SAĞLIK - 25 Şubat 2026 Çarşamba 09:43

Çocuklarda nadir görülen diyafram fıtığı Samsun’da ilk kez tedavi edildi

A
A
A
Çocuklarda nadir görülen diyafram fıtığı Samsun’da ilk kez tedavi edildi

Samsun’da, tıpta nadir görülen (50 binde bir) diyafram fıtığı (morgagni hernisi) teşhisi konulan 6 yaşındaki hasta, Samsun Şehir Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniği’nde ilk kez kapalı yöntemle gerçekleştirilen ameliyatın ardından sağlığına kavuştu.


7 yaşındaki Kadir Acar, sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonu ve solunum sıkıntısı şikayetiyle Vezirköprü Devlet Hastanesi’ne başvurdu. Çekilen akciğer grafisinde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği’nden Uzm. Dr. Büşra Yılmaz, diyaframda olağan dışı bir görünüm fark ederek hastayı ileri tetkik için Samsun Şehir Hastanesi’ne sevk etti. Burada yapılan incelemelerde doğuştan diyafram fıtığı tanısı netleştirildi. Çocuk Cerrahisi Kliniği hekimlerinden Uzm. Dr. Ahmet Saraç ile Dr. Öğr. Üyesi Serap Samut Bülbül tarafından hastanede ilk kez kapalı yöntemle ameliyat edilen Kadir Acar, sağlığına kavuşturularak taburcu edildi.



"Hastanemizde ilk kez bu ameliyatı gerçekleştirdik"


Doğuştan diyafram fıtığını kapalı yöntemle ilk kez tedavi ettiklerini dile getiren Uzm. Dr. Ahmet Saraç, "Hastamızın göğüs boşluğuyla karın boşluğunu ayıran diyafram zarında doğuştan bir delik vardı. Bu deliğin içinden karın içi organları, bağırsaklar göğüs boşluğuna doğru gittiği için hastamızda zaman zaman solunum sıkıntısı ve akciğerlerde enfeksiyonlar olmaktaydı. Biz bunu tespit ettiğimiz anda, Samsun Şehir Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniği’nde Dr. Serap Samut Bülbül ile birlikte bu operasyonu ilk kez laparoskopik yani kapalı yöntemle gerçekleştirdik. Hastamız 4 gün serviste yattıktan sonra şifa ile taburcu edilmiştir" dedi.



"Kapalı ameliyat yapmamız sayesinde hastamız hem kısa sürede taburcu oldu"


Tedavinin kapalı yöntemle yapılmasının hastanın iyileşme sürecine olumlu etkisi olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Serap Samut Bülbül, "Bu operasyon doğuştan bir anomali şeklinde gelişen bir hastalıktır ve genelde akciğer enfeksiyonları ya da herhangi bir bağırsakla ilgili şikayet olduğunda tesadüfen direkt grafilerde rastlanan bir durumdur. Bu hastamız, Vezirköprü Devlet Hastanesi’nden bir çocuk doktoru arkadaşımız aracılığıyla bize gönderildi. Kendisinin dikkatli gözlemi sonucu bir teşhis konuldu. Bize gönderildiğinde de bu ameliyat ilk defa hastanemizde kapalı olarak gerçekleştirildi. Eskiden bu ameliyatlar açık yöntemlerle yapılıyordu. Kapalı ameliyat yapmamız sayesinde hastamız hem kısa sürede taburcu oldu. Daha az ağrı duydu ve çok daha küçük bir yara yeri ile iyileşerek şifa ile kısa sürede evine taburcu edildi. Doktor Büşra Yılmaz, bunu akciğer enfeksiyonu tanısıyla yatırdığında akciğer grafisine dikkatli baktığında gözlemlemiş. Çok dikkatli bakmasa gözünden kaçabilecek bir durumdu. Ona da buradan teşekkür ediyoruz" diye konuştu.


Öte yandan ailesi ile birlikte kontrole gelen Kadir Acar ise tedavisinde emeği geçen sağlık çalışanlarına teşekkür etti.



Çocuklarda nadir görülen diyafram fıtığı Samsun’da ilk kez tedavi edildi

Bunlar Da İlginizi Çekebilir
Antalya Kapıya 100 TL bırakıp 5 bin TL’lik pelüş ayıyı çaldılar Antalya’nın Alanya ilçesinde bir çiçekçi dükkanında gece saatlerinde motosikletle gelen 2 şüpheli, kapı altına 100 TL bıraktıktan sonra yaklaşık 5 bin TL değerindeki pelüş ayıyı alarak kaçtı. Aynı iş yerinde haziran ayında da benzer şekilde 2 pelüş ayıcığın çalındığı öğrenildi. O anlar iş yerinin güvenlik kameralarına yansıdı. Olay, geçtiğimiz günlerde Mahmutlar Mahallesi Atatürk Caddesi üzerinde bulunan bir çiçekçi dükkanında meydana geldi. Motosikletle cadde üzerine gelen 2 kişi bir süre iş yerinin çevresinde bekleyerek dükkanı kontrol etti. Daha sonra iş yerinin giriş kısmına yönelen şüpheliler dükkan kapısının altına 100 TL bıraktı. Şüpheliler kapı önünde bulunan ve yaklaşık değeri 5 bin TL olduğu belirtilen büyük boy pelüş ayıcığı bulunduğu yerden alarak motosiklete bindi. İki şüpheli olay yerinden hızla uzaklaştı. Sabah iş yerine gelen dükkan çalışanı, pelüş ayıcığın yerinde olmadığını fark edince güvenlik kamerası kayıtlarını inceledi. Görüntülerde iki şüphelinin kapı altına para bıraktığı ve ardından pelüş ayıyı alarak uzaklaştığı gördü. Öte yandan aynı iş yerinde daha önce de benzer bir hırsızlık yaşandığı ortaya çıktı. Geçtiğimiz haziran ayında yine gece saatlerinde kimliği belirsiz 2 kişinin bu kez otomobille dükkan önüne geldiği, kapı önünde sergilenen 2 adet pelüş ayıcığı yerinden sökerek aracın bagajına koyduğu ve olay yerinden uzaklaştığı öğrenildi. "SMA hastası Taha Miraç’a bağışlayacağız" Yaşanan olaydan sonra pelüş ayıcığın parasını SMA hastası Taha Miraç’a bağışlayacaklarını belirten dükkan çalışanı Hakan Ural (32) "Dün sabah saatlerinde dükkanı açtığımda dışarda pelüş ayımız vardı. Dışarı çıktım pelüş ayının olmadığını fark ettim. Yerlerde ayıcığın içindeki pamuk süngerlerin dökülü olduğunu gördüm. Tel ile bağlı olan bir ayıydı. Zorla çıkarmışlar. Mağazamızın simgesiydi. Sonrasında kamera görüntüsünü incelediğimde kapı altından para sıkıştırdıklarını gördüm. Kapının altına 100 TL para bırakmışlar. Kendilerine videoyu paylaşarak ulaşmaya çalıştım. Fakat ulaşamadık. Bizimle iletişime geçtiler. Numara bıraktılar ama dükkana gelmediler. Ayının ücreti ne kadarsa getirelim dediler fakat gelmediler. Bu tür olay altıncı ayda yine başımıza geldi. Dükkanın önünde bulunan bir diğer ayıyı da zorla sökerek aldılar. Bu ikinci vaka oldu. Kendileri buraya parayı getirip gelen paranın tamamını SMA hastamız Taha Miraç’a bağışlayacağız. Kendileri buraya gelselerdi biz uygun fiyattan yardımcı olurduk kendilerine. Gelen kişiler bir erkek bir kadın. Kız arkadaşına jest yapmak için yaptı muhtemelen. Fakat doğru olan bu değil" dedi.
Antalya Üniversiteye girebilmek için çıkardığı başörtüsüyle akademisyen olarak kürsüye çıktı 28 Şubat’ın 27’nci yıl dönümü yaklaşırken Doç. Dr. Bedia Koçakoğlu, yasaklarla geçen öğrencilik yıllarını anlattı. Üniversiteye girebilmek için başörtüsünü çıkarmak zorunda kalan Koçakoğlu, yıllar sonra akademisyen olarak kürsüye başörtüsüyle çıktı. Başörtülü girdiği ilk dersin unutulmaz olduğunu aktaran Koçakoğlu, "Kapıdan içeri girdim, öğrenciler tanımadı. Ta ki ‘Merhaba arkadaşlar’ diyene kadar. Sesimden tanıdılar ve öğrenciler gözleri dolu dolu ayağa kalktılar ve alkışlamaya başladılar. ‘Çocuklar niye alkışladınız ne oldu’ dedim ‘Hocam özgürlüğü alkışladık’ dediler" ifadelerini kullandı. Türkiye siyasi tarihine "postmodern darbe" olarak geçen 28 Şubat sürecinin 27’nci yıl dönümü yaklaşırken, başörtüsü yasağı nedeniyle üniversitelerde yaşanan baskılar ve bireysel mağduriyetler yeniden gündeme geliyor. O dönemin tanıklarından Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bedia Koçakoğlu, öğrencilik yıllarından akademik kariyerine uzanan süreci ve hafızasında iz bırakan hatıraları anlattı. 28 Şubat sürecinde Selçuk Üniversitesi’nde eğitim gördüğünü belirten Koçakoğlu, üniversiteye devam edebilmek için başörtüsünü çıkarmak zorunda bırakıldığını söyledi. Koçakoğlu, aradan geçen yılların ardından Akdeniz Üniversitesi’nde başörtülü bir akademisyen olarak görev yapmasının kendisi için yalnızca mesleki değil, aynı zamanda kişisel bir özgürleşme anlamı taşıdığını ifade etti. "Bu mesele bir kıyafet tartışması değildi" 28 Şubat sürecini "insanın insana yaşattığı bir cehennem" olarak tanımlayan Koçakoğlu, yaşananları yalnızca başörtüsü ekseninde değerlendirmenin eksik olacağını şu şekilde dile getirdi: "Ahmet Hamdi Tanpınar’ın çok güzel bir ifadesi vardır. ‘Tarihimizin en hazin tarafı nedir biliyor musun Mümtaz? İnsanın yalnız insanla meşgul olması.’ Oysa bizi öldürecek yüzlerce vaziyet vardır ama insanın yerini hiçbir şey alamaz. İnsanoğlu, insanoğlunun cehennemidir. 28 Şubat süreci de bana kalırsa insanın insana yaşattığı bir cehennemdi. Bu meseleyi sadece baş açma-kapama meselesi değil, bir medeniyet bunalımı ve bilinç yarılması olarak okumak gerekir." "Başörtüsünden tanırlar" Çocukluk yıllarında Bulgaristan’dan gelen göçmen ailelerle yaşadığı bir anıyı paylaşan Koçakoğlu, o yıllarda zihnine kazınan korkunun 28 Şubat sürecinde yeniden canlandığını söyledi. Koçakoğlu, "1980’lerin sonuydu. Bulgaristan’dan çok büyük bir göç yaşanmıştı. Babam iki aileyi misafir etmişti. O ailelerden birinin kızı Yıldız ablaydı. Bir gün annesiyle annem arka odada fısıltılarla konuşurken kapı aralığından duydum. Kadın biricik oğlunu Bulgarların tanklarının paletleri altında nasıl ezdiklerini, kendilerini başörtülerinden çekip çekip nasıl sürüklediklerini, dövdüklerini, hakaret ettiklerini anlattı. Ertesi günü dayanamayıp anneme sordum dedim ki, anne niçin bu kadar eziyet etmişler Yıldız ablalara, suçları ne? Ne yapmışlar? ‘Çünkü Müslümanlar’ dedi. O gece hiç uyumadım. ‘Ya bir gün beni de başörtümden tanırlarsa?’ diye düşündüm. 28 Şubat geldiğinde boğazımda bir düğüm vardı. ‘İşte beni de tanıdılar’ dedim" ifadelerini kullandı. Selçuk Üniversitesi’ndeki kırık ayna Üniversite yıllarını anlatan Koçakoğlu, Selçuk Üniversitesi kampüs girişinde yaşanan sahneleri şu sözlerle aktardı: "Selçuk Üniversitesi’nin giriş kapısındaki kırık ayna, başörtüsünü mahcubiyetle açıp kapatan genç kızların aynasıydı. Kamusal alan diye bir terane uydurdular. ‘Burada açarlarsa özel hayatta da açarlar’ diye düşündüler. Ama öyle olmadı. O kamusal alanın içinden inancımızı ve davamızı büyüterek çıktık." "Devlete küs bir nesil kaldı" 28 Şubat’ın yalnızca bireysel değil toplumsal etkiler bıraktığını vurgulayan Koçakoğlu, sürecin devlete karşı kırgın bir nesil oluşturduğunu şöyle ifade etti: "Koridorlarda başörtülü öğrenciler için tutanak tutuluyordu. Kampüs alanında polis kovalamacaları yaşanıyordu. Devlet bizi tehdit olarak gördü. Devlete küs, devlete kırgın, devletten korkan bir nesil kaldı geriye. Şimdi devlet nedir diye şöyle bir sorguladığınızda biziz, devlet bizim için var. Halka rağmen devlet olunmaz. Halk için devlet olunur. Biz o dönem devlet mekanizmasıyla ilgili sorgulamalar, kavram kargaşaları yaşadık. Günümüze doğru gelelim, bu süreçte Cumhurbaşkanımıza teşekkür etmeyi ben her defasında çok değerli ve anlamlı buluyorum." Başörtüsü yasağının kaldırılmasını "devletle barışma" olarak nitelendiren Koçakoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti. "Anayasal güvenceye ihtiyaç var" Başörtüsü özgürlüğünün anayasal güvence altına alınması gerektiğini belirten Koçakoğlu, geçmişte yaşanan travmaların yeniden tetiklenmemesi gerektiğini söyleyerek, "Başörtüsüyle ilgili bugün hâlâ anayasal düzeyde bir güvencemiz yok. Devletin değişmesi halinde, geçmişte yaşadığımız karanlık günlere yeniden dönme korkusu taşıyoruz. Çıkarılabilecek herhangi bir yasa ya da düzenlemeyle, bizi tekrar "kamusal alan" adı altında sınırlandıran bir anlayışın hâkim olabileceği endişesini yaşıyoruz. Bu nedenle, mecliste anayasaya eklenecek açık bir maddeyle bu hakkın kesin ve kalıcı biçimde güvence altına alınmasını istiyoruz. Çünkü insan bir kez o karanlık çukurun içine düştüğünde, aynı travmayı yeniden yaşaması toplumda çok daha derin yaralar açacaktır. Böyle bir durumda ortaya çıkacak toplumsal tepki, 27 yıl önce verilen tepkiden çok daha farklı ve çok daha güçlü olacaktır. Bizim talep ettiğimiz bu güvence, yalnızca hukuki bir düzenleme değil, aynı zamanda bu milletle ve bu devletle gerçek anlamda bir helalleşmenin karşılığıdır" dedi. Akdeniz Üniversitesi’nde akademik yaşam ve "ikili hayat" Akdeniz Üniversitesi’ndeki akademik kariyerine de değinen Koçakoğlu, göreve başladığı yıllarda başörtüsü nedeniyle ciddi bir psikolojik baskı yaşadığını şu şekilde anlattı: "2012 yılında göreve başladım. Açık girdiğim için herkes beni açık zannediyordu. Dışarıda öğrencilerin bulunabileceği ortamlara mümkün olduğunca gitmemeye çalışıyor, gerektiğinde şapka, boyunluk gibi aksesuarlarla kendimi gizleme ihtiyacı hissediyordum. Hatta belki tuhaf karşılanacak ama "inşallah", "maşallah" gibi kelimeleri bile kullanmamaya özen gösteriyordum. Bu şekilde, ikili bir hayat sürmeye çalışmanın insanı ne denli yıprattığını bizzat deneyimledim. Ancak tüm bu yıpranmışlığa rağmen, dişinizle tırnağınızla elde ettiğiniz kazanımları bir anda silip atamıyorsunuz. Sonunda şunu fark ediyorsunuz, toplumu değiştirmek, dönüştürmek ve gerçek anlamda mücadele edebilmek için tam da o alanlarda var olmak gerekiyor." "Başörtülü gireceğim" 2015 yılında doçentlik sürecinde başörtüsüyle sınava girme kararı aldığını belirten Koçakoğlu, o kararı şöyle anlattı: "Doçentlik sınavına gitmeden önce önemli bir dönemeçten geçtim. O yıllarda sınav sürecinde mülakat vardı ve pek çok akademisyen başörtüsünü açmak zorunda kalıyordu. Ben de sınava gitmeden önce kesin bir karar aldım. Çünkü bu durum insanın içinde derin bir vicdan azabı oluşturuyor. Bir yandan kızım var, ona karşı kendimi sorumlu hissediyorum. Diğer yandan, sergilemek zorunda kaldığım ikili görüntünün bana ait olmadığını biliyorum. Bu rahatsızlıkların sonucunda, doçentlik sınavına başörtülü girmeye karar verdim. "Kalacaksam kalayım," dedim. Doçent olmak ya da olmamak, kendim olmaktan daha önemli değildi. İlk doçentlik sınavına başörtülü girdim. Dönüşte üniversiteye gelerek rektörle görüştüm. "Hocam, ben başörtülüyüm ve bundan sonra üniversitede başörtülü olarak devam edeceğim" dedim. Ve o günden sonra üniversiteye bu şekilde girdim." Öğrenciler ayağa kalktı: "Özgürlüğü alkışladık" Başörtülü olarak girdiği ilk dersini unutamadığını belirten Koçakoğlu, yaşadığı anı şu sözlerle anlattı: "İlk sınıfa girişimi hiç unutmuyorum. Kapıdan içeri girdim, öğrenciler beni tanımadı. Ta ki ‘Merhaba arkadaşlar’ diyene kadar. Öğrenciler, sesimden tanıdı, gözleri dolu dolu ayağa kalktılar ve alkışlamaya başladılar. ‘Çocuklar niye alkışladınız, ne oldu’ dedim. Hocam ‘Özgürlüğü alkışladık’ dediler. Bu benim için çok kıymetliydi. Çok şükür Allah’a, o günden bu yana o özgürlükçü ortam içerisinde herkes birbirini severek sayarak güzel bir eğitim sistemi içerisinde devam ediyoruz." "Artık kısık sesler değiliz" Bugün üniversitelerde başörtülü ve başörtüsüz öğrencilerin birlikte özgürce eğitim alabildiğini vurgulayan Koçakoğlu, sözlerini şöyle tamamladı: "28 Şubat süreci, değerlerimizin elimizden alınmaya çalışıldığı ancak aynı zamanda bizim için bir uyanışın da başladığı bir dönemdi. Bugün öğrencilerimin arasında başörtülü olan da var, başörtüsüz olan da. Her biri, tercihleri doğrultusunda özgürce eğitim alabiliyor. Artık yalnızca varlıklı ailelerin çocukları değil, en mütevazı imkânlara sahip ailelerin evlatları da eşit şartlarda öğrenim görebiliyor. Gelinen noktada bazı zihniyetlerin tamamen değişmediğini görüyoruz. Ancak devlet mekanizması halkın lehine işletildiğinde, toplum içinde gerçek anlamda eşitliğin tesis edilebildiğine inanıyorum. Sevgili şairin dediği gibi, "Biz kısık sesleriz." Hayır Artık kısık sesler değiliz. Cumhurbaşkanımızın açtığı yoldan sonra, gür bir sesiz."
Erzurum Erzurum’un Türkiye’ye örnek teşkil eden Türkiye genelinde yerel yönetimlerin sosyal belediyecilik anlayışı çerçevesinde hayata geçirdiği projeler arasında, sahadaki karşılığı, kapsayıcılığı ve doğrudan vatandaşın günlük yaşamına dokunan yönüyle öne çıkan Erzurum Büyükşehir Belediyesi’nin "Halk Pazarı Projesi", kısa sürede ülke çapında dikkat çeken bir model haline geldi. Artan hayat pahalılığı, gıda fiyatlarındaki dalgalanma ve dar gelirli vatandaşların alım gücünü koruma ihtiyacının her geçen gün daha fazla hissedildiği bir dönemde hayata geçirilen proje, sosyal devlet anlayışının yereldeki güçlü ve somut bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Sekmen’in en önemli sosyal sorumluluk projelerinden biri olan Halk Pazarı Türkiye’de adeta rol modeli oldu. Şehrin 12 farklı noktasında kurulan ve boykot ürünlerin yer almadığı Halk Pazarı’na yoğun bir ilgi var. Halk Pazarı’nda tüm ürünler hem kaliteli hem de çok uygun fiyatlarda vatandaşların beğenisine sunuluyor. Kent genelinde planlı bir şekilde hayata geçirilen halk pazarları, yalnızca ekonomik bir tedbir olmanın ötesinde; mahalle kültürünü yaşatan, komşuluk ilişkilerini güçlendiren ve sosyal hayatı canlandıran yönüyle de dikkat çekiyor. Modern altyapısı, düzenli tezgâh yapısı, hijyen standartları ve ulaşım kolaylığıyla öne çıkan pazarlar, geleneksel pazar anlayışını günümüz şehircilik kriterleriyle buluşturuyor. Başkan Sekmen: Amacımız vatandaşımıza ucuz ve kaliteli alışveriş imkânı sunmak" Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Sekmen, konuyla ilgili yaptığı değerlendirmede, "Biz bu pazara yalnızca birer alışveriş noktası olarak bakmıyoruz. Bu pazar; vatandaşlarımızın kaliteli ürüne uygun fiyatla ulaşabilmesi için kurulmuş olan, sosyal bir hizmet ve sosyal bir sorumluluk projesidir. Amacımız, vatandaşımızın sofrasına destek olmak, aradaki fiyat uçurumlarını ortadan kaldırmaktır" dedi. "Bu proje ile aracılar ortadan kalkıyor, yerli üretici kazanıyor ve vatandaşımız uygun fiyata alışveriş yapıyor" diyen Başkan Sekmen, şunları kaydetti: "Halk Pazarlarımız, sadece alışveriş yapılan mekânlar değil; Erzurum’un dayanışma ruhunu, komşuluğu ve sosyal hayatın canlılığını temsil eden alanlardır. Burada vatandaşımız güvenle ürünlerine ulaşırken, esnafımız da kazancını artırma imkânı bulmaktadır. Halk Pazarımız, modern altyapısı, ferah alanları ve ulaşım kolaylığıyla hemşehrilerimizin ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayacak şekilde tasarlanmıştır. Halk Pazarlarımız artık ekonomik hayatımızın ve sosyal dokumuzun ayrılmaz bir parçası haline geldi. Esnafımızın emeğini değerli kılan, üreticimizin alın terini halka ulaştıran bu mekânlar, Erzurum’un refah ve huzur seviyesini yükselten alanlardır." Üreticiden Tüketiciye doğrudan model Halk Pazarı Projesi’nin en temel ayaklarından birini, üreticiden tüketiciye doğrudan satış modeli oluşturuyor. Aracıların devre dışı bırakıldığı bu sistemle hem üreticinin emeği korunuyor hem de vatandaş, piyasa şartlarının altında fiyatlarla temel gıda ürünlerine ulaşabiliyor. Belediyenin denetiminde yürütülen sistem, fiyat istikrarının sağlanmasına da önemli katkı sunuyor. Sebze, meyve, bakliyat ve temel tüketim ürünlerinin ağırlıklı olarak yer aldığı halk pazarlarında, ürünlerin tedarik süreci titizlikle planlanıyor. Yerel üreticilerle kurulan doğrudan temas, Erzurum’un kırsal kalkınmasına da dolaylı bir destek sağlıyor. Üretici, ürününü değerinde satarken; tüketici ise güvenilir ve kaliteli ürüne ulaşmanın rahatlığını yaşıyor. Erzurum Büyükşehir Belediyesi’nin Halk Pazarı Projesi, klasik belediyecilik anlayışının ötesine geçerek sosyal belediyeciliği merkeze alan bir yaklaşım sunuyor. Proje; dar gelirli ailelerden emeklilere, öğrencilere ve sabit gelirli vatandaşlara kadar geniş bir kesimin bütçesine doğrudan katkı sağlıyor. "Vatandaşlarımız Halk Pazarı’nda kaliteli ürünlere en uygun fiyatlarla ulaşıyor" Başkan Mehmet Sekmen, "Belediyecilik, vatandaşın yükünü hafifletmektir. Sofrasına da destek olmaktır. İşte bu amaçla kurulan Halk Pazarı’mız hem vatandaşımızın hem esnafımızın hem de üreticimizin yüzünü güldürmektedir" diye konuştu. "Biz biliyoruz ki bir şehrin bereketi pazardan başlar. Esnafın duasıyla bereket bulur. Vatandaşın memnuniyetiyle güçlenir. Pazar, sadece alışverişin yapıldığı yer değildir; aynı zamanda mahalle kültürünün yaşadığı, insanların selamlaştığı, sohbet ettiği, kardeşlik bağlarının tazelendiği bir mekândır. O nedenle halk pazarlarımız bizim için çok önemli" diyen Başkan Sekmen, şöyle devam etti: "Halk pazarlarımızın amacı çok nettir: Vatandaşımız kaliteli ürüne uygun fiyatla ulaşsın. Esnafımız daha düzenli ve güvenli bir ortamda satış yapsın. Üreticimiz ürününü aracısız olarak halka sunabilsin. Mahalle ekonomisi canlansın, sokak hareketlensin, sosyal yaşam güçlensin. Kısacası halk pazarları, belediyecilikte hem sosyal hem ekonomik bir denge unsurudur. Bizim işimiz laf üretmek değil, iş üretmektir. Biz yaptığımız her hizmeti milletimiz için yapıyoruz. Bizim için önemli olan vatandaşımızın memnuniyetidir. Sık sık tekrar ettiğim bir söz var. ‘Bir şehrin asıl sahibi, o şehir için dua eden insanlardır.’ İşte o güzel duaları almak için gece gündüz demen çalışıyoruz. Çünkü gönül belediyeciliğinin temeli dua almak ve insanlara hizmet etmektir. Bizim işimiz yalnızca taş, toprak, beton değildir. Bizim işimiz insanın gönlüne girmektir. Erzurum’un hangi mahallesine gidersek gidelim, vatandaşımızın ilgisi, sevgisi, teveccühü bize güç veriyor. Biz de bu güçle çalışıyoruz. Biz bu enerjiyle üretiyoruz. Allah nasip ettikçe daha çok hizmet edeceğiz." "Türkiye’ye örnek teşkil eden özel bir ekonomi modeli" Halk Pazarı Projesi, Erzurum sınırlarını aşarak Türkiye genelinde de dikkatle takip edilen bir uygulamaya dönüştü. Birçok belediye başkanı ve yerel yönetim temsilcisi, projeyi yerinde incelemek üzere Erzurum’a gelerek model hakkında bilgi alıyor. Halk pazarlarına yoğun bir ilginin olduğunu belirten Başkan Sekmen, şu kaydı düştü: "Çevre illerden gelen belediye başkanlarımız Halk Pazarı Projemizi yakından inceliyorlar. İstanbul’dan, İç Anadolu’dan, Ege’den, Doğu’dan kısacası Anadolu’daki birçok vilayetimiz sürekli talepte bulunuyor, yaşadıkları kente de Halk Pazarı’nın açılmasını istiyorlar. Bu talepler bizi çok mutlu ediyor. Halk Pazarı; dar gelirli vatandaşlarımız için adeta bir can damarı, mahalle kültürünün yeniden inşa edildiği bir yaşam alanıdır. Biz, gönüllere yol yapmanın derdindeyiz. İşte biz bu anlayışla, halk pazarları kurarak vatandaşımızın mutfağına, ev ekonomisine dokunuyoruz. Bu pazar, halkın belediyesinin halk için yaptığı bir hizmettir. Bu yüzden adı da ‘Halk Pazarı’dır. Biz gönülleri kazanmak, şehirle birlikte insanı ihya etmenin gayreti içerisindeyiz. Bir şehirde yaşayan insan mutluysa şehirde huzurlu ve mutludur. Biz de işte bu fikriyatın izinden giderek, vatandaşlarımıza Halk Pazarı vasıtasıyla ucuz ve ekonomik alışveriş imkânı sunuyoruz." "Sosyal devlet anlayışımızın yereldeki karşılığı halk pazarı" Halk Pazarı Projesi, yalnızca fiyat avantajı sunan bir uygulama değil; aynı zamanda şehir estetiğine katkı sağlayan, kayıt dışılığı azaltan ve pazar kültürünü düzenli bir yapıya kavuşturan bir model olarak öne çıkıyor. Planlı alanlarda kurulan pazarlar, trafik ve çevre düzeni açısından da şