SAĞLIK
Türk kadın hekimin karaciğer nakliyle 3 yaşındaki Nuryiğit hayata tutundu 08 Mart 2026 Pazar - 13:32:27 Üç yaşındaki Kırgız çocuk Nuryiğit Maksatbekoğlu, Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi’nde gerçekleştirilen karaciğer nakliyle hayata tutundu. Yükseköğretim Kurulunun "uluslararasılaşma" vizyonu doğrultusunda, Türkiye’deki üniversite hastaneleri ve tıp fakülteleri, akademik birikimlerini uluslararası hastalara sunarak nitelikli sağlık hizmeti sağlamada öncü rol oynuyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Dr. Öğr. Üyesi Neslihan Çelik’in başarısı kadınların akademideki etkinliğinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Son evre karaciğer kanseri olan 3 yaşındaki Kırgız Nuryiğit Maksatbekoğlu’nun, ülkesinde uygulanan 7 kür ağır kemoterapiye rağmen iyileşmesi sağlanamadı. Ülkesindeki diğer hastanelerde de nakil şansı bulamayan Nuryiğit’in ailesi, Kırgızistan uyruklu olan ve Turgut Özal Tıp Merkezi Radyoloji Arş. Gör. Eldiyar Saparbekov ile irtibata geçerek çocuklarının durumunu anlattı. Saparbekov, aileye çalıştığı hastanenin karaciğer nakli enstitüsünde tedavi olabileceğini aktardı ve Nuryiğit tedavi için ülkesinden Türkiye’ye getirildi. Ameliyata alınan Nuryiğit’ten tümörlü doku çıkarılırken, eksik kalan karaciğer bölümü babasından alınan doku ile tamamlandı. Oğluna donör olan baba sayesinde gerçekleştirilen naklin ardından Nuryiğit hayata tutundu. Nuryiğit’in hastanedeki tetkiklerinin sürdüğü ve sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi. "Operasyonu başarıyla tamamladık" Operasyonu gerçekleştiren Dr. Öğr. Üyesi Neslihan Çelik, Nuryiğit’in ameliyatının cerrahi açıdan çok zorlayıcı olduğunu söyledi. Karaciğerin neredeyse tamamını kaplayan bir tümör olduğunu anlatan Çelik, şunları kaydetti:"Portal sistemin tamamen tromboze olması, nakil şansını düşürüyordu. Ancak ekibimizle birlikte bir umut olabileceğini düşündük ve operasyonu başarıyla tamamladık. Nuryiğit’in iyileşmesi, diğer merkezlerde tedavi şansı tanınmamış bir çocuk olması nedeniyle bizim için de çok önemliydi. Bu kadar agresif seyreden, kemoterapiye cevap vermeyen vakalar oldukça nadirdir." "Nuryiğit’in gülümsemesi ekibimizin emeğinin en güzel karşılığı" Nakil sonrası süreci aktaran Dr. Çelik, Nuryiğit’in bundan sonra ömrü boyunca immünosupresyon tedavisi göreceğini, karaciğer fonksiyonları, enfeksiyon ve diğer komplikasyonların yakından takip edileceğini kaydetti. Kontrollerin genellikle 15 günlük, ardından aylık ve üç aylık periyotlarla gerçekleştirildiğini aktaran Çelik, "Bu takip süreci çocuğun sağlığı için hayati öneme sahip. Bugün Nuryiğit’in gülümsemesi ekibimizin emeğinin en güzel karşılığı. Nuryiğit’in sağlığına kavuşması da Türk hekimlerinin özverili çalışması, ekip başarısı ve multidisipliner yaklaşımının somut göstergesi oldu" değerlendirmesinde bulundu. "Zor bir vaka idi" Radyoloji Araştırma Görevlisi Dr. Eldiyar Saparbekov, Nuryiğit’in Kırgızistan’dan gelen hastalar arasında en zor vakalardan biri olduğunu belirterek, "Ameliyatın başarılı tamamlanması ekibimiz ve aile için büyük mutluluk kaynağı oldu" dedi. Oğluna karaciğer donörü olan baba Maksatbek Keneşbekov, yurt dışında bulamadıkları şifayı Türkiye’de bulduklarını söyledi. Keneşbekov, "Başka hastaneleri de soruşturduk. Kompleks olarak damarları kapalı olduğu için birçok yer ‘yapamayız’ deyince buraya geldik. Allah’a çok şükür hocalarımız başardı. Sonuçlar beklediğimizden de iyi" dedi Anne Kayrinisa Koldoşkızı da Kırgızistan’da 6 ay kemoterapi gördüklerini ama yeterli sonucu alamadıklarını dile getirerek, "Türkiye’de nakil kararı alındı ve şimdi oğlumuzun durumu çok iyi. Kendini daha iyi hissediyor" diye konuştu.
08 Mart 2026 Pazar - 13:16 Türk kadın hekimin karaciğer nakliyle 3 yaşındaki Nuryiğit hayata tutundu Üç yaşındaki Kırgız çocuk Nuryiğit Maksatbekoğlu, Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi’nde gerçekleştirilen karaciğer nakliyle hayata tutundu. Yükseköğretim Kurulunun "uluslararasılaşma" vizyonu doğrultusunda, Türkiye’deki üniversite hastaneleri ve tıp fakülteleri, akademik birikimlerini uluslararası hastalara sunarak nitelikli sağlık hizmeti sağlamada öncü rol oynuyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Dr. Öğr. Üyesi Neslihan Çelik’in başarısı kadınların akademideki etkinliğinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Son evre karaciğer kanseri olan 3 yaşındaki Kırgız Nuryiğit Maksatbekoğlu’nun, ülkesinde uygulanan 7 kür ağır kemoterapiye rağmen iyileşmesi sağlanamadı. Ülkesindeki diğer hastanelerde de nakil şansı bulamayan Nuryiğit’in ailesi, Kırgızistan uyruklu olan ve Turgut Özal Tıp Merkezi Radyoloji Arş. Gör. Eldiyar Saparbekov ile irtibata geçerek çocuklarının durumunu anlattı. Saparbekov, aileye çalıştığı hastanenin karaciğer nakli enstitüsünde tedavi olabileceğini aktardı ve Nuryiğit tedavi için ülkesinden Türkiye’ye getirildi. Ameliyata alınan Nuryiğit’ten tümörlü doku çıkarılırken, eksik kalan karaciğer bölümü babasından alınan doku ile tamamlandı. Oğluna donör olan baba sayesinde gerçekleştirilen naklin ardından Nuryiğit hayata tutundu. Nuryiğit’in hastanedeki tetkiklerinin sürdüğü ve sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi. " Operasyonu başarıyla tamamladık" Operasyonu gerçekleştiren Dr. Öğr. Üyesi Neslihan Çelik, Nuryiğit’in ameliyatının cerrahi açıdan çok zorlayıcı olduğunu söyledi. Karaciğerin neredeyse tamamını kaplayan bir tümör olduğunu anlatan Çelik, şunları kaydetti:"Portal sistemin tamamen tromboze olması, nakil şansını düşürüyordu. Ancak ekibimizle birlikte bir umut olabileceğini düşündük ve operasyonu başarıyla tamamladık. Nuryiğit’in iyileşmesi, diğer merkezlerde tedavi şansı tanınmamış bir çocuk olması nedeniyle bizim için de çok önemliydi. Bu kadar agresif seyreden, kemoterapiye cevap vermeyen vakalar oldukça nadirdir." "Nuryiğit’in gülümsemesi ekibimizin emeğinin en güzel karşılığı" Nakil sonrası süreci aktaran Dr. Çelik, Nuryiğit’in bundan sonra ömrü boyunca immünosupresyon tedavisi göreceğini, karaciğer fonksiyonları, enfeksiyon ve diğer komplikasyonların yakından takip edileceğini kaydetti. Kontrollerin genellikle 15 günlük, ardından aylık ve üç aylık periyotlarla gerçekleştirildiğini aktaran Çelik, "Bu takip süreci çocuğun sağlığı için hayati öneme sahip. Bugün Nuryiğit’in gülümsemesi ekibimizin emeğinin en güzel karşılığı. Nuryiğit’in sağlığına kavuşması da Türk hekimlerinin özverili çalışması, ekip başarısı ve multidisipliner yaklaşımının somut göstergesi oldu." değerlendirmesinde bulundu. "Zor bir vaka idi" Radyoloji Araştırma Görevlisi Dr. Eldiyar Saparbekov, Nuryiğit’in Kırgızistan’dan gelen hastalar arasında en zor vakalardan biri olduğunu belirterek, "Ameliyatın başarılı tamamlanması ekibimiz ve aile için büyük mutluluk kaynağı oldu." dedi Oğluna karaciğer donörü olan baba Maksatbek Keneşbekov, yurt dışında bulamadıkları şifayı Türkiye’de bulduklarını söyledi. Keneşbekov, "Başka hastaneleri de soruşturduk. Kompleks olarak damarları kapalı olduğu için birçok yer ‘yapamayız’ deyince buraya geldik. Allah’a çok şükür hocalarımız başardı. Sonuçlar beklediğimizden de iyi." dedi Anne Kayrinisa Koldoşkızı da Kırgızistan’da 6 ay kemoterapi gördüklerini ama yeterli sonucu alamadıklarını dile getirerek, "Türkiye’de nakil kararı alındı ve şimdi oğlumuzun durumu çok iyi. Kendini daha iyi hissediyor." diye konuştu.
08 Mart 2026 Pazar - 12:47 Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eren: "Memede ele gelen her kitle mutlaka muayene edilmelidir" Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Saliha Karagöz Eren, kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri ile ilgili uyarılarda bulunarak erken teşhisin önemine değindi. Eren, "Toplumda genelde 40 yaş altı meme kanseri olmaz gibi bir algı var. Memede ele gelen her kitle mutlaka genel cerrahi uzmanı tarafından muayene edilmelidir" dedi. 8 Mart Kadınlar Günü dolayısıyla kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri hakkında bilgiler veren Memorial Kayseri Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Saliha Karagöz Eren, hastalıkla mücadelede erken teşhisin önemine değindi. Meme kanserinin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunun altını çizen Doç. Dr. Eren, "8 Mart Dünya Kadınlar Günü sebebiyle kadınlara şöyle seslenmek istiyorum. Siz iyi olursanız, siz yaşarsanız ancak çevrenize, ailenize bakabilirsiniz. Bilindiği üzere meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser. Biz; erken tanı konulduğunda meme kanserinin artık tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu biliyoruz. 3 şey öneriyoruz; meme kanser taramalarını ihmal etmemek gerekiyor. Kendi kendine meme muayenesi klinik meme muayenesi ve mamografik tarama öneriyoruz. Kendi kendine meme muayenesini 20 yaşı üzeri tüm kadınlara adet öncesi ve sonrasında öneriyoruz. Klinik meme muayenesi ise 20-40 yaş arasında hastanın meme kanseri riskine göre 2 ya da 3 yılda bir genel cerrahi uzmanı tarafından yapılmasını istiyoruz. 40 yaşından sonra ise her yıl mutlaka klinik meme muayenesi yapılması gerekiyor. 40 yaşın üzerindeki tüm kadınlara ise mamografik tarama öneriyoruz. Toplumda genelde mamografinin zararlı olduğu ya da radyasyon saçtığıyla ilgili bir bilgi var. Mamografi zararlı değildir, bir uçak seyahatinde aldığınız radyasyon dozundan daha düşüktür. Yapılan bütün çalışmalar; yıllık düzenli olarak kadınlara mamografi çekmenin radyasyonla ilgili bir zarar olduğunu göstermemektedir" dedi. Bazı hastalarda kanser riskinin daha yüksek olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Eren, "Neden bu kadar meme kanseri taraması üzerinde duruyoruz? Çünkü meme kanseri erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilen bir kanser. Bu nedenle bizim belki daha ele gelmeyen bir kitle aşamasında mamografi ile tespit edilmesini sağlamış oluyoruz. Bunun dışında bazı hastalar için meme kanseri riski daha yüksek olabiliyor. O hastanın kendisiyle ilgili birtakım faktörler, özellikle ailesinde hikayesi olan hastalarda daha sık kontroller ya da mamografiye ekstra olarak ultrason gibi tetkikler yapılması gerekebiliyor" ifadelerini kullandı. "Ülkemizde genç yaş meme kanseri sık görülmekte" Kontrollerde ele gelen her memenin uzman hekim tarafından mutlaka muayene edilmesi gerektiğinin de altını çizen Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Saliha Karagöz Eren, "Özellikle 40 yaş altı grup ve 65 yaş üstü grup için uyarıda bulunmak istiyorum. Toplumda genelde 40 yaş altı meme kanseri olmaz gibi bir algı var. Memede ele gelen her kitle mutlaka genel cerrahi uzmanı tarafından muayene edilmelidir. Ülkemizde maalesef Avrupa ve Amerika ülkelerine göre genç yaş meme kanserleri daha sık görülmekte. Bu nedenle ele gelen kitlenin iyi olduğunu düşünerek ihmal etmek, bizim erken teşhis şansımızı maalesef kaybettirebiliyor. Bir diğer grup ise yaşa bağlı çeşitli hastalıkları nedeniyle ya da fiziksel engeli nedeniyle farkında olmayan yaşlı kadınlarımız için geçerli. Anneannelerimizin, babaannelerimizin de kendi yakınları tarafından bu konuda farkındalık oluşturulmasını ve de düzenli olarak muayeneye getirilmesi konusunda hatırlatma yapmak istiyorum. Çünkü bu hastalarda da tanılar maalesef geç dönemde konulabiliyor" diye konuştu.
