SAĞLIK
Hantavirüste gıda hijyeni 15 Mayıs 2026 Cuma - 22:09:14 Acıbadem Kayseri Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Ersoy, hantavirüsle ilgili Türkiye’de şu anda bir pandemi sürecinin olmadığını söyleyerek, "Gıdaların kemirgenlerden korunması önem arz ediyor" dedi. Prof. Dr. Yasemin Ersoy, hantavirüsün 2 ana klinik tablo ile görüldüğünü söyleyerek, "Hantavirüs bir anda gündemimize çok yoğun şekilde girdi. Adı üstünde viral bir hastalık aslında. En başlıca kaynağı ise kemiriciler. Kemiricilerin ve böcekçillerin idrarı , dışkısı ve tükürükleri bu virüsle enfekte ve bulaşta söz konusu olabiliyor. Hantavirüs aslında 1978’de ilk kemiricilerde saptandıktan sonra insanlarda görülmeye başlanmış. Kırktan fazla virüs türü var dünyada tanımlanmış. Fakat özellikle bu seyahat gemisiyle ilişkili hantavirüste Arjantin’de endemik görülen bir hantavirüsün olduğunu görüyoruz ki bu hantavirüs özellikle insandan insana bulaşın en kolay olduğu ya da bulaşabilen hantavirüs olarak söyleyebiliriz. Başlıca da aerosol dediğimiz damlacıklar yoluyla insanlara bulaşabilmektedir. Hantaviüs 2 ana klinik tabloya neden oluyor. Biri akciğerde ödemle görülen kardiyopulmoner sendrom ki bu tabloda genellikle 14 ile 17 günlük ortalama kuluçka süresi ki bu yedi haftaya kadar da uzun olabilir. Temastan sonraki hastalıklar ortaya çıkana, bulgular ortaya çıkana kadarki dönem. Bir hafta kadar süren ateş, kas ağrıları, halsizlik, baş ağrısı ile giden bir dönemin ardından hızla kötüleşme, hipertansiyon ve akciğer ödemi tablosuyla karşımıza çıkabiliyor. Bu tabloya gelmiş hastalarda 24 saat içerisinde ölüm riski oldukça artmış olduğunu görüyoruz. Diğeri ise renal sendrom yani böbrek tutulumuyla seyreden bir tablo. Bu ise böbrek yetmezliği kliniği şeklinde giden ileri dönemlerinde kanamalı tablolara neden olan bir hastalığa neden oluyor. Başlıca klinik tablolar böyle" dedi. Hantavirüsle ilgili alınacak önlemlerin başında gıdaların kemirgenler ve böceklerin dışkılarından korunması geldiğini söyleyen Prof. Dr. Ersoy, "Bu hantavirüs özellikle bir kemirici ve böcekçillere özel bir grup. Her kemirici grubunun hantavirüsü de ayrı diyebiliriz. Dolayısıyla bunların endemik görüldüğü kemiricilerde bu virüsün, hantavirüsün görüldüğü durumlarda özellikle yiyeceklere, gıdalara ve insanlara kemirici çıkartılarının, tükürüğünün, salyasının, dışkısının ulaşmaması lazım. Dolayısıyla korunma önlemlerimiz de başlıca bu noktada olacak. Gıdalara ve insanlara bu kemirici ve böcekçillerin ulaşmasını, çıkartılarının bulaşmasını engellemek en önemli nokta. Bu gemideki olayla ilgili olarak ise aerosol yoluyla, damlacıkla bulaşın olduğu tür demiştim bunun için zaten. Burada ise özellikle temas ve damlacık önemli, insandan insana bulaş söz konusu olduğu için zaten o kişiler şu anda karantina altındalar. Dolayısıyla rastgele bir temas söz konusu değil. Bu yönden de bir panik havasına gerek olmadığını, Dünya Sağlık Örgütü’nün ve Avrupa Enfeksiyon Kontrol Örgütü’nün de burada bir salgın olmadığını belirttiklerini ve vakaların takip sürecinde olduğunu söylememiz lazım. Şu anda bir salgın riski yok, bir pandemi riski yok görünmekte. Dolayısıyla bir vaka varsa o insanla temas konusunda dikkatli olunması lazım tabi ki. Fakat şu anda gemiden ayrılan insanlar karantinada olduğu için şu anda insandan insana bulaşla ilgili panik olmaya, tedirgin olmayı gerektiren bir durum olmadığını söylemek isterim" ifadelerini kullandı.
15 Mayıs 2026 Cuma - 19:26 Muş Devlet Hastanesi’nde "Vefa Masası" kuruldu Muş Devlet Hastanesi’nde şehit aileleri, gaziler, engelli bireyler ve 65 yaş üstü vatandaşların hastane işlemlerini kolaylaştırmak amacıyla "Vefa Masası" hizmete açıldı. Muş Vatan Kahramanları Şehit ve Gazi Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin girişimleri sonucu, Muş İl Sağlık Müdürlüğü ile Muş Devlet Hastanesi Başhekimliği iş birliğinde kurulan "Vefa Masası", vatandaşların sağlık hizmetlerine daha kolay ulaşmasını hedefliyor. Uygulama kapsamında hastane içerisindeki işlemlerde destek sağlanacak, yaşanan sorunların çözümü için rehberlik hizmeti verilecek. Açılış programında konuşan Muş İl Sağlık Müdürü Dr. Erol Emre Ömür, Engelliler Haftası kapsamında hayata geçirilen uygulamanın önemli bir sosyal destek hizmeti olduğunu belirtti. Ömür, engelli bireyler, şehit aileleri, gaziler ve yaşlı vatandaşların hastaneye girişlerinden çıkışlarına kadar her aşamada destekleneceğini ifade ederek, devletin tüm vatandaşlara eşit sağlık hizmeti sunma sorumluluğu bulunduğunu söyledi. Muş Bedensel Engelliler Derneği Başkanı Bedri Korkmaz ise kentte uzun süredir hissedilen önemli bir eksikliğin giderildiğini belirterek, engelli bireylerin yaşadığı sorunları doğrudan iletebileceği bir birimin kurulmasının memnuniyet verici olduğunu kaydetti. Korkmaz, uygulamanın engelli vatandaşların yanı sıra şehit aileleri ve gazilerin sorunlarının çözümüne de katkı sağlayacağını dile getirdi. Muş Vatan Kahramanları Şehit ve Gazi Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Genel Başkanı Yusuf Olcan da yapılan görüşmeler sonucunda projenin hayata geçirildiğini belirterek, destek veren Muş İl Sağlık Müdürlüğü ile hastane yönetimine teşekkür etti. Olcan, "Vefa Masası"nın şehit aileleri, gaziler ve engelli bireyler için önemli bir hizmet olacağını ifade etti. Programa Muş Kamu Hastaneleri Birliği Başkanı Uzm. Dr. Ayşe Rümeysa Doğruyol, Muş Devlet Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Yalçın Güzel, şehit ve gazi yakınları, gaziler, engelli bireyler ve vatandaşlar katıldı.
15 Mayıs 2026 Cuma - 18:04 "Küresel panik yersiz, bireysel korunma şart" Dünya gündemine oturan MV Hondius keşif gemisindeki hantavirüs vakaları, pandemilerin gölgesindeki kamuoyunda yeni bir endişe dalgasına neden oldu. Konuyu akademik bir perspektifle değerlendiren İstanbul Arel Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Aylin Dağ Güzel virüsün yayılım dinamiklerini ve bulaşma risklerini mercek altına alarak kritik değerlendirmelerde bulundu. Pandemilerin ardından dünya, yeni bir virüs haberiyle bir kez daha tetikte. Arjantin’den ayrılan MV Hondius adlı keşif gemisinde görülen hantavirüs vakaları, İsviçre’den ABD’ye uzanan geniş bir temaslı takibini beraberinde getirdi. İstanbul Arel Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Aylin Dağ Güzel, merak edilen tüm soruları yanıtladı. "Bu virüs yeni bir düşman değil" Süreci değerlendiren Dr. Aylin Dağ Güzel, öncelikle hantavirüsün tarihsel arka planına dikkat çekerek, "Hantavirüsler aslında tıp dünyası için yeni değil. Biz bu grubu, Bunyaviridae ailesine mensup, zarflı RNA virüsleri olarak 1978 yılından beri yakından tanıyoruz. Temel olarak kemirgenler ve böcekçiller aracılığıyla yayılım gösteren bu virüslerin bugün tanımlanmış en az 40 türü bulunuyor. Her virüs tipi, kendine özgü bir kemirgen türüyle konakçılık ilişkisi kurar. Yani aslında doğada uzun yıllardır var olan zoonotik bir etkenden bahsediyoruz" dedi. "Andes virüsünü diğerlerinden ayıran kritik fark" MV Hondius gemisindeki vakaların neden bu kadar ses getirdiğine açıklık getiren Güzel, "Andes" türünün altını çizerek, "Şu an dünya gündemini meşgul eden asıl mesele, Arjantin’e özgü olan Andes Hantavirüsü (ANDV). Bu türü diğerlerinden ayıran çok kritik, hatta benzersiz bir nokta var: Andes virüsü, dünyada insandan insana bulaşabildiği belgelenmiş tek Hantavirüs türüdür. Gemiyle bağlantılı 8 vakanın 6’sının kesinleşmesi ve 3 kayıbın olması, virüsün vücut sıvılarında (kan, tükürük, idrar) tespit edilebilmesi endişeleri artırdı. Ancak literatürdeki veriler ve Dünya Sağlık Örgütü’nün güncel raporları, bu karşılaştığımız MV Hondius gemisindeki vakaların insandan insana bulaşma sonucu olmadığı, hastalığın geçişinin bu yolla son derece nadir gerçekleştiğini gösteriyor. Şu an için yaygın ve süregelen bir pandemi riskinden bahsetmek doğru olmaz; ancak temaslı takibi ve izolasyon hayati önemdedir" diye konuştu. "İki farklı coğrafya, iki farklı hastalık" Hastalığın seyrine ve coğrafi dağılımına dair detaylı bilgi veren Dr. Güzel, "Hantavirüs dediğimizde tek bir hastalıktan bahsetmiyoruz. Amerika kıtasında Sin Nombre ve Andes gibi virüsler, ağır akciğer tutulumu ve yüksek ölüm oranıyla seyreden Hantavirüs Kardiyopulmoner Sendromu’na (HCPS) yol açıyor. Bizim de içinde bulunduğumuz Avrupa ve Asya coğrafyasında ise Puumala ve Dobrava gibi virüsler; ateş, kanama ve akut böbrek yetmezliği ile karakterize olan Renal Sendromla Seyreden Hemorajik Ateş (HFRS) tablosuna neden oluyor" dedi. Türkiye için risk analizi ve korunma yolları Türkiye’deki durumu da değerlendiren Dr. Güzel, vatandaşlara yönelik şu uyarılarda bulundu: "Türkiye’de hantavirüslerin yaban hayatındaki kemiricilerdeki varlığı, ilk kez 2004 yılında yayınlanmış bir saha çalışmasında bildirilmiştir. Zonguldak-Bartın’da 2009’da da ilk vaka rapor edilmiştir. Ancak Türkiye’deki vakalar genellikle Avrupa tipi (Renal Sendromla Seyreden Hemorajik Ateş -HFRS) olup, ölüm oranları Amerika kıtasına kıyasla oldukça düşüktür. Genellikle kırsal alanlarda, atıl bırakılmış depolarda veya kemirgenlerin yoğun olduğu bölgelerde, virüslü atıkların solunmasıyla ortaya çıkan sporadik vakalar görüyoruz. Vatandaşlarımıza en büyük uyarım; kapalı, uzun süre kullanılmayan depo ve bodrum gibi alanlara girmeden önce mutlaka ortamı havalandırmalarıdır. Temizlik yaparken kuru süpürmeden kaçınılmalı, virüsün havaya karışmasını önlemek için ortam dezenfektanla ıslatılmalıdır. Riskli alanlarda maske (mümkünse N-95), koruyucu gözlük ve eldiven kullanımı bir seçenek değil, zorunluluktur." "Erken tanı hayat kurtarır" Hastalığın başlangıçta griple (influenza) çok kolay karıştırılabileceğini belirten Güzel, son olarak tedavi süreçlerine ilişkin şöyle dedi: "İlk evrede yüksek ateş, halsizlik ve şiddetli kas ağrıları görülür. Eğer kişi son dönemde kemirgenlerin bulunduğu bir ortamda bulunduysa ve bu belirtilere nefes darlığı veya böbrek ağrısı ekleniyorsa, vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Şu an için onaylanmış bir aşımız ya da virüse özgü spesifik bir ilacımız yok. Ancak erken tanı sonrası sağlanan yoğun bakım desteği ve sıvı dengesinin korunması, hayatta kalma şansını en üst seviyeye çıkarıyor. Özetle; 12 Mayıs 2026 itibarıyla küresel bir panik havasına gerek yok, ancak bireysel korunma ve profesyonel izlem bugün her zamankinden daha önemli."
