Son Dakika
|
Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan önemli açıklamalar
Beşiktaş’ta ikinci Sergen Yalçın dönemi sona erdi
Hantavirüs salgının yaşandığı yolcu gemisi Hollanda'da
Tepebaşı’nda para trafiği ortaya çıktı
Yüzlerce metrelik yamaçtan yuvarlandı, hurdaya dönen araçtan sağ çıktı
Yasa dışı bahis operasyonunda 135 şüpheli tutuklandı
Antalya merkezli 20 ilde yasa dışı bahis operasyonu
İBB iştirak şirketine operasyon: 57 gözaltı
Çorlu’da silahlı kavga ihbarına giden 2 polis şehit oldu
Hollanda’nın peşinde olduğu isim İstanbul’da yakalandı
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
Türkiye’s TV Dramas Conquers Ecuador
Beşiktaş’ta 39 maçlık ikinci Sergen Yalçın dönemi
Shakira, İspanya’da vergi savaşını kazandı
Hantavirüs salgının yaşandığı yolcu gemisi Hollanda'da
Van’da 4 metrelik karla mücadele
Yasa dışı bahis operasyonunda 135 şüpheli tutuklandı
Beşiktaş bu sezon yine hayal kırıklığı yaşadı
Susurluk’ta yolcu otobüsü devrildi: 25 yaralı
SAĞLIK
Erzincan’da ileri ortopedik travma cerrahisi eğitimi düzenlendi
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 18:29:27
Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesinde, ortopedi ve travmatoloji alanında uzman hekimlere yönelik "Asetabulum Kırıkları Kadavra Kursu" düzenlendi. Kemik ve Eklem Cerrahisi Derneği Başkanı ve Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nizamettin Koçkara koordinasyonunda gerçekleştirilen 2 günlük kursa, Türkiye’nin farklı illerinden uzman hekimler katıldı. Ortopedik travma cerrahisinin zorlu alanlarından biri olan asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisine yönelik düzenlenen eğitim programında, katılımcılara ileri düzey teorik ve uygulamalı eğitim verildi. Kursun eğitmen kadrosunda Prof. Dr. Hakan Kınık, Prof. Dr. Güvenir Okçu ve Prof. Dr. Ahmet Aslan yer aldı. Program kapsamında uzman hekimlere asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisinde güncel yaklaşımlar, anatomik değerlendirme, cerrahi planlama, yaklaşım teknikleri, kırık tespit prensipleri ve komplikasyon yönetimi konularında bilgi aktarıldı. Kadavra uygulamalarıyla desteklenen eğitimlerde katılımcılar, cerrahi teknikleri uygulamalı olarak deneyimleme fırsatı buldu. Kursa Van, Erzurum, Samsun, Trabzon, Tokat, Sinop, Giresun, Ordu, Rize, Sivas ve İstanbul’dan ortopedi ve travmatoloji uzmanları katıldı. Prof. Dr. Nizamettin Koçkara, asetabulum kırıklarının yüksek düzey cerrahi bilgi ve deneyim gerektiren kompleks yaralanmalar olduğunu belirterek, uygulamalı eğitimlerin cerrahi becerilerin geliştirilmesinde önemli rol oynadığını ifade etti. Koçkara, Erzincan’da gerçekleştirilen organizasyonun hem hekimlerin mesleki gelişimine hem de üniversitenin akademik görünürlüğüne katkı sunduğunu kaydetti.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:54
Dr. Hakseven: "Obezite, yalnızca fazla kilo meselesi değil, küresel bir salgın"
Memorail Diyarbakır Hastanesi Onkolojik Cerrahi Bölümü’nden Cerrahi Onkoloji ve Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu belirterek, "Dünya genelinde yüz milyonlarca insan bu durumla yaşıyor" dedi. Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu söyledi. Dünya genelinde yüz milyonlarca insanın bu durumla yaşadığını belirten Hakseven, daha da çarpıcı olanın ise bu artışın hız kesmemesi olduğunu ifade etti. Dr. Hakseven, artık mesele birkaç kilo fazlalığı değil, yaşam süresini kısaltan, yaşam kalitesini düşüren kronik bir hastalıkla karşı karşıya kalmak olduğunu belirterek, "Toplumda sıkça yapılan bir hata var. Obeziteyi çok yemek ya da irade eksikliği ile açıklamak. Oysa gerçek bundan çok daha karmaşık. İnsan vücudu, genetik yapısı, hormonal dengesi ve çevresel etkilerle birlikte çalışır. Bugün yaşadığımız şehirler, çalışma şartları, hatta gıda endüstrisinin sunduğu seçenekler bile kilo alımını kolaylaştıran bir ortam oluşturuyor. Ucuz, erişilebilir ve yüksek kalorili gıdalar, buna karşılık azalan hareket imkanı. Tüm bunlar bir araya geldiğinde obezite adeta kaçınılmaz bir son haline geliyor" dedi. Obezitenin tek başına bir hastalık olmanın ötesinde birçok ciddi hastalığın kapısını aralayan bir anahtar gibi davrandığına dikkat çeken Dr. Hakseven, "Kalp hastalıkları, hipertansiyon, tip 2 diyabet. Liste uzayıp gidiyor. Üstelik bazı kanser türleriyle olan ilişkisi de artık net bir şekilde ortaya konmuş durumda. Yani mesele sadece dış görünüş değil, doğrudan yaşam süresi ve sağlığın kendisi. Bir başka kritik nokta ise çocuklar. Eskiden ileri yaş hastalığı gibi görülen obezite, artık çocukluk çağında da karşımıza çıkıyor. Tabletler, telefonlar, hareketsiz oyunlar ve değişen beslenme alışkanlıkları, çocukları daha erken yaşta risk altına sokuyor. Obez bir çocuk, büyük olasılıkla obez bir yetişkin oluyor. Bu da sorunun sadece bugünü değil, geleceği de tehdit ettiğini gösteriyor" diye konuştu. Obezitenin bir de görünmeyen yüzünün psikolojik ve sosyal etkiler olduğunu kaydeden Dr. Hakseven, "Toplumda hâlâ ciddi bir damgalama söz konusu. Obez bireyler çoğu zaman önyargılarla karşılaşıyor. Bu da depresyon ve sosyal izolasyonu beraberinde getirebiliyor. Yani obezite yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir yük de taşıyor. Ekonomik boyutu da göz ardı edilemez. Artan sağlık harcamaları, iş gücü kaybı ve verimlilik düşüşü, obezitenin toplumlara getirdiği yükü katlayarak büyütüyor. Bu durum, sadece bireyin değil, tüm sistemin etkilendiği bir tabloyu ortaya koyuyor. Peki çözüm ne? Kısa ve net bir cevap vermek gerekirse tek bir çözüm yok. Çünkü sorun tek boyutlu değil. Elbette bireysel farkındalık önemli. Dengeli beslenme, düzenli hareket, yeterli uyku; bunlar işin temel taşları. Ancak bireyi suçlamak sorunu çözmüyor. Çünkü kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, yaşadığı çevre sağlıksızsa mücadele zorlaşıyor" şeklinde konuştu. Obeziteyle mücadelenin bireyin ötesinde bir yaklaşım gerektirdiğini söyleyen Dr. Hakseven, konuşmasını şöyle tamamladı: "Okullarda sağlıklı beslenme eğitimi, şehirlerde yürüyüş ve spor alanlarının artırılması, gıda politikalarının yeniden düzenlenmesi. Kısacası, sağlıklı seçimlerin kolay olduğu bir yaşam ortamı oluşturmak gerekiyor. Belki de en önemli değişim bakış açımızda olmalı. Obeziteyi bir tercih değil, bir sonuç olarak görmek. Modern yaşamın, ekonomik sistemlerin ve sosyal alışkanlıkların bir sonucu. Bu gerçeği kabul etmeden atılacak adımlar eksik kalacaktır. Sonuç olarak obezite sessiz ilerleyen ama etkisi yüksek bir salgın. Gürültü yapmıyor, ani krizler oluşturmuyor ama yavaş yavaş toplumun sağlığını aşındırıyor. Bu yüzden fark etmek, konuşmak ve harekete geçmek zorundayız. Bugün alınacak önlemler, yarının sağlık yükünü belirleyecektir. Obeziteyle mücadele yalnızca kilo vermek değil, sağlıklı bir toplum inşa etmek anlamına gelir. Çünkü mesele sadece kilo değil. Mesele, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz."