08 Mart 2026 Pazar - 11:33 Erken teşhis kolon kanserinde hayat kurtarıyor Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Keskin, kolon kanserinde erken evrede teşhis konulduğunda 5 yıllık yaşama süresinin yüzde 90 oranında olduğunu söyledi. Tüm dünyada kadınlarda meme ve akciğer, erkeklerde akciğer ve prostat kanserinden sonra en sık rastlanan üçüncü kanser türü kalın bağırsak (kolon) kanserleridir. Dünyada her yıl yaklaşık 1 milyon insan kolon kanseri teşhisi almaktadır. Medicana Bursa Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Keskin, kadınlarda ve erkeklerde eşit sıklıkta görülen kolon kanserinde erken evrede teşhis konulduğunda 5 yıllık yaşama süresinin yüzde 90 oranında olduğunu söyledi. Ancak hastaların sadece yüzde 37’sinde erken evre kanser teşhisi konulduğunu belirten Keskin, "Bu sebeple hastalığın belirtileri hakkında bilgi sahibi olmak ve kolon kanseri taraması yaptırmak oldukça önemlidir. Hastalığın gelişimi için bazı risk faktörleri vardır. En önemli risk faktörü yaştır. Genç yaş gurubunda da görülebilmesine rağmen en büyük risk faktörü 50 yaşın üzerinde olmaktır. Hastaların yüzde 90’dan fazlasına 50 yaş üzerinde teşhis konulmaktadır. Kalın bağırsakta polip hikayesi olması, ailede kolon kanseri olması, sigara, alkol, hayvansal yağlardan zengin lifli gıdalardan fakir beslenme, sedanter (hareketsiz) yaşam, şişmanlık, iltihaplı bağırsak hastalığı (ülseratif kolit, crohn hastalığı gibi), kişinin daha önce kalın bağırsak, meme, yumurtalık ve rahim kanseri geçirmiş olması, kalın bağırsak kanseri gelişimi için diğer risk faktörleridir. Kalın bağırsak kanserlerinin yüzde 90’ı polipler üzerinden gelişmektedir" dedi. Belirlenen her polibin patolojik incelenmesi ve çıkartılması gerekmekte olduğunu belirten Keskin, "Hastalığın belirtileri makattan kan gelmesi veya dışkıda kan görülmesi, karın ağrısı, kansızlık, açıklanamayan kilo kaybı, dışkılama alışkanlığında değişiklikler yani kabızlık, ishal veya kabızlık-ishal atakları, dışkı kalınlığında incelme olarak sayılabilir. Hastalığa erken teşhis koymak için en önemli yöntem dışkıda gizli kan aranması ve rektosigmoidoskop veya kolonoskop denilen ucunda ışıklı kamera sistemi bulunan özel cihazlarla ile tarama yapılmasıdır. Bu yöntemlerin uygulanması ile kalın bağırsak kanserlerine bağlı ölüm oranları yüzde 33 oranında azaltılabilir. Risk grubunda olmayan kişiler için 50 yaş üzerinde bir kez ve daha sonra her 5 yılda bir kez kolonoskopi yapılmalıdır. Kalın bağırsak kanserine yakalanmamak için hayvansal yağdan fakir beslenmek ve yüksek lif içeren gıdaları tüketmek, egzersiz yapmak, sigara ve alkol kullanmamak, aşırı kiloları vermek oldukça önemlidir" şeklinde konuştu.
Ramazan ayında su tüketimi ve sakin yeme uyarısı
17 Şubat 2026 Salı - 13:20 Ramazan ayında su tüketimi ve sakin yeme uyarısı Ramazan ayının sağlıklı geçirilebilmesi için önemli uyarılarda Pamukkale Sağlıklı Hayat Merkezinde görevli Diyetisyen Emine Ayvaz, sahurda hamur işleri ve yağlı yemeklerden uzak durulması gerektiğini, iftarda sakin ve sindirerek yemek yenilmesini, meyve ve yağlı tohumlar ile bağırsakların hızlandırılmasını ve günde 2-2,5 litre su içilmesinin gerektiğini anlattı. Ramazan ayında beslenme alışkanlıklarının değişmesi nedeniyle uzmanlar sağlıklı beslenmenin yollarını anlattı. Ramazan ayıyla birlikte oruç tutarken öğün sayısının azalsa da yemek çeşitliliğinin hiç olmadığı kadar arttığını söyleyen Diyetisyen Emine Ayvaz; "Yeterli ve dengeli beslenmenin sürdürülebilmesi için günün oruç tutulmayan bölümünde 2 ana öğünü tamamlamak gerekir. 1. Ana öğün sahurdur. Sahura kalkılmaması ya da sahurda sadece su içilmesinin zararlı olduğu göz ardı edilmemelidir. Eğer sahur öğünü, ağır yemeklerden oluşursa gece metabolizma hızı düştüğü için yemeklerin yağa dönüşme hızı ve kilo alma riski artmaktadır. Bu nedenle sahurda hafif bir kahvaltı yahut protein içeriği yüksek bir çorba ve salata kombinasyonu uygun olacaktır" dedi. "İftarda sakin ve sindirerek yemek yenilmeli" Ramazan ayında yapılan en büyük hatalarından birisinin de iftar sofraları için hazırlanan yiyecekler ve bunların tüketim miktarı olduğunu belirten Ayvaz; " İftarda kan şekeri çok düşük olduğundan kısa sürede çok miktarda besin tüketme isteği doğmaktadır. Tokluk hormonu yemekten 15-20 dk sonra salgılanmaya başlar. Eğer yemeğimizi çok hızlı tüketirsek tokluk hissine ulaşana kadar ihtiyacımızın çok daha fazlası besin tüketmiş oluruz. Ayrıca midede rahatsızlık oluşturmaması adına yemeğe 1 kepçe çorba ile başladıktan 10 dakika sonra az yağlı ızgara, haşlama, fırında ya da buğulama olarak hazırlanmış yemekler ile devam edilmelidir. Tatlı seçiminizi iftardan hemen sonra yapmak yerine, birkaç saat sonra ara öğünde tercih etmeniz önerilir. Ağır, şerbetli tatlılar yerine ekşimsi meyveler ve bol tarçınlı az şekerli sütlü tatlılar daha uygun olur" diye konuştu. "İftardan sonra her yarım saatte bir birer bardak su içmeye özen gösterilmeli" Ramazanda bağırsak hareketlerinin yavaşlaması neticesinde kabızlık görülebileceğini bunun için de iftardan bir saat sonra yarım saatlik yürüyüşler, yemeklerde lif oranı yüksek yiyecekler ve ara öğünlerde taze meyve, ceviz, fındık, badem gibi çiğ kuru yemişler tercih edilmesinin sindirime yardımcı olacağını belirten Diyetisyen Emine Ayvaz, "Günde ortalama en az 2-2,5 litre su içmeye ve susama hissi duymasanız bile iftardan sonra her yarım saatte bir birer bardak su içmeye özen gösteriniz. Suya ek olarak kafein içeren içecekler yerine de ayran, sade soda, rezene ve kekik gibi sindirime yardımcı bitki çayları tercih edebilirsiniz. Yemekle fazla tuz tüketmek susuzluğun daha fazla hissedilmesine neden olur. Bu nedenle özellikle sahurda olmak üzere oruç boyunca tuzlu yiyeceklerden uzak durarak tuz tüketimine dikkat etmenizde fayda vardır. Ek olarak; kronik rahatsızlığı olup düzenli ilaç kullanması gereken hastalar oruç tutmak için mutlaka hekimine danışmalı ve bir diyetisyen takibinde oruç tutmalıdır" şeklinde konuştu.
Ramazanda enerji kaybettiren hatalara dikkat
17 Şubat 2026 Salı - 11:33 Ramazanda enerji kaybettiren hatalara dikkat Ramazan ayında oruç tutmak hem sindirim sistemini hem ruhu dinlendirirken, doğru beslenme de vücut için detoks etkisi oluşturmaya fayda sağlıyor. Medicana Sağlık Grubu Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Dyt. Beyza Vural Öten, oruç tutarken aynı zamanda şifa bulmak isteniyorsa beslenmede dikkat edilmesi gereken ve birebir uyulduğunda fayda sağlayan tavsiyelere dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı. Hızlı ve ağır yenen yemekler, mide hazımsızlığı, mide krampı, reflü, hipertansiyon, kan şekeri dengesizliği gibi sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Medicana Konya Hastanesi Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Dyt. Beyza Vural Öten, şekerli içecekler, beyaz ekmek, pirinç, patates gibi gıdaların kan şekerinde ani yükselişle beraber ani bir düşüş oluşturacağı için iftardan sonra halsiz, yorgun, ani uyuma isteği oluşturabileceğine ve oruç tutanların enerjisinin kaybolmasına neden olabileceğine dikkat çekti. İftarda masadan doymuş olarak kalkmayın Uzun süren açlıktan sonra ilk öğünün olabildiğince yavaş ve hafif olması gerekiyor. Önce bir bardak su ardından çorba ve iftariyelikler mideyi rahatlatıyor. Yemek süresini, tokluk sinyallerinin beyne iletilmesi için 20-25 dakikaya yaymanın daha az yemeye neden olabileceği için yemeği aralıklarla yemenin önemli olduğunu belirten Dyt. Beyza Vural Öten, "Çorbadan sonra 5-10 dakika ara vermek gerekiyor. Önce protein ağırlıklı bir yemek, daha sonra sebze - salata ve karbonhidrat grubu olan ekmek, pilav ve makarna gibi yardımcı yemekler en sona bırakılmalıdır. Kızartma ve aşırı yağlı yemeklerden kaçınılmalıdır. Metabolik olarak vücudu yormamak bu hususta büyük önem taşımaktadır" dedi. "Sahurda öğün olarak kahvaltı tercih edilmelidir" Sahurda ne kadar çok yersem o kadar tok kalırım düşüncesine kapılmanın yanlış olduğunu ifade eden Dyt. Beyza Vural Öten, "Tokluk süresi yenen yemeğin miktarı ile değil içeriği ile ilgilidir. Sahurda amaç gün boyu tok kalmayı destekleyecek bir öğün oluşturmaktır. Sahurda kan şekerinizi gün boyu dalgalandırmayacak gıdalara yer verilmesi gün içinde enerji kaybetmeden, halsiz kalmadan orucunuzu rahat bir şekilde tutmanıza katkı sağlayacaktır. Örneğin sahurda yumurta, peynir, yoğurt, cacık gibi proteinli gıdalarla beraber bol lifli çiğ sebzeler ve sağlıklı yağlar tercih edilmelidir. Yoğun karbonhidratlı yiyecekler metabolize olurken kendi ağırlığının 15 katı kadar su çeker, bu nedenle hamurlu, pilav, makarna gibi yiyecekleri tüketmek sizi ertesi gün çok daha fazla susatabilir ve kan şekerinizde ani dalgalanmalara sebep olur. Bu da gün içinde halsiz ve yorgun bırakabilir. Önerilen sahur öğünü kahvaltıyla yapılandır. Yumurta, yoğurt, avokado, ceviz, badem ve koyu yeşil yapraklı sebzeler, turp, pancar, havuç gibi çiğ sebzeleri mutlaka tüketmeye çalışın" ifadelerini kullandı. Su tüketiminde yapılan yanlışlar Su ihtiyacının çoğunu iftarda karşılamanın en büyük yanlışlardan birisi olduğunu belirten Dyt. Beyza Vural Öten, "Çünkü hem iftarda hem sahurda fazla su içmek midedeki sindirim enzimlerini seyrelterek sindirim hızını yavaşlatır, bu da hazımsızlık, şişkinlik, reflü şikayetlerine neden olur. Sahurda art arda içilen su 3-4 saat içinde vücudu terk eder. Su ihtiyacı iftarla sahur arası süreye yayılarak giderilmelidir. İftardan sonra içilen çay, kahve gibi içecekler su yerine geçmez. Aksine bu tür içecekler vücuttan su atılımını artırabilir. Gün içinde çok susamamak için sahurda şekerli, baharatlı, tuzlu gıdalardan uzak durmalıdır. Bu tür gıdalar sahurdan 8-9 saat sonra susama ihtiyacını artıracaktır. Oruç tutarken yeterli ve dengeli su tüketimi olmadığında, baş ağrısı, halsizlik ve kabızlık gibi sorunlarla da sıkça karşılaşılır" diye konuştu.
Alanya’nın sağlık turizmi ALKÜ’de masaya yatırıldı
17 Şubat 2026 Salı - 11:30 Alanya’nın sağlık turizmi ALKÜ’de masaya yatırıldı Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesinde (ALKÜ) sağlık turizminin gelişmesi ve ilerlemesi adına kurum ve kuruluşların temsilcilerinin yoğun katılımlarıyla "Türkiye’de Sağlık Turizminin Mevcut Durum, Yasal Mevzuat ve Devlet Teşvikleri Paneli" düzenlendi. ALKÜ Rektörü Prof. Dr. Kenan Ahmet Türkdoğan, ALKÜ öncülüğünde kurulan Alanya Teknokent’in Alanya’nın sağlık turizmi alanına önemli katkılar vereceğini dile getirdi. ALKÜ’de turizm, sağlık ve spor kenti Alanya’ya sağlık turizminin daha kapsamlı ve gelişmiş olarak kazandırılması adına çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor. Bu kapsamda, ALKÜ Sağlık ve Spor Turizmi Öğrenci Topluluğu tarafından Ticaret Bakanlığı Genel Müdür Yardımcısı Alperen Kaçar, Sağlık Bakanlığı Sağlık Turizmi Daire Başkanı Seher Taş, Hizmet İhracatçılar Birliği Genel Sekreteri Fatih Özer, TÜRSAB Yönetim Kurulu Üyesi Elif Ural’ın konuşmacı olduğu "Türkiye’de Sağlık Turizminin Mevcut Durum, Yasal Mevzuat ve Devlet Teşvikleri Paneli" düzenlendi. Öztürk: "Alanya’mızda sağlık turizmi için her imkân var" Kaymakam Şakir Öner Öztürk, Alanya’da sağlık turizminin en iyi şekilde yapılması için tüm imkanların mevcut olduğunu belirtti. Kaymakam Öztürk, "Şehrimize sağlık alanında önemli bir katkı sağlayacak olan 300 yataklı yeni hastanemizi, Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleri ve Sağlık Bakanlığımızın destekleriyle kazandırıyoruz. Gelecek dönemde, Rektörümüzün şehrin tüm paydaşlarıyla el birliği içinde yürüttüğü çalışmalar neticesinde Alanya ALKÜ Tıp Fakültesi Hastanesi’nin de tamamlanmasıyla imkan ve kabiliyetlerimiz daha da artacaktır. Türk hekimleri, eğitim süreçleri ve zekalarıyla dünyanın sayılı hekimleri arasında yer almaktadır; bu durum bizim için çok önemli bir sağlık turizmi avantajıdır. Sağlık turizmi alanının Alanya’mıza yeni bir vizyon kazandıracağını umuyor, panelin düzenleyen üniversitemizin Sağlık ve Spor Turizmi Kulübü’ndeki genç kardeşlerime, onlara destek olan öğretim üyelerimize ve ev sahipliği için Rektörümüze çok teşekkür ediyorum" dedi. "Alanya’nın potansiyeline inanıyorum" Alanya Belediye Başkan Yardımcısı Faruk Konukçu, "Alanya turizmin, tarımın, sporun başkenti. Bugün anlıyorum ki şehrin bütün dinamiklerini de burada yan yana omuz omuza görünce aynı zamanda sağlık turizminin de başkenti olacağına inanıyorum. Sağlık turizmi için Alanya’nın potansiyeline çok inanıyorum. Panelin düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Panelin kentimiz için de hayırlı olmasını diliyorum" diye konuştu. "Teknokent sayesinde sağlık turizmi desteklenecek" ALKÜ Rektörü Prof. Dr. Kenan Ahmet Türkdoğan, ALKÜ öncülüğünde kurulan Alanya Teknokent’in Alanya’nın sağlık turizmi alanına önemli katkılar vereceğini dile getirdi. Rektör Türkdoğan konuşmasında, "Teknokent’imizde sağlık turizmimize yön verecek, turizmimizi şekillendirecek gerek teknolojik yazılımlar gerekse maliyetleri düşürecek, fayda sağlayacak altyapıların hızlandırılması için çalışmalar yapılacak. Bu sektöre daha ön planda katma değer sağlayacak projelere yer vereceğiz. Düzenlenen panelimizde önemli konular ele alınacak. Panelin ülkemize, şehrimize ve sağlık turizmi alanına hayırlı olmasını diliyorum" dedi. "Güzel başarılara imza atacağız" ALTSO Başkanı Eray Erdem, sağlık turizminin çok önemli bir sektör olduğuna değinerek bu alanda yapılacak çalışmaların dünya standartlarına uygun olması gerektiğine değindi. Alanya’nın sağlık turizmine çok elverilişli bir şehir olduğunu vurgulayan Başkan Erdem, "Fiziki olarak altyapımız mevcut. Bu altyapımızla daha profesyonel şekilde kamu-özel iş birliği içinde sağlık turizminde güzel başarılara imza atacağımızı düşünüyoruz. ALTSO olarak biz sağlık turizmi alanına her zaman destek olacağız" diye konuştu. Başkanlardan sağlık turizmine tam destek Dr. Dt. Onuralp İşman, Alanya’nın sağlık turizminin geleceği için ailesinin önemli bir adım attığını, bugün gelinen süreçte Alanya’nın sağlık turizmi alanında ülkemizin en iyi şehirlerinden birisi olacağına inandığını belirtti. İşman, bu konuda çalışmalara her zaman destek olacaklarını dile getirerek panelin hayırlı olmasını söyledi. ALTAV Başkan Yardımcısı Gökçe Aydoğan Ergün, panelin sağlık turizmi adına çok önemli olduğunu vurgulayarak panelde emeği geçenlere teşekkür etti. Başkan Dr. Tevfik Yazan, sağlık turizminin stratejik bir sektör olduğunu vurgulayarak bu alanda yapılan çalışmaların önemli olduğunun altını çizdi. Başkan Cem Özcan, konuşmasında Türkiye’nin sağlık turizminde önde gelen ülkeler arasında yer aldığını vurgulayarak, Alanya’nın güçlü turizm potansiyeliyle bu alandaki çalışmaların büyük önem taşıdığını ifade etti. Özcan, sektör olarak sağlık turizmine yönelik her türlü girişime destek vermeye hazır olduklarını belirtti. TÜRSAB Başkanı Sarıkaya, sağlık turizminin ülkemize önemli bir rekabet ve katma değer kazandırdığını belirterek bu alanda çalışmaların her zaman gelişeceğine inandıklarını söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Bilgin Karademir, Alanya’nın daha sağlıklı geleceği için sağlık turizmine yatırımların ve çalışmaların daha da gelişmesi gerektiğini söyledi. Topluluk Başkanı Salih Gürsu Girgin konuşmasında öğrenci topluluğu olarak Alanya’nın ve ALKÜ’nün sağlık turizminin gelişmesi adına çalışmalar sürdürdüklerini dile getirdi. Ticaret Bakanlığı Genel Müdür Yardımcısı Alperen Kaçar, panlede uluslararası sağlık turizmi politikalarının yürütülmesi ve ihracat desteklerini detaylarıyla anlatırken Sağlık Bakanlığı Sağlık Turizmi Daire Başkanı Seher Taş, Türkiye’nin uluslararası sağlık turizmi politikaları, güncel mevzuat, iş birliği süreçleri ve uluslararası sağlık turizmi yetki belgesi prosedürlerini anlattı. Hizmet İhracatçılar Birliği Genel Sekreteri Fatih Özer, devlet teşvikleri ve hizmet ihracatının yurt dışında artırılmasına yönelik yürütülen başarılı çalışmalar hakkında bilgi verirken, TÜRSAB Yönetim Kurulu Üyesi Elif Ural ise sağlık turizmi ve konaklama sektörlerindeki tecrübeleriyle, özellikle uluslararası pazarlarda markalaşma konusuna değindi. Panel, plaket ve çiçek takdimi ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi. SATUMER Ofis Sorumlusu Hadi Cantemur moderatörlüğündeki panele; Alanya Kaymakamı Şakir Öner Öztürk, Alanya Belediye Başkan Yardımcısı Faruk Konukçu, ALKÜ Rektörü Prof. Dr. Kenan Ahmet Türkdoğan, Alanya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Turan Sağer, ALKÜ Rektör Yardımcısı ve ALKÜ Sağlık Turizmi Uygulama ve Araştırma Merkezi (SATUMER) Müdürü Prof. Dr. Atıf Bayramoğlu, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Işık Bayraktar, ALTSO Başkanı Eray Erdem, Alanya’da sağlık turizminin başlamasında öncülük eden İşman ailesinden Dr. Dt. Onuralp İşman, Öğrenci Topluluğu Danışmanı Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Bilgin Karademir, ALSTUD Başkanı Dr. Tevfik Yazan, Alanya TÜRSAB Bölge Temsil Kurulu Başkanı Kerim Sarıkaya, ALTİD Başkanı Cem Özcan, ALTAV Başkan Yardımcısı Gökçe Aydoğan Ergün, Topluluk Başkanı Salih Gürsu Girgin, siyasi parti temsilcileri, sektör temsilcileri, akademisyenler ve öğrenciler katıldı.
Uzm. Dr. Özge Can radyoterapi hakkında doğru bilinen yanlışları anlattı
17 Şubat 2026 Salı - 11:30 Uzm. Dr. Özge Can radyoterapi hakkında doğru bilinen yanlışları anlattı Manisa Şehir Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Uzm. Dr. Özge Can, radyoterapinin güvenli ve kontrollü bir tedavi yöntemi olduğunu belirterek, hastaların tedavi sonrası çevrelerine radyasyon yaymadığını ve günlük yaşamlarına güvenle devam edebileceklerini söyledi. Manisa Şehir Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Hekimi Uzm. Dr. Özge Can, toplumun sağlık okuryazarlığını artırmak ve radyoterapi sürecine ilişkin doğru bilgilendirme yapmak amacıyla önemli açıklamalarda bulundu. Radyoterapinin halk arasında "ışın tedavisi" olarak bilindiğini belirten Uzm. Dr. Can, tedavide yüksek enerjili ışınlarla kanser hücrelerinin hedef alındığını ve amaçlarının tümörlü dokuyu etkilerken sağlıklı dokuları mümkün olduğunca korumak olduğunu söyledi. "Radyoterapi alan hastalar çevrelerine radyasyon yaymazlar" Radyoterapi alan hastaların çevrelerine radyasyon yaydıklarına dair yanlış bir endişe içerisinde olduklarını belirten Uzm. Dr. Özge Can, Radyoterapi, halk arasında ışın tedavisi olarak bilinir. Bu tedavide yüksek enerjili ışınlar kullanarak kanser hücrelerini hedef alırız. Amacımız yalnızca tümörlü dokuyu etkilemek ve bu işlemi gerçekleştirirken sağlıklı dokuları mümkün olduğunca korumaktır. Günümüzde kullanılan ileri teknoloji cihazlar sayesinde tedavi güvenli ve hassas bir şekilde uygulanmaktadır. Tedavi sırasında hastamız tedavi masasına uzanır ve cihaz hastanın etrafında dönerek planlanan bölgeyi ışınlar. Işınlama esnasında herhangi bir ağrı ya da yanma hissedilmez ve cihaz hastaya temas etmez. Ayrıca cihaz açık sistem olduğu için kapalı alan hissi oluşturmaz. Seans sırasında hasta odada tek başına olsa da, ekip olarak kendisini tüm süreç boyunca kamera sistemiyle sürekli izler ve takip ederiz. Radyoterapi seansları genellikle 5 ila 15 dakika arasında sürer. Ancak toplam tedavi süresi hastalığın türüne, evresine ve kişiye özel oluşturulan tedavi planına göre değişiklik gösterebilir. Hastalarımızın en sık sorduğu sorulardan biri de şudur: ’Tedavi sonrasında etrafa radyasyon yayılır mı’ Özellikle evde hamile bir birey, küçük bir bebek ya da yaşlı bir aile üyesi varsa bu konuda endişe artmaktadır. Ancak bilinmelidir ki radyoterapi alan hastalar çevrelerine radyasyon yaymazlar. Seans sonrasında günlük yaşamlarına güvenle devam edebilirler" dedi. "Radyoterapi planlı, kontrollü ve güvenli bir tedavi yöntemidir" Radyoterapinin güvenli bir tedavi yöntemi olduğunu vurgulayan Uzm. Dr. Özge Can, "Bir diğer merak edilen konu ise tedaviye aç mı yoksa tok mu gelinmesi gerektiğidir. Bu durum, tedavi edilen bölgeye göre değişiklik gösterebilir. Bazı hastalarımızın aç gelmesi gerekirken, bazı hastalarımız tedaviye tok olarak gelebilir. Bu konu, tedavi öncesinde hekim tarafından hastaya ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır. ’Neden kemoterapi değil de radyoterapi’ sorusu da sıkça gündeme gelmektedir. Çünkü her kanser hastasının tedavisi aynı değildir. Bazı hastalar yalnızca kemoterapi alırken, bazı hastalar yalnızca radyoterapi alabilir, bazı durumlarda ise iki tedavi birlikte uygulanabilir. Bu karar, farklı branşlardan hekimlerin yer aldığı multidisipliner bir ekip tarafından verilir. Radyoterapi özellikle hastalığın belirli bir bölgeye sınırlı olduğu durumlarda, ameliyat öncesinde tümörü küçültmek ve cerrahiyi kolaylaştırmak amacıyla, ameliyat sonrasında koruyucu tedavi olarak ya da hastalığa bağlı ağrı ve kanama gibi şikâyetlerin giderilerek yaşam kalitesinin artırılması amacıyla uygulanabilir. Radyoterapi planlı, kontrollü ve güvenli bir tedavi yöntemidir. Bu süreç boyunca uzman ekibimiz her zaman yanınızdadır. Aklınıza takılan her soruyu bize rahatlıkla sorabilirsiniz" ifadelerini kullandı.
Ramazan’da bağırsak sağlığınıza dikkat edin
17 Şubat 2026 Salı - 11:21 Ramazan’da bağırsak sağlığınıza dikkat edin Klinik Diyetisyen Duygu Özbay, iftarda uzun süre aç kalmanın ardından yemekleri hızlı yemenin sindirimi zorlaştırdığını belirterek, "İftara çorba ile başlamak, ardından 10-15 dakika ara verip ana yemeğe geçmek ise sağlıklı bir yöntem olacaktır" dedi. Ramazan ayı, beslenme alışkanlıklarının değiştiği ve vücudun yeni düzene uyum sağlamaya çalıştığı özel bir dönemi ifade ediyor. Öğün sayısının azalması, gün içinde su içilememesi ve beslenme düzeninin değişmesi nedeniyle birçok kişi kabızlık sorunundan yakınıyor. Özellikle sahurun atlanması, iftarda hızlı ve ağır yemek tüketimi, yeterince sebze-meyve yenmemesi bağırsak hareketlerini yavaşlatabiliyor. Kabızlık; karın şişkinliği, gaz, mide rahatsızlığı ve halsizlik gibi sorunlara yol açarak oruç sürecini normalden daha zor bir hale getirebiliyor. Medline Adana Hastanesi’nden Klinik Diyetisyen Duygu Özbay, Ramazan’ı mümkün olduğunca rahat geçirmek için sindirim sistemini destekleyen bir beslenme düzeni oluşturmak gerektiğini söyleyerek uyarı ve önerilerde bulundu. Diyetisyen Özbay, önerilerini şu şekilde sıraladı: "Sahuru atlamak bağırsakları yavaşlatabilir Sahur, gün boyu enerjiyi korumanın yanı sıra bağırsakların düzenli çalışması açısından da önemli bir öğündür. Sahura kalkmamak ya da sadece çay, su içip geçiştirmek uzun süre aç kalınmasına neden olur ve sindirim sistemi daha da yavaşlar. Kabızlık yaşamamak için protein, lif ve sağlıklı yağ dengesi sağlanmalıdır. Sahurda yapılacak doğru besin tercihleri, kabızlık riskini önemli ölçüde azaltır. Lifli beslenme kabızlığa karşı en etkili destektir Kabızlıkla mücadelede en etkili yöntemlerden biri lif tüketimini artırmaktır. Lif, bağırsak hareketlerini hızlandırarak dışkının daha kolay atılmasını sağlar. Beyaz ekmek, pirinç pilavı, makarna gibi lif oranı düşük besinlerin fazla tüketilmesi kabızlığı artırabilir. Bunun yerine tam buğday ekmeği, yulaf, bulgur, kuru baklagiller ve sebze yemekleri sofralarda daha sık yer almalıdır. Ayrıca kabuklu meyveler ve salatalar da lif açısından oldukça zengindir. Bol su tüketimi ihmal edilmemeli Kabızlığın en önemli nedenlerinden biri de yetersiz sıvı tüketimidir. Lifli beslenme tek başına yeterli olmaz; lifin bağırsaklarda etkili olabilmesi için suya ihtiyaç vardır. İftar ile sahur arasında en az 8-10 bardak su içmeye özen gösterilmelidir. Su yerine sadece çay-kahve tüketmek doğru değildir çünkü bu içecekler vücuttan su atımını artırıp susuzluğu derinleştirebilir. Bu nedenle özellikle sahurdan önce mutlaka yeterli miktarda su içilmelidir. İftarda hızlı yemek kabızlığı artırabilir İftarda uzun süre aç kalmanın ardından yemekleri hızlı yemek sindirimi zorlaştırır. İftara çorba ile başlamak, ardından 10-15 dakika ara verip ana yemeğe geçmek ise sağlıklı bir yöntem olacaktır. Sofrada mutlaka sebze yemeği veya salata bulunmalı, ekmek ve pide tüketimi ise kontrollü olmalıdır. Aşırı kızartma ve hamur işi tüketimi bağırsakları daha da yavaşlatabilir. Hareket ve yürüyüş bağırsakları çalıştırır Ramazan’da kabızlık yaşamamak için sadece beslenme değil, günlük hareket de önemlidir. İftardan 1-2 saat sonra yapılacak 20-30 dakikalık hafif yürüyüş bağırsak hareketlerini artırır ve sindirimi rahatlatır. Gün boyu hareketsiz kalmak kabızlık riskini yükselteceği için mümkün olduğunca aktif olunmalıdır. Kuru kayısı ve yoğurt doğal destek sağlar Kabızlık şikayeti yaşayanlar için kuru kayısı, erik, incir gibi doğal lif kaynakları faydalı olabilir. Özellikle sahurda 2-3 adet kuru kayısı tüketmek bağırsakları destekler. Ayrıca yoğurt gibi probiyotik içeren besinler de bağırsak florasını güçlendirerek sindirimi kolaylaştırır. Gerekir ise bir doktora başvurun Kabızlık şikayeti birkaç gün içinde düzelmiyor, karın ağrısı ve şişkinlik gittikçe artıyorsa mutlaka uzman desteği alınmalıdır. Çözüm için bilinçsiz şekilde laksatif (müshil) kullanımının ise bağırsak tembelliğini artırabileceği unutulmamalıdır."
Kuş besleyenlere kritik uyarı: Akciğerde geri dönüşümsüz hasar riski
17 Şubat 2026 Salı - 11:08 Kuş besleyenlere kritik uyarı: Akciğerde geri dönüşümsüz hasar riski Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Gör. Aliye Gamze Çalış, halk arasında "kuşçu akciğeri" olarak bilinen Hipersensitivite Pnömonisi’ne ilişkin uyarılarda bulundu. Tanı konulmasına rağmen kuş beslemeye devam edilmesinin ciddi sonuçlara yol açabileceğini belirten Çalış, "Akciğerde ilerleyici ve geri dönüşümsüz sertleşme gelişebilir, bu tablo solunum yetmezliğine kadar ilerleyebilir" dedi. Evde kuş beslemek, çatıda kuşların barınması ya da kuş pisliği temizliği sırasında ortaya çıkan partiküller, akciğer sağlığını tehdit edebiliyor. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Gör. Aliye Gamze Çalış, özellikle kuş tüyü ve dışkısına maruziyetin Hipersensitivite Pnömonisi’ne neden olabileceğini belirterek, hastalığın çoğu zaman grip ya da astımla karıştırıldığına dikkat çekti. Ev ortamındaki görünmeyen tehlike Kuşlara ait tüy, dışkı ve deri döküntülerinde bulunan antijenlerin solunum yoluyla akciğerlere ulaşmasının bağışıklık sistemini tetiklediğini ifade eden Çalış, "Kuşların tüyleri, dışkıları ya da deri döküntülerindeki antijenler inhale edildiğinde, akciğerlerimiz bunları yabancı madde olarak algılar. Bu durum bağışıklık sisteminin reaksiyon vermesine yol açar. Oluşan immünolojik yanıt sonucunda akciğer dokusunda sertleşme ortaya çıkabilir" dedi. Akut form grip gibi başlıyor Hipersensitivite Pnömonisi’nin akut ve kronik olmak üzere iki farklı klinik tabloda görülebildiğini belirten Çalış, akut formun temas sonrası saatler içinde gelişebildiğini söyledi. Çalış, "Kuşla temasınızdan yaklaşık 4-8 saat sonra grip benzeri semptomlar ortaya çıkabilir. Burun akıntısı, ateş, öksürük ve kırgınlık en sık görülen şikayetler arasında yer alır" şeklinde konuştu. Kronik form sinsi ilerliyor Uzun süreli maruziyetin daha ciddi bir tabloya yol açabileceğini vurgulayan Çalış, kronik formda belirtilerin yavaş geliştiğini ifade ederek, "Kronik formda hastalık yıllar içinde sinsi şekilde ilerler. Hastalar genellikle efor dispnesi, kuru öksürük ve gece tıkanma hissi tarif eder. Bu form daha ağır seyredebilir ve kalıcı hasar riski taşır" dedi. Birçok hasta astım zannediyor Semptomların farklı hastalıklarla karıştırılabildiğine dikkat çeken Çalış, "Tahminimizden çok daha fazla hastayla karşılaşıyoruz. Hastaların önemli bir kısmı kendini astım hastası zannediyor ya da uzun süre grip tedavisi alıyor. Bu nedenle doğru anamnez hayati önem taşıyor" ifadelerini kullandı. ‘Buzlu cam’ Tanı sürecine ilişkin bilgi veren Çalış, değerlendirmede kuş besleme öyküsünün belirleyici olduğunu kaydetti. Çalış, "Muayene sonrası akciğer grafisi, gerekirse yüksek çözünürlüklü tomografi (HRCT) çekiyoruz. Tomografide bizim için anahtar bulgu ‘buzlu cam’ görünümüdür. Kuş maruziyeti öyküsüyle birlikte bu bulgu tanıyı güçlü şekilde destekler" dedi. Kesin tanı için solunum fonksiyon testi ve bronkoskopi uygulandığını da sözlerine ekledi. Tedavide en kritik adım, antijenden uzaklaşmak Çalış, tedavi sürecinde en kritik adımın antijen maruziyetinin tamamen sonlandırılması olduğunu vurgulayarak, "En önemli şey antijenin uzaklaştırılmasıdır. Hayvanlarımız ve hobilerimiz elbette kıymetli ancak nefesimiz çok daha kıymetli. Bu nedenle hastalığa neden olan kuşlardan bir an önce uzaklaşmak gerekir. Kuşu başka odaya almak ya da bahçeye çıkarmak çözüm değildir. Tüy ve partiküller havada dolaşmaya devam edeceği için inhalasyon sürer ve hastalık tekrarlayabilir. Bu yüzden tamamen uzaklaşmak gerekir. Sadece bu önlem bile tedavi başarısında önemli bir katkı sağlar" dedi. Antijenin ortadan kaldırılmasının yeterli olmadığı hastalarda ilaç tedavisine başvurduklarını belirten Çalış, "Gerekli durumlarda yaklaşık 3 ay süreyle, hekim kontrolünde kortikosteroid tedavisi uyguluyoruz. Bazı hastalarda daha dirençli bir tablo görülebiliyor. Bu durumda bağışıklık sistemini daha güçlü şekilde baskılayan ilaçlar kullanmamız gerekebilir. Tedavi sürecinde hastalarımızı düzenli aralıklarla akciğer grafisi, solunum fonksiyon testi ve klinik muayenelerle takip ediyoruz" ifadelerini kullandı. "Hobilerimiz kıymetli ama nefesimiz daha kıymetli" Tanı konulmasına rağmen önlem alınmamasının ciddi sonuçlara yol açabileceğini ifade eden Çalış, şöyle devam etti: "Akciğerde ilerleyici ve geri dönüşümsüz sertleşme gelişebilir. Bu durum bir süre sonra solunum yetmezliğine, oksijen cihazı kullanımına, hatta yoğun bakım ihtiyacına kadar ilerleyebilir." Çalış, kuş besleyen ve nefes darlığı ile öksürük şikayetleri bulunan kişilere göğüs hastalıkları hekimine başvurma çağrısı yaptı.
Dr. Zeytun, laparoskopik cerrahi ile ilgili bilgi verdi
17 Şubat 2026 Salı - 10:46 Dr. Zeytun, laparoskopik cerrahi ile ilgili bilgi verdi Medical Point Gaziantep Hastanesi bünyesinde görev yapan Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Hikmet Zeytun, çocuklarda laparoskopik cerrahinin güvenli ve konforlu bir tedavi seçeneği sunduğunu belirtti. Medical Point Gaziantep Hastanesi bünyesinde görev yapan Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Hikmet Zeytun, çocuklarda laparoskopik cerrahi ile ilgili bilgi verdi. Dr. Zeytun, "Laparoskopik cerrahi, karın bölgesine açılan küçük kesiler aracılığıyla kamera ve özel cerrahi aletler kullanılarak gerçekleştirilen kapalı ameliyat yöntemidir. Geleneksel açık ameliyatlara kıyasla daha küçük kesi izleri, daha az ağrı ve daha hızlı iyileşme süreci sağlaması nedeniyle özellikle çocuk hastalarda sıklıkla tercih edilmektedir" dedi. "Daha az ağrı, daha hızlı iyileşme" Medical Point Gaziantep Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Hikmet Zeytun, çocuk cerrahisinde teknolojinin sunduğu imkanlarla birlikte kapalı ameliyatların yaygınlaştığını ifade ederek, "Laparoskopik yöntem sayesinde çocuklarımız ameliyat sonrası dönemi çok daha konforlu geçiriyor. Daha küçük kesilerle gerçekleştirdiğimiz operasyonlar, hem enfeksiyon riskini azaltıyor hem de hastanede kalış süresini kısaltıyor. Çocuklar günlük yaşamlarına ve okullarına daha kısa sürede dönebiliyor. Laparoskopik cerrahi, apandisit, kasık fıtığı, over kistleri, safra kesesi hastalıkları, inmemiş testis ve bazı bağırsak problemleri başta olmak üzere birçok cerrahi hastalıkta başarıyla uygulanabiliyor" dedi. Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Hikmet Zeytun, uygun hasta seçiminin önemine dikkat çekerek her vakanın bireysel olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Apandisit, kasık fıtığı gibi ameliyatlarda tek kesi (Single Port) ile operasyonları tamamlayabildiklerini ve operasyon skarının bile fark edilmediğini belirtti. Ailelere önemli uyarılar Ailelerin çocuklarında karın ağrısı, kusma ya da kasık bölgesinde fark edilen anormal durumlarda vakit kaybetmeden bir uzmana başvurması gerektiğini belirten Doç. Dr. Hikmet Zeytun, erken teşhisin tedavi başarısını arttırdığını söyledi. Ayrıca çocuk cerrahisinde modern cerrahi teknikleri kullanarak bölge halkına nitelikli sağlık hizmeti sunmaya devam ettiklerini ifade etti. Laparoskopik cerrahinin sağladığı avantajlarla birlikte çocuk hastaların hem fiziksel hem de psikolojik olarak daha rahat bir ameliyat süreci geçirdiği belirtti.