleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Coil (spiral) tedavisi ve endobronşiyal valv uygulamaları, kesi gerektirmeden bronkoskopi yoluyla uygulanan cerrahisiz yaklaşımlar olarak dikkat çekmektedir. Bu işlemler, hasarlı akciğer alanlarının solunum üzerindeki olumsuz etkisini azaltmayı ve daha sağlıklı bölgelerin daha etkin çalışmasını hedeflemektedir" diye konuştu. "Cerrahiye uygun olmayan hastalar için iyi bir seçenek" Bronkoskopik volüm düşürücü işlemlerin, özellikle ileri evre amfizem tanısı bulunan ve optimal ilaç tedavisi ile solunum rehabilitasyonuna rağmen nefes darlığı devam eden hastalarda gündeme geldiğini dile getiren Doç. Dr. Nuran Katgı, "Bunun yanı sıra açık cerrahi açısından yüksek risk taşıyan, ileri yaşta olan veya ek hastalıkları nedeniyle cerrahiye uygun bulunmayan hastalar için önemli bir tedavi alternatifi oluşturmaktadır. Ayrıca akciğer nakli için sıra bekleyen hastaya vakit kazandırmak için de iyi bir yöntemdir. Hasta seçimi, multidisipliner bir değerlendirme süreci sonunda, bireysel klinik özellikler dikkate alınarak yapılmaktadır" dedi. Söz konusu yöntemlerin hastalığı ortadan kaldırmadığını ancak semptom kontrolü sağlayarak, yaşam kalitesini iyi bir noktaya taşımada önemli rol oynadığını dile getiren Katgı, "Bronkoskopik volüm düşürücü yöntemler, amfizemin temel patofizyolojik sorunlarından biri olan hava tuzaklanmasını azaltmayı hedefler. Aşırı şişmiş ve solunuma katkısı azalmış, bununla birlikte sağlıklı akciğer dokusunun da genişlemesini engelleyen akciğer bölgelerinin etkisinin azaltılmasıyla, diyafram ve solunum kaslarının daha verimli çalışması sağlanır. Bu durum klinik olarak hastalara nefes darlığında azalma, efor kapasitesinde artış ve günlük aktivitelerde daha rahat hareket edebilme şeklinde yansır. Bronkoskopik yöntemler, açık cerrahiye kıyasla daha düşük komplikasyon riski, daha kısa hastanede yatış süresi ve daha hızlı iyileşme süreci sunmaktadır. Özellikle cerrahi sonrası risklerin yüksek olduğu hasta gruplarında, daha güvenli ve daha konforlu bir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca kesi gerektirmemesi, hastaların günlük yaşama daha kısa sürede dönebilmesine imkan tanır" ifadelerine yer verdi. "Her amfizem hastası coil tedavisi için uygun değil" Her amfizem hastasının coil tedavisi için uygun olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Nuran Katgı, hastanın akciğer dokusunun yapısı, eşlik eden hastalıklar ve genel solunum kapasitesinin mutlaka detaylı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Katgı, "Uygun hasta seçimi ve işlemin deneyimli ellerde gerçekleştirilmesi, tedavinin başarısını belirleyen en önemli faktörler arasında yer almaktadır" dedi. Coil tedavisinin hangi amfizem tiplerinde tercih edildiği hakkında da bilgi veren Katgı, "Coil tedavisi, akciğer hasarının daha yaygın ve homojen dağılım gösterdiği amfizem tiplerinde tercih edildiği gibi en iyi etkisi bölgesel hasarlı, heterojen amfizem tipinde görülür. Akciğerin yalnızca tek bir bölgesinin değil, geniş alanlarının etkilendiği hastalarda coil tedavisi, solunum mekaniklerini genel olarak iyileştirmeyi amaçlayan etkili bir seçenek sunmaktadır" diye konuştu. Öte yandan akıllı tel olarak da adlandırılan spirallerin işlevine değinen Katgı, "Akıllı tel olarak da adlandırılan spiraller, bronkoskopi sırasında akciğer dokusu içine yerleştirildikten sonra kendi doğal şeklini alarak kendi ekseni etrafında kıvrılır. Bu kıvrılma etkisi, hasarlı ve aşırı şişmiş akciğer alanlarının hacmini azaltır. Böylece akciğer dokusu daha kompakt hale gelir, hava hapsi azalır ve solunum mekanikleri daha dengeli çalışmaya başlar" dedi. Valv mi, coil mi? Valv tedavisi hakkında da bilgi veren Doç. Dr. Nuran Katgı, ‘valv mi, coil mi’ sorusuna ise şu yanıtı verdi: "Endobronşiyal valv tedavisi, akciğer hasarının belirli bir bölgede yoğunlaştığı amfizem hastalarında daha uygun bir seçenektir. Hedeflenen akciğer bölgesinin anatomik özellikleri ve solunum üzerindeki etkisi, hasta seçiminde temel kriterler arasında yer alır. Valv tedavisinin başarılı olabilmesi için hedeflenen akciğer bölgesine yan yollardan hava girişi olmaması gerekir. Çünkü tedavideki asıl amaç hasarlı bölgeyi mekanik olarak tıkama yoluyla hava girişinin engellenmesi, sekresyon çıkışına izin verilmesidir. Kollateral ventilasyonun varlığı, valv uygulamasının etkisini azaltan en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle işlem öncesi yapılan detaylı değerlendirmeler, tedavi başarısı açısından kritik öneme sahiptir. Valv mi yoksa coil mi uygulanacağına; amfizemin akciğer içindeki dağılımı, kollateral ventilasyon durumu ve hastanın genel klinik özellikleri değerlendirilerek karar verilir. Bazı hastalarda valv tedavisi daha uygunken, bazı hastalarda coil uygulaması daha iyi sonuçlar sağlayabilir. Valv uygulaması sonrasında hedeflenen akciğer bölgesinde hacim küçülmesi sağlanır. Bu durum, daha sağlıklı akciğer alanlarının solunuma daha etkin katılmasına imkan tanır. Sonuç olarak nefes darlığında azalma, efor kapasitesinde artış ve yaşam kalitesinde iyileşme gözlenir."
25 Ocak 2026 Pazar - 09:12
Sıcak su torbasının patlamasıyla vücudunun yüzde 30’u yandı: "5 dakika geçti, patladı"
Bacağına koyduğu sıcak su torbası patlayan 51 yaşındaki Fariz Aydın’ın vücudunun yaklaşık yüzde 30’u yandı. Acı içinde kalan Aydın, "Kaynar su koymuştum, torbanın havasını almamıştım, 5 dakika geçti, patladı. Sadece vücudumun yandığını hissettim, pijamanın içinden torbayı çıkarana kadar ellerim, karın bölgesi, bacağım yandı, bilgi almadan kullanmasınlar" dedi. Tedavi sonrası taburcu edilen hastasına ilişkin konuşan Prof. Dr. Mustafa Turan ise, "Yüzde 30 yanık söz konusu, kaynar su kesinlikle konulmamalı, havanın alınması lazım. Bazen sıcak su torbasıyla uyunuyor, tehlikeli, bu tarz ürünleri kullanırken dikkatli olunmalı" diye konuştu.
24 Ocak 2026 Cumartesi - 18:30
Edirne’de sanal kumarla mücadele
Edirne’de sanal kumar bağımlılığıyla mücadelede uygulanan tedavilerde yüksek başarı oranı sağlandığı ve bağımlılara hem psikolojik hem sosyal destek verildiğini açıklandı. Yeşilay Edirne Şubesi, yürütülen eğitim ve danışmanlık çalışmalarıyla binlerce öğrenci ve yetişkine ulaşırken, özellikle sanal kumar bağımlılığıyla mücadelede yüksek başarı oranı dikkat çekiyor. Yeşilay Edirne Şube Başkanı Müzekka Bayrak, bağımlılıkla mücadele kapsamında yürütülen eğitim çalışmalarıyla geçen yıl 45 bin 961 öğrenciye ulaştıklarını, ayrıca 2 bin 294 yetişkine yönelik çeşitli eğitimler verdiklerini söyledi. Bayrak, bu çalışmaların aralıksız devam ettiğini vurguladı. Yeşilay Danışmanlık Merkezi (YEDAM) Edirne Şubesi’nde görev yapan sosyal hizmet uzmanı Dilara Akgün Tamer ise kumar bağımlılığına yönelik tedavilerin sürdüğünü belirterek, sanal kumarla mücadelenin önemine dikkat çekti. Tamer, "Kumar bağımlılığı tedavisi gören 10 kişiden 8’inde başarılı oluyoruz. YEDAM’lardaki verilerimiz bunu gösteriyor. Bu süreçte hem psikolojik hem de sosyal hizmet desteğiyle bağımlı bireylere ve ailelerine destek sağlıyoruz. Kumar bağımlılığının bir hastalık olduğunu ve belirtilerini anlatıyoruz" dedi. Toplantıya Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Edirne Bölge Müdürü Mehmed Zahid Talha Arar ile kurum personeli de katıldı.
24 Ocak 2026 Cumartesi - 16:19
Susuz kalan beyinde hücreler arası iletişim yavaşlıyor
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜN) Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Esra Acıman Demirel, yetersiz sıvı tüketiminin beyin fonksiyonları üzerindeki tahribatına dikkat çekti. Beynin yüzde 75’inin sudan oluştuğunu hatırlatan Demirel, "Susuzlukla birlikte beyne giden kan hacmi azalır, bu da kısa süreli unutkanlık ve öğrenme sorunlarına yol açar" uyarısında bulundu. BEÜN Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esra Acıman Demirel, günlük hayatın koşuşturmacasında ihmal edilen su tüketiminin beyin sağlığı üzerindeki kritik etkilerini anlattı. Hafif düzeydeki sıvı kaybının dahi zihinsel performansı düşürdüğünü belirten Demirel, susuzluğun beyindeki sinir hücreleri arasındaki iletişimi yavaşlattığını, bunun sonucunda konsantrasyon güçlüğü ve kelime bulmakta zorlanma gibi belirtilerin ortaya çıktığını ifade etti. "Konuşurken kelime bulamıyorsanız sebebi susuzluk olabilir" Susuzluğun beyin hücreleri üzerindeki doğrudan etkisini anlatan Doç. Dr. Demirel, süreci şu sözlerle aktardı: "Beynin yaklaşık yüzde 75’i sudan oluşur ve yeterli sıvı alınmadığında beyin hücreleri arasındaki iletişim yavaşlar. Bu durum dikkat azalması, konsantrasyon güçlüğü, özellikle kısa süreli unutkanlık da kendini gösterir. Hafif susuzluk bile zihinsel performansı olumsuz olarak etkiler. Susuzlukla birlikte beyne giden kan hacmi azalır. Bu da beyne giden oksijen miktarını, besin miktarını düşürür. Aynı zamanda elektrolit dengesizlikler olur. Sonuç olarak sinir hücreleri arasındaki iletişim yavaşlar. Bu da kısa süreli unutkanlık, öğrenme ve hafıza sorunlarına sebep olur. Genellikle dikkat ve kısa süreli bellek etkilenir. Yani kişi eşyaları koyduğu yeri hatırlayamaz, konuşurken kelime bulmakta zorlanır. Bazen kişilerin isimlerini unutabilir. Hatta yaptığı işi yarım bırakabilir. Bu tür unutkanlıklar çoğu zaman yeterli sıvı alımıyla birlikte düzelir." Yaşlılar için ‘Sessiz Tehlike’ kronik susuzluk Yaş ilerledikçe susuzluk hissinin azaldığına dikkat çeken Demirel, yaşlı bireylerin farkında olmadan kronik susuzluk yaşadığını belirterek, "Yaşla birlikte susuzluk hissi azalır. Bu nedenle de yaşlı bireyler farkında olmadan kronik susuzluk yaşayabilirler. Bu durum konfüzyon dediğimiz dalgınlık, dikkat eksikliği, ani ve kısa süreli bellek bozukluklarına sebep olabilir. O yüzden beyin sağlığı için yaşlıların da yeterli miktarda sıvı alımına dikkat etmek gerekir" ifadelerini kullandı. "Çay ve kahve kesinlikle su yerine geçmez" Sıvı alımında doğru bilinen yanlışlara değinen ve demans riskine vurgu yapan Doç. Dr. Esra Acıman Demirel, sözlerini şöyle tamamladı: "Susuzluk doğrudan Alzheimer’a neden olmaz. Ancak beyin fonksiyonları geçici olarak bozulabilir. Hatta mevcut bilişsel durumu kötüleştirebilir. Uzun süreli tekrarlayan sıvı eksikliği beyin sağlığı için bir risk olarak kabul edilir ve ilerleyen dönemde unutkanlığa, demansa sebep olabilir. Genel olarak erişkin bir bireyin 2-2,5 litre sıvı alınımını önermekteyiz ama bu yaşına kişinin fiziksel aktivitesine, hava sıcaklığına hatta sağlık durumuna göre değişebilir. Bunun en önemli göstergesi idrar renginin açık sarı olmasıdır. Çay ve kahve kesinlikle su yerine geçmez hatta bunların idrar söktürücü etkisi de bilinmekte. Bu nedenle suyun yerini tutmazlar. Unutkanlığı olan bireyler mutlaka sıvı alımına, yeterli beslenmeye, düzenli uykuya dikkat etmeleri gerekiyor. Ama bunları yerine getirdiği halde kişinin unutkanlıkları devam ediyorsa mutlaka bir doktora başvurmasını öneriyoruz."
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder