SAĞLIK
Kastamonu’da geleceğin diyetisyenleri beyaz önlüklerini giydi 18 Mayıs 2026 Pazartesi - 19:28:28 Kastamonu Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü tarafından düzenlenen "3. Kastamonu Diyetisyenler Günü" etkinliklerinde beyaz önlük giyme töreni yoğun ilgi gördü. Ahmet Yesevi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen program, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından açılış konuşmalarıyla başladı. Gün boyunca düzenlenen oturumlarda diyetisyenlik mesleğinin farklı alanları ele alındı. Etkinliğin ikinci oturumunda Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Müzikoloji Bölümü akademisyenleri ve öğrencileri tarafından müzik şöleni sunuldu. Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdulkadir Tuna, yaptığı konuşmada obezite, diyabet ve kalp damar hastalıkları gibi önemli sağlık sorunlarının önlenmesinde doğru ve dengeli beslenmenin öneminin her geçen gün daha da arttığını belirtti. Diyetisyenlerin bilimsel bilgiye dayalı yaklaşımlarıyla bireylerin ve toplumun sağlıklı yaşama alışkanlıkları kazanmasında kritik bir rol ve görev üstlendiğini ifade eden Prof. Dr. Tuna, bölümün başarısına dikkat çekti. Tuna, "Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak bizler de bu bilinçle nitelikli ve donanımlı diyetisyenler yetiştirmeyi temel hedeflerimiz arasında görmekteyiz. Bu vesileyle gurur verici bir gelişmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Beslenme ve diyetetik bölümümüz bu yıl akreditasyon sürecini başarıyla tamamlayarak kalite mühendisliğini tescillemiştir. Bu önemli başarı bölümümüzün eğitim kalitesinin, akademik kadrosunun yetkinliğini ve öğrencilerimize sunduğumuz imkanların güçlü bir göstergesidir. Akreditasyon sadece bir sonuç değil aynı zamanda daha iyisini hedefleyen sürekli gelişim yolculuğunda bir parçasıdır. Diyetisyenlik insanı bütüncül olarak ele almayı gerektiren, bilimsel olduğu kadar da iletişim becerisini isteyen bir meslektir. Bu nedenle alan bilginizi güçlü tutarken insan ilişkileri, empati ve etkili iletişim bilgilerinizi de mutlaka geliştirmelisiniz" dedi. Türkiye Diyetisyenler Derneği Başkanı Prof. Dr. Hülya Gökmen Özel ise, diyetisyenlik bölümünün tarihi sürecine ve kontenjan sorunlarına değindi. 1998 yılına kadar başka bölüm olmadığını, 1988 yılında ilk Erciyes Üniversitesi’nin öğrenci almaya başladığını belirten Prof. Dr. Özel, "1999’da Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak kurulan ilk üniversite. 2007 yılından itibaren de diğer üniversiteler sürece katılıyoruz. 2023’den 2024’e bakın orada 11 üniversitede kontenjan azalırken, 11 yeni üniversite de öğrenci almaya başlıyor. Dolayısıyla biz aslında program olarak yeni programları, yeni açılacak programların kriterlerini ağırlaştırmadığımız sürece ve var olan programları, çekirdek eğitim programlarına uyumlu hale getirmediğimiz sürece kontenjan hiçbir zaman 10’a, 20’ye düşmeyecek. Çünkü her üniversite belli miktar almak zorunda. Şu an bütün devlet üniversiteleri 27’ye düştü. 27’yi ben öğrenciliğimde bile hatırlamıyorum. Ne kadar kontenjan azaltılması yapılırsa yapılsın programlar bu şekilde fazla olmaya devam ettiği sürece benzer sorunları yaşıyor olacağız" şeklinde konuştu. Prof. Dr. Özel, serbest çalışan diyetisyenlerin hakları için Sağlık Bakanlığı ile görüşme sürecinde olduklarını belirterek, "Biz önce yönetmeliği bir anladık, sonra sahadan arkadaşlarımızdan görüş topladık. Bayağı sahayla görüşmeler yaptık. Tabii bu arada bize çok fazla sorun. Biz oturduk o sorunları tek tek çözdük. Çünkü her belirtilen sorun, bazen objektif olarak iletilen sorun olmuyor. O kişinin şahsi sorunu oluyor ya da bazen kötü değil, kendi kazancı düşmesin diye iletilen sorunlar oluyor. Biz bunları oturduk çalıştık. Sonra en önemli yaptığımız şey biliyorsunuz hekimler var sürecin içerisinde. Bakanlık tarafından denetlenen muayenehane hekimleri. Onların bir yönetmeliği var, Ayaktan Tanı Tedavi Yönetmeliği diye. Oturduk o yönetmelikleri açtık. Bizim yönetmelikleri açtık. Serbest çalışan hekimlere hangi haklar verilmiş, neler yasaklanmış, bizimkinde hangi haklar var? Tabii ki hekimle haklarımız bir değil. Ama eğer fiziksel mekanla ilgili bir sorun doğurduğu bir hak verebilirse öbür tarafta o hakkı tabii talep edebilir. Sonuçta gün sonunda bakanlık, bir sağlık aracılığıyla da bunları denetleyecek. Orada birtakım sıkıntılar tespit ettik ve onları bakanlıkla görüşmeye başladık" diye konuştu. Öğrenci ailelerinin de