ÇEVRE - 08 Şubat 2026 Pazar 10:54

Akdeniz’de çok az kaldı, Tuzla’da umut verdi

A
A
A
Akdeniz’de çok az kaldı, Tuzla’da umut verdi

Olumsuz çevresel etkiler nedeniyle Akdeniz çanağının genelinde çok az kalan ve deniz ekosistemi için çok önemli yeri olan pina ve deniz çayırları Tuzla’da görüldü. Konuyla ilgili bilgilendirmelerde bulunan Prof. Dr. Mustafa Sarı, "Tuzla’da muhteşem bir su altı canlılığıyla karşılaştık, çok şaşırdık" dedi.


Tuzla’da Postane Mahallesi’nde bulunan Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübü iskelesinden dalış yapan ekipler, Marmara Denizi’ne özgü olan Zostera marina türü deniz çayırı ve pinalar buldu. 1992’den beri tüm Akdeniz’de sayıları her geçen gün azalan pina ve deniz çayırlarının önemine vurgu yapan Bandırma 17 Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Sarı, "Deniz çayırları sağlıklı, Tuzlalılar çok şanslılar. Burası İstanbul’un en yoğun endüstriyel bölgelerinden bir tanesi, böyle bir alanda hem deniz canlılığının bu kadar yüksek olması, hem pinaların sağlıklı olması hem küçük de olsa deniz çayırı alanı bulunması çok büyük bir şans" dedi. Prof. Dr. Sarı, Tuzla’daki gönüllü dalgıçların bölgede deniz çayırı canlılığı olduğunu bildirmesi üzerine ekibiyle beraber bölgeye geldiklerini belirterek, "Muhteşem bir su altı canlılığıyla karşılaştık. Çok şaşırdık, buranın canlılığının daha zayıf olmasını beklemiştik. Halbuki bir su altı canlılığı var. 25 ila 30 metrekarelik bir alan" ifadelerini kullandı.


"Marmara Denizi kıyılarının yüzde 60’ından fazlasında deniz çayırı var"


Prof. Dr. Sarı, bölgede yaptıkları dalışın ardından yaptığı açıklamada şunları kaydetti:


"Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle geçen yıl 2 büyük proje yürüttük. Birisi MAR-ÇAYIR, diğeri MAR-PİNA idi. Derdimiz Marmara Denizi’nin bütün kıyısal alanlarındaki deniz çayırı ve pina alanlarını tespit etmek ve bunları haritalandırmaktı. Geçen yıl Adalar dahil, bin 300 kilometrelik bütün kıyı şeritlerini tarayarak bunları tespit ettik. Bu yıl, bunların "ÇAYIR-İZ" ve "PİNA-İZ" adıyla 2 büyük proje kapsamında izlemesine başladık. Marmara’nın tamamını temsil edecek şekilde istasyonlarımız var. Bu istasyonlarda düzenli olarak dalıyoruz. Deniz çayırlarının sağlık durumlarını inceliyoruz. Pinalar sağlıklı mı, yeni birey katılımı var mı, karasal baskılar ne durumda? Kıyıdan ve karadan gelen baskılar zarar veriyor mu, etkisi nedir diye görmeye çalışıyoruz. Memnuniyetle söyleyebiliriz ki, Marmara Denizi kıyılarının yüzde 60’ından fazlasında deniz çayırı var. 4 tür deniz çayırı bulunuyor. En yaygın olan Cymodocea nodosa dediğimiz tür. Her tarafta bulunuyor. Kıyıdan itibaren en fazla 8.5 metre derinliğe kadar. İkinci tür Zostera marina, üçüncü tür Zostera noltii ve dördüncüsü Akdeniz’in endemik türü Posidonia oceanica. O Çanakkale’ye ve Erdek Körfezi’ne yakın bölgelerde bulunuyor."


"Gönüllüler Tuzla’da deniz canlılığı olduğunu söylediler"


Prof. Dr. Sarı, Tuzla Yelken Kulübü’nün önünde hem pinaların hem deniz çayırlarının var olduğunu dile getirerek, "Üzüldüğümüz şey şu, Marmara’nın kuzey kıyılarından, Silivri’den başlayıp; İzmit Körfezi’ne kadar neredeyse deniz çayırı alanı kalmadı, baskı altında. Buraları kötü kullanmışız, kirletmişiz, doldurmuşuz. Deniz çayırları zarar görmüş buralarda. Pina alanları deniz çayırına göre daha iyi ve çok az, parça parça deniz çayırı yeri kalmış. Bu bölgedeki gönüllü dalgıç arkadaşlarımız dediler ki; ‘Tuzla Yelken Kulübü’nün önünde hem pinalar, hem deniz çayırı var.’ Bize bildirdiler, biz de ekibimizle beraber geldik. Daldık ve muhteşem bir su altı canlılığıyla karşılaştık. Çok şaşırdık, buranın canlılığının daha zayıf olmasını beklemiştik. Halbuki çok canlı bir su altı canlılığı var. Ayrıca çok küçük bir alan olsa da deniz çayırı alanı var. 25-30 metrekarelik bir alan. Zostera marina türü burada var. Onlar da gayet sağlıklı gözüküyorlar onun için çok mutlu oldum. Arkadaşlarımızla beraber bugün bu güzellikleri gördüğümüz için çok mutluyuz. Aşağıda gördüğümüz pinalar, büyük ve yavru pinalar da var ve hepsi çok sağlıklı. Deniz çayırları da çok sağlıklı. Tuzlalılar çok şanslılar. İstanbul’un en yoğun endüstriyel bölgelerinden bir tanesi burası. Böyle bir alanda hem deniz canlılığının bu kadar yüksek olması, hem pinaların sağlıklı olması hem küçük de olsa deniz çayırı alanı bulunması çok büyük bir şans. Tuzlalı yöneticilerimize, Tuzla’da yaşayan insanlarımıza bu güzelliklere sahip çıkmalarını tavsiye ederiz, aman denizinize sahip çıkın! Çünkü soluduğumuz havanın içerisindeki oksijenin yarısı denizlerden geliyor. Dünyanın dörtte üçü karalarla kaplı, bütün karalar orman olsa, şu anda soluduğumuz havanın içerisindeki oksijeni üretmeye yetmiyor. Denizdeki fitoplanktonlar üretiyor ve deniz çayırları üretiyor."


"Bu bölgede artık deniz çayırı var"


Deniz çayırlarının deniz ekosistemi için önemine dikkat çeken Prof. Dr. Sarı, "Bir metrekare deniz çayırı alanı bir günde 10 litreden fazla oksijen üretir. Deniz canlılarına üreme, beslenme, barınma, saklanma alanı oluşturur. En önemlisi karbonu tutar. Tropik ormanlardan 35 kat fazla karbon tutar deniz çayırları. Neden karbon tutmanın altını çiziyoruz; ’İklim değişikliği’ dediğimiz büyük bir felaketle karşı karşıyayız. Atmosferdeki artan karbondioksit yüzünden sürekli dünya ısınıyor. İşte bu karbondioksiti absorbe edecek bitkisel organizmalara ihtiyacımız var. Deniz çayırıyla kaplı bir alan düşünün, hemen yanında olmayan bir alan düşünün olmayan alana göre 40 kat daha fazla canlılık barındırıyor. Eğer kıyısal alanda deniz çayırı varsa erezyonu önlüyor. Bu yönüyle saymakla bitiremeyeceğimiz kadar deniz ekosistemine katkısı var. Biz tüm bunları dikkate alarak Marmara’nın tamamında deniz çayırlarının korunmasını istiyoruz. Pinaların korunması istiyoruz. Deniz çayırları plajlarda bulunduğunda insanlar istemiyorlar, ayağımıza değiyor diyorlar ve korkuyorlar. Çimle kaplı bir alan görsek ayakkabılarımızı çıkarıp çıplak ayakla basmak isteriz. Eğer plajımızda deniz çayırı varsa plajı berraklaştırır. Deniz çayırından kaygımız varsa deniz ayakkabısı giyelim ve çayırlar ayağımıza değmesin. Marmara’nın kuzey kıyılarını dikkate aldığımızda çok az yerde, bu bölgede artık deniz çayırı var. Karşıda Adalar’ın etrafı tamamen deniz çayırı ama burada karasal baskılar yüzünden çok az kalmış. Tuzla’da şu anda küçük de olsa bir alan var. Burayı genişletmemiz, büyütmemiz var olanı korumamız lazım. Onun için bugün çok mutluyum. Burada bulunan tür nesli tehlike altında olan bir tür değil ama deniz çayırının neslinin tehlike altında olması gerekmiyor önemli olması için. O kadar kıymetli bir tür ki bu, bunu korumamız lazım" şeklinde konuştu.

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
İzmir Almanya’dan cinayet için gelmiş: Ablasını öldürdü eniştesini ağır yaraladı İzmir’de arsa anlaşmazlığı nedeniyle Almanya’dan gelerek ablasını öldürüp eniştesini ağır yaralayan cinayet zanlısı, polis ekiplerine teslim oldu. Olaydan sağ kurtulan adam ve kızı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde katil zanlısının en ağır cezayı alması için adalet çağrısında bulundu. Olay, 7 Şubat sabahı saat 06.00 sıralarında meydana geldi. İddiaya göre, Almanya’dan Türkiye’ye gelen A.Ç., arsa anlaşmazlığı yaşadığı ablası ve eniştesinin evine gitti. Bahçeden gelen sesler üzerine dışarı çıkan Mesut Tarhan (47) omuz bölgesinden bıçaklanırken, yardıma koşan eşi Adile Tarhan (53) da kardeşi tarafından defalarca bıçak darbesi aldı. Adile Tarhan 18, Mesut Tarhan ise 9 bıçak darbesiyle kanlar içerisinde kaldı. Olayın ardından kaçan zanlı daha sonra polise teslim olurken, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Adile Tarhan 2 gün sonra hayatını kaybetti. Yoğun bakımdaki tedavisinin ardından taburcu olan Mesut Tarhan, 26 yıllık eşinin öldüğünü günler sonra öğrendi. "Sırtıma bıçak saplandığını hissettim" Yaşadığı dehşet anlarını anlatan Mesut Tarhan, "O gün gece geç yatmıştık. Saatin tam kaç olduğunu hatırlamıyorum ama yaklaşık 12.30 civarıydı. Eşim beni uyandırdı ve yan taraftan bir ses geldiğini söyledi. Ben tam o sırada kapının kapanma sesini duydum. Bunun üzerine birlikte kalkıp dışarı çıktık. Oturduğumuz ev müstakil olduğu için bahçeye çıktık. Bahçedeki lambalar yanmıyordu; yalnızca kapının önündeki bir lamba açıktı, diğer taraflar karanlıktı. Düz zeminde yürüyordum. Kapının önünden yaklaşık 4-5 metre ilerledikten sonra sağ tarafta zeminin yükseldiği karanlık bir alan var. Tam oraya doğru dönerken bir anda omzuma bir bıçak saplandığını hissettim. O anda sırt üstü yere düştüm. Eşim sağ tarafımdaydı, biraz da gerimde kalıyordu. O sırada saldırgan eşime yöneldi ve ona da üst üste bıçak darbeleri indirdi. Ben kendimi doğrultmaya çalıştım. Yaram hâlâ sıcaktı. O sırada saldırganı gördüm; Aslan Çoban’dı. Kendimi toparlayıp ayağa kalktım, ensesinden tutup yere attım ve elindeki bıçağı almaya çalıştım. Bıçağı almaya çalışırken sağ kolum kesildi. Bıçak onun sağ elindeydi, ben de sağ elimle müdahale ettim. Sağ elim tamamen kesildi. İki parmağım neredeyse kopmuştu, sadece deri parçası tutuyordu. Üç parmağım kesilmişti, sonradan onlara tendon transferi yapıldı" dedi. "Eşimin vefat ettiğini sonradan öğrendim" Tedavi sürecinden bahseden Mesut Tarhan, "Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Ne oldu, ne bitti bilmiyorum. Kendime geldiğimde çocukların ve komşumun seslerini duyuyordum. Kızım ambulansı arıyordu. Daha sonra beni ambulansla hastaneye götürdüler. Yaklaşık 5-6 gün entübe kaldım ve o süreçte ne yaşandığını hatırlamıyorum. Ardından 13-14 gün boyunca yoğun bakımda ve serviste yoğun antibiyotik tedavisi gördüm. Geçen hafta taburcu oldum. Kendime geldiğimde hastanedeydim. Doktor bana günün hangi gün olduğunu ve saatin kaç olduğunu sordu, ancak hatırlamıyordum. Sonradan öğrendim ki olay 7 Şubat’ta olmuş. Kendime geldiğimde eşimin vefat ettiğini bilmiyordum. Bunu daha sonra öğrendim" ifadelerini kullandı. "Ortak alınan evin üzerine çökmek istedi" Olayın geçmişine değinen Mesut Tarhan, "Bu olayın arkasında aslında iki yılı aşkın süredir devam eden bir mesele vardı. Biz zaten konuşmuyorduk. Eşim açıkça annesine de söylemişti; ’Huzurumuzu kaçırıyorsunuz, uzak durun’ demişti. Oturduğumuz evi eşimle birlikte almıştık ancak ev onların üzerineydi ve vermiyordu. Bana ’bugün yarın vereceğim’ diyordu ama eşime de vermeyeceğini söylemiş. Eşim ayrıca ona para da vermişti, onu da vermeyeceğini söylemiş. Evet, ortak alınan evi sahiplenmek ve üzerine çökmek istedi. Kendisi o evde oturmuyordu. Yaklaşık iki buçuk yıl önce Almanya’ya kaçmıştı, çocuklarıyla birlikte gitmişti. Benimle bir sorunu yok gibi görünüyordu ama meğer eşimle arasında ciddi sorunlar varmış. Eşim evi istiyormuş, o ise vermiyormuş. ’Annem yanımda kalmak istemedi, sen istemedin’ gibi sudan bahaneler ileri sürüyormuş" diye konuştu. "Cinayet işlemek için Türkiye’ye gelmiş" Saldırganın tehditlerde bulunduğunu belirten Mesut Tarhan, "Almanya’da da sorunlar yaşamış. Psikolojisinin iyi olmadığı söylenmiş. Eşi ve çocuklarıyla birlikte Türkiye’ye dönmek istemiş ancak onlar kabul etmemiş. Onları orada bırakıp tek başına Türkiye’ye gelmiş ve böyle bir olaya kalkışmış. Gelmeden önce bize geldiğini ya da evde olduğumuza dair hiçbir telefon etmedi. Ocak ayının 15’i ya da 16’sında eşimi aramış. Eşim bana söyledi ama telefonu açmamış. Ben de ’Aç, kardeşindir. Bugün kavga edersiniz yarın barışırsınız’ dedim. Eşim de ’Açıyorum ama bana çok ağır küfürler ediyor, tehdit ediyor’ dedi. Daha sonra eşim tekrar konuştuğunda ona ’Ayın birinde geleceğim, orada seni görmeyeyim, öldüreceğim’ dediğini söyledi. Ben de kendisine mesaj yazdım. ’Bir sıkıntı mı var? Varsa konuşalım’ dedim. Bana ’Seninle bir sıkıntım yok, gelince konuşuruz’ diye cevap verdi. Bana açıkçası bu olay çok şaşırtıcı gelmedi. Çünkü aile içinde bu tür meseleler daha önce de yaşanmış. Urfa’da bir evleri var ve o ev yüzünden beş kardeşin hiçbiri birbiriyle konuşmuyor. Ben 2000 yılında evlendim. Yani 26 yıllık eşimi kaybettim. Onu öz kardeşi öldürdü" dedi. "Annem kanlar içindeydi ve babana koş dedi" Olay anını anlatan Sevgi Tarhan (21), "O sırada evdeydim ve en arka odadaki kendi odamda uyuyordum. Kardeşimin seslenmesiyle uyandım. Bana ’Dayım geldi, annemle babam yaralı, kapının önündeler’ dedi. İlk başta gürültüyü duymamıştım ama yataktan kalktıktan sonra annemin bağırışını duydum. Hemen telefonumu şarjdan alıp kapıya doğru koşmak istedim. Tam o sırada annem içeri girdi. Annem kanlar içindeydi ve bana ’Babana koş’ diye bağırdı. O anda babamın yaralandığını düşündüm. Kapının önüne çıktım. Tam o sırada babam bana doğru yürüyordu. Birkaç adım attıktan sonra bayıldı. Babam bayılırken onu tuttum. Yaralarına tampon uyguladım ve kanamanın durması için baskı yaptım. Kardeşime seslenerek telefonu getirmesini söyledim ve ambulansı aradım. Aynı zamanda ailemizi de arayıp haber verdim. Babama baskı uygularken annem içeriden komşuları aradı. Komşu geldi. Ona babamın yarasına nasıl baskı yapması gerektiğini gösterdim ve babamı ona bıraktım. Daha sonra anneme bakmak için içeri koştum" sözlerini kaydetti. "Dayını yaptı kızım dedi ve bayıldı" Sağlık ekipleri gelene kadar ailesine müdahale ettiğini söyleyen Sevgi Tarhan, "İlk çıktığımda kapının önünde saldırganı görmemiştim. Babam tek başınaydı ve bana doğru yürüyüp kapının önünde yere yığılmıştı. Çok kısa bir süre içinde olmuştu her şey. Babamın bilincinin kapalı olduğunu fark ettim. O sırada annem ayaktaydı ve konuşuyordu. Babam bir ara kendine gelir gibi oldu ve ’Dayını yaptı kızım, dayını yaptı’ dedi. Yaralarına baskı yaparken acıdan bağırıyordu. Komşuya ’Sen tut’ dedim, ’Ben anneme bakmam lazım’ dedim ve içeri koştum. Annemin üstündeki tişört ilk gördüğümde hafif kanlıydı. Ancak içeri girdiğimde tişörtünün tamamen kana bulandığını gördüm. Tişörtünü kaldırdığımda daha derin yaralarının olduğunu fark ettim. O sırada ambulans çok kısa sürede geldi. Yaklaşık 5-6 dakika içinde olay yerine ulaştılar. Ondan sonrasını sağlık ekiplerine bıraktık" dedi. "8 Mart’ta annem için adalet istiyorum" Annesini kaybettiği için büyük üzüntü duyduğunu ifade eden Sevgi Tarhan, "Daha önce hayatımda böyle büyük bir korku yaşamamıştım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir yandan şok içindeydim, bir yandan da müdahale etmeye çalışıyordum. Dayımın böyle bir şey yapabileceğini hiç düşünmemiştim. Kapının önüne çıktığımda annemle babamı kanlar içinde görünce büyük bir şok yaşadım. Olay 7 Şubat’ta oldu. Annem ise 9 Şubat sabahı saat 05.30’da hayatını kaybetti. Çok garip bir durumdu. Bir yandan annemi kaybetmenin acısını yaşıyorum, diğer yandan babamın hayatta olduğu haberini alıyoruz. Çok karmaşık duygular içerisindeydik. Ben dayımın suçunun en ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorum. Annemi elimizden aldı. Babam da ağır yaralandı. Almanya’dan Türkiye’ye cinayet işlemek için gelmiş. Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve ben annemi katleden kişinin en ağır cezayı almasını istiyorum. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmasını istiyorum" ifadelerini kullandı.
İzmir İzmir’de taksi direksiyonunda kadın gücü İzmir Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası Başkanı Erkan Özkan, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla kadınları taksi şoförü olmaya davet etti. İzmir’de 5 yıldır taksicilik yapan Tuğba Bozkurt ise kadınların direksiyon başında olmasının müşterilere büyük güven verdiğini belirtti. Dünya genelinde kutlanan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadınların iş gücündeki yerini ve önemini bir kez daha gündeme getiriyor. Hayatın her alanında aktif rol alan kadınlar, zorlu bir meslek olarak bilinen taksicilik sektöründe de başarıyla görev yapıyor. Kadınların çalışma azmi ve gücü taksi duraklarında da kendini gösterirken, kadın şoförler trafikteki dikkatleri ve yolculara verdikleri güvenle öne çıkıyor. "Kadın sürücüleri bekliyoruz" İzmir Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası Başkanı Erkan Özkan, kadınların hayatın her alanında varlık gösterdiğini belirterek, "Sektörümüzde de kadınlarımızı görmek bize ayrıca mutluluk veriyor. Kadının elinin değdiği her yer çok daha mükemmel, verimli ve güzel oluyor. Kadının şefkat eli daha fazla hissediliyor. İzmir’de 5 yıldır taksi şoförlüğü yapan Tuğba hanımı örnek gösteriyoruz. Kendisini tebrik ederek topluma bir mesaj vermek istiyoruz. Taksi direksiyonunda çok daha fazla kadın sürücü görmek istiyoruz. Kadınlarımızın olduğu yerde disiplin, saygı, sevgi ve şefkat oluyor. Biz de bunları müşterilerimize yansıtmak istiyoruz. İzmir Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası olarak bu konuda öncülük yapmak istiyoruz. Kadın sürücüleri odamıza bekliyoruz. Şoför tanıtım kartı alım süreçlerinde kadınlara gereken kamusal kolaylığı sağlayacağız. ESHOT araçlarında ve şehirlerarası otobüslerde olduğu gibi İzmir sokaklarındaki sarı taksilerde de kadın sürücüleri direksiyon başında görmek bizi mutlu edecek. Şu an İzmir’de 6 veya 7 kadın taksi şoförümüz bulunuyor. Biz bu sayının artmasını ümit ediyoruz. İzmir Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası olarak, şoför tanıtım kartları hususunda Esnaf Birliği ile birlikte kadın sürücülerimize destek olacağımızı beyan ediyorum" dedi. "Kadın şoförler güven veriyor" İzmir’de 5 yıldır taksi şoförlüğü yapan Tuğba Bozkurt, kadınların direksiyon başında bir hemcinslerini gördüklerinde büyük mutluluk duyduklarını vurgulayarak, "Kadınlarımız kendilerini çok güvende hissediyor. Yaşlılar ve küçük kız çocukları da aynı güveni duyuyor. Aileler çocuklarını gönül rahatlığıyla bize teslim ediyor. Bu görevi üstlendiğim için çok mutluyum. Mesleğin teknik ve fiziki birçok zorluğu bulunuyor. Profesyonellik tam da bu noktalarda devreye giriyor. Bir gün İzmir Otogarı’ndaki yangının ortasında kaldım. Arabada yolcularım vardı. Hemen ceketimi yırtıp ıslattım. Camları kapatıp yüzümüzü bağladık ve yolcularımı o yangından sağ salim çıkardım. Olayın ardından yarım saat kendime gelemedim. Ancak önemli olan yangın bölgesinden güvenle geçmek ve görevimizi sonuna kadar eksiksiz icra etmekti. Bunun gururunu yaşıyorum" diye konuştu. "Yeri geldiğinde ambulans şoförü, yeri geldiğinde itfaiyeci de olabiliyoruz" Taksi şoförü deyip geçmemek gerektiğinin altını çizen Bozkurt, "Bir keresinde yapay kalbi olan ve pili bittiği için aracımda fenalaşan bir yolcuyu hastaneye yetiştirdim. Biz yeri geldiğinde ambulans şoförü, yeri geldiğinde itfaiyeci de olabiliyoruz. Yolda giderken kilit arızası nedeniyle kaput açılabiliyor. Ön cam kırılabiliyor. Ellerinize camlar batabiliyor. Ancak siz o yolcuyu sağ salim evine ulaştırmak zorundasınız. 25 yıllık şoförlük ve 5 yıllık taksicilik geçmişimle bu konuda iyi olduğumu düşünüyorum. Kendine güvenen tüm kadınlarımızı Şoförler Odası’na bekliyoruz. Avrupa’daki kadınların başardığı her şeyi Türkiye’deki güçlü kadınlar da rahatlıkla yapabilir. Güçlü kadın unvanını taşımak tam da buradan geliyor. Elbette herkesin yapabileceği bir iş değil. Araca binen yolcunun beden dilini çok iyi okumanız ve mutlaka yakın savunma bilmeniz gerekiyor. Taksicilik kolay değil. Şoförlüğünüzün de çok üst düzey olması şart. Bütün araçlarımızda ses ve kamera kaydı bulunuyor. Emniyet güçlerimiz ve Gece Kartalları her zaman yanımızda. Gece Kartalları, kadın şoför gördükleri zaman aracı mutlaka durdurup yanımızdaki yolcuları sorguluyorlar. Bu meslekte korkulacak hiçbir şey yok. Kadınların kendilerine güvenmeleri ve ’yaparım’ demeleri her şeyin başlangıcı olabilir" ifadelerini kullandı.
Osmaniye Osmaniye’de öğrenciler Kadınlar Günü’nde gül şeklinde mum dağıttı Osmaniye’de üniversite öğrencileri, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla üniversite kampüsünde öğrencilere gül şeklinde kokulu mum dağıttı. Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi Arkeoloji Kulübü öğrencileri, üniversite kampüsünde gerçekleştirilen etkinlikte Kadınlar Günü’nün anlam ve önemine dikkat çekmek amacıyla hazırladıkları gül şeklindeki kokulu mumları öğrencilere hediye etti. Kampüs içerisinde gerçekleştirilen etkinlikte öğrenciler dağıtılan hediyelerden dolayı memnuniyetlerini dile getirirken, etkinlik renkli görüntülere sahne oldu. Arkeoloji Kulübü öğrencileri, kadınların toplumdaki önemine dikkat çekmek ve Kadınlar Günü’nü anlamlı bir şekilde kutlamak amacıyla böyle bir etkinlik düzenlediklerini belirtti. Hayatımızın her alanında bizlerin yanında olan kadınlarımıza ufakta olsa teşekkür etmek istedik diyen Kulüp Başkanı Emre Taylı, "Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi Arkeoloji Kulübü olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için hayatımızın her alanında destekçimiz ve yardımcımız olan fedakarlığı, emeği ve zarafetiyle bilim ve sanata kadar hayatın her alanında var olan Türk kadını geçmişten bugüne güçlü duruşuyla hayatımızın her alanına aydınlatmaktadır. Türk kadını tarih boyunca milletin temeli olmuştur. Bilimden sanata her alanda bulunan kadınlarımız için küçük birer hediye dağıttık. Hayatımızın her alanında bize destekçi olan kadınlarımıza, annelerimize minnettarız" Dedi.
Kocaeli Bir zamanlar Türkiye’nin kağıdını üretiyordu, şimdi tarihini anlatıyor Kocaeli’de bulunan Seka Kağıt Müzesi, 1934’ten 1990’lı yıllara kadar kullanılan dev üretim makineleriyle Türkiye’nin kağıt sanayisindeki tarihi gelişimini ziyaretçilerine sunuyor. 70 metrelik kağıt makinesi, tonlarca ağırlığındaki çelik silindirler, Alman üretimi hamur sistemleri ve dönemin enerji panoları müzenin en dikkat çeken bölümleri arasında yer alıyor. Dünyanın en büyük kağıt müzesi olma özelliğini taşıyan 12 bin 345 metrekarelik alanda kurulu 4 katlı ve 18 salonlu yapı, endüstriyel mirası gelecek nesillere aktarıyor. Türkiye’nin kağıt ihtiyacının önemli bir bölümünü uzun yıllar boyunca karşılayan ve binlerce kişiye istihdam sağlayan tesis, 2004 yılında faaliyetini durdurmasının ardından uygulanan endüstriyel dönüşüm projesiyle 2016’da müze olarak hizmete açıldı. Müzenin sergi alanlarında 70 metre uzunluğundaki kağıt makinesi, tonlarca ağırlığındaki çelik silindirler, hamur sistemleri ve dönemin enerji panoları öne çıkıyor. "Bu makineler ileri mühendislik örneği" Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Müzeler Şefi Hüseyin Saban, müzede sergilenen makinelerin dönemin ileri mühendislik örnekleri olduğunu belirtti. Makinelerin yaklaşık yüzde 90’ının Alman menşeli olduğunu aktaran Saban, "1934’lü yıllarda Almanya’dan trenlerle getirilen parçalar burada monte edildi. O dönemin endüstriyel üretim standartlarına göre oldukça gelişmiş bir sistem kurulmuş" dedi. "Türkiye’nin ilk kağıt mühendisleri ve ustaları burada yetişti" İlk yıllarda üretim hattında Alman mühendislerin görev yaptığını, kurulum ve ilk işletme süreçlerinin onların kontrolünde yürütüldüğünü anlatan Saban, aynı dönemde Türk gençlerinin de çıraklık ve kalfalık sistemiyle üretim hattında eğitim aldığını kaydederek, "1950’li yıllara gelindiğinde tesis tamamen Türk mühendis ve ustaların kontrolüne geçti. Yani burada yalnızca kağıt üretilmedi; aynı zamanda Türkiye’nin ilk kağıt mühendisleri ve ustaları da yetişti" diye konuştu. Tek başına üretim hattı: 1 numaralı kağıt makinesi Fabrikanın en eski üretim hattını oluşturan "1 numaralı kağıt makinesi" hakkında teknik bilgiler veren Saban, J.M. Voith firmasına ait 1934 yapımı makinenin 70 metre uzunluğunda ve 2,65 metre eninde olduğunu dile getirdi. Saban, makinenin tek başına komple bir üretim hattı gibi çalıştığını belirterek, şöyle konuştu: "Sistem; oluşum bölümü, pres sistemi, 48 kurutma silindiri ve perdah kalenderden oluşuyor. Tüm üniteler mekanik olarak senkronize çalışacak şekilde tasarlanmış. Hamur ilk olarak tel bölümünde ince bir tabaka halinde yayılıyor. Vakum sistemiyle suyun büyük kısmı burada uzaklaştırılıyor. Ardından pres bölümünde mekanik basınç uygulanarak nem oranı düşürülüyor. Daha sonra 48 silindirli kurutma grubuna giriyor. Silindirler kademeli ısı transferi sağlayarak kağıdın kontrollü şekilde kurumasını sağlıyor. Son aşamada kalender bölümünde yüzey düzgünlüğü ve kalınlık standardı sağlanarak bobin haline getiriliyor." Hamur hazırlamada fiziksel parçalama süreci Hamur hattındaki makinelerin üretim kalitesi açısından kritik öneme sahip olduğunu vurgulayan Saban, "Schleifer makinesi"nin tomrukları yüksek mukavemetli taş sistemiyle mekanik olarak liflerine ayırdığını, bunun tamamen fiziksel bir parçalama süreci olduğunu anlattı. Liflerin daha sonra teksif makinelerinde elenerek yabancı maddelerden arındırıldığını ifade eden Saban, "Refiner’lar lifleri saçaklandırarak yüzey alanını artırıyor. Liflerin birbirine tutunma kapasitesi bu aşamada yükseliyor. Bu da doğrudan kağıdın mukavemet değerini etkiliyor. Yani dayanıklılık burada belirleniyor. Politiks çoklu karıştırıcı sistemdir. Hamurun homojenliği, yoğunluğu ve katkı maddelerinin dağılımı bu aşamada kontrol edilir. Üretimde kalite standardının korunması için kritik bir ünitedir" şeklinde konuştu. Saban, enerji altyapısının da mekanik üretim sistemine entegre planlandığını bildirerek, sözlerini şöyle tamamladı: "1934’lü yıllara ait Siemens marka elektrik panosu hala sergileniyor. Alternatörle üretilen enerji bu pano üzerinden dağıtılıyordu. Güç santrali sistemi, beş ayrı üretim hattına enerji sağlayacak şekilde tasarlanmıştı. Schleifer’den başlayan süreç, teksif, refiner ve hamur depoları üzerinden 1 numaralı kağıt makinesine ulaşıyordu. Tüm makineler entegre bir sistem olarak çalışarak üretimi tamamlıyordu. Bu yapı, döneminin tam anlamıyla endüstriyel mühendislik örneğidir."
İzmir Çiğli’deki trafik yükü azalacak İzmir Büyükşehir Belediyesi, Çiğli Ataşehir ile Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ni birbirine bağlayacak Çiğli Kipa Taşıt Köprüsü’nün yapımına başladı. Köprü tamamlandığında çevre yolundaki trafik yükü azalacak. Üç kilometrelik güzergah 100 metreye düşecek; hastane ve fabrikaların yoğun olduğu bölgede ulaşım süresi 15 dakikadan 1 dakikaya inecek. Böylece acil müdahale araçlarının bölgeye erişimi de önemli ölçüde hızlanacak. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın kent trafiğindeki düğümleri çözmeye yönelik ulaşım yatırımlarından biri daha hayata geçirildi. Çiğli Ataşehir Mahallesi ile Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ni (AOSB) dere üzerinden birbirine bağlayacak Çiğli Kipa Taşıt Köprüsü’nün yapımına başlandı. Tamamlandığında çok sayıda hastane ve sağlık kuruluşunun yer aldığı Ataşehir Mahallesi’ne ulaşımı büyük ölçüde rahatlatacak köprü sayesinde yaklaşık 3 kilometrelik güzergah 100 metreye; trafik süresi ise 15 dakikadan 1 dakikaya düşecek. Çevre yolunun yükü iki projeyle hafifleyecek AOSB ve Çiğli Kipa’ya ulaşımı kolaylaştıracak köprü ile Caher Dudayev Bulvarı ve çevre yolu üzerindeki trafik yükü alternatif bağlantıyla azalmış olacak. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin eş zamanlı sürdürdüğü Şemikler Taşıt Üst Geçidi Projesi’nin de tamamlanmasıyla, uzun yıllardır sıkışıklığa neden olan çevre yolunun Çiğli-Karşıyaka aksı büyük ölçüde rahatlayacak. İtfaiye ve ambulans ulaşımı hızlanacak Yol Yapım Bakım ve Onarım Dairesi Başkanlığı İnşaat Mühendisi Aşkın Şenyürekli, Çiğli Kipa Alışveriş Merkezi’nin bulunduğu bölgede Ataşehir’deki hastane yoğunluğuna hizmet edecek çelik bir taşıt üst geçidi inşa ettiklerini belirterek, "Bu köprünün öncelikli amacı ambulans ve itfaiye araçlarının hızlı erişimini sağlamak. Şu anda bölgeye gelen araçlar çevre yolunu kullanarak uzun bir güzergah kat etmek zorunda kalıyor. Özellikle fabrika giriş-çıkış saatlerinde ciddi trafik oluşuyor. Yapacağımız düzenlemeyle mesafe 100 metreye inecek ve ulaşım 1 dakika içinde sağlanabilecek. Böylece çevre yolundaki yoğunluk da önemli ölçüde azalacak" dedi. Afete dayanıklı uzun ömürlü çelik köprü İzmir’in deprem bölgesi olduğunu hatırlatan Şenyürekli, köprünün Türkiye’nin güncel deprem yönetmeliğine uygun olarak projelendirildiğini vurgulayarak, "Fore kazık ve derin karıştırma yöntemiyle zemin güçlendirmeleri planlandı, çelik imalatlarımız başladı. Çalışmalar yaklaşık bir yıl sürecek. Zemin sıvılaşmasına karşı gerekli önlemleri aldık. Yaklaşım duvarlarının kalıp ve demir imalatına başladık, önümüzdeki günlerde zemin ve çelik imalatları hız kazanacak. Dayanıklı ve uzun ömürlü bir köprü inşa ediyoruz. Tamamlandığında İzmir’e uzun yıllar hizmet edecek. Planladığımız süreden daha kısa sürede bitirerek bir an önce hizmete açmayı hedefliyoruz" diye konuştu. Bisiklet ve yaya yolu da yer alacak Çiğli Ataşehir Mahallesi’nde yapımına başlanan köprü, Çiğli KİPA Alışveriş Merkezi’nin bulunduğu 8280 Sokak ile Ataşehir Mahallesi’ne yeni giriş sağlayacak 8019/14 Sokak’ı birbirine bağlayacak. Yaklaşık 65 metre uzunluğunda ve 13 metre genişliğinde inşa edilecek çelik köprüde, tek gidiş-tek geliş olmak üzere iki şeritli taşıt yolu ile birlikte bisiklet ve yaya yolu da yer alacak.