15 Mayıs 2026 Cuma - 17:02 Kansere karşı sesler yükseldi: Sağlık, eğitim ve sanat tek çatı altında buluştu KOCAELİ (İHA) – Kocaeli’de Büyük Anadolu Hastaneleri tarafından kanserde farkındalık oluşturmak amacıyla hayata geçirilen "S.E.S Projesi – Sağlık, Eğitim, Sanat Buluşması" etkinliğinde sağlık, eğitim ve sanat bir araya geldi. Toplum sağlığını yalnızca tedavi hizmetleriyle değil, koruyucu sağlık yaklaşımı ve sosyal sorumluluk projeleriyle de desteklemeyi hedefleyen Büyük Anadolu Hastaneleri, bu etkinlikle bir özel günü toplumsal faydaya dönüştürdü. Hastanenin Darıca’daki yeni hizmet binasında faaliyetlerine başlamasının ikinci yıl dönümü olan tarihi, farkındalık hareketinin ses getirdiği bu özel organizasyonla taçlandırıldı. Gebze’de bir alışveriş merkezinde gerçekleştirilen etkinlikte, kansere karşı toplumsal farkındalık oluşturulması ve erken tanının önemine dikkat çekilmesi amaçlandı. Yoğun katılımla düzenlenen organizasyonda vatandaşlar, sağlık alanındaki bilgilendirme programlarının yanı sıra çeşitli sanat ve kültür etkinliklerine katıldı. Programda, Büyük Anadolu Hastanesi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Dr. Nilgün Yönten ile TBMM Başhekimi ve Genel Cerrah Prof. Dr. Mustafa Şahin, kanserde erken tanının hayati önemi ve korunma yolları üzerine değerli bilgiler paylaştı. Program kapsamında öğrenciler tarafından müzik dinletileri ve folklor gösterileri sahnelenirken, tiyatro performansları ve sanat atölyeleri de katılımcılardan ilgi gördü. Sağlık mesajlarının sanat ve eğitim etkinlikleriyle desteklendiği organizasyonda, kansere karşı toplumsal bilinç oluşturulmasının önemine vurgu yapıldı. "S.E.S Projesi" ile sağlık, eğitim ve sanat kavramlarının bir araya getirilerek kansere karşı toplumsal farkındalık oluşturulmasının hedeflendiği belirtildi. Programa çok sayıda protokol üyesi ve vatandaşlar katıldı.
Gıda zehirlenmeleri sıcaklıkların yükselmesiyle birlikte artıyor
10 Haziran 2025 Salı - 09:14 Gıda zehirlenmeleri sıcaklıkların yükselmesiyle birlikte artıyor Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her yıl 600 milyon kişi besin zehirlenmelerinden etkileniyor. Diyetisyen Ceren Demir, yaz aylarında sıcaklığın artması ile birlikte besin zehirlenmesi vakalarının artığını söyledi. Besinler aracılığı ile insan organizmasına taşınan bakteri, virüs, parazit, toksin ve kimyasal maddeler besin zehirlenmelerine neden olabiliyor. Artan sıcaklıkların etkisiyle birlikte yaz aylarında görülen besin zehirlenmesi vakaları ciddi oranda artıyor. Diyetisyen Ceren Demir, besin zehirlenmelerine sebep olan dört bakteri çeşidi olduğunu söyledi. Bunlardan ilki, en çok görülen bakteri çeşidinin "stafilokok". Bu bakterinin et, süt, süt ürünlerinde ve iyi yıkanmamış malzemelerden yapılan salatalarda ortaya çıktığını ifade eden Demir, bakterili besin alındıktan iki veya üç saat sonra zehirlenme belirtilerin başladığını ve vücutta kusma reaksiyonunun görüldüğünü söyledi. Bakteriler ölümcül zehirlenmelere neden olabiliyor Et, süt ve salatanın neden olduğu besin zehirlenmelerinde en çok görülen bir diğer bakteri türünün "shigella" olduğunu söyleyen Diyetisyen Demir, bu bakterinin neden olduğu zehirlenmelerde belirtilerin ortaya çıkma süresinin bir veya iki gün olduğunu belirtti. Diyetisyen Ceren Demir, "Bu bakteri bulantı, kusma, ateş, kramplar, karın ağrıları ve dışkıda kan şeklindeki belirtiler ile görülür" dedi. En ciddi ve ölümcül besin zehirlenmesine neden olan bakterilerden biri de "clostridium botilinum". Bu bakteri konservelerde, ette, sebze ve meyvede bulunabiliyor. Diyetisyen Ceren Demir, "Bu bakteri felç yapabilir, solunumu engelleyebilir ve ölümle sonuçlanabilir" dedi. Et tüketiminde dikkat edilmesi gerekenler Öncelikle fiyatı düşük diye nasıl ve nerden geldiği belli olmayan aynı zamanda da nasıl muhafaza edildiği bilinmeyen, denetlenmemiş ve de açık bir şekilde tezgahlarda satılan ürünlerin satın alınmaması gerektiğini söyleyen Diyetisyen Ceren Demir, et tüketecek kişilerin etleri standartlara uygun şekilde işletilen şarküterilerden alması gerektiğini belirtti. Güvenilir markaların paketli ürünlerinin de alınabileceğini söyleyen Demir, "Paketli ürün alırken de paketin hasar görmediğinden emin olun. Mutlaka etiket okuma alışkanlığı edinin. Üzerinde yazılı olan üretim ve son tüketim tarihlerini kontrol edin. Hayvanlardan geçebilecek hastalıklar nedeniyle sütü çiğ tüketmeyin" ifadesini kullandı. Besinleri koruma önerileri Besinlerin bozulmasını önlemek için en pratik yöntemin buzdolabında veya dondurucuda saklamak olduğunu söyleyen Diyetisyen Ceren Demir, pişmiş besinlerin hemen tüketilmeyecek ise iki saat içinde buzdolabına konulması gerektiğini söyledi. Buzdolabında olan ve tüketilmesi için çıkarılacak yemeğin, yetmiş derece üzerinde ısıtılması gerektiğini söyleyen Demir, aynı yemeğin tekrar tekrar ısıtılmaması gerektiğini kaydetti. Demir, "Dondurucudan çıkardığınız besinleri çözüldükten sonra tekrar buzluğa koymayın. Pişmiş yiyeceklerle çiğ yiyeceklerin birbirine temasından kaçının. Kişisel hijyeninize dikkat edin. Besin hazırlığını yapan bireylerin ellerini mutlaka sabunla en az iki dakika yıkamaları besin zehirlenmelerini önlemek açısından önemlidir. Ayrıca elinde kesikler veya açık yaralar bulunan kişilerin besin hazırlığı yapmamaları, zorunlu durumlarda ise bu yaraların hiçbir şartta besinlerle temas etmeyecek şekilde sararak mutlaka eldiven kullanmaları gerekmektedir" açıklamasını yaptı. Sebze ve meyveler iyice yıkandıktan sonra tüketilmeli Özellikle kişilerin çiğ et, yumurta veya kümes hayvanları gibi besinleri hazırladıktan sonra ellerini mutlaka iyice yıkaması gerektiğini söyleyen Demir, bu tür riskli besinler ile pişirilmeden tüketilecek sebze ve meyveleri hazırlarken ayrı doğrama tahtası ve bıçakların kullanılması gerektiğini belirtti. Demir sözlerine şöyle devam etti: "Sebze ve meyveler iyice yıkandıktan sonra tüketilmelidir. Besinlerinizin iyi piştiğinden emin olun. Yeterli süre ve sıcaklıkta pişmeyen yiyecekler zararlı bakterilerin sindirim sistemine taşınmasına yol açabilir. İshal ve kusma durumunda mutlaka dinlenmeli ve temiz su, ayran, maden suyu, şekersiz çay ile sıvı alımınızı artırmalısınız. İshaliniz varsa; pirinç lapası, yoğurt, muz, şeftali, haşlanmış patates tüketmelisiniz."
Boyun ağrısıyla uyanıyorsanız dikkat
09 Haziran 2025 Pazartesi - 12:56 Boyun ağrısıyla uyanıyorsanız dikkat Yanlış yastık seçimi boyun fıtığı, baş ağrısı ve uykusuzluğa yol açabiliyor. Doç. Dr. Çiğdem Çınar, doğru yastık seçimiyle ilgili önemli uyarılarda bulundu. Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Çiğdem Çınar, yanlış yastık kullanımının omurga sağlığına zarar verdiğini belirterek, "Doğru yastık seçilmediğinde zamanla boyun düzleşmesi, sinir sıkışmaları ve hatta boyun fıtığı oluşabilir" dedi. Yanlış yastık sadece uykunuzu değil, sağlığınızı da bozuyor Yastık seçimi, pek çok kişi tarafından önemsiz bir detay gibi görülse de, uzmanlara göre bu küçük tercih, uzun vadede sağlık üzerinde ciddi etkilere neden olabiliyor. Doğru yastık seçilmediğinde yalnızca uyku kalitesinin değil, omurga sağlığının da olumsuz etkilendiğini belirten Doç. Dr. Çiğdem Çınar, yastığın yalnızca başı değil, boyun ve omurgayı da desteklemesi gerektiğini söyledi. Çınar, "Yastığınız size gerekli desteği sağlamıyorsa, sabah dinlenmiş değil; yorgun, ağrılı ve gergin uyanırsınız. Bu sadece konfor değil, doğrudan sağlık meselesidir" ifadelerini kullandı. Bu belirtiler varsa yastığınız size zarar veriyor olabilir Doç. Dr. Çiğdem Çınar, sabahları boyun ve ense ağrısıyla uyanan, gün içinde baş ağrısı veya migren şikâyetleri artan, gece horlayan ya da ağzı açık uyuyan, uyandıktan sonra baş dönmesi veya denge problemi yaşayan ve gün boyu yorgunluk ya da odaklanma zorluğu çeken kişilerin kullandıkları yastığı mutlaka gözden geçirmesi gerektiğini söyledi. Uzun vadede bazı hastalıklara yol açabilir Yastığın yanlış seçilmesi yalnızca geçici rahatsızlıklara değil, uzun vadede kalıcı sağlık problemlerine de neden olabiliyor. Doç. Dr. Çiğdem Çınar’a göre bu sorunlar arasında boyun fıtığı, kas spazmları ve duruş (postür) bozuklukları, kronik baş ağrıları, uyku apnesi ve horlama gibi solunum problemleri ile sinir sıkışmalarına bağlı olarak gelişen kol ağrısı ve uyuşmalar yer alıyor. Uyku pozisyonuna göre altın kurallar Her bireyin uyku pozisyonu farklı olduğu için, kullanılan yastığın da buna uygun olması gerektiğini belirten Doç. Dr. Çiğdem Çınar, doğru yastık seçiminde ilk kriterin kişinin uyuma şekli olduğunu belirtti. Yan yatan kişilerin omuz genişliğini destekleyecek, yüksek ve sert yastıklar tercih etmesi gerektiğini ifade eden Çınar, sırtüstü uyuyanlar için ise orta kalınlıkta ve boyun desteği sağlayan ergonomik yastıkların uygun olduğunu söyledi. Çınar, yüzüstü uyuyanlar için ince ve yumuşak yastıkları önerirken, bu pozisyonun boyun sağlığı açısından riskli olduğunu ve mümkünse tercih edilmemesi gerektiğini belirtti. Alerjik bünyeye sahip bireylerin ise hipoalerjenik ve yıkanabilir özellikteki yastıkları tercih etmesini tavsiye etti. Yastık 2-3 yılda bir değiştirilmeli Yastıkların ortalama iki ila üç yılda bir değiştirilmesi gerektiğini söyleyen Doç. Dr. Çiğdem Çınar, "Zamanla yastığın iç dolgusu formunu kaybediyor, içinde bakteri, toz akarları ve nem birikiyor. Bu durum, hem yastığın destek özelliğini azaltıyor hem de sağlığı tehdit eden unsurları beraberinde getiriyor" dedi. Yastık kullanımında sağlıklı bir yaklaşım için önemli önerilerde bulunan Çınar, özellikle sabah uyanıldığında ağrı hissediliyorsa yastığın değiştirilmesinin şart olduğunu vurguladı. Uyku pozisyonuna uygun yastık seçiminin önemine dikkat çeken Çınar, yastığın formunun bozulmuş olması durumunda zaman kaybetmeden yenilenmesi gerektiğini ifade ederken, malzeme tercihlerinde ise lateks ya da hafızalı sünger gibi destekleyici ürünlerin tercih edilmesini önerdi. Çınar, alerjiye yatkın bireyler içinse yıkanabilir, pamuklu kılıflarla kullanılan hipoalerjenikyastıkların daha sağlıklı bir seçim olacağı belirtti. "Yastığınız sizi hasta etmesin" Doç. Dr. Çınar, "Uyku, vücudun kendini onardığı en önemli süreçtir. Bu süreci doğru bir yastıkla desteklemek, yaşam kalitesini belirleyen en temel adımlardan biridir" diyerek bilinçli alışveriş yapılması ve yastıkların düzenli kontrol edilmesi gerektiğine dikkat çekti. Uyku kalitesini artırmak, omurga sağlığını korumak ve uzun vadeli sorunları önlemek için yastık seçimini şansa bırakmamak gerektiğinin altını çizdi. Pek çok kişi yumuşak yastıkların daha konforlu olduğunu düşünse de uzmanlar bu noktada önemli bir hatırlatma yapıyor: Yumuşaklık her zaman destek anlamına gelmiyor. Vücudu yeterince desteklemeyen yastıklar, kısa vadede rahat hissettirse de uzun vadede omurgada ciddi sorunlara neden olabiliyor. Doç. Dr. Çınar, "Yastık seçiminde asıl önemli olan şey, rahatlık değil, boyun ve omurga için doğru desteği sağlamasıdır" dedi.
Ferdi Zeyrek’in sağlık durumu ciddiyetini koruyor
09 Haziran 2025 Pazartesi - 12:08 Ferdi Zeyrek’in sağlık durumu ciddiyetini koruyor Evinde elektrik akımına kapılarak yoğun bakıma kaldırılan Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’in durumunda herhangi bir değişim olmadığı açıklandı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. İsmet Topçu, "Dünden bugüne iyi yönde bir gelişme yok. Ama negatif yönde de bir gelişme yok" diyerek iyileştirme süreci için gereken tüm tıbbi uygulamaların uygulandığını ve şu aşamada uyandırmayı düşünmediklerini söyledi. Bayramın ilk günü akşamında evindeki havuzun makine dairesinde elektrik akımına kapılarak ağır yaralanan ve 70 dakikalık kalp masajıyla hayata döndürülen Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’in Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi yoğun bakımdaki tedavisi 60 saati geride bıraktı. Başkan Zeyrek’in son sağlık durumuyla ilgili Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. İsmet Topçu bilgilendirmede bulundu. "Durumunda herhangi bir gelişme yok" Ferdi Zeyrek’in yoğun bakımdaki 60 saati geride bıraktığını aktaran Prof. Dr. İsmet Topçu, "Ferdi Zeyrek başkanımızın hastaneye yatışının 60. saati ve tedavi sürecinin 3’üncü gününe girdik. Bildiğiniz üzere elektrik akımına kapılması sonrası yaklaşık 70 dakika yapılan kalp ritmi canlandırma, canlandırma sonrası alınan yanıt sonrası yoğun bakım süreci devam ediyor. Bugün itibariyle dünden daha farklı olarak tedavimiz yine yoğun bakımda üst düzey devam ediyor. Ama dün ile bugün arasında bakıldığında iyi yönde bir gelişme yok. Ama negatif yönde de bir gelişme yok. Mevcut tedavisi, yine mücadelesi, hayatta kalma mücadelesi devam ediyor. Söyleyeceğim, bunun dışında tüm teknik ekip, ekipman anlamında tüm ihtiyaçlar karşılanıyor. Onlarla ilgili bir sıkıntımız yok. Ama söylediğim gibi yine hem kalbinin hem akciğer oksijenlenmesinin sağlanması, bir de böbreklerin diyaliz fonksiyonlarının sürdürülmesi işlemleri ve yoğun bakımda devam ediyor. Bunlarla ilgili tüm bilgilendirmelerle yine gerek başka konularda uzmanlarıyla birlikte değerlendirmelerle süreç devam ediyor. Dünden daha farklı bir gelişme maalesef yok. Yeni bir gelişme yok. Tabii bu süreçte başta rektörümüz yine Sayın Valimiz artı Bakanımız, Bakan yardımcılarımız sürekli olarak istişare halindeyiz. Onların destekleri hem çalışan ekibimizin motivasyon anlamında çok değerli." dedi. Bir gazetecinin ilk 48 saat ve 72 saat hakkındaki sorusunu yanıtlayan Topçu, "İlk 48 saatte şu olur, 72 saatte şu olur tarzında bir şey olmuyor. Öyle bir sınıflandırma yok. Bunlarda tabii bu çok ciddi hasarı olan hastaların yoğun bakım süreçlerini takibinde şu an sadece hayatta kalması için ve oluşabilecek komplikasyonun önlenmesi adına devam ediyor. Tabii bu süreç içerisinde organ, hasar gören organların kendisini yenilemesi, iyileşmesi bekleniyor. Tabii bunların iyileşmesi için gerekirse oksijenlenmesi ya da destek, kalbin daha iyi atması anlamında ya da beynin fonksiyonlarının düzelmesi anlamında desteklerde bulunuyoruz. Ama bu sürecin bir ifadesi olmuyor. Yani ‘şu saat itibariyle şu olur, şu saat olmazsa şu olmaz’ şeklinde bir derecelendirme doğru bir derecelendirme değil. Böyle bir şey de yok. Sınıflandırma da yok. Şu an dediğim gibi yoğun bakım tedavisi süreç devam ediyor. İyileştirme süreci için gereken tüm tıbbi uygulamalar uygulanıyor. Geldiği saat itibariyle zaten diyalize bağlanmıştı. Destek anlamında. Sonuçta tabii belli bir süre organ perfüzyonu ya daha doğrusu organların beslenmesini sağlayacak şey yoktu. Çünkü uzunca bir süre kalbi durmuştu bildiğiniz üzere. Tabii bu da sonuçta tüm organlar olduğu gibi böbreğin de beslenmesini etkiledi. Böbreğin fonksiyonlarını yapmasını da engelledi. Bu yüzden biz geldiği saat itibariyle yapay diyaliz yaptık. Hasta başında uygulanabilen yöntemle diyaliz yaptık. Bunun da vücudundaki kanın ya da zararlı maddelerin filtre edilmesini, vücuttan atılmasını veya idrar çıkartılmasını sağlamayı devam ediyoruz." diye konuştu. "Alanından uzmanlardan destek alıyoruz" Bir gazetecinin oluşturulan Bilim Kurulunu sorması üzerine Başhekim Topçu, "Bilim kurulu şimdi şöyle, o resmi bir bilim kurulu şeklinde değil ama tabii bu konuda çok deneyimli, çok tecrübeli, bilinen, herkes için kamu önünde bilinen uzmanlardan, değişik branşlardan, kalp cerrahisinden, kardiyolojiden, dahiliyeden, anesteziden, yoğun bakımlardan, bu uzmanlar nörolojiden, beyin cerrahisinden, bu ekiplerden yine bakanlığın da tavsiye ettiği ya da bizlerin ulaşabildiği ya da bizlere ulaşan uzmanlardan bir grup oluşturuldu. Bu grup sırasında aslında tartışılıyor. En doğruyu yapmaya çalışıyoruz. Bu sonrasında oluşturulan ortak akılla bu tedavi sürecini devam ettiriyoruz." "Şu an için uyandırmayı düşünmüyoruz" Bir gazetecinin Ferdi Zeyrek’in uyandırma işleminin ne zaman başlayacağıyla ilgili sorusu üzerine Topçu, "Tedavide şu aşamada onu düşünmüyoruz. Onun için erken buluyoruz. Daha doğrusu bu tabii benim kanaatim değil. Ben sözcü gibi burada sizlere hitap ediyorum. Ekip ortak kararı şu an için hayati fonksiyonlarını sağlama üzerine odaklanmış durumdayız. Daha sonrasında tabii ki uyandırma süreci o aşamada sağlanacak. Yani ilk 72 saatin ardından da uyutulmaya devam edilebilir. Hasar olmasa zaten bu işte kalbine akciğerlerine ya da böbreklerine destek olmazdık. Onlarda hasarlanma var. Maalesef hasarlanma var. Tabii ki bu ciddi elektrik yanığı yüksek voltajlı bu hasarlanma mevcut." dedi. "Ziyaretçi akınını azaltmak gerekiyor" Başhekim Topçu’nun ardından söz alan CHP Manisa İl Başkanı İlksen Özalper ise şunları söyledi: "Dualarınız için çok çok teşekkür ediyoruz. Öncelikle tüm Celal Bayar çalışanlarına, sağlık çalışanlarına, sağlık emekçilerine, bakanlığımıza, valimize, sağlık müdürlüğümüze çok çok teşekkür ederek başlamak istiyoruz. Türkiye’den akın akın insanlar geliyorlar buraya. Hani iyi niyetlerini, dualarını bildirmek için dışarıda insanlar dua ediyorlar. Sabahtan akşama kadar sürekli gelenimiz, gidenimiz, yakın çevredeki belediye başkanlarımız, milletvekillerimiz, genel başkan yardımcılarımız, herkes burada. Sayın genel başkanımız sabahtan itibaren gece yarılarına kadar burada hep birlikte bekliyoruz. Gelen kişilerin iyi dileklerini kabul etmek için hep birlikte buradayız. Herkese çok teşekkür ediyoruz. Sadece ben, bir il başkanı olarak şunu rica etmek istiyorum. Biliyorsunuz ki burası bir hastane ve bugün bayramın son günü. Yarın artık hayat normal rutinine dönecek ve biliyorsunuz ki Celal Bayar Üniversitesi’nde günlük 6-7 bin hasta ve yakınlarının giriş ve çıkışları var. O yüzden bu konuda biraz daha hassasiyet isteyeceğiz artık. Çünkü evet bayramda biraz daha burası bize ait gibiydi ama başka hastaların da öncelikleri olduğunu, herkesin hastasının kendisi için çok kıymetli olduğunu bir kere daha hatırlatmak isterim. Bu konuda hassasiyet de rica ederim. O yüzden biraz daha artık dışarıdaki ziyaretçi akını azaltma noktasında herkesten dua bekliyoruz. Herkes lütfen iyi dileklerini, iyi enerjilerini, güzel dualarını bizlere gönderirse bizim için çok kıymetli."
Aşırı kırmızı et tüketimi kanser riski taşıyor
09 Haziran 2025 Pazartesi - 11:51 Aşırı kırmızı et tüketimi kanser riski taşıyor Dünya genelinde ölümlere neden olan kanser riskini azaltmak için birçok adım atıldığını belirten uzmanlar, her ne kadar sağlıklı olsa da aşırı tüketimle kırmızı etin de kolon, rektum ve prostat kanseri riskini artırabildiğini söyledi. Aşırı miktarda kırmızı et tüketiminin kolon, rektum ve prostatkanseri riskini artırdığını dile getiren Medicana Bursa Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümü Prof. Dr. Nilüfer Avcı, "Aşırı kilo ve yetersiz fiziksel aktivite göğüs, rahim, kolon ve yemek borusu kanserine sebep olabilir" diyerek "Salamura et ve şarküteri tüketimi de kolon ve rektum kanserine yakalanma riskini artırabilmektedir. Bazı besinler toksik bileşenler içerir. Bu bileşenlerin bazıları pişirme yöntemleri sebebiyle açığa çıkar. Bazıları ise tarımda kullanılan zirai ilaç ve kimyasalların, kimyasal gübrelerin, parazit ilaçlarının kalıntılarıdır. Bu kimyasalların besinlerde bıraktığı kalıntılar insan sağlığı için son derece zararlıdır. Bu tarım ilaçlarının ilk kurbanları ise bu tehlikenin farkında olmayan çiftçilerdir. Ürünlerin hasat sonunda depolama, saklama, işleme ve arıtma teknikleri son derece önemlidir. Bu aşamalarda yapılan hatalar sağlığımız için gerekli gıdaları birer silah haline dönüştürebilir" dedi. "Vücudun su ihtiyacını karşılayın" Vücudun su ve mineral ihtiyacının dengeli olarak karşılanması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Nilüfer Avcı, "Bir yetişkinin günlük su ihtiyacı 2.5 litredir. Bunun 1 litresini tükettiğimiz gıdalardan alırken, kalan 1.5 litresini içeceklerden almak gerekir. Günde en az 4 porsiyon meyve tüketilmeli, mevsim meyveleri tercih edilmeli. Meyvelerin farklı öğünlerde tüketilmesi gerekiyor. Günde bir veya iki porsiyon çiğ sebze ve en az bir porsiyon pişmiş sebze tüketilebilir. Yeşil, sarı, kırmızı sebzelerden her gün en az birer porsiyon tüketilmesi gerekir" diye konuştu. "Balığı ihmal etmeyin" Nohut, kuru fasulye ve barbunya gibi kuru baklagillerin kırmızı etten daha fazla tüketilmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Nilüfer Avcı, önerdiği besinleri şöyle sıraladı: "Haftada bir, mümkünse iki ya da üç kez balık tüketilmelidir. Yapay tatlandırıcı içeren tüm içeceklerden uzak durulmalı. Özellikle semizotu ve ıspanak gibi yeşil yapraklı sebzeler, antioksidan etki gösteren betakaroten ve lutein açısından zengindir. Kuarsetin tam bir antioksidan, antiinflamatuvar ve antialerjik etkiye sahiptir. Ek olarak antikanserojen kansere karşı koruyucu etkisi unutulmamalıdır. Kuarsetin daha çok soğan, elma ve karabuğdayda daha az miktarda da brüksel lahanası, lahana ve kuruyemişlerde bulunur. Domates, bir antioksidan olan likopen kaynağıdır. Ek olarak karoten ve vitamin E içerir. Likopen prostat ve akciğer kanserine karşı koruyucu özellik gösterir." "Kansere karşı koruma sağlayacak tek bir besin yok" Zeytinyağının Akdeniz ülkelerinde daha fazla tüketildiğini söyleyen Prof. Dr. Nilüfer Avcı, özellikle sızma zeytinyağının rafine zeytinyağından çok daha fazla polifenol içerdiğini vurgulayarak, "Polifenol tüketimi, kanser vakaları ve kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin görülme sıklığını azaltır. Ayrıca soğan ve sarmısak bolca tüketilmelidir. Soğan ve sarımsak güçlü bir karsinojen olan nitrozaminleri bloke ederek bizleri kansere karşı korur. Brokoli özellikle prostat kanserine karşı koruyucu rolü olan glukorafanin içerir. Kırmızı üzüm bolca resveratrol içerir. Resveratrol kansere karşı koruyucu özellik gösterirken kanser hücrelerinin büyümesini de önler. Ahududu, çilek ve yaban mersini gibi orman meyveleri antikanserojen olan elarjik asitten zengin meyvelerdir. Elarjik asit kiraz, armut, elma ve kivide de bulunur. Doğadaki birçok besin kaynağı insanın gelişimi için gereklidir" dedi. "Beslenmeyle birlikte spor yapın ve stresinizi yönetin" Sağlıklı beslenmenin tek başına yeterli olamayacağını ifade eden Prof. Dr. Nilüfer Avcı, "Sağlıklı var olabilmek için sağlıklı yaşamayı öğrenmek gerekiyor. Spor yapmalı, zararlı alışkanlıklardan uzak durmalı, stres faktörlerini iyi yönetebilmeli, dinlenmeli ve farklı hobiler ile uğraşmalıyız. Unutmayalım, bizi kansere karşı koruyacak veya bizim kanserimizi tedavi edebilecek tek bir besin yoktur" diye konuştu.
Çocuklarda hipertansiyon gizlice ilerliyor
09 Haziran 2025 Pazartesi - 10:04 Çocuklarda hipertansiyon gizlice ilerliyor Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Cenap Zeybek, çocuklarda hipertansiyonun sinsi ilerlediğini ve çoğu zaman geç fark edildiğini ifade ederek, çocukların tansiyonlarının düzenli ölçülmemesinin, bu "sessiz düşmanın" belirlenmesini geciktirdiğini belirtiyor. "Çocukların dünyasında gözden kaçan hipertansiyon, sinsi bir düşman. Çoğu zaman belirti vermeden ilerleyen ve bu nedenle çok geç fark edilen bu sağlık sorunu, küçük kalpler için büyük risk taşıyor. Türkiye’de maalesef çocukların tansiyon ölçümleri yeterince yapılmıyor" açıklaması yapan MedipolMega Üniversite Hastanesi Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Cenap Zeybek, özellikle kardiyolojiye yolu düşmemiş evlatlarda yüksek tansiyonun belirlenmesinin geciktiğini aktarıyor. Zira, yetişkinlerle kıyaslandığında hem nedenleri hem de tedavi yolları farklılık gösteren çocukluk çağı hipertansiyonunun mutlaka ciddiye alınması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Zeybek, konunun önemine dikkat çekiyor. Çocuklarda tansiyon ölçme alışkanlığı yok Hipertansiyonun çocukluk çağında genellikle geç fark edildiğini dile getiren Prof. Dr. Zeybek, "Ülkemizde çocuklarda rutin tansiyon ölçme alışkanlığı bulunmuyor. Bu nedenle özellikle kardiyoloji takibi olmayan çocuklarda hipertansiyon kolay kolay fark edilmiyor. Ancak ergenlik döneminde ölçümlerle birlikte tanı konulabiliyor" dedi. Çocuklarda hipertansiyonun erişkinlere kıyasla daha çok yapısal nedenlere dayandığını vurgulayan Prof. Dr. Zeybek, "Erişkinlerde obezite, diyabet, sigara gibi faktörler öne çıkarken, çocuklarda böbrek, böbrek üstü bezi, kalp ve endokrin sistemle ilgili problemler hipertansiyona neden olabiliyor. Bu nedenle tanı ve tedavi daha kapsamlı bir yaklaşım gerektiriyor" diye konuştu. "Yaşa göre değişen değerler dikkate alınmalı" Çocuklarda kan basıncı değerlendirmesinin yaşa, kiloya ve boyuta göre farklılık gösterdiğini belirten Prof. Dr. Zeybek, "Erişkinde 140/90mmHg’nin üzeri hipertansiyon sayılırken, çocuklarda her yaş grubuna özel tansiyon aralıkları var. Bu yüzden her yaşa özel değerlendirme yapılmalı. Çocuk endokrinolojisi, çocuk nefrolojisi, kardiyoloji, diyetisyen gibi farklı branşların ortak takibiyle hipertansiyon kontrol altına alınabiliyor. Öncelikle altta yatan nedenin tespit edilip o nedene yönelik tedavi planlanmalı" dedi. Yaşam tarzı değişikliği şart Ergenlik dönemde görülen hipertansiyonda yaşam tarzı değişikliklerinin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Zeybek, "Özellikle fast food tüketimi, aşırı tuz, hareketsizlik ve obezite hipertansiyon riskini artırıyor. Çocukların düzenli spor yapması ve aktif yaşam tarzı benimsemesi, tansiyonun kontrolü açısından hayati önem taşıyor" şeklinde konuştu.
Bebekler denize 6 ayı dolunca, havuza 1 yaşını geçtikten sonra girebilir
09 Haziran 2025 Pazartesi - 09:11 Bebekler denize 6 ayı dolunca, havuza 1 yaşını geçtikten sonra girebilir Çocuk Hastalıkları Uzman Dr. Özge Yurtseven, yaz aylarının gelmesi ile birlikte serinlemek amaçlı girilen suların hasta edebileceğini, dere, göl, nehir gibi yerlere girilmemesi gerektiği, deniz ve havuza girilmesi gerektiğini söyledi. Dr. Yurtseven ayrıca bebeklerin de 6. ayı doldurduktan sonra denize girebileceklerini, havuza ise 1 yaşını geçtikten sonra girebileceklerini bildirdi. Hava sıcaklıklarının artmasıyla çocukları ile birlikte tatile giden veya çocuklarının serinlemesini isteyen aileler havuz veya denize giderken, bazı aileler de dere, nehir, göl kenarlarına giderek serinlemeye çalışıyor. Fakat, önlem alınmadan çocuklar suya girdiğinde bazı enfeksiyon hastalıkları tetikleniyor. Havuza giren çocuklara sıvı desteği verilmeli Düzce Atatürk Devlet Hastanesi Çocuk Hastalıkları Uzman Dr. Özge Yurtseven de serinlemek amaçlı gidilen yerlerde özellikle çocuklar için ailelere uyarılarda bulundu. Çocukların havuzda susuz kalabileceğini bu nedenle sıvı desteği verilmesi gerektiğini işaret eden Dr. Özge Yurtseven, "Havalar ısınmaya başladı. Deniz ve havuz sezonu açıldı. Fakat dere, nehir ve göl gibi yerler çocuklar için kesinlikle tehlikeli. Mümkünse çocuklar böyle alanlara girmesinler. Havuzlar veya denizler tercih edilmesi gerekiyor. Bebekler 6 ayı geçtiği zaman veya 7 kiloyu geçtiği zaman denize girebilirler. Havuz için ise 1 yaşı geçmesini beklememiz gerekiyor. Ailelerin temizliğine güvendiği havuzları tercih etmesi gerekiyor. Kalabalık havuzlarda bazen enfeksiyonlarla karşılaşabiliyoruz. Çocuklar böyle havuzlara girdiği zaman idrar yolu enfeksiyonu kapabilirler. İshal salgını olabilir, kulak enfeksiyonu veya göz enfeksiyonu kapabilir. Çocuk havuzda sıvısız kalabilir. Bu açıdan dikkat etmekte fayda var. Havuza giren çocuklarda sıvı desteğini meyve suyunu meyvelerini meyve sularını vermemiz lazım. Bazen havuzlarda çocuklar kayma nedeniyle düşmeler meydana gelebiliyor. Bunun için patik gibi terlikler var bundan edinilmesi gerekiyor. Bunu çocuklar giymeli o şekilde havuza gitmeli. Bir çocuk havuza girdiği zaman mutlaka ebeveynleri veya orada bulunan bir yetişkin tarafından kontrol edilmesi gerekiyor sürekli takip edilmesi gerekiyor. Yaşanabilecek tehlikelere de ani müdahale edilmesi gerekiyor" şeklinde konuştu. "Mineralli güneş kremi kullanılmalı" Hem filtreli hem de mineralli güneş kremleri olduğunu belirten Dr. Yurtseven, "Havuz veya denize girerken güneş kremlerinden de bahsedilmesi gerekiyor. Biz çocuklara altı aydan sonra güneş kreminin kullanılmasını kesinlikle öneriyoruz. Güneş kremlerinin içerisinde kimyasal filtreler ve mineralli filtreler var. Biz mineralli filtreler kullanılmasını öneriyoruz. Çocukların güneş kremlerini 2 saatte bir yenilemeleri gerekiyor. Havuza, denize, suya girildiği zaman sürülmeli çıktığı zamanda sürülmeli. Güneş kreminin yanında ayrıca UV korumalı şapkalar ve mayoları bulunuyor. Mümkün ise bunları tercih etmelerini istiyoruz" dedi.