katıldığı beyaz önlük giyme töreninde duygusal anlar yaşanırken, alanda sergilenen ve her yaşa hitap edecek şekilde hazırlanan beslenme eğitimi materyalleri de yoğun ilgi gördü. İki oturum halinde gerçekleştirilen program, etkinliğe katkı sunan konuşmacılar ve katılımcılara teşekkür belgesi takdim edilmesi ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 18:29 Erzincan’da ileri ortopedik travma cerrahisi eğitimi düzenlendi Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesinde, ortopedi ve travmatoloji alanında uzman hekimlere yönelik "Asetabulum Kırıkları Kadavra Kursu" düzenlendi. Kemik ve Eklem Cerrahisi Derneği Başkanı ve Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nizamettin Koçkara koordinasyonunda gerçekleştirilen 2 günlük kursa, Türkiye’nin farklı illerinden uzman hekimler katıldı. Ortopedik travma cerrahisinin zorlu alanlarından biri olan asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisine yönelik düzenlenen eğitim programında, katılımcılara ileri düzey teorik ve uygulamalı eğitim verildi. Kursun eğitmen kadrosunda Prof. Dr. Hakan Kınık, Prof. Dr. Güvenir Okçu ve Prof. Dr. Ahmet Aslan yer aldı. Program kapsamında uzman hekimlere asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisinde güncel yaklaşımlar, anatomik değerlendirme, cerrahi planlama, yaklaşım teknikleri, kırık tespit prensipleri ve komplikasyon yönetimi konularında bilgi aktarıldı. Kadavra uygulamalarıyla desteklenen eğitimlerde katılımcılar, cerrahi teknikleri uygulamalı olarak deneyimleme fırsatı buldu. Kursa Van, Erzurum, Samsun, Trabzon, Tokat, Sinop, Giresun, Ordu, Rize, Sivas ve İstanbul’dan ortopedi ve travmatoloji uzmanları katıldı. Prof. Dr. Nizamettin Koçkara, asetabulum kırıklarının yüksek düzey cerrahi bilgi ve deneyim gerektiren kompleks yaralanmalar olduğunu belirterek, uygulamalı eğitimlerin cerrahi becerilerin geliştirilmesinde önemli rol oynadığını ifade etti. Koçkara, Erzincan’da gerçekleştirilen organizasyonun hem hekimlerin mesleki gelişimine hem de üniversitenin akademik görünürlüğüne katkı sunduğunu kaydetti.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:54 Dr. Hakseven: "Obezite, yalnızca fazla kilo meselesi değil, küresel bir salgın" Memorail Diyarbakır Hastanesi Onkolojik Cerrahi Bölümü’nden Cerrahi Onkoloji ve Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu belirterek, "Dünya genelinde yüz milyonlarca insan bu durumla yaşıyor" dedi. Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu söyledi. Dünya genelinde yüz milyonlarca insanın bu durumla yaşadığını belirten Hakseven, daha da çarpıcı olanın ise bu artışın hız kesmemesi olduğunu ifade etti. Dr. Hakseven, artık mesele birkaç kilo fazlalığı değil, yaşam süresini kısaltan, yaşam kalitesini düşüren kronik bir hastalıkla karşı karşıya kalmak olduğunu belirterek, "Toplumda sıkça yapılan bir hata var. Obeziteyi çok yemek ya da irade eksikliği ile açıklamak. Oysa gerçek bundan çok daha karmaşık. İnsan vücudu, genetik yapısı, hormonal dengesi ve çevresel etkilerle birlikte çalışır. Bugün yaşadığımız şehirler, çalışma şartları, hatta gıda endüstrisinin sunduğu seçenekler bile kilo alımını kolaylaştıran bir ortam oluşturuyor. Ucuz, erişilebilir ve yüksek kalorili gıdalar, buna karşılık azalan hareket imkanı. Tüm bunlar bir araya geldiğinde obezite adeta kaçınılmaz bir son haline geliyor" dedi. Obezitenin tek başına bir hastalık olmanın ötesinde birçok ciddi hastalığın kapısını aralayan bir anahtar gibi davrandığına dikkat çeken Dr. Hakseven, "Kalp hastalıkları, hipertansiyon, tip 2 diyabet. Liste uzayıp gidiyor. Üstelik bazı kanser türleriyle olan ilişkisi de artık net bir şekilde ortaya konmuş durumda. Yani mesele sadece dış görünüş değil, doğrudan yaşam süresi ve sağlığın kendisi. Bir başka kritik nokta ise çocuklar. Eskiden ileri yaş hastalığı gibi görülen obezite, artık çocukluk çağında da karşımıza çıkıyor. Tabletler, telefonlar, hareketsiz oyunlar ve değişen beslenme alışkanlıkları, çocukları daha erken yaşta risk altına sokuyor. Obez bir çocuk, büyük olasılıkla obez bir yetişkin oluyor. Bu da sorunun sadece bugünü değil, geleceği de tehdit ettiğini gösteriyor" diye konuştu. Obezitenin bir de görünmeyen yüzünün psikolojik ve sosyal etkiler olduğunu kaydeden Dr. Hakseven, "Toplumda hâlâ ciddi bir damgalama söz konusu. Obez bireyler çoğu zaman önyargılarla karşılaşıyor. Bu da depresyon ve sosyal izolasyonu beraberinde getirebiliyor. Yani obezite yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir yük de taşıyor. Ekonomik boyutu da göz ardı edilemez. Artan sağlık harcamaları, iş gücü kaybı ve verimlilik düşüşü, obezitenin toplumlara getirdiği yükü katlayarak büyütüyor. Bu durum, sadece bireyin değil, tüm sistemin etkilendiği bir tabloyu ortaya koyuyor. Peki çözüm ne? Kısa ve net bir cevap vermek gerekirse tek bir çözüm yok. Çünkü sorun tek boyutlu değil. Elbette bireysel farkındalık önemli. Dengeli beslenme, düzenli hareket, yeterli uyku; bunlar işin temel taşları. Ancak bireyi suçlamak sorunu çözmüyor. Çünkü kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, yaşadığı çevre sağlıksızsa mücadele zorlaşıyor" şeklinde konuştu. Obeziteyle mücadelenin bireyin ötesinde bir yaklaşım gerektirdiğini söyleyen Dr. Hakseven, konuşmasını şöyle tamamladı: "Okullarda sağlıklı beslenme eğitimi, şehirlerde yürüyüş ve spor alanlarının artırılması, gıda politikalarının yeniden düzenlenmesi. Kısacası, sağlıklı seçimlerin kolay olduğu bir yaşam ortamı oluşturmak gerekiyor. Belki de en önemli değişim bakış açımızda olmalı. Obeziteyi bir tercih değil, bir sonuç olarak görmek. Modern yaşamın, ekonomik sistemlerin ve sosyal alışkanlıkların bir sonucu. Bu gerçeği kabul etmeden atılacak adımlar eksik kalacaktır. Sonuç olarak obezite sessiz ilerleyen ama etkisi yüksek bir salgın. Gürültü yapmıyor, ani krizler oluşturmuyor ama yavaş yavaş toplumun sağlığını aşındırıyor. Bu yüzden fark etmek, konuşmak ve harekete geçmek zorundayız. Bugün alınacak önlemler, yarının sağlık yükünü belirleyecektir. Obeziteyle mücadele yalnızca kilo vermek değil, sağlıklı bir toplum inşa etmek anlamına gelir. Çünkü mesele sadece kilo değil. Mesele, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz."
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:05 "Sessiz katil" hipertansiyona dikkat Sivas Numune Hastanesi’nde Dahiliye Uzmanı olarak görev yapan Dr. Gülşah Altun, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen hipertansiyona ilişkin açıklamalarda bulundu. Hipertansiyonun erken tanı ve doğru tedaviyle kontrol altına alınabilen önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu belirten Altun, "Hipertansiyon yani yüksek tansiyon kanın damar duvarına uyguladığı basıncın normal değerlerin üzerinde olması durumudur. Belirtileri baş ağrısı, ense kökünde gerginlik, kulak çınlaması ve ara sıra burun kanaması olsa da genellikle tehlikeli boyutlara çıkmadan bulgu vermediği için ‘sessiz katil’ olarak tanımlarız" dedi. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı Toplumda her 3 kişiden birinin yüksek tansiyon hastası olduğunu söyleyen Altun, "Hipertansiyon 65 yaş üstü kişilerde ve kadınlarda yüzde 40 oranında görülmektedir. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı, eğer ailede kalp hastalığı ve diyabet varsa bu ölçümleri 30 yaşın üzerinde herkes senede bir yaptırmalıdır. Kronik böbrek hastalığının diyabetten sonraki ikinci en sık sebebi hipertansiyondur. Her 5 diyaliz hastasında birinin diyalize girme sebebi hipertansiyondur. Yine inme kalp krizi felç görme kayıplarının en sık sebebi hipertansiyondur" dedi. Günlük tuz tüketimi bir çay kaşığını geçmemelidir Hipertansiyonun sebeplerini sıralayan Altun, "Genetik yatkınlığın yanı sıra aşırı tuz tüketimi, fazla kilolu olma, hareketsiz yaşam, sigara ve alkol, kronik stres, diyabetik olma önemli sebeplerdir. Özellikle Türk toplumunda tuz tüketim oranı sağlıklı insanlara önerilen tuz tüketiminden 4 kat daha fazladır. Günlük tuz tüketimi toplamda 5 gram yani bir çay kaşığını geçmemelidir. Hipertansiyonun tedavisinde ise mutlaka düzenli hekim kontrolleri, verilen tedavinin geçici görülmeyip hastaların kendini iyi hissettiğinde dahi tedaviye devam etmesi çok kıymetlidir. Dünyada yıllık 10 milyon kişinin ölümünden doğrudan ya da dolaylı olarak hipertansiyon sorumludur" ifadelerine yer verdi. Düzenli fiziksel aktivite çok önemli Hastalıktan korunma yollarından bahseden Altun, "Hipertansiyondan korunmada sağlıklı yaşam alışkanlıkları kilit rol oynar. Özellikle tuz tüketime dikkat edilmesi, düzenli fiziksel aktivite, ideal kiloda kalabilme, mümkün olduğunca sigara alkol ve stresten uzak kalınması önemlidir. Sonuç olarak hipertansiyon erken tanı ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Toplumda farkındalığın artırılması ve düzenli sağlık kontrollerinin yaygınlaştırılması hipertansiyona bağlı ciddi komplikasyonların önlenmesinde büyük önem taşımaktadır" diyerek konuşmasını sonlandırdı.
Uzmanı uyardı: "Sabah saatlerinde camları açmayın"
13 Mayıs 2025 Salı - 11:32 Uzmanı uyardı: "Sabah saatlerinde camları açmayın" Bahar aylarında artan polen yoğunluğu, alerjik hastalıkları da beraberinde getiriyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Büşra Yayla Yerlikaya, özellikle sabah saatlerinde yoğunlaşan polenlerin, alerjik bireylerde birçok semptoma neden olabileceğini söyledi. Bahar aylarında havadaki polen yoğunluğunun artmasıyla birlikte, alerjik hastalıklar da artış gösteriyor. Özellikle sabah saatlerinde yoğunlaşan polenler; burun tıkanıklığı, hapşırık, gözlerde sulanma, kaşıntı, öksürük ve nefes darlığı gibi şikâyetlere neden oluyor. Sivas Medicana Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Büşra Yayla Yerlikaya, alerjik bireylerin bu dönemde daha dikkatli olması gerektiğini belirtti. Alerjik rinit ve astım gibi hastalıkların bahar mevsiminde sık görüldüğünü söyleyen Yerlikaya, korunmak için polen yoğunluğunun arttığı saatlerde dışarı çıkılmaması gerektiğini ifade etti. "Alerji, enfeksiyonla karıştırılmamalı" Alerjinin çevresel temasla ortaya çıktığını, genellikle ateş gibi belirtiler göstermediğini ancak tekrarlayıcı şikâyetlerle kendini belli ettiğini söyleyen Yerlikaya, "Polenler özellikle sabah saatlerinde yoğun olur. Bu da alerjisi olan kişilerde belirtilerin artmasına neden olur. Bahar mevsiminde en sık görülen alerjik hastalıklardan biri alerjik rinittir. Rinit, halk arasında saman nezlesi olarak bilinir. Astımı olan hastalar bu dönemde, daha çok nefes darlığı gibi şikâyetlerle acile başvurur. Polen yoğunluğunun yüksek olduğu sabah saatlerinde dışarı çıkmaktan kaçınılmalı, eve geldikten sonra kıyafetlerimizi değiştirip, elimizi yüzümüzü yıkamalıyız. Camları, özellikle sabah saatlerinde açmamaya özen göstermeliyiz. Güneş gözlüğü ve şapka kullanımı polen temasını azaltabilir. Gerektiğinde hekimimizin önerdiği anti alerjik ilaçlardan kullanmamız gerekebilir. Alerji de ateş gibi görülmez şikâyetler tekrarlayıcıdır. Alerji genellikle çevresel temaslarla ortaya çıkar. Enfeksiyon hastalıklarında ise halsizlik, kas ağrısı ve eklem ağrısı gibi şikâyetler meydana gelebilir. Ayırıcı tanı için, gerektiğinde hekim değerlendirmesi de önemli bir etmendir. Alerji tanısı, hastanın öksürüğü ile başlar. Gerekli görüldüğünde deri Prick testi ya da kanda spesifik Ige testi yapılabilir. Bu sayede hem korunma hem de uygun tedavi planlanabilir" dedi.
Medical Point’te bel fıtığına kapalı yöntemle başarılı müdahale
13 Mayıs 2025 Salı - 10:50 Medical Point’te bel fıtığına kapalı yöntemle başarılı müdahale İzmir Ekonomi Üniversitesi Medical Point Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Gökhan Gürkan, uzun süredir bel fıtığı nedeniyle ağrı ve yürüme güçlüğü yaşayan kamu çalışanı Ömer Gürbüz’ü tam kapalı, endoskopik yöntemle başarıyla ameliyat etti. 35 yaşındaki Ömer Gürbüz, yaklaşık 7-8 yıldır bel fıtığı şikayetleri yaşadığını, son bir yıldır ise bu durumun hayat kalitesini ciddi şekilde etkilediğini belirtti. Kalçasından ayak tabanına kadar yayılan ağrılar nedeniyle yürümekte zorlandığını ifade eden Gürbüz, "Yaklaşık 25-30 adım attıktan sonra sendeliyordum, oturmak zorunda kalıyordum. Son bir yılda sol ayağıma tam basamıyordum, hep bir uyuşma ve ağrı vardı" dedi. Geçmişte fizik tedavi, egzersiz, radyo frekans ve ozon gibi çeşitli yöntemleri deneyen Gürbüz, bu süreçte ağrılarından kurtulamayınca bir yıl önce tanıştığı Doç. Dr. Gökhan Gürkan’a yeniden başvurdu. Yapılan tetkikler sonucunda belinde ciddi bir fıtık tespit edildi ve ameliyat önerildi. Doç. Dr. Gürkan, hastanın durumu hakkında şu açıklamada bulundu: "Ömer Bey bize sol bacağında ağrı şikayetiyle başvurdu. Daha önce bel fıtığı olduğu biliniyordu ama ağrılarının sporla, egzersizle geçeceğini düşünmüştü. Ancak şikayetleri artınca tekrar değerlendirdik ve MR’ında büyük bir fıtık tespit ettik. Daha önce çeşitli tedaviler denemiş ama fayda görmemiş. Sol ayağının üzerine basamama, ayakta güçsüzlük ve uyuşma şikayetleri de gelişince kendisine ameliyat önerdik. Bu ameliyatı kapalı, endoskopik yöntemle gerçekleştirebileceğimizi belirttik. Bu yöntemin en büyük avantajı küçük bir kesiyle yapılması, vücut dokularına zarar vermemesi ve hastanın kısa sürede ayağa kalkabilmesi. Ömer Bey ameliyattan sadece iki saat sonra yürüyebildi." Ameliyatın ardından yaşadığı değişimi anlatan Ömer Gürbüz ise duygularını şu sözlerle ifade etti: "Yaklaşık 10-12 saat oldu ameliyat olalı. Şu an kendimi yeni doğmuş gibi hissediyorum. Sol ayağımı çok iyi basabiliyorum artık. Bir yıl boyunca hep ağrıyla yaşadım, şimdi rahatlıkla yürüyebiliyorum. Sanki sol ayağım yeniden eklenmiş gibi. Şükürler olsun, artık o rahatsız eden ağrı hissi yok." Doç. Dr. Gökhan Gürkan, bel ve bacak ağrısı, uyuşma, yürüme güçlüğü gibi şikayetleri olan hastaların mutlaka bir beyin ve sinir cerrahına danışması gerektiğini belirterek, "Bu ameliyat uzman hekimler ve uygun merkezlerde uygulanmalıdır. Gecikmeden doğru tedaviye ulaşmak, hastanın yaşam kalitesini hızla artırır. Kapalı yöntemle bel fıtıkları artık çok daha konforlu bir şekilde tedavi edilebiliyor" dedi.
"Genel anestezi altında diş tedavisi artık daha çok tercih ediliyor"
13 Mayıs 2025 Salı - 10:50 "Genel anestezi altında diş tedavisi artık daha çok tercih ediliyor" Biruni Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Hastanesi Başhekimi Dr. Öğr. Üyesi Taha Aktaş, genel anestezi altında uygulanan diş tedavilerinin hem hasta hem de hekim açısından önemli avantajlar sunduğunu belirtti. Dr. Aktaş, "Özellikle çocuklar, özel gereksinimli bireyler ve diş hekimi korkusu olan hastalar için bu yöntem konforlu ve güvenli bir çözüm sunuyor" dedi. Genel anestezi altında diş tedavisi günümüzde diş tedavisinde hasta konforunu artırmak ve süreci daha kolay hale getirmek amacıyla uygulanan yöntemlerden biri olarak öne çıkıyor. Bu yöntem sayesinde tedavi sürecinde hiçbir şey hissetmeyen hastaların, ağrısız ve travmasız bir deneyim yaşadıklarını söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Taha Aktaş, özellikle iş birliği kurulamayan hasta gruplarında genel anestezinin büyük bir kolaylık sağladığını ifade etti. "Bir seansta tüm tedaviler tamamlanabiliyor" Hastane Başhekimi Dr. Aktaş, "Genel anestezi sayesinde tek seansta tüm işlemleri gerçekleştirebiliyoruz. Bu hem hastanın tekrar tekrar kliniğe gelmesini engelliyor hem de tedavi sürecini hızlandırıyor. Özellikle küçük yaş grupları, engelli bireyler veya fobisi olan hastalar için büyük bir avantaj" dedi. "Hastalar bu yönteme daha sıcak bakıyor" Dr. Aktaş, genel anestezi altında tedavi yöntemine hasta ilgisinin son yıllarda belirgin şekilde arttığını da vurgulayarak, "Hasta konforunun ön plana çıkması ve işlemlerin güvenli bir şekilde tamamlanabilmesi, genel anesteziyi daha çok tercih edilen bir yöntem haline getirdi. Özellikle uzun sürecek ya da kapsamlı işlemler söz konusu olduğunda, hastalar bu yönteme daha sıcak bakıyor" diye konuştu. "Tüm hayati bulguları işlem boyunca takip ediliyor" Genel anestezi işlemlerinin tam donanımlı ameliyathanelerde, deneyimli anestezi uzmanları eşliğinde gerçekleştirildiğini belirten Dr. Aktaş, "Hastaların işlem öncesi detaylı bir sağlık değerlendirmesi yapılıyor. Tüm hayati bulguları işlem boyunca takip ediliyor. Bu da güvenliği üst düzeye çıkarıyor" ifadelerini kullandı. "Yanlış bilgilere inanmayın" Toplumda genel anesteziye dair bazı yanlış inanışlar olduğuna dikkat çeken Dr. Aktaş, "Genel anestezi tehlikeli olarak algılanabiliyor. Ancak günümüz teknolojisi ve deneyimli ekiplerle bu tür işlemler oldukça güvenli şekilde gerçekleştiriliyor. Yeter ki hasta doğru merkezlerde, uzmanlar tarafından tedavi edilsin" dedi. Gelecekte daha yaygın kullanılacak Dr. Aktaş, genel anestezi altında diş tedavisinin gelecekte daha da yaygınlaşacağını belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: "Hasta konforunun ön planda tutulduğu tedavi yaklaşımları artıyor. Özellikle özel gereksinimli bireyler ve çocuk hastalar için bu yöntem, diş hekimliğinde standart uygulamalardan biri haline gelecektir."
Geçmeyen baş dönmesi tümörün habercisi olabilir
13 Mayıs 2025 Salı - 10:27 Geçmeyen baş dönmesi tümörün habercisi olabilir Özel Denizli Cerrahi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları ve Odyoloji Uzmanı Op. Dr. Tuna Kenar, genelde insanların önemsiz bir rahatsızlık olarak gördüğü baş dönmesinin beyne pıhtı atma, beyin ve kulak tümörleri gibi önemli hastalıkların ilk bulgusu olabileceğini belirtti. Özel Denizli Cerrahi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları ve Odyoloji Uzmanı Op. Dr. Tuna Kenar, günlük hayatta çoğu insanın yaşadığı fakat çok fazla üstüne düşmediği halk arasında baş dönmesi olarak bilinen vertigoya dikkat edilmesi konusunda önemli açıklamalarda bulundu. Acil servise yapılan en sık başvurulardan birisinin baş dönmesi olduğunu ve baş dönmelerinin yaklaşık yüzde 80-85’inin iç kulak kaynaklı olduğunu söyleyen Op. Dr. Tuna Kenar, hastaların böyle bir durumda öncelikle bir Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanına başvurmaları gerektiğini belirtti. Aynı zamanda Op. Dr. Tuna Kenar, baş dönmesi rahatsızlığının, yaklaşık yüzde 15-20’sinin beyinden kaynaklı olduğunu ve çok düşük oranda da boyunda düzleşme ve farklı hastalıklarla ilgili olduğunu dile getirdi. Kişilerin baş dönmesini bir hastalık olarak gördüğü, fakat uzmanlar tarafından hastalık öncesi bir bulgu olarak kabul edilen vertigonun birçok önemli hastalığın habercisi olabileceğine dikkat çekiliyor. "Geçmeyen baş dönmesi zamanında tedavi edilmezse, önemli hastalıkların tanısında gecikmeye yol açabilir" KBB Uzmanı Op. Dr. Tuna Kenar, baş dönmesi için gelen hastalara uygulanan tanı ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verirken; bu rahatsızlığın zamanında tedavi edilmezse, sadece kişinin hayat kalitesini bozmadığını, aynı zamanda kulakta veya beyindeki önemli hastalıkların tanısında gecikmeye de yol açabileceğine dikkat çekerek, "Sabah kalktığında ani baş boyun hareketleriyle tetiklenen, 15-20 saniye gibi kısa süreli, gün içinde tekrarlayıcı, bulantının da eşlik ettiği şikayetlerle hastalarımız bizlere başvuruyor. Bu klinik durumda, kulak kaynaklı baş dönmelerinin en sık sebepleri arasında yer alan "kristal kayması" diye bilinen pozisyonel vertigo dediğimiz bir durum söz konusu. Hastalarımız bu şikayet ile geldiğinde, hızlı bir nörolojik muayeneden sonra beyin veya iç kulak kaynaklı olup olmadığını tespit ediyoruz. Baş dönmesine eşlik eden işitme kaybı, çınlama, güç kaybı, baş ağrısı vb. şikayetlerini de soruyoruz. İç kulak kaynaklıysa işitme testi yanısıra, tanı manevralarının ardından sağ kulak veya sol kulak kaynaklı olduğunu anlıyoruz. Ardından ise tedaviye başlıyoruz. Tedavide ise en önemli olay hastaya düzeltme manevrası yapılması ve ani hareketler yapılmaması. Hastaya ani hareketler yapmaması konusunda uyarıda bulunurken kristal kayması hastalığının tedavisinde manevra tedavisi yapılması şart. Ardından hastalarımızı, normal hayata daha çabuk dönmesi için ilaçlar ile destekliyoruz. Eğer bu şekilde kristal kayması, iç kulak tansiyonu (Meniyer) vb. en sık görülen baş dönmesi sebeplerini elersek, kulakta veya beyinde tümör varlığı veya farklı damarsal yapılarla ilgili radyolojik görüntülemeler yapılıyor. Baş dönmesinde,sebebe yönelik tanı konduktan sonra, hastanın acil ve idame tedavisi planlanır. Baş dönmesi, ilk etapta fizik muayeneyle tanısı konabilen bir hastalık. Bu hastalık hayat kalitesini oldukça bozuyor. Her yaşta her cinste görülebiliyor" diye konuştu. "Baş dönmesi ihmal edilecek bir rahatsızlık değil, hastalık değil başka bir hastalığın belirtisidir" Vertigonun birçok önemli hastalığın habercisi olabileceğini belirten Op. Dr. Kenar, "Baş dönmesi olduğu zaman hastalar çok panikliyor ve rahatsız oluyor. Bu tür durumda, yere düşmemek için sakin kalıp güvenli bir şekilde oturmak ve sabit kalmak lazım. Göz hareketlerinde şiddetli hareketler olup bulantıyı tetiklediği için, parmağınızı göz hizasında, yaklaşık 30 cm karşıya tutup tam ortasına bakarsak yoğun baş dönmesi azabilir. Ardından ise en yakın tıbbi yardım çağırmalarını öneriyoruz. Hastalar bazen, baş dönmesi oldu ve geçti diye düşünebiliyor ama gün içinde tekrarlıyor ve böyle bir durumda beklememek lazım. Çünkü manevra tedavisi ile düzeltilebilecek bir kristal kayması hastalığı olabileceği gibi beyinde tümör, baloncuk veya damarsal patolojiyi bulgusu da olabilir. Özetle; baş dönmesi ihmal edilecek bir rahatsızlık değil, hastalık değil başka bir hastalığın belirtisi. Bu rahatsızlığı dikkate alıp tedavi için hastaneye başvurmak gerekiyor" ifadelerini kullandı.
Uzmanı uyardı: Etleri kömür, sağlığınızı riske etmeyin
13 Mayıs 2025 Salı - 10:11 Uzmanı uyardı: Etleri kömür, sağlığınızı riske etmeyin Havaların ısınmasıyla birlikte mangal sezonu da açıldı. Uzmanlar, özellikle sıcak havada uygun şartlarda saklanmayan etlerde bakteri üremesine karşı dikkatli olunmasını, etlerin çok yüksek ateşte aşırı yanacak, kömürleşecek şekilde pişirilmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Kömürleşmiş etlerin sık tüketimi mide ve bağırsak sağlığını olumsuz etkileyebilirken, sadece protein ağırlıklı beslenmek karaciğeri zorlayabiliyor. Yüksek sıcaklık, tavuk eti gibi protein açısından zengin gıdalarda salmonella gibi zararlı bakterilerin hızla çoğalmasına yol açabiliyor. Uzmanlar, etlerin iyi pişirilmesi, sebzelerin iyice yıkanması ve dengeli bir menü oluşturulmasının sağlıklı bir mangal keyfi için önemli olduğunu vurguluyor. "Tavuk etinde salmonella gibi bazı bakterilerin üremesi için uygun ortam oluşabiliyor" Yaz aylarında herkesin parklarda, bahçelerde mangal yapmayı sevdiğini belirten Medicana Konya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Bilal Toka, dikkat edilmesi gereken konularda uyarılarda bulundu. Doç. Dr. Bilal Toka, "Özellikle yüksek proteinli et türü gıdalar, daha özellikle de tavuk etinde bakterilerin üremesi için sıcak hava oldukça uygun bir ortam oluşturabilir. Bu yüzden etleri uygun şartlarda saklamak, marinesini yaptıktan sonra uygun şartlarda çok uzun süre sıcak havada kalmayacak şekilde saklamak önemli. Buna dikkat etmediğimiz takdirde özellikle tavuk etinde salmonella gibi bazı bakterilerin üremesi için uygun ortam oluşacağından gastroenterit vakalarıyla besin zehirlenmesi dediğimiz durumlara yol açan başka bakterilerin çoğalmasıyla çeşitli enfeksiyonlara yol açabilmektedir. Buna dikkat etmemiz mangal sezonunda üzücü günler yaşamamamız için bize yardımcı olur" dedi. Doç. Dr. Bilal Toka, şöyle devam etti: "Aşırı pişmiş, ateşle temas ederek pişmiş, üzerinde kömürleşme olmuş etlerin beraberinde tükettiğimiz turşu, sucuk gibi salamura besinlerin çok sık tüketilmesi, mide ve bağırsak hastalıklarına, mide mukozasının bozulmasına, bağırsaklarda polip gelişimine, zamanla tabii ki bu bir kere yemekle değil, sürekli bu şekilde beslenmekle, özellikle Uzak Doğu ülkelerinde sık gördüğümüz atrofik gastrit dediğimiz mide yüzeyinin incelerek tümör gelişimine yatkınlık oluşmasına sebep olabilir. Yine sebze türü besinlerin az tüketilmesi, özellikle mangalda pişmiş aşırı yanmış protein içeren gıdaların tüketilmesi kabızlık gibi çeşitli bağırsak problemlerine de yol açabilmektedir." "Etleri uygun şartlarda saklamak ve sebzeleri de mutlaka iyi yıkamak gerekiyor" Mangal yaparken öncelikle etlerin veya mangalda kullanılacak diğer sebzelerin iyi yıkanması, etlerin de uygun şartlarda saklanmasının önemli olduğunu söyleyen Doç. Dr. Bilal Toka, "Çünkü sıcak hava bakterilerin birçoğu için enfeksiyon bakterilerinin çoğalması için uygun ortam oluşturur. Bunun yanında etteki yüksek protein de özellikle tekrar söylemek istiyorum tavuk etine bağlı bu tür enfeksiyöz hastalıkları görebiliyoruz. Mangal yapmaya giderken etleri uygun şartlarda saklamak ve sebzeleri de mutlaka iyi yıkamak gerekiyor. Tabii ki hepimiz mangal yapacağız, arada gideceğiz parklara piknik yapmaya, biz de gidiyoruz. Ama etlerin özellikle çok yüksek ateşte aşırı yanacak, kömürleşecek şekilde pişirilmemesine dikkat etmek mide bağırsak sisteminin sağlığı için iyi olacaktır" şeklinde konuştu. "Mangal veya piknik esnasında sadece proteinli gıdaları almak aslında beraberinde düşük düzeyde de olsa karbonhidrat ve sebze tüketmekten daha kötü" diyen Doç. Dr. Bilal Toka, "Sadece protein içeren bir beslenme karaciğerimizi biraz yorar. Beynin çalışması ve diğer organların glukoz yani kan şekerini yeterli seviyeye taşımak, glikoz ihtiyacını sağlamak için bu kez karaciğer proteinleri parçalayarak onlardan şeker elde etmeye yönelecektir. Uygun miktarda, çok aşırıya kaçmadan beslenmek de yine önemli. Çünkü özellikle hızlı yiyorsak yeterince çiğnemeden bu gıdalar midede sindirilmesi, içerisine asitin nüfuz etmesi daha zor olacağından mide gıdaları sindirmek için çok daha fazla asit salgılamaya yönelecektir. Bu da tabii fazla asit, mide ülserleri, gastrit gibi durumların mide mukozasının tahrişine sebep olacaktır. Beraberinde mutlaka bir miktar sebze ve tatlılarla birlikte, gerekirse tüketmek sağlığımızı korumak için daha faydalı olacaktır" ifadelerini kullandı.
Kardiyak rehabilitasyon programlarıyla kalp hastalıklarının önüne geçin
13 Mayıs 2025 Salı - 09:59 Kardiyak rehabilitasyon programlarıyla kalp hastalıklarının önüne geçin Denizli Özel Egekent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. S. Anıl Sarıca, kardiyak rehabilitasyon programlarıyla kalp hastalıklarının önüne geçmenin mümkün olabileceğini belirtti. Özel Egekent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. S. Anıl Sarıca, kalp hastaları için kardiyak rehabilitasyon programlarının faydalarından bahsetti. Bu programların kalp sağlığını korumada kritik bir öneme sahip olduğunu belirten . Kardiyoloji Uzmanı Dr. S. Anıl Sarıca, "Günümüzde kalp hastalıkları, dünya genelinde en yaygın ve en ölümcül sağlık sorunlarının başında geliyor. Bu hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde önemli rol oynayan kardiyak rehabilitasyon programları, uzmanlar tarafından giderek daha fazla öneriliyor. Kardiyak rehabilitasyon, sadece bir tedavi yöntemi değil, aynı zamanda yaşam tarzı değişikliğinin anahtarıdır. Uzmanlar, düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme ve stres yönetimi gibi unsurların bütünleştirildiği bu programların, hastaların günlük yaşam kalitesini artırırken, kalp hastalıklarının tekrar etme riskini de önemli ölçüde azaltmaya yardımcı olduğunu vurguluyor" dedi. "Kalp krizi geçirenler ve risk grupları için daha önemli" Risk faktörlerini taşıyan kişilerin kardiyak rehabilitasyon programlarını ihmal etmemesi gerektiğini vurgulayan Uzm. Dr. S. Anıl Sarıca, şu tavsiyelerde bulundu: "Özellikle kalp krizi geçirmiş hastaların veya risk grubundaki bireylerin erken dönemde bu programlara başlaması, uzun vadede ciddi sağlık sorunlarının önüne geçilmesine katkı sağlıyor. Herkesin kalp sağlığına özen göstermesi ve risk faktörleri taşıyan kişilerin kardiyak rehabilitasyon programlarını ihmal etmemesi gerekiyor. Bu sayede, kalp hastalıklarının önüne geçmek ve daha sağlıklı bir yaşam sürmek mümkün hale gelir"