GÜNDEM - 28 Şubat 2026 Cumartesi 09:59

28 Şubat’ta gözaltına alınan Songür: "Bir çocuğumu, ülkemdeki hayatımı kaybettim"

A
A
A

28 Şubat sürecinde İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu’nda öğrenciyken başörtüsü yasağı nedeniyle gözaltına alınan ve ikiz bebeklerine hamileyken yaşadığı müdahale sonrası bir bebeğini kaybeden Önce İnsan Uluslararası Kadın ve Çocuklarla Dayanışma Derneği Başkanı Nuraycan Songür, yaşadıklarını anlattı. Songür, "Bir çocuğumu kaybettim, Türkiye’deki hayatımı kaybettim. Suçsuz olduğum yıllar sonra anlaşıldı ama kayıplarım geri gelmedi" dedi.

"Başörtülü öğrencilerin isimlerinin başına ‘T’ harfi konuluyordu"

28 Şubat sürecinde mezuniyetine iki hafta kala başörtüsü yasağının okulunda sert şekilde uygulanmaya başlandığını belirten Nuraycan Songür, "İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu 2’nci sınıf öğrencisiydim. Okulun kapısına polis barikatları kuruldu. Başörtülü öğrencilerin isimlerinin başına ‘T’ harfi konuluyordu, yani türbanlı anlamında. Diğer öğrenciler barikattan rahatça geçerken bize ‘siz geçemezsiniz’ deniliyordu. Final sınavındaydım, kağıt istediğimde hocam vermedi. ‘Ya başını açarsın ya da insan gibi giyinip gelirsin’ dedi" ifadelerini kullandı.

Hocasıyla yaşadığı tartışmanın ardından sınıfa polislerin girdiğini söyleyen Songür, "Bir anda robocop polisler, siren sesleri, sınıfta kıyamet koptu. Hocam beni işaret ediyordu. Refleks olarak sınıf içinde koşmaya başladım. Sekiz saat boyunca bir karakolun eksi ikinci katında hücreye kapatıldım. Parmak izlerim alındı, fotoğraflarım çekildi, hangi örgüte üye olduğum soruldu. Sadece öğrenci olduğumu söyledim ama ‘devlet aç diyorsa açacaksın’ deniliyordu" diye konuştu.

Yaklaşık bir buçuk ila iki yıl süren yargılama boyunca neredeyse her hafta hakim karşısına çıktığını belirten Songür, "Başörtüsüyle sınıfta neden ısrar ettiğim soruluyordu. Medya da davalarımı takip ediyordu. ‘Başörtüsünü açmadan geldi’ şeklinde haberler yapılıyordu. O dönem başörtülü öğrenci olmak ve bunda ısrar etmek suçtu" dedi.

"Hamileyken gözaltına alındım, gözümü hastanede açtım"

Yargılama süreci devam ederken evlendiğini ve ikiz bebeklerine hamile kaldığını belirten Songür, dört buçuk aylık hamileyken yeniden gözaltına alındığını söyledi. Songür, "Fen Edebiyat Fakültesi önünde yaşanan bir kargaşada sivil polisler beni de dahil etti. Beyazıt’taki karakola götürüldük. Büyük bir salona kapatıldık, polisler coplarla içeri girdi. Arbede sırasında ‘hamileyim’ diye bağırıyordum. Gözüm karardı. Gözümü açtığımda hastanedeydim. Doktorlar bir bebeğin kalp atışlarının durduğunu, diğerinin de risk altında olduğunu söylediler" dedi.

Sabaha kadar hastanede gözaltında tutulduğunu anlatan Songür, "Polisler sürekli kontrol ediyordu. Sabah başka bir ekip geldi ve mahkemeye götürüleceğimi söyledi. Ayağa kalkacak halim yoktu. Doktorlar ‘hayati tehlikesi var’ demesine rağmen serumlarımı söktürdüler ve beni mahkemeye çıkardılar" ifadelerini kullandı.

O davadan beraat ettiğini yıllar sonra yurt dışındayken öğrendiğini belirten Songür, "Kanada’daydım, bir maille beraat ettiğimi öğrendim. Suçsuz olduğum anlaşıldı ama ben bir çocuğumu kaybettim, Türkiye’deki hayatımı kaybettim. Hastaneden çıkarılırken insanlara ‘suç işlemedim, sadece öğrenciyim’ diye açıklama yapmaya çalışıyordum" dedi.

"Sadece güç kaybettiler, bitmediler"

28 Şubat sürecinin tamamen sona ermediğini düşündüğünü dile getiren Songür, "Bitmedi, sadece güç kaybettiler, yetki kaybettiler. Türkiye’de kendilerini diğer insanları yönetmeye yetkili gören kalıplaşmış bir kesim var. 28 Şubat’ta bunu gördük. Ancak sonrasında adaletin tesisi ve milli değerlere dönüşle önemli değişimler yaşandı. Cumhurbaşkanımız ve bakanlarımızın attığı adımlarla büyük bir dönüşüm gerçekleşti" diye konuştu.

28 Şubat sürecinde yaşadıklarının hayatında derin izler bıraktığını vurgulayan Songür, "Bu yaşananları taşımak kolay değil. Bir annenin evladını kaybetmesi, bir insanın ülkesinde yaşama hakkını kaybetmesi tarif edilebilir acılar değil. O dönem yaşananların unutulmaması ve benzer mağduriyetlerin bir daha yaşanmaması gerekiyor" dedi.

Ahmet Faruk Sarıkoç

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
Antalya Eğitim-Bir-Sen Antalya Şube Başkanı Miran: "Eğitimciler sahipsiz değildir" Eğitim-Bir-Sen Antalya Şube Başkanı Eyüp Bülent Miran, İstanbul’da öğrencisinin bıçaklı saldırısı sonrası Fatma Nur Çelik’in hayatını kaybetmesiyle ilgili yaptığı açıklamada, "Okullar, şiddetin değil ilmin ve huzurun yuvası olmalıdır. Eğitimciler sahipsiz değildir" dedi. İstanbul’un Çekmeköy ilçesindeki Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde öğretmen Fatma Nur Çelik’in hayatını kaybettiği bıçaklı saldırı eğitim camiasını yasa boğdu. Memur Sen Antalya Temsilcisi ve Eğitim-Bir-Sen Şube Başkanı Eyüp Bülent Miran, yaptığı yazılı açıklamayla yaşanan olaya tepki gösterdi. Miran, "Çekmeköy Taşdelen’de bulunan Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde 11. sınıf öğrencisi olduğu belirtilen ve disiplin sorunları bulunan bir öğrencinin kesici aletle gerçekleştirdiği saldırı sonucunda iki öğretmenimiz ve bir öğrencimiz yaralanmış; ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Fatma Nur Çelik öğretmenimiz tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetmiştir. Merhume öğretmenimize Allah’tan rahmet, kederli ailesine, yakınlarına ve eğitim camiamıza sabır ve başsağlığı diliyoruz. Tedavileri devam eden meslektaşımıza ve öğrencimize acil şifalar temenni ediyoruz" dedi. "Can güvenliği endişesi ile görev yapmamalı" Yaşanan saldırının eğitim camiasını derinden sarstığını ifade eden Miran, öğretmenlerin can güvenliği endişesiyle görev yapmaması gerektiğini vurguladı. Miran, "Bugün yüreğimiz yanıyor. Bir meslektaşımızı görevi başında kaybettik. Öğretmenlerimiz can güvenliği endişesiyle görev yapmamalıdır. Okullar, şiddetin değil ilmin ve huzurun yuvası olmalıdır. Eğitimciler sahipsiz değildir. Eğitim-Bir-Sen Antalya Şubesi olarak sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyuruyor; bir daha benzer acıların yaşanmaması için kararlı bir duruş sergilemeye devam edeceğimizi ifade ediyoruz "ifadelerini kullandı. "Caydırıcı önlemler alınmalı" Yetkililere de çağrıda bulunan Miran, okullarda güvenlik tedbirlerinin artırılması gerektiğini belirterek şunları kaydetti: "Okullarımızdaki güvenlik tedbirleri derhal güçlendirilmelidir. Riskli durumlara karşı erken uyarı ve etkili müdahale mekanizmaları kurulmalıdır. Disiplin süreçleri daha caydırıcı hale getirilmeli, eğitim çalışanlarının güvenliğini esas alan yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir."
Adana Sarıgeçili: "Eğitimciye şiddet, bir iş güvenliği sorununa dönüşmüştür" Eğitim-Bir-Sen Adana Şube Başkanı Mustafa Sarıgeçili, eğitimciye yönelik şiddetin artık bir ’iç güvenlik sorunu’ haline geldiğini vurgulayarak, okullarda can güvenliğinin sağlanması için yetkilileri acil önlem almaya çağırdı. İstanbul’un Çekmeköy ilçesindeki Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde Biyoloji Öğretmeni Fatma Nur Çelik’in 17 yaşındaki öğrencisinin bıçaklı saldırısı sonucu hayatını kaybettiği olayın ardından Eğitim-Bir-Sen Adana Şubesi, şiddete karşı devlet yetkililerini ve toplumu göreve çağırdı. "Eğitimciye şiddet, bir iş güvenliği sorununa dönüşmüştür" Olayla ilgili açıklamada bulunan Eğitim-Bir-Sen Adana Şube Başkanı Mustafa Sarıgeçili, eğitim sisteminin verimliliği konuşulurken eğitimcilerin can güvenliği kaygısıyla baş başa bırakılmasının kabul edilemez olduğunu ifade etti. Sarıgeçili, "Bir öğretmenin milletine faydalı bir vatandaş olması için ter döktüğü öğrencisi tarafından katledilmesi, yaşadığımız acıyı derinleştirmiştir. Eğitim çalışanlarına yönelik şiddet olayları artık münferit eylemler olmaktan çıkmış, toplumun geleceğini sekteye uğratacak yaygın bir sorun halini almıştır. Eğitimciye yönelen şiddet ne yazık ki artık bir iş güvenliği ve iç güvenlik sorununa dönüşmüştür" dedi. Şiddetin failinin bir öğrenci olmasının meselenin sadece bir asayiş sorunu değil, derin bir toplumsal yara olduğunu kanıtladığını belirten Sarıgeçili, şöyle devam etti: "Eğitimciye yönelik her saldırı ruhumuzu karartmakta, irfanımızı yok etmektedir. Ancak daha vahimi, şiddetin failinin bizatihi öğrenci olduğu hallerde, bunun sıradan bir şiddet sorunu olmadığı gerçeği tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkmaktadır. Çocuk suçluluğunun temelinde, çocuğun aile ve sosyal çevresinde gerekli sevgi, şefkat ve disiplini alamaması yatmaktadır. Aile içindeki düzensizlik ve ilgisizlik; topluma, okula ve çevreye suç olarak yansımaktadır." Sarıgeçili, yaşanan acıların ihmal sonucu gerçekleştiğini belirterek, "Devlet, anayasal bir hak olan yaşam hakkını korumak için caydırıcı yasal zemini ve idari şartları tesis etmek zorundadır. Okul güvenliğinin sağlanması ve güvenli çalışma ortamının tesisi, hukuk devleti olmanın gereğidir. Eğitimciler her türlü saldırı karşısında savunmasız bırakılmamalıdır" dedi.