KÜLTÜR SANAT - 12 Mayıs 2026 Salı 13:42

Bakan Ersoy: "Türkçe, uçsuz bucaksız Türkistan topraklarından Anadolu’ya uzanan bir medeniyet yürüyüşünün sesidir"

A
A
A
Bakan Ersoy: "Türkçe, uçsuz bucaksız Türkistan topraklarından Anadolu’ya uzanan bir medeniyet yürüyüşünün sesidir"

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy Türkçe hakkında, "Türkçe, uçsuz bucaksız Türkistan topraklarından Anadolu’ya ve gönül coğrafyamızın en uzak köşelerine kadar uzanan, tarihle yaşıt bir medeniyet yürüyüşünün sesidir" dedi.


Mehmet Nuri Ersoy, Ankara’da düzenlenen "749. Türk Dil Bayramı ve Yunus Emre’yi Anma Etkinlikleri: Karaman Kızıl Elma Türkçe Ödülleri" programına katıldı. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı’nda düzenlenen programda konuşan Bakan Ersoy, Türkçenin kültürel mirasın en önemli taşıyıcılarından biri olduğunu belirterek, dilin korunmasının ve gelecek nesillere aktarılmasının büyük önem taşıdığını söyledi. Yunus Emre’nin asırlardır gönüllere hitap eden diliyle Türk kültürünün en önemli değerlerinden biri olduğunu ifade eden Ersoy, Türkçenin dünya dili olarak güçlenmeye devam ettiğini kaydetti.



"Türkçe, uçsuz bucaksız Türkistan topraklarından Anadolu’ya uzanan, tarihle yaşıt bir medeniyet yürüyüşünün sesidir"


Türk Dil Kurumu’nun (TDK), Türkçeye yön veren bir kurum olduğunu belirten Bakan Ersoy, "Karamanoğlu Mehmet Bey’in, "Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil konuşmayacak." fermanının 749. yıl dönümü vesilesiyle bir aradayız. Anadolu’nun kalbinden yükselen bu güçlü irade zamana yenik düşmeden asırları devirmiş, kutlu bir emanet bilinip sahiplenilmiş, gereği daima yerine getirilerek 13. yüzyıldan 21. yüzyıla yol alıp bizlere ulaştırılmıştır. Bugün de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün iradesiyle vücuda gelmiş olan, Türkçenin kalesi Türk Dil Kurumunun çatısı altında fikri ve fiili attığımız ilgili her adıma yön vermekte; Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkçemizi küresel ölçekte bir kültür ve diplomasi dili haline getirme kararlılığında kendisine yer bulmaktadır. Türkçe, uçsuz bucaksız Türkistan topraklarından Anadolu’ya ve gönül coğrafyamızın en uzak köşelerine kadar uzanan, tarihle yaşıt bir medeniyet yürüyüşünün sesidir. Dilimiz; milletimizin hafızasını diri tutan, kültürünü taşıyan ve medeniyet düşüncesini, anlayış ve algısını nesilden nesile aktaran benzersiz bir hazine; milli kimlik ve karakterimizin özgün vesikasıdır" diye konuştu.



"Dil; onu kullanan herkesin özen göstermesi, sahip çıkması, hassas davranması gereken bir emanettir"


Atatürk’ün Türkçe için birçok çalışma yaptığını ve bunların başında TDK’nın geldiğini dile getiren Bakan Ersoy, "Kaşgarlı Mahmud’un dert edinip uğruna diyar diyar gezdiği, Yunus Emre’nin Allah aşkını nakşettiği, Karacaoğlan’ın gönlüne dilmaç ettiği Türkçe, konu ne olursa olsun onu eksiksiz anlatma ve aktarma gücüne sahiptir. En sade haline bile en derin anlamları sığdırabilen, ağdalı ve abartılı ifadelere ihtiyaç duymadan vurucu bir hitabet sağlayan yapısıyla gerçekten çok özeldir. Hani toprak deyip geçmek var, bir de onu Aşık Veysel gibi anlatabilmek var. İşte Aşık Veysel’in ki gibi engin bir gönül deryasını kelimelere sığdırabilen dil Türkçedir. Atatürk, "Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin." diyerek dilimizi kullanırken ve üzerinde çalışma yaparken esas alınacak en temel ilkeyi ortaya koymuştur. Dil bilinci sadece onun üzerinde çalışma yapan bilim insanlarının, eser veren ediplerin sorumluluğu değildir. Dil, onu kullanan herkesin özen göstermesi, sahip çıkması, hassas davranması gereken bir emanettir" şeklinde konuştu.



"Diline sahip çıkan milletler hem geçmişine hem de geleceğine sahip çıkmış olur"


Türkçenin Türk dünyasını birbirine bağlayan en önemli unsur olduğunun altını çizen Bakan Ersoy, "Diline sahip çıkan milletler hem geçmişine hem de geleceğine sahip çıkmış olur. Türk Dil Kurumu bu bilinçle çalışmakta; bir asra yaklaşan kurumsal bilgi ve birikimiyle, yürüttüğü bilimsel faaliyetlerle, dil ve kültür hayatımıza sunduğu kıymetli eser ve kaynaklarla yalnızca ülkemize değil, Türkçenin yankı bulduğu çok geniş bir coğrafyaya hizmet etmektedir. Bu hizmet; Türk dünyasını birbirine bağlayıp kenetleyen dil köprüsünü ayakta tutmakta, Türkçenin zenginliğini bilimsel bir hassasiyet ve titizlikle kayıt altına almaktadır. Ayrıca bütün temel unsurları korunarak Türkçemizin dijital çağın ihtiyaçlarına uyum sağlayacak şekilde güçlendirilmesi, üreten ve yön veren bir konuma taşınması için ciddi bir mücadele vermekte, bu alanda belirleyici bir rol oynamaktadır. Elbette bu yolda bizlere yarenlik eden; kalemini ve kelamını, duygusunu ve düşüncesini, zamanını ve hayatını Türk diline vakfeden çok değerli insanlarımızı da daima desteklemekte, takdir ve taltif etmekteyiz. 13 Mayıs Türk Dil Bayramı münasebetiyle burada takdim edeceğimiz ‘Karaman Kızıl Elma Türkçe Ödülleri’nde bu özel insanlara duyduğumuz saygının, vefanın, minnetin bir ifadesidir. Her birine şükranlarımı sunuyor, kendilerini tebrik ediyorum" dedi.



"Dil, milletimizin hafızası, kültürü ve ortaklığını geçmişten geleceğe taşıyan en önemli paydamız"


AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Kürşad Zorlu ise, Türkçenin milletin ortak hafızası ve en güçlü bağı olduğunu belirterek, dilin korunması ve doğru kullanımının milli bir sorumluluk taşıdığını ifade etti. Türkçenin sadece bir iletişim aracı olmadığını dile getiren Zorlu, aynı zamanda medeniyetin, kültürün ve tarihin taşıyıcısı olduğunu söyledi. Türkçenin sadece Türkiye’de değil, tüm Türk dünyasında geniş bir perspektifle ele alınması gerektiğini vurgulayan Zorlu, "Dil, milletimizin hafızası, kültürü ve ortaklığını geçmişten geleceğe taşıyan en önemli paydamız. Bugün iki önemli zemin üzerinde Türk dilinin çok önemli bir konumunun ve geleceğe çok önemli ışık saçtığını söyleyebiliriz. Birincisi Türk dili, elbette 86 milyon yurttaşımızın birliğini ve ortaklığını temsil eden yegane çimentomuzdur. Resmi dilimiz Türkçenin asla tartışılmasının bir alternatifi olmadığı gibi, ona uzanan hiçbir el de Türk milletinin vicdanında kabul görmeyecektir. İkincisi ise Türk dili elbette sadece Türkiye sınırları içerisinde konuşulan bir dil değil. Burası çok kıymetlidir çünkü Karamanoğlu Mehmet Bey’in yıllar önce ortaya koyduğu bu duruş ve irade, böylesine bir birliktelik zemininin güçlenmesine de katkı sağlamıştır" ifadelerini kullandı.



"Yunus Emre de Hoca Ahmet Yesevi’nin yolundan giden onun alperenlerinden birisidir"


Hoca Ahmet Yesevi’nin eserleriyle birlikte Türkçe’nin kaybolmasının önüne geçildiğini söyleyen Zorlu, sözlerini şöyle sürdürdü:


"Geçtiğimiz yıl 15 Aralık tarihinde çok önemli bir gün ilan edildi. UNESCO Genel Kurulu Semerkant’ta gerçekleşti ve Cumhurbaşkanımızın da önerisiyle o gün UNESCO bünyesinde Dünya Türk Dili Ailesi günü ilan edilmiştir. Elbette bugünün seçilmesinin bir anlamı vardır. Zira 15 Aralık 1893 tarihi, Orhun Yazıtlarının çözümlendiği ve dünyaya duyurulduğu gündür. İşte biz tam da o gün Türk dünyasında bir siyasi parti tarafından hazırlanan ilk Türk dünyası vizyon belgesini Cumhurbaşkanımız tarafından kamuoyuna açıkladık. Bu bizim devletimizin en üst noktada Cumhurbaşkanımızın net ve salih iradesiyle ortaya konulmuş çok açık bir çağrıdır. İşte yıllar sonra Karamanoğlu Mehmet Bey o gün yazıklarından sonra ifade ettiği o önemli söz ve ilahide beyanı, o tarih çizgisinin 13. yüzyıldaki vücut bulmuş halidir ve çok önemli bir gerçekle tespittir ki aynı dönemde Anadolu’daki bu uyanışın bir benzeri kadim Türkistan topraklarında bir kez daha yükselmiştir. Hoca Ahmet Yesevi hikmetlerini Türkçe yazma suretiyle Türk dilinin kaybolmaya yüz tutmuş o dönemine o bölgede aslında yeni bir meşale yakmıştır. İşte bugün andığımız Yunus Emre de Hoca Ahmet Yesevi’nin yolundan giden onun alperenlerinden birisidir. Bu basit ve özet bir tablo olarak çizdiğim duruş ve uyanış çizgisi Türk milletinin geleceğe adım adım emin adımlarla ilerlemekte olduğunun net bir ifadesidir."



Bakan Ersoy: "Türkçe, uçsuz bucaksız Türkistan topraklarından Anadolu’ya uzanan bir medeniyet yürüyüşünün sesidir"

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
İstanbul Oyuncu İnci Türkay’dan, anneliğe dair samimi söyleşi Medicana Çamlıca Hastanesi, Anneler Günü kapsamında "İsmini Vermek İstemeyen Söyleşi: Adı Anne, Sesi İçinde" programını gerçekleştirdi. Sanat, eğitim, sağlık ve medya dünyasından önemli isimleri bir araya getiren etkinlikte oyuncu İnci Türkay, anneliğin görünmeyen yönlerine değindi. Medicana Sağlık Grubu tarafından yıl boyunca sürdürülen "İsmini Vermek İstemeyen Söyleşi" serisi kapsamında gerçekleştirilen programda; toplum içinde halen konuşulması ertelenen, tabu olarak görülen ve çoğu zaman sessizce taşınan kadın meselelerine dikkat çekildi. Televizyon ve Youtube programcısı Asuman Uğur moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşide, annelerin yaşadığı görünmez duygusal yüklerin konuşulabildiği güvenli ve güçlü bir paylaşım alanı oluşturulması hedeflendi. Program velilerin halk oyunları gösterisiyle renklendi Halk oyunları ekibinin sahnelediği dans performansıyla başlayan program, katılımcılardan büyük beğeni topladı. Renkli ve duygu dolu anların yaşandığı gösteri, Anneler Günü’nün birlik ve dayanışma ruhunu yansıttı. Gösterinin ardından programın açılış konuşmaları, eğitimci Mustafa Türkel ile Medicana Çamlıca Hastanesi Genel Müdürü Dr. Osman Kara tarafından yapıldı. Sözlerine Mustafa Kemal Atatürk’ten alıntıyla başlayan Türkel; "Büyük başarılar kıymetli anaların yetiştirdikleri seçkin evlatlar sayesinde olmuştur. Dünya üzerinde gördüğünüz her güzel şey annenin eseridir. Bu sözler eşliğinde ben de tüm annelerimizin anneler gününü kutluyorum" dedi. Anne olmak; sadece bir rol değil, aynı zamanda sabrın, şefkatin ve şartsız sevginin en güçlü ifadesidir diyen Dr. Osman Kara, "Bir annenin sesi, çoğu zaman bir çocuğun hayata tutunma biçimini, güven duygusunu ve geleceğini şekillendirir. Biz de bugün, bu eşsiz bağın gücünü birlikte hissetmek ve anlamlandırmak için buradayız" dedi. İnci Türkay anneliğin görünmeyen yönlerine dikkat çekti Oyuncu İnci Türkay söyleşide anneliğin duygusal yönlerine dikkat çekerken, kadınların hayat içerisindeki görünmez emeğine ve toplumsal beklentilere ilişkin değerlendirmelerde bulundu: "Oğlumla ilişkimi her şeyden önce sevgi dolu bir ilişki olarak tanımlayabilirim. Ve tabii hemen arkasından gelen bir güven duygusu var. Bu iki temel başlık altında çok güzel gelişen ve dönüşen bir ilişkimiz var. Oğlum bana çok şey öğretti, ben de ona bir şeyler verebildiysem ne mutlu bana. Onun hem rehberi oldum hem zaman zaman arkadaşı oldum ama ben ebeveynlik ve arkadaşlık ilişkisini çok karıştırmamaktan yanayım. Ne olursa olsun çocuğunuz sizin rehber olduğunuzu bilmeli. Onun üzerinde bir güç olduğunuzu bilmesi lazım. Ama her şeyin üstünde de çok sevmek lazım." Türkay, annelik sürecinde zorlandığı noktalara da şu sözlerle değindi: "Biz hepimiz çocuklarımızı korumak istiyoruz, hepimiz helikopter anneyiz maalesef. Ama bir noktadan sonra anlıyorsunuz ki, müdahale edemeyeceğiniz durumlar var. Siz onu ne kadar el bebek gül bebek yetiştirmeye çalışsanız da, dışarı çıktığı zaman koruyamıyorsunuz. Bu süreçte öğrendiğim en önemli şey yine güven oldu. Çocuğa güven verirseniz içiniz biraz daha rahat ediyor ve değiştiremeyeceğiniz şeyleri kabullenme süreci başlıyor. Biz bir de yurt dışına taşındığımız ve oğlum orada yetiştiği için ekstra zorluklar yaşadık. Ama çok çabuk adapte oldu. Ben bütün çocuklarımızda bunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Adaptasyon sürecinin ve farkındalığın. Biliyorsunuz çocuklarla çalışıyorum. Hep farkındalık üzerinde duruyorum. Oğlumda da hep buna dikkat ettim. Duyduğumuzun, gördüğümüzün, işittiğimizin, yediğimizin, kokladığımızın farkında olmak çok kıymetli. Bu noktalarda farkında bireyler yetiştirdiğiniz zaman o dönemeçleri daha kolay, daha güvenli dönebiliyorsunuz." "Düş işleri bakanı olmak isterdim" Hükümette bir görev alsam, sanırım düş işleri bakanı olurdum diyen İnci Türkay, "Hep onu söylerler bana, o kadar çok hayallerle yürüyen bir insanım ki hayal kurup peşinden koşmak ve sonunda gerçek olabildiklerini görmek. Zaten hep söylüyoruz, gerçek sihir sevgidir. Peşinden koşmak ve hayal etmektir" diye konuştu. İnci Türkay, Sihirli Annem dizisinin ve büyük bir hayran kitlesi olan Betüş karakterinin annelik rolü üzerindeki etkilerini ise şu sözlerle açıkladı: "Anne olduktan sonra Betüş’e bakışım değişti. Ben çocukları hep çok sevdim ve onlara çok inandım. Onların enerjisiyle beslendim ve onlardan öğrendim. Bu yüzden anne olmaya da çok hazırdım. Ama tabii Betüş’ün sihirleri olduğu için o her şeyi doğru yapabiliyor ama ben bir insanım ve hata yapabiliyorum. Bazen bazı şeyleri toparlamaya çalıştıkça batırabiliyorum, düzeltmeye çalıştıkça bozuyorum. Tabii sabrı, fedakârlığı Betüş’ten öğrendim. Betüş çok sevgi doluydu ve her şeyi çözüyordu. İnci de aynı şekilde. İnci de Betüş’e çok şey öğretmiş olabilir. Sihirli Annem projesi bir ekip işi, hepsi de çok güzel karakterler. Aile kavramını, aile içindeki sevgiyi ve güveni çok güzel anlattığını düşünüyorum. Ve kilit bir kelime var bence, samimiyet. Halen devam eden ve gördüğümüz ilgiye, sevgiye çok seviniyorum. Sihirli Annem filminin ikincisi Periler Okulu 15 Mayıs’ta vizyona giriyor. Bir sihirler okulunda iyi ve kötü karakterler var. İyiler ve kötülerin çatışması arasında hayattaki gibi bir drama var ve sonunda tabii ki iyilik kazanıyor. Çok eğlenceli, aksiyon ve macera dolu bir proje oldu. Hepinizi sinemalara bekliyoruz." Ayfer Batı eğitim ve annelik ilişkisini değerlendirdi Eğitimci Ayfer Batı konuşmasında annelerin çocuk gelişimindeki rolüne, eğitim süreçlerinde annenin etkisine ve kadınların sosyal yaşam içerisindeki çoklu sorumluluklarına şu sözlerle değindi: "Annelik her zaman çocuğunuzla birlikte büyüyen bir süreç aslında. Ailelerin ve eğitimcilerin bir çocuğun hayatındaki en temel sorumluluğu, onların büyüyebilmesi için onlara güvenli alan açmak olmalı. Alan açmak, yanlarında durmak, çıkarsız bir iletişimle hayatlarının bir parçası olmak çok yeterli diye düşünüyorum. Çünkü çocuklarımızın en çok da beklentisiz bir güvene ihtiyacı var. Yani bir başarısı beklentisi değil. Ebeveyninin, öğretmenlerinin her daim yanında olduğunu bilmek bence en değerli şey onlar için." Annelik ve eğitimcilik rolleri arasında kendi çocuğuna karşı olan yaklaşımlarına da değinen Ayfer Batı; "Anneliğin de eğitimciliğin de insan olarak aynı niteliklere ihtiyacı var bence. Bir insanın dünyasında karşı tarafı anlayabilme kapasitesine, onu dinleme kapasitesine, empati kurma kapasitesine ihtiyaç var. Ama ben hayata yaptırımlar ve mecburiyetler üzerinden bakmıyorum. İnsanın büyüme evresi zaten sancılı ve kendi içinde ilerleyen bir evre. Bu evredeki duruşumuz da her zaman aynı duruş değil. Onu bir denge içinde tutarak ilerletmeye çalışıyorum" dedi. "Büyüyünce değil bugün neyi hayal ettiklerini sormalıyız" Farkındalığı yüksek çocuklar yetiştirebilmenin önemine de değinen Ayfer Batı, bir çocuğa uzaktan da bakabilmek gerektiğini söyledi ve ekledi: "Çocuğu anlamaya çalışmanız ve ona göre yönlendirmeniz gerekiyor. Biz Türkiye’de çocuklara bir şey söylediğinizde yapacaklarını umut eden bir ülkeyiz hala. Çok seviyoruz sürekli onu yapma, bunu yap, şöyle yapma, bunu yeme demeyi. Bizim yemek saatlerimiz bile var. Kimse acıktın mı diye sormaz, yemek hazır gel der. Çocukların bizim kurduğumuz düzene uyum sağlamalarını bekliyoruz. Bir düzene uyum sağlamalarını isterken de aslında bir yandan farkındalıklarını azaltıyoruz. Kendilerine yönelme fırsatını azaltıyoruz. Ve bu konuda biraz sabra ihtiyacımız var aslında. Onların da, farkındalıkları oluşurken hata yapmaya ihtiyaçları var. Hata yaparken tabii büyük hatalar yapmalarına müsaade etmeyecek kadar onları koruyoruz ve güvende tutuyoruz ama hata yapmalarını biraz gözlemlememiz lazım. Başarılı olamadıklarında duygularını yaşamaya izin verip ne hissediyorsun diye sormamız lazım. Bir de sormayı en çok ihmal ettiğimiz şey şu: Sen bugün ne hayal ediyorsun? Büyüyünce kelimesi var bizde ve çok tehlikeli. Büyüyünce değil bugün neyi hayal ettiklerini sormamız gerek. Veya biz seninle birlikte ne yapabiliriz? diye sormamız lazım. İşte o zaman birey olma ve farkındalık yolculuğu başlıyor." Ebeveynlerin çocuklarından beklentilerine de değinen Ayfer Batı şu sözlerin altını çizdi: "Sektörde olduğum için yıllar içerisinde birçok anne baba ile karşılaştım. Çocuklara çok fazla beklenti yükleniyor. Bir şey olmalarını çok fazla istiyoruz. Bizden bağımsız bir hayatı sürdürülebilme ihtimallerini bir an önce almalarını istiyoruz ellerine. Bir şeyi başarmalarını bu yüzden çok istiyoruz ve inanılmaz bir yük bu çocuklar için. Ben kendi çocuğum için söyleyecek olursam ona tek bir şey söyledim, ben senin kendin olmanı istiyorum. Eninde sonunda iyi bir şey yapabileceğini biliyorum ama tek bir şey benim için kıymetli. İyi insan olmak. Çünkü iyi insan olmanın içerisinde toplamda her şey var. O konuştuğumuz farkındalık da var, başka insanlar için faydalı şeyler yapıp katkı sağlamak da var, empati de var, yardım edebilmek de var." "Kendimizi çocuğumuzun gözüyle de görebilmeliyiz" Kendi annelik yolculuğunu samimi sözlerle anlatan Medicana Çamlıca Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Hacer Ofluoğlu yaşadığı süreci şöyle değerlendirdi: "Tıp fakültesini bitirdikten sonra evlendim ve ikiz bebeklerim oldu. Mesleğime ve evliliğime yeni alışırken kızlarımın doğumu benim için bambaşka bir süreçti. Eşimin bu süreçte büyük desteğini gördüm. Kızlarımla ben neredeyse birlikte büyüdük diyebilirim. Hem ihtisas yapıp hem de annelik rolünü yürütmeye çalıştım. Hekimlikle anneliğin birleşmesi komplike bir süreçti benim için. Kendi çocuklarım da olduğu için takip ettiğim çocuk hastalarıma yaklaşımım da çok daha farklı olmaya başladı. O çocukların anneleriyle olan iletişimim değişti. Onların tecrübelerinden faydalandığım da çok oldu. Annelik bence öğrenilen bir şey. Doğuştan gelen annelik duyguları her zaman var ama yıllar içerisinde büyük mesafeler kat ettiğime inanıyorum anneliğimde. Anneler olarak bizim de farkındalığımızın yüksek olması çok önemli. Bir hata yapıyor bile olsak, kendimizi çocuğun gözüyle görmeye çalışmak çok önemli." "İsmini Vermek İstemeyen Söyleşi" serisi devam edecek Medicana Sağlık Grubu’nun sosyal farkındalık odağında hayata geçirdiği "İsmini Vermek İstemeyen Söyleşi" serisi; toplumda konuşulmayan, ertelenen veya görünmez bırakılan konuları gündeme taşımaya devam edecek. Kadınların yaşadığı psikolojik, sosyal ve duygusal süreçlere dikkat çeken program serisiyle; toplumsal farkındalık oluşturulması ve dayanışma kültürünün güçlendirilmesi amaçlanıyor.
Denizli Üreten Kadınlar Festivali, Denizlilerin buluşma noktası oldu Denizli Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen "Büyükşehirle Üreten Kadınlar Festivali", 258 girişimci kadının el emeğini binlerce vatandaşla buluşturarak Anneler Günü’nde unutulmaz bir dayanışma ve sanat şölenine dönüştü. Denizli Büyükşehir Belediyesi Kent Konseyi’nin koordinasyonunda, Büyükşehir Belediyesi Kongre ve Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen festival, şehrin ekonomik ve sosyal hayatına renk kattı. Üreten kadınları desteklemek ve el emeği ürünleri katma değere dönüştürmek amacıyla kurulan 258 stant, üç gün boyunca ziyaretçilerini ağırladı. Anneler Günü heyecanını kadın emeğiyle birleştiren organizasyon, yerel üreticilerin hayallerini kazanca dönüştürmesine imkan sağladı. Festivalde; takı, el sanatları, gıda, hazır giyim ve ev tekstili gibi 6 farklı kategoride yüzlerce ürün beğeniye sunuldu. Etkinlikler, atölyeler, söyleşiler Her yaştan ziyaretçiye hitap eden organizasyon, hem eğitici hem de eğlence dolu anlara sahne oldu. Festival süresince Punch atölyesi ve Anne-Çocuk Ebru Buluşması gibi etkinliklerle el becerilerini sergileyen katılımcılar; ‘Kendine Daha Çok Alan Aç’ ve ‘Doğum Sonrası Kendine İyi Bakmak’ gibi özel söyleşilerle de kişisel gelişim ve sağlık konularında değerli bilgiler edindi. Denizli Bilim Merkezi tarafından kurulan atölyeler, minik dehalara ilham olurken, sihirbaz gösterileri ve kukla tiyatroları, festival alanını dolduran çocuklara unutulmaz anlar yaşattı. Annelere özel konserler Festivalin açılış konuğu Türk Halk Müziği Sanatçısı Tuğba Ger’in konseriyle başlayan müzik ziyafeti, hafta sonu da devam etti. Elif Buse Aşan’ın sahne enerjisiyle başlayan müzik şöleni, Pazar günü Aydanur’un sahne aldığı Anneler Günü Özel Konseri ile final yaptı. Katılımcılar, hem sosyalleşme imkanı buldu hem de çocuklarıyla kaliteli vakit geçirdi.
Denizli Dr. Yılmaz; "Yaygın vücut ağrısı hissedenlerde, kişiye özel tedavi planlanmalı" Denizli Özel Tekden Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Nazan Nur Yılmaz, yaygın kas ağrıları, halsizlik, yorgunluk ve uyku bozukluğu ile kendini gösteren fibromiyaljide yalnızca ilaç tedavisinin yeterli olmadığını belirterek, kişiye özel tedavi planlamasının önemine dikkat çekti. Denizli Özel Tekden Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Nazan Nur Yılmaz, toplumda sık görülen ancak çoğu zaman farklı rahatsızlıklarla karıştırılabilen fibromiyalji hakkında önemli açıklamalarda bulundu. Fibromiyaljinin; yaygın ve gezici kas ağrıları, uyku bozukluğu, halsizlik ve yorgunlukla seyreden kronik bir hastalık olduğunu belirten Dr. Nazan Nur Yılmaz, özellikle boyun ve baş ağrılarının da tabloya sıkça eşlik ettiğini söyledi. Hastalarda çoğu zaman ağrı kesici ilaçlardan yeterli yanıt alınamadığını ifade eden Dr. Nazan Nur Yılmaz, fibromiyalji tedavisinde yalnızca medikal yaklaşımın yeterli olmadığını vurguladı. Tedavi sürecinde glutenden fakir beslenme düzeni, kişiye özel planlanmış egzersiz programları, uygun formda magnezyum takviyesine ek olarak ozon terapi ve nöral terapi gibi destekleyici uygulamaların tedaviye eklenebileceğini belirten Dr. Yılmaz, her hastada aynı yöntemin uygulanamayacağını kaydetti. Fibromiyaljide tek bir tedavi modelinin bulunmadığını dile getiren Dr. Yılmaz, hastalığın seyrine ve kişinin şikayetlerine göre farklı tedavi seçeneklerinin planlandığını ifade ederek, doğru tanı ve etkili tedavi için fizik tedavi uzmanına başvurulması gerektiğini sözlerine ekledi.