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:05
"Sessiz katil" hipertansiyona dikkat
Sivas Numune Hastanesi’nde Dahiliye Uzmanı olarak görev yapan Dr. Gülşah Altun, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen hipertansiyona ilişkin açıklamalarda bulundu. Hipertansiyonun erken tanı ve doğru tedaviyle kontrol altına alınabilen önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu belirten Altun, "Hipertansiyon yani yüksek tansiyon kanın damar duvarına uyguladığı basıncın normal değerlerin üzerinde olması durumudur. Belirtileri baş ağrısı, ense kökünde gerginlik, kulak çınlaması ve ara sıra burun kanaması olsa da genellikle tehlikeli boyutlara çıkmadan bulgu vermediği için ‘sessiz katil’ olarak tanımlarız" dedi. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı Toplumda her 3 kişiden birinin yüksek tansiyon hastası olduğunu söyleyen Altun, "Hipertansiyon 65 yaş üstü kişilerde ve kadınlarda yüzde 40 oranında görülmektedir. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı, eğer ailede kalp hastalığı ve diyabet varsa bu ölçümleri 30 yaşın üzerinde herkes senede bir yaptırmalıdır. Kronik böbrek hastalığının diyabetten sonraki ikinci en sık sebebi hipertansiyondur. Her 5 diyaliz hastasında birinin diyalize girme sebebi hipertansiyondur. Yine inme kalp krizi felç görme kayıplarının en sık sebebi hipertansiyondur" dedi. Günlük tuz tüketimi bir çay kaşığını geçmemelidir Hipertansiyonun sebeplerini sıralayan Altun, "Genetik yatkınlığın yanı sıra aşırı tuz tüketimi, fazla kilolu olma, hareketsiz yaşam, sigara ve alkol, kronik stres, diyabetik olma önemli sebeplerdir. Özellikle Türk toplumunda tuz tüketim oranı sağlıklı insanlara önerilen tuz tüketiminden 4 kat daha fazladır. Günlük tuz tüketimi toplamda 5 gram yani bir çay kaşığını geçmemelidir. Hipertansiyonun tedavisinde ise mutlaka düzenli hekim kontrolleri, verilen tedavinin geçici görülmeyip hastaların kendini iyi hissettiğinde dahi tedaviye devam etmesi çok kıymetlidir. Dünyada yıllık 10 milyon kişinin ölümünden doğrudan ya da dolaylı olarak hipertansiyon sorumludur" ifadelerine yer verdi. Düzenli fiziksel aktivite çok önemli Hastalıktan korunma yollarından bahseden Altun, "Hipertansiyondan korunmada sağlıklı yaşam alışkanlıkları kilit rol oynar. Özellikle tuz tüketime dikkat edilmesi, düzenli fiziksel aktivite, ideal kiloda kalabilme, mümkün olduğunca sigara alkol ve stresten uzak kalınması önemlidir. Sonuç olarak hipertansiyon erken tanı ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Toplumda farkındalığın artırılması ve düzenli sağlık kontrollerinin yaygınlaştırılması hipertansiyona bağlı ciddi komplikasyonların önlenmesinde büyük önem taşımaktadır" diyerek konuşmasını sonlandırdı.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 16:32
Diyabetli öğrencilere sensör desteği başvuruları uzatıldı
Bursa’da gençlerin daha iyi bir eğitim alabilmesi ve gelecek kaygısı yaşamaması için çalışmalarını sürdüren Bursa Büyükşehir Belediyesi, sosyal güvencesi bulunmayan Tip 1 diyabet hastası üniversite öğrencilerine yönelik ‘Şeker Sensörü Desteği’ başvurularını 12 Haziran’a kadar uzattı. Bursa Büyükşehir Belediyesi Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı koordinesinde hayata geçirilen ‘Sürekli Glikoz Ölçüm Sensörü’ desteğiyle, üniversite de örgün eğitim gören 18 yaş üzerindeki Tip 1 diyabetli gençlerin, kan şekeri seviyelerini gün içerisinde anlık olarak takip edebilmesi hedefleniyor. Projenin 1 Mayıs’ta başlayan başvuru süreci 12 Haziran’a kadar uzatıldı. Destekten yararlanmak isteyen öğrencilerin Bursa’da ikamet etmesi, 18 yaşını doldurmuş olması, Tip 1 diyabet tanısına sahip bulunması ve üniversitelerin örgün eğitim programlarında aktif olarak öğrenim görmesi gerekiyor. Değerlendirme süreçlerinin ardından uygun bulunan öğrencilere sensör desteği sağlanacak. Başvurular için https://www.bursa.bel.tr/form/?form_id=b8b53cd277 adresi ziyaret edilebilir.
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 10:09
Başhekim Sarıkaya’dan, hipertansiyona karşı ‘sessiz katil’ uyarısı
2
17 Mayıs 2026 Pazar- 11:12
Şifa dağıtırken kendi yaralarını sardı
3
18 Mayıs 2026 Pazartesi- 10:35
Şeker sanıp yuttu, pil olduğu filmde ortaya çıktı: "Ölüme kadar götürebiliyor"
4
11 Mayıs 2026 Pazartesi- 17:28
Sağlık Bakanlığı: "(Hantavirüs) Şu ana kadar 5 kişide herhangi bir klinik belirti veya semptoma rastlanmamıştır"
5
17 Mayıs 2026 Pazar- 14:21
Sıdıka hemşire 25 yıldır hastalarına şefkatle yaklaşıyor
16 Mayıs 2025 Cuma - 11:11
Hava kirliliği yüksek tansiyon riskini yüzde 15 artırıyor
Yüksek tansiyon, belirti vermeden ilerleyerek kalp, beyin ve böbrek gibi hayati organlara zarar verebiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Mustafa Hakan Şahin, "Havadaki ince toz miktarında her 10 mikrogramlık (yani milyonda bir gramlık) artış, yüksek tansiyon riskini yaklaşık yüzde 15 oranında artırmaktadır" dedi. Yüksek tansiyon, kanın atardamar duvarlarına uyguladığı kuvvetin sürekli olarak çok yüksek olmasıyla tanımlanıyor. Çoğu hipertansiyon hastası, tansiyonunun yüksek olduğunu hissetmeyebiliyor. Herhangi bir belirti vermeden ilerleyen hipertansiyon, kalp krizi ve felç gibi ölümcül sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Mustafa Hakan Şahin, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü kapsamında yaptığı açıklamada, hastalığın risk faktörleri ve erken tanının önemi hakkında bilgilendirmede bulundu. "Tansiyon yüksekliği birçok hastalığın habercisi olabilir" Tansiyonun kalbin vücuda kan pompalaması sırasında damarlarda oluşturduğu basınca bağlı olarak oluştuğunu belirten Uzm. Dr. Şahin, "Kalp kasılırken büyük, gevşerken küçük tansiyon oluşur. Büyük tansiyonun 120’yi, küçük tansiyonun 80’i geçmesi kişiyi tansiyon açısından riske sokar. Büyük tansiyonun 120-139, küçük tansiyonun 80-89 aralığında olmasına hipertansiyon öncesi dönem denir. Bu düzeydeki tansiyon, ek risk faktörleri varsa ilaç tedavisi gerektirebilir; yoksa yaşam tarzı değişikliği yeterlidir" ifadelerini kullandı. "Tansiyonun tek seferlik yüksekliği değil ortalaması önem taşıyor" Hipertansiyon tanısı için tek bir ölçümün yeterli olmadığını belirten Şahin, "Tansiyonun bir kez yüksek olması değil, ortalama değeri değerlidir. Devamlı olan tansiyon yüksekliği damarlara zarar vererek kalp, beyin, böbrek hastalıklarına neden olur. Hormonal hastalıklar, böbrek hastalıkları ve damarsal problemler bazı bireylerde hipertansiyona yol açabilir. Ancak tüm hipertansiyon hastalarının sadece yüzde 5-10’unda tıbbi bir neden tespit edilebilir. Geri kalan yüzde 90-95 hastada altta yatan belirgin bir hastalık yoktur" dedi. "Genetikten uykuya, birçok faktör hipertansiyona zemin hazırlıyor" Hipertansiyona neden olabilecek durumlara ilişkin bilgi veren Uzm. Dr. Şahin, genetik geçişin yüzde 30-50 oranında olduğunu, yaş ilerledikçe hipertansiyon sıklığının da arttığını belirtti. Sağlıksız beslenme, fazla tuz tüketimi, potasyum eksikliği, obezite, hareketsizlik, sigara, alkol, stres, yetersiz uyku ve uyku apnesi gibi faktörlerin de yüksek tansiyonla ilişkili olduğunu ifade eden Şahin, "Ülkemizde günlük tüketilen tuz miktarı 20 gram civarındadır. Bu miktar, önerilen sınırın dört katı" uyarısında bulundu. Çevresel etkenler: Hava, gürültü, kimyasallar ve ağır metaller Hava kirliliğinin de hipertansiyon riskini artıran unsurlar arasında yer aldığını vurgulayan Şahin, "Havadaki partikül madde miktarındaki her 10 g/m’lük artış, hipertansiyon riskini yaklaşık yüzde 15 oranında artırmaktadır" diye konuştu. Toprak ve sudaki ağır metal kirliliğinin de tansiyon üzerinde etkili olduğuna dikkat çeken Şahin, kurşun, kadminyum, arsenik gibi maddelerin hipertansiyon sıklığını artırdığını kaydetti. Ayrıca, çevresel gürültü kirliliğinin, özellikle trafik ve şehir gürültüsüne uzun süre maruz kalan bireylerde stres yanıtı ve uyku bozukluğu yoluyla hipertansiyon riskini artırabileceğini ifade etti. "Tansiyonunuzu düzenli ölçtürün, risklere karşı bilinçli olun" Hipertansiyonun erken tespit edilmesinin ölümcül hastalıkların engellenmesinde büyük önem taşıdığını vurgulayan Uzm. Dr. Mustafa Hakan Şahin, hiçbir şikayeti olmayan bireylerin bile yılda bir kez tansiyon ölçtürmesi gerektiğini söyledi. Şahin, çevresel faktörlere karşı farkındalık oluşturulması ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesinin hipertansiyonla mücadelede temel adımlar olduğunu sözlerine ekledi.
16 Mayıs 2025 Cuma - 10:49
(ÖZEL) ’İdeal Kilonu Öğren, Sağlıklı Yaşa’ uygulamasında vatandaşla sağlık personeli arasında ilginç diyaloglar
Eskişehir’de ’İdeal Kilonu Öğren, Sağlıklı Yaşa’ uygulamasına vatandaşlar yoğun ilgi gösterirken, ideal kiloda olduğu üzerine sağlık personeliyle iddiaya giren ve beden kitle endeksi üst sınırda çıkan kadın bu durumu "Eyvah" diyerek karşıladı. Yurt genelinde 2010 yılında başlatılan ’Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Programı’ çerçevesinde güncellenerek uygulanmaya devam eden ’Türkiye Obezite ile Mücadele ve Fiziksel Aktivite Eylem Planı’ doğrultusunda yakın bir tarihte saha kampanyası başlatıldı. Uygulama için kent merkezlerinde vatandaşların boy ve kilo ölçümü yapılıp beden kitle endeksinin hesaplandığı stantlar kuruldu. En az 10 milyon kişiye ulaşılmasının hedeflendiği kampanyaya yoğun ilgi gösterilirken, vatandaşlar ile sağlık personeli arasında ilginç diyaloglar ortaya çıktı. İdeal boy ve kiloda olduğunu iddia eden kadının beden kitle endeksi yüksek çıktı Sağlık personelinin boy ve kilo ölçümü yapmak amacıyla standa davet ettiği bazı vatandaşlar tereddüt etti. İdeal boy ve kiloda olduğunu iddia eden bir kadın, sağlık personeli ile iddiaya girdi. Sağlık personelinin, "Bakalım siz mi kazanacaksınız, biz mi kazanacağız" diyerek boyunu ve kilosunu ölçtüğü vatandaşın beden kitle endeksi üst sınırda çıktı. Kadın bu durumu, "Eyvah" diyerek karşılarken, sağlık personelinin dondurma yerken çevirdiği bir başka vatandaşın ise obez sınıfında olduğu belirlendi. Komik diyaloglar görenlerin yüzünde tebessüm oluşturdu. Beden kitle endeksi yüksek çıkan vatandaşlar yetkililer tarafından bilgilendirilip Sağlıklı Yaşam Merkezlerine yönlendirildi. "Uzun süredir kilomu ölçmüyordum, kilo vermeyi sürekli erteliyordum" Boy ve kilo ölçümü yaptıran Fatma Dağlı, "Sonuçlarım biraz kötü. Aslında 2 yıldır spor yapmadığım için kilo almışım. Şu anda 99 kiloyum, 1.70 boyundayım. Bilgilendirme yaptılar, beslenmeyle alakalı biraz konuştuk. Uzun süredir kilomu ölçmüyordum, kilo vermeyi sürekli erteliyordum. O yüzden biraz farkındalık oluştu" dedi. "Bu kadar çabuk uygulamaya geçeceğini düşünmemiştim" Yapılan ölçüm sonucunda beden kitle endeksi ideal çıkan Mine Erten, "Böyle bir uygulamanın olması gerçekten çok güzel. İnşallah bu uygulamanın sonunda tedaviye ihtiyacı olan insanlar yönlendirilir. Umarım çok işe yarar çünkü, ben de dahil olmak üzere çoğu insan bilinçli değil. O yüzden sağlıklı yaşamak ve beslenmek adına çok gerekli bir uygulama ama bu kadar çabuk uygulamaya geçeceğini düşünmemiştim. Bence güzel bir uygulama. Umarım devamı da gelir" şeklinde konuştu. "İlk çağırdıklarında bir çekince oldu, kararsız kaldım" Arkadaşlarıyla birlikte uygulamaya katılım sağlayan Efehan Bulun, şunları aktardı: "Sonuçlar gayet iyi çıktı. Boy ve kilomun gayet iyi, fit olduğumu söylediler. Gayet güzel bir proje olmuş. İnsanlar kendilerinin boy ve kilolarını nasıl ölçebileceğini daha doğru bir şekilde öğrenmiş olur. İlk çağırdıklarında bir çekince oldu, kararsız kaldım çünkü çarşıda yürürken bir anda böyle bir teklif geldi. Biz de bir deneyelim dedik." "Vatandaşlar kilolarını gördükleri zaman hayrete düşüyor" Gerçekleştirilen uygulamayla ilgili bilgi paylaşan Uzm. Diyetisyen Aylin Sayan Ataç ise, "2010 yılından beri sürdürülen bir ’Türkiye Sağlıklı Beslenme Hareketli Hayat Programı’mız var. Bakanlığımız o program çerçevesinde bir kampanya başlattı. Onunla ilgili ’İdeal Kilonu Öğren Sağlıklı Yaşa’ kampanyasını sürdürüyoruz. Hedefimiz 10 milyon vatandaşımıza ulaşıp kilolarını ve boylarını ölçmek. Kilo ve boy ölçümü yapıldıktan sonra beden kitle endeksi hesaplanıyor. Daha sonra, beden kitle endeksi durumuna göre vatandaşları Sağlıklı Hayat Merkezlerimize yönlendiriyoruz. Vatandaşlarımızın ilgisi oldukça yoğun. İnsanlar evde uzun süredir tartılmamış oluyorlar. Bu nedenle kilolarını gördüklerinde bir farkındalık yaşayabiliyorlar" ifadelerini kullandı.
16 Mayıs 2025 Cuma - 10:45
OMÜ’de Metabolik Cerrahide Beslenme Sempozyumu
Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü ile Metabolik Cerrahi Diyetisyenliği Derneği iş birliğinde "Metabolik Cerrahide Beslenme Sempozyumu" düzenlendi. Sempozyumun açılış konuşmalarını OMÜ Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Pınar Sökülmez Kaya, Metabolik Cerrahi Diyetisyenliği Derneği Başkanı Doç. Dr. Nihal Zekiye Erdem ve OMÜ Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Esra Pancar Yüksel gerçekleştirdi. Konuşmalarda, disiplinlerarası yaklaşımın sağlık hizmetlerinde artan önemi ve bu tür bilimsel etkinliklerin mesleki gelişime katkısı vurgulandı. Giderek artan metabolik hastalıkların tedavisinde etkili bir seçenek olan metabolik ve bariatrik cerrahinin, sadece cerrahi müdahale ile değil; öncesinde ve sonrasında yapılan doğru beslenme planlamalarıyla başarıya ulaştığı ifade edildi. Sempozyum boyunca, bu bütüncül yaklaşımın önemi detaylı biçimde ele alındı. Özellikle obezite ve tip 2 diyabet gibi kronik hastalıklarda beslenmenin, riskleri azaltma, iyileşmeyi hızlandırma ve uzun vadeli kilo kontrolünü sağlama gibi kritik rolleri vurgulandı. Etkinlikte; obezitenin etiyolojisinden metabolik ve bariatrik cerrahi yöntemlerine, dört aşamalı beslenme planından vitamin-mineral takviyelerine kadar birçok konu, alanında uzman akademisyenler ve klinisyenler tarafından sunuldu. Ayrıca vaka sunumları, beslenme destek ürünleri ve beslenme tarifleri gibi uygulamalı bölümlerle katılımcıların bilgileri pekiştirildi. Katılımcılar, sempozyumu bilimsel yeniliklerin paylaşıldığı, güncel kılavuzların tartışıldığı ve meslektaşlar arasında güçlü bir bilgi alışverişi ortamı sunan verimli bir buluşma olarak değerlendirdi. Özellikle beslenme ve diyetetik öğrencileri, sahadan gelen deneyimlerle mesleki vizyonlarını geliştirme fırsatı buldu. Sempozyum, hatıra fotoğrafı çekimiyle sona erdi.
16 Mayıs 2025 Cuma - 10:36
"Dünyada her yıl, 2 milyon 500 bin kişiye protez uygulanıyor"
Acıbadem Üniversitesi Uluslararası Eklem Merkezi (IJC) ev sahipliğinde düzenlenen 3’üncü Uluslararası Ortopedik Enfeksiyonlar Konsensüs Toplantısı, İstanbul’da gerçekleştirildi. Etkinlikte, dünyanın dört bir yanından gelen bin 200 protez cerrahisi ve enfeksiyon hastalıkları uzmanı bir araya gelerek güncel tanı ve tedavi yaklaşımlarını değerlendirdi.
16 Mayıs 2025 Cuma - 10:13
Menopoz sonrası ‘sessiz katile’ dikkat
Türkiye’de her 3 kişiden 1’inin hipertansiyon hastası olduğunu belirten Uzm. Dr. Ali Vardar, "Kadınlarda erkeklerden daha sık gözlemleniyor. Menopoz ayrıca bir kadının hipertansiyon geliştirme riskini önemli ölçüde artırıyor. Bu nedenle 40 yaşından sonra düzenli kontrollerinizi aksatmayın" uyarısında bulundu. Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Ali Vardar, yüksek tansiyon olarak da bilinen hipertansiyonun atardamarlardaki kan basıncının yükselmesiyle ortaya çıkan kronik bir hastalık olduğunu söyledi. Yüksek tansiyonun en temel nedenlerinin aşırı tuz tüketimi, hareketsiz yaşam, sigara, alkol tüketimi, obezite, diyabet ve stres olduğunu aktaran Uzm. Dr. Ali Vardar, yüksek tansiyon hastalarına "Mutlaka sağlıklı beslenin, sigarayı bırakın, egzersiz yapın, kilo verin" uyarısında bulundu. 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü nedeniyle açıklamalarda bulunan Uzm. Dr. Ali Vardar, hipertansiyonun dünyada yaklaşık olarak 1 milyar insanı etkilediğini ve Dünya sağlık örgütü raporuna göre; yüksek kan basıncının ise en önde gelen ölüm nedenleri arasında yer aldığını belirtti. Türkiye’de her 3 kişiden 1’i hipertansiyon hastası Her 3 kişiden 1’inde hipertansiyon olduğunu aktaran Uzm. Dr. Vardar, sözlerini şöyle sürdürdü: "Hipertansiyon pek çok sorunu tetikleyebilecek önemli bir sağlık problemi. İhmal edilmesi halinde can kaybına varabilecek sonuçlara neden olur. Hipertansiyonun neden olduğu hastalıklar arasında kalp krizi, beyin kanaması, böbrek yetmezliği gibi hayati önemde sağlık sorunları yer alıyor. Türkiye’de her üç kişiden birinde görülen hipertansiyon modern yaşamın getirdiği sorunlar nedeniyle yaşlıların yanı sıra 20’li yaşlardaki kişilerde ve çocuklarda bile görülebiliyor. Ülkemizde hipertansiyon görülme sıklığı yüksek olmasına rağmen hastaların sadece yüzde 40’ı bunun farkında." 40 yaşından sonra kontrollerinizi aksatmayın Toplumda kadınların hipertansiyondan nadiren etkilendiğine dair yanlış bir kanı olduğunun altını çizen Uzm. Dr. Ali Vardar, şunları kaydetti: "Kadınların hipertansiyon geliştirme ihtimali erkeklerle aynı. 65 yaşından sonra erkeklerden daha fazla. Özellikle, doğum kontrol haplarının kullanıldığı (Oral kontraseptifler), gebelik ve menopoz gibi yaşamın üç dönemi bir kadının kan basıncını etkileyebilir. Gebelikte yüksek tansiyon veya gebelik hipertansiyonu ilk 20 haftadan sonra ortaya çıkabilir ve doğumdan sonra ortadan kalkar. Eğer yakalanıp tedavi edilmezse hipertansiyon bebeğe ve anneye zarar verebilir. Menopoz ayrıca bir kadının hipertansiyon geliştirme riskini önemli ölçüde artırır. Bu nedenle 40 yaşından sonra düzenli kontrolleri aksatmayın." Ekonomik baskı tetikliyor Hipertansiyon görülme oranının genetik ve çevresel etkenlere bağlı farklılık gösterdiğini de aktaran Uzm. Dr. Vardar, "Sanayileşmiş toplumlarda yapılan epidemiyolojik çalışmalarda; yetişkinlerde gözlenen hipertansiyon oranı yüzde 25 ila 55 arasında değişiyor. Hipertansiyonu olan bireylerin çoğu, ekonomik olarak gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. Bu ülkelerde hipertansiyonun bu denli sık olması ve giderek artması ’epidemiyolojik geçiş’ sürecine bağlı" ifadelerini kullandı.
16 Mayıs 2025 Cuma - 10:11
Sinop’ta VKİ ölçümü: Hedef 25 bin kişi
SİNOP (İHA) – Sağlık Bakanlığı’nın "Sağlıklı Türkiye Yüzyılı" vizyonu çerçevesinde başlattığı vücut kitle indeksi (VKİ) ölçüm uygulaması, Türkiye genelinde olduğu gibi Sinop’ta da yoğun ilgi gördü. İl genelinde en az 25 bin kişiye ulaşılması hedeflenirken, vatandaşların sağlık durumlarının sahada belirlenmesiyle, koruyucu sağlık hizmetlerinde önemli bir adım atılıyor. Bakan Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’nun öncülüğünde yürütülen uygulama, bireylerin mevcut sağlık durumlarını tespit etmeyi, fazla kiloya bağlı risk faktörlerini erken safhada belirlemeyi ve bu doğrultuda Sağlıklı Hayat Merkezleri aracılığıyla bireysel sağlık rehberliği sunmayı amaçlıyor. Sinop İl Sağlık Müdürlüğü tarafından koordine edilen uygulama kapsamında, ekipler şehir genelinde belirlenen alanlarda ölçüm faaliyetlerine başladı. İlk uygulamalardan biri Sinop Üniversitesi yerleşkesinde gerçekleştirilirken, öğrenci ve vatandaşların yoğun ilgisi dikkat çekti. İl Sağlık Müdürü Dr. Metin Arslan yaptığı açıklamada, "Sağlık Bakanlığımızın kararlılıkla yürüttüğü bu uygulama, koruyucu sağlık hizmetlerinde bir kilometre taşıdır. Sayın Bakanımız Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’nun öncülüğünde geliştirilen bu model, yalnızca ölçüm yapmakla kalmayıp; bireylerin sağlık geçmişi, beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzlarını da bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmektedir" dedi. Sinop halkının sağlık bilincine vurgu yapan Dr. Arslan, "Sinop halkı, sağlığına önem veren ve katılım konusunda örnek bir topluluktur. Bu doğrultuda belirlenen her noktada etkin bir ölçüm ve yönlendirme süreci yürütüyoruz. Her bireyin sağlıklı bir gelecek için bu uygulamada yer almasını önemsiyor ve teşvik ediyoruz" diye konuştu. 10 Mayıs- 10 Temmuz 2025 tarihleri arasında Türkiye genelinde yürütülecek olan programda, 10 milyon vatandaşa ulaşılması hedefleniyor. Sinop’taki ölçüm noktalarında, vatandaşların boy, kilo ve VKİ ölçümleri yapılıyor; ihtiyaç halinde ise Sağlıklı Hayat Merkezleri’ne yönlendirilerek diyetisyen eşliğinde bireysel sağlık danışmanlığı sunuluyor. Açıklamasının sonunda Dr. Arslan, "Sinop’un her ferdini sağlığın merkezine alan bir anlayışla hareket ediyoruz. Unutulmamalıdır ki sağlık, sadece hastalıkla mücadele değil; riskleri daha ortaya çıkmadan önlemektir. Sayın Bakanımızın vizyonu ve Sağlık Bakanlığımızın kararlılığıyla, bugün sağlıklı bir toplumun temelleri daha güçlü atılmaktadır. Tüm halkımızı bu önemli çalışmanın parçası olmaya davet ediyoruz" ifadelerini kullandı.
16 Mayıs 2025 Cuma - 10:06
Çocuklarda D vitamini eksikliğine dikkat
Vitaminler, büyüme, gelişme ve bağışıklık sisteminin düzenlenmesi için önem taşıdığını ifade eden uzmanlar, özellikle çocuklar için çok gerekli olan vitaminlerin başında D vitamini geldiğini söyledi. Çocuklarda D vitamini eksikliği, kemik yoğunluğunu olumsuz etkileyerek raşitizm gibi hastalıklara yol açabildiğini belirten Medicana Bursa Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzm. Dr. Mesut Arslan, "Oysa D vitamini ihtiyacı doğal yoldan güneş sayesinde karşılanabiliyor. Bunun yanında tüketilen besinler deD vitaminiaçısından oldukça önemli oluyor. D vitamininin en fazla somon, uskumru, sardalye gibi yağlı balıklarda, karaciğer ve yumurta sarısında, maydanoz, brokoli, süt ve süt ürünlerinde bulunmaktadır. D vitamininin başlıca kaynağı, ciltte güneş ışınlarının etkisiyle aktifleşen D3 formudur. Normal şartlar altında insan vücudunda bulunan D vitaminin yüzde 90 ile 95’i güneş ışınlarının etkisi ile deride sentez edilir. D vitamini eksikliği, vücudun tüm sistemlerini etkilemekte ve pek çok hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Günümüzün hayat şartları, kapalı ortamlarda çalışmak, açık havada az zaman geçirmek, yetersiz beslenme D vitamini eksikliğini artırmaktadır. D vitamini eksikliği, her yaş grubunu etkileyen ve önemli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına sebep olan bir etkendir" dedi. D vitamini eksikliğinin büyüme ve gelişmede geriliğe sebep olabildiğini belirten Uzm. Dr. Mesut Arslan, D vitamini eksikliği belirtilerini şöyle anlattı; "Sık enfeksiyon geçirme, ishal, saçlı deride pullanma, cilt yaralarının geç iyileşmesi, diş çürümesi, yorgunluk, halsizlik, baş ağrısı, kemik ağrısı, davranış bozuklukları, mafsallarda şişme, gözaltı morlukları, aşırı terleme, kilo vermekte güçlük çekme ve sürekli üşüme diğer yaygın belirtilerdir. D vitamini eksikliği kişilerde, kanser, kronik yorgunluk, diyabet, hipertansiyon, depresyon, romatizma ve kalp hastalıkları gibi rahatsızlıklara yol açabilir. D vitamini eksikliği, kemik yoğunluğunu da olumsuz etkiler ve çocuklarda raşitizm denen hastalığa sebebiyet verebilir. Raşitizm, D vitamini eksikliğinden dolayı kemiklerin yumuşaması ve zayıflaması anlamına gelir. Bu hastalık, bacaklarda eğrilik, el ve ayak bileklerinde kalınlaşma, büyüme geriliği, göğüs kemiği bozulması gibi kemik yapısında kalıcı bozukluklara sebep olabilmektedir." D vitamini takviyesinde uygun doza hekim karar vermeli Yüksek D vitamini seviyesinin de, organlarda ve yumuşak dokularda kalsiyum birikmesine sebebiyet verdiğini ifade eden Uzm. Dr. Mesut Arslan, "D vitaminifazlalığıkanda kalsiyum yükselmesine, böbrek hastalıklarına, böbrek taşlarına ve damar sorunlarına yol açabilmektedir. Fazla D vitamini, zehirlenmelere yol açabilmekte ve bu zehirlenme sonucunda gelişen böbrek yetmezliği ve kalp yetmezliği ölüme sebep olabilmektedir. Bu sebeple D vitamini tedavisi almadan önce mutlaka doktora danışılmalı ve kişiye uygun D vitamini eksikliği tedavisi uygun dozlarda yapılmalıdır" diye konuştu.
16 Mayıs 2025 Cuma - 10:02
Hızlı tükenen ilişkiler duygusal tükenmişliğe yol açıyor
Günümüzde birçok ilişki, başladığı hızla sonlanıyor. İlişkilerin eskiye nazaran daha hızlı bir şekilde yaşanıp bittiğine dikkat çeken Medicana Sağlık Grubu Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psk. Kübra Adam, modern dünyanın "hız" odaklı yaşam biçiminin duygusal bağları da şekillendirdiğini söyledi. Sosyal medya, beklenti baskısı ve yüzeysel iletişim tarzı, ilişkilerin kalıcılığını tehdit ederken, bireylerde duygusal tükenmişlik ve yalnızlık hissi giderek artıyor. Değişen değer yargıları, kişisel sınırlar, özgürlükler, karşımızdaki kişiden beklentiler, istekler, yoğun tempolu iş hayatı, gelecekten beklentiler gibi birçok faktör ilişkileri etkiliyor. Medicana Sağlık Grubu Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psk. Kübra Adam, hızlı tükenen ilişkiler üzerinde açıklamalarda bulundu. Günümüz ilişkilerinde fark edilen en dikkat çekici eğilimlerden birinin de hızlı başlayıp hızla tükenmeleri olduğunu, yeni neslin ilişkileri çoğu zaman romantik bir bağdan daha çok tüketilebilir bir deneyim gibi yaşadığını vurgulayan Klinik Psk. Kübra Adam, ilişkilerdeki bu hızlı kopuşların arkasında, bireysel farkındalık eksikliği, sabırsızlık ve duygusal olgunluk sorunlarının yattığını ifade etti. İlişkilerin gidişatında toplumsal dönüşümün büyük payı olduğunu söyleyen Kübra Adam, "Günümüz dünyasında bireyler hız ve doyum odaklı yaşamaya alıştı. Bu durum, ilişkilerde de kendini gösteriyor. Artık birçok kişi, ilişkiye emek vermek yerine, beklentilerinin hemen karşılanmasını istiyor. Oysaki bir ilişki, zamanla inşa edilir" dedi. "Tanışma süreci yaşanmadan olan ilişki dağılabilir" Her hızlı başlayan ilişkinin yüzeysel olmayacağını ancak aynı hızla derinleşmeden bitmesinin tehlikeli olduğunu vurgulayan Psk. Kübra Adam, "Tanışma süreci yaşanmadan, karşılıklı değerler ve hedefler sorgulanmadan kurulan ilişkiler, küçük bir krizde dağılabilir. Bu da hem bireyde özgüven kaybına hem de gelecekteki ilişkilerinde bağ kurma zorluklarına yol açabilir" ifadelerini kullandı. Duygusal olgunluk önemli İlişkilerin sağlıklı ilerlemesi için bireylerin duygusal olgunluğa ulaşmasının şart olduğunu vurgulayan Klinik Psk. Kübra Adam, şöyle devam etti: "Kendini tanıyan, kendi sınırlarını çizebilen, geleceğe dair beklentilerinin ne olduğunu bilen bireyler, hayatına kabul edeceği kişide de hangi özellikler olması gerektiğini bilerek seçim yapar. İlişki yürütmek sadece anlaşmak değil, anlamak ve sabretmektir. Duygusal olarak olgunlaşmamış bireyler, ilişki içinde sorumluluk almaktan kaçınabilir. En küçük anlaşmazlıkta geri çekilme, sessizlik ya da terk etme gibi yollar tercih edilebilir. Bu da bağ kurmayı zorlaştırabilir. Partnerine değer veren, ilişkideki beklentilere cevap veren, karşılıklı birbirine zaman ayıran ve en önemlisi başka ilişkilerle kıyaslanmayan bir ilişki daha sağlıklı olacaktır. Bu sebeplerle bireysel terapiyle kendini tanımak ve bağ kurma becerilerini geliştirmek uzun vadede daha sağlıklı birliktelikler kurulmasına katkı sağlar."
16 Mayıs 2025 Cuma - 09:57
Gut hastalığı sessizce eklem sağlığınızı tehdit ediyor
Medical Point Gaziantep Hastanesi Romatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nuh Ataş, gut hastalığına dair önemli bilgiler paylaştı ve erken tanının önemine dikkat çekti. Gut hastalığının, vücutta ürik asit düzeyinin artması sonucu ortaya çıktığını belirten Doç. Dr. Nuh Ataş, "Günümüzde yaygın olarak görülen romatizmal hastalıklardan biri olan gut, özellikle eklem sağlığı üzerinde yıkıcı etkilere yol açabiliyor. Ürik asit, normalde idrar yoluyla vücuttan atılması gereken bir maddedir. Ancak, fazla üretildiğinde ya da böbrekler yoluyla yeterince atılamadığında eklemlerde kristal formunda birikir. Bu kristaller, bağışıklık sistemini uyararak iltihaplı ataklara neden olur" dedi. "En sık ayak başparmağını etkiliyor" Doç. Dr. Ataş, "Gut hastalığı, genellikle ayak başparmağında aniden başlayan şiddetli ağrı, şişlik ve kızarıklıkla kendini gösterir. Ancak diz, ayak bileği, dirsek gibi diğer eklemler de etkilenebilir. Hastalar genellikle geceleri başlayan, çok şiddetli ağrılarla acil servise başvurur. Zamanla bu ataklar sıklaşabilir ve tedavi edilmezse eklemlerde kalıcı hasarlara yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Beslenme alışkanlıkları hastalığı tetikleyebiliyor" Doç. Dr. Ataş, "Gut hastalığının tetikleyicileri arasında kırmızı et, deniz ürünleri, alkol ve fruktoz içeren içeceklerin aşırı tüketimi önemli rol oynar. Bu gıdalar vücutta ürik asit düzeyini artırarak ataklara zemin hazırlar. Özellikle genetik yatkınlığı olan bireylerde, sağlıklı beslenme alışkanlıklarıyla hastalık riski önemli ölçüde azaltılabilir" dedi. "Doğru tedaviyle kontrol altına alınabiliyor" Gut hastalığının uygun tedaviyle kontrol altına alınabileceğini vurgulayan Doç. Dr. Nuh Ataş, "Erken tanı konulan hastalarda, doğru ilaç tedavisiyle hem ataklar azaltılabilir hem de eklem hasarı önlenebilir. Bu nedenle, özellikle ani başlayan ve şiddetli seyreden eklem ağrısı yaşayan kişilerin zaman kaybetmeden bir romatoloji uzmanına başvurmaları büyük önem taşıyor" diye konuştu.
16 Mayıs 2025 Cuma - 09:55
Uzman Op. Dr. Öcük, "Liposuctionda merdiven altı uygulamalardan uzak durulmalı"
Gaziantep Hatem Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Özcan Öcük, "Liposuction kilo verme yöntemi değil, vücut şekillendirme ameliyatıdır" dedi. Gaziantep Hatem Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Özcan Öcük, Liposuction hakkında önemli bilgiler verdi. Uzman doktor, halk arasında genellikle yanlış bilinen Liposuction işleminin bir zayıflama yöntemi olmadığını, asıl amacının vücut şekillendirmek olduğunu vurguladı. Liposuction işleminin mutlaka tam teşekküllü bir hastanede yapılması gerektiğini vurgulayan Öcük, merdiven altı yerlerde yapılan işlemlerin tehlike oluşturduğunu söyledi. "Kilo vermek için değil, şekillendirme için kullanılır" 4 yıldır plastik cerrahi uzmanı olan ve 2 yıldır Hatem Hastanesi’nde görev yapan Dr. Özcan Öcük, Liposuction ile ilgili bilgiler vererek, "Liposuction işlemi, vücudu şekillendirmek amacıyla uygulanan cerrahi bir yöntemdir. Karın bölgesi, sırt, meme bölgesi ve bacaklar gibi birçok alanda uygulanabilir. Ancak altını çizmek gerekir ki, bu bir kilo verme yöntemi değildir. Uygun hastalarda, vücudun estetik olarak yeniden şekillendirilmesini sağlıyoruz" dedi. İyileşme süreci uygulama alanına göre değişiyor Dr. Öcük, işlemin yaygınlığına bağlı olarak iyileşme süresinin değişebileceğini belirterek, "Eğer işlem geniş alanlarda uygulanırsa, örneğin karın ve bacaklar gibi, hastalar genellikle bir hafta içinde işlerine dönebilir. Daha sınırlı bölgelerde yapılan işlemlerde ise iyileşme süreci 4 ila 5 gün arasında değişmektedir" şeklinde konuştu. "Merdiven altı uygulamalardan uzak durulmalı" Liposuction işleminin mutlaka tam teşekküllü bir hastanede yapılması gerektiğini vurgulayan Öcük, merdiven altı uygulamalara karşı uyarıda bulunarak, "Bu işlem kesinlikle poliklinik ortamlarında ya da uygun donanımı olmayan merkezlerde yapılmamalıdır. Çünkü ciddi riskler barındırır, emboli, yağ embolisi, kanama, hematom gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu nedenle işlemin yoğun bakım ünitesi bulunan, ameliyathanesi tam donanımlı bir hastanede yapılması şarttır" ifadelerini kullandı. "Her hasta için kişiye özel planlama gerekir" Liposuction öncesinde hasta muayenesinin büyük önem taşıdığını ifade eden Dr. Özcan Öcük, "Her hastanın vücut yapısı, ihtiyacı ve beklentisi farklıdır. Bu yüzden her işlem öncesinde detaylı bir muayene ve kişiye özel planlama yapılmalıdır. Bazen hastalarımızın istediği değil, onlar için en uygun ve sağlıklı olan uygulamayı öneriyoruz. Doğru karar muayene ile verilir" diye konuştu.
16 Mayıs 2025 Cuma - 09:24
Mükemmeliyetçi kişiler psikolojik olarak zorlanıyor
Psikolog Eda Kalaycıoğlu, mükemmel olma arzusunda aşırıya kaçılmasının kişinin ruh sağlığını olumsuz etkilediğini söyledi. Kişinin kendisinden beklentisi çok yüksek ya da gerçekçi olmadığında bunun stres, kaygı, huzursuzluk, baskı yaratabileceğini belirten Kalaycıoğlu, "Bu da kendisiyle ilgili tükenmişlik ve hayal kırıklığı yaşamasına yol açabilmektedir. Bireyler mükemmeliyetçiliği dengeli bir şekilde hayatlarında yönetebilirlerse zihinsel ve psikolojik sağlığın olumlu yönde etkilenmesine katkı sağlar." dedi. Acıbadem Kent Hastanesi’nden Klinik Psikolog Eda Kalaycıoğlu, çağımızda başarı ve mükemmel sonuçlar elde etme arzusuyla özdeşleşen "mükemmeliyetçilik" kavramının genellikle kişinin hayatında "bir yanda başarıya giden yol, diğer yanda ise ruhsal ve psikolojik zorluklar" olarak iki zıt sonuç doğurabildiğine dikkat çekti. "Mükemmeliyetçi tutum her zaman kötü değildir, bireyleri yüksek seviyede performans göstermeye, planlı çalışma ve ayrıntılara dikkat etmeye motive edebilir." diyen Kalaycıoğlu şöyle konuştu: "Bu tutum; kişinin koyduğu hedeflerine ulaşmasına, kişisel gelişimine ve başarısına katkı sağlar. Birey mükemmel olmak için ne kadar çok çabalarsa, performansı nesnel olarak iyi olsa bile, kendisiyle ilgili yetersizlik algısı; kaygı, öfke, umutsuzluk ve utanç gibi duygular yaşamasına neden olur. Rahatsız edici bu duyguların yaşanması yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Birçok insan, mükemmeliyetçi tutumları nedeniyle hedeflerine ulaşamama kaygısı yaşar. Bu kaygı, erteleme davranışlarına yol açabilir. Mükemmeliyetçi bir kişi, belirlediği ideal hedeflere ulaşamama korkusuyla işleri tamamlamakta gecikebilir veya işe başlamakta zorlanabilir. Sonuç olarak, düşük öz güven, sürekli öz eleştiri ve tatminsizlik; stres, içe kapanma, mutsuzluk ve umutsuzluk gibi duygusal zorluklara neden olabilir." Sağlıklı beklentiler geliştirin Klinik Psikolog Kalaycıoğlu, mükemmeliyetçi tutumların, başlangıçta bir motivasyon kaynağı gibi görünse de, uzun vadede kaygı, depresyon, stres, düşük öz-değer ve ilişkilerdeki zorluklarla birleşerek kişinin ruh sağlığını zedeleyebileceğinin bir kez daha altını çizdi; "Bunun yerine, daha sağlıklı beklentiler geliştirmek, hem bireyin kendisi için hem de başkaları için psikolojik iyi oluşu artırabilir. Bireyler için daha gerçekçi zihinsel hedefler ve davranışsal amaçlar koymak, mükemmeliyetçi tutumları makul bir düzeyde tutarak, sağlıklı bir yaşam sürdürmelerine yardımcı olabilir." dedi. Ulaşılabilir hedefler koyun Kalaycıoğlu, mükemmeliyetçilikle başa çıkmanın yollarının olduğunu söyledi. İlk sırada "hedeflerin ulaşılabilir olması"nın geldiğini belirten Kalaycıoğlu şu önerilerde bulundu: "Belirlediğiniz hedeflerin ulaşılabilir olduğundan emin olun. Mükemmeliyetçi düşünceler ve tutumlar yerine, hedeflerinizi daha esnek ve adım adım ulaşılabilir bir şekilde oluşturun. Örneğin, ‘Bugün bütün projeyi mükemmel bir şekilde bitirmeliyim’ yerine, ‘Bugün bu bölümün bir kısmını tamamlamalıyım’ gibi daha spesifik ve ulaşılabilir hedefler belirlemek, süreci yönetilebilir kılacaktır. Bu yaklaşım, hem motivasyonunuzu artırır hem de hedefe ulaşmada daha başarılı olmanızı sağlar. Kendinizin ve başkalarının üzerindeki yüksek standartlarınızı gözden geçirin. ‘Her şey mükemmel olmak zorunda değil’ gibi kendinize hatırlatıcı ifadeler kullanın. ‘Bu hata, başarısız olduğum anlamına gelmiyor, öğrenmeye devam ediyorum’ diyerek kendinizi motive edin. Büyük hedeflere ulaşana kadar, küçük zaferlerinizi tanıyın ve kutlayın. Bu, mükemmeliyetçi baskıları hafifletmeye yardımcı olabilir. Küçük başarıları kutlamak, psikolojik olarak kişiyi güçlendirir, dengeli bir yaklaşım geliştirmeye katkı sağlar ve daha sağlıklı bir başarı anlayışı oluşturur. Bu şekilde, sürecin her aşamasında motivasyonunuzu yüksek tutarak, büyük hedeflere daha sağlıklı bir şekilde ulaşabilirsiniz. Kendinizi eleştirirken, motive edici ve destekleyici bir dil kullanmayı sürdürün. ‘Elimden gelenin en iyisini yaptım’ şeklinde bir içsel konuşma tarzı, kişiyi güçlendirir ve hedeflerine ulaşmakta destekler. Başkalarının başarılarıyla kendinizi kıyaslamak, mükemmeliyetçiliği besleyebilir. Bunun yerine, kendi ilerlemenize odaklanarak takdir edin. Sosyal destek almak, başkalarına duygusal olarak açılmak ve desteğe ihtiyaç duyduğunuzu kabul etmek, mükemmeliyetçi tutumda önemli bir parçadır. Bu destekler, stresin azalmasına, daha sağlıklı düşünme kalıplarının gelişmesine, kendini değerli hissetmeye ve nihayetinde daha dengeli bir yaşam sürmeye yardımcı olabilir. Kendinize karşı daha nazik olmak ve süreç içinde küçük adımlarla ilerlemek, uzun vadede başarılı bir yaşam sürmenin; zihinsel ve psikolojik iyi oluşun anahtarı olabilir."
16 Mayıs 2025 Cuma - 08:45
69 Yaşındaki hasta şifayı Düzce Üniversitesi Hastanesinde buldu
Sık idrara çıkma, idrar yaparken zorlanma ve ağrı gibi şikayetler ile Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği’ne başvuran 69 yaşındaki O.A.’nın yapılan biyopsisinde kanser tespit edildi. Ameliyat kararı alınan hasta laparoskopik radikal prostatektomi yöntemi ile sağlığına tekrar kavuştu. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Kliniği, prostat kanserinin tedavisinde uygulanan, laparoskopik radikal prostatektomi yönteminde hasta memnuniyeti ve tedavi başarısı açısından bölgesinde referans noktası haline geldi. Hasta konforunu ön planda tutan modern cerrahi yöntemi ile hastalara daha ağrısız ve hızlı iyileşme süreci sağlanıyor. Sık idrara çıkma, idrar yaparken zorlanma ve ağrı gibi şikayetler ile Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği’ne başvuran 69 yaşındaki O.A.’nın yapılan biyopsisinde kanser tespit edildi. Ameliyat kararı alınan hasta laparoskopik radikal prostatektomi yöntemi ile sağlığına tekrar kavuştu. Tüm tedavi sürecinden memnun kaldığını ifade eden hasta, operasyonu gerçekleştiren ekibe teşekkür etti. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Dursun Baba, laparoskopik radikal prostatektomi hakkında bilgi verdi. Prostat kanserinin, erkeklerde en sık görülen kanser türlerinden biri olduğuna dikkat çeken Dursun Baba, özellikle 50 yaş üstü bireylerde sık rastlandığını ifade etti. Genellikle yavaş seyirli olmakla birlikte bazı alt tiplerinin agresif şekilde ilerleyebildiğine işaret eden Baba, "Erken yani yayılım yapmadığı evrede tespit edilen olgularda tedavi başarısı oldukça yüksektir. Tedavi seçenekleri arasında aktif izlem, radyoterapi (ışın tedavisi) ve cerrahi (radikal prostatektomi) yer alır. Uygun tedavi; hastanın yaşı, sağlık durumu, tümörün evresine göre belirlenir" şeklinde konuştu. Daha az ağrı, daha hızlı iyileşme Laparoskopik radikal prostatektomi işleminin prostat kanserinin cerrahi tedavisinde kullanılan kapalı (minimal invaziv) bir yöntem olduğunu dile getiren Dr. Baba, "Karın bölgesine açılan 5 adet delik aracılığıyla kamera ve özel cerrahi aletler kullanılarak prostat bezi tamamen çıkarılır. Gerek görüldüğünde çevre lenf nodları da operasyon sırasında alınabilir. Açık cerrahiye kıyasla daha az ağrı, daha az kan kaybı, daha kısa hastanede kalış süresi ve daha hızlı iyileşme süreci gibi önemli avantajlar sunar" dedi. Bu cerrahi yönteminin genellikle lokalize (organla sınırlı) yani yayılmamış prostat kanseri tanısı almış ve genel sağlık durumu cerrahiye uygun olan hastalarda tercih edildiğini bildiren Öğretim Üyesi, "Özellikle yaşam beklentisi 10 yılın üzerinde olan, aktif yaşam tarzını sürdüren bireylerde etkilidir. Tedavi kararı; PSA düzeyi, prostat kanseri çeşidi, tümör evresi ve hastanın bireysel özellikleri dikkate alınarak multidisipliner ekiplerce verilir" şeklinde konuştu. "Cerrahi başarısı robot yardımlı laparoskopik cerrahi ile benzer" Robot yardımlı laparoskopik cerrahi, son yıllarda prostat kanseri tedavisinde öne çıkan ileri bir teknik olduğunu dile getiren Dr. Baba, "Bu yöntem cerraha üç boyutlu görüş ve daha hassas hareket imkânı sağlayarak cerrahilerde bazı avantajlar sunabilir. Ancak robotik sistemlerin kurulumu ve sürdürülebilirliği oldukça maliyetlidir. Hastalara da ciddi maliyetlere neden olmakla birlikte cerrahi başarısı laparoskopik prostatektomiye benzerdir. Kliniğimizde bu teknoloji henüz bulunmamakla birlikte, klasik laparoskopik yöntemle benzer onkolojik sonuçlar elde edilmekte, hastalarımıza güvenli ve etkin bir tedavi sunulmaktadır" şeklinde konuştu. Tüm cerrahi işlemler gibi laparoskopik radikal prostatektominin de bazı riskleri olduğunu ifade eden Öğretim üyesi, "Kısa dönemde enfeksiyon, kanama ve idrar kaçağı gibi komplikasyonlar gelişebilir. Uzun dönemde ise idrar tutamama (inkontinans) ve cinsel işlev kaybı gibi istenmeyen etkiler görülebilir. Ancak bu yan etkiler, cerrahinin deneyimli ekiplerce uygulanması ve gelişmiş tekniklerin kullanılmasıyla minimuma indirilebilir. Önemle belirtilmelidir ki, bu tür etkiler, hastanın yaşamını tehdit eden bir hastalıktan, prostat kanserinden, tamamen kurtulması karşılığında, birçok hasta tarafından kabul edilebilir düzeyde görülmektedir. Karar süreci, hasta ile şeffaf bir iletişim içinde yürütülmektedir" dedi. "Toparlanma süreci, açık cerrahiye göre daha konforludur" Ameliyat sonrası hastaların genellikle 4-5 gün içerisinde taburcu edildiğini belirten Baba, "Günlük yaşama dönüş ortalama 2 ila 4 hafta içinde sağlanır. Genel olarak laparoskopik cerrahi sonrası toparlanma süreci, açık cerrahiye göre daha konforludur" ifadelerini kullandı. Lokalize prostat kanseri tedavisinde cerrahinin yanı sıra aktif izlem, radyoterapi (ışın tedavisi) seçenekleri de mevcut olduğunu bildiren Baba, "Her ne kadar iki tedavinin başarı şansı benzer olsa da uygun hastalarda ameliyat daha öncelikli sunulmaktadır. Her tedavi yöntemi, hasta özelinde avantaj ve sınırlılıklar içerir. Bu nedenle en doğru yaklaşım, multidisipliner konseylerde hastanın bireysel özelliklerine göre karar verilmesidir" ifadelerine yer verdi. Laparoskopik radikal prostatektominin, prostat kanseri tedavisinde etkinliği kanıtlanmış, güvenli ve hasta konforunu ön planda tutan modern bir cerrahi yöntemi olduğunun altını çizen Dr. Dursun Baba, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniğinin; bu alanda sadece Düzce için değil, çevre iller açısından da önemli bir tedavi merkezi olarak hizmet vermeye devam ettiğini vurguladı. "Bölgesel bir referans noktası haline gelmiştir" Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi üroloji kliniğinde laparoskopik radikal prostatektomi cerrahisinin yaklaşık 5–6 yıldır aktif olarak başarıyla uygulandığını vurgulayan Dr. Baba, "Bu süreçte yalnızca Düzce ilinden değil, Bolu, Sakarya ve Zonguldak gibi çevre illerden de çok sayıda hasta, bu yöntemle tedavi olmak üzere merkezimize başvurmuştur. Küçük bir il olmamıza rağmen kliniğimiz, bu alanda birçok büyük merkez düzeyinde cerrahi hizmet sunmakta; hasta memnuniyeti ve tedavi başarısı açısından bölgesel bir referans noktası haline gelmiştir" ifadelerine yer verdi. Üroloji Anabilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Dursun Baba, üroloji kliniği olarak yalnızca prostat kanseri değil; mesane, böbrek ve testis tümörleri gibi diğer ürolojik kanserlerde, güncel kılavuzlara uygun şekilde onkolojik cerrahi tedavileri, böbrek taşı tedavileri, açık üretoplasti gibi tüm ürolojik vakalar modern teknolojik imkanlarla başarılı bir şekilde gerçekleştirdiklerini ve üroloji kliniğinden bu nedenle hasta sevki yapılmadığını sözlerine ekledi.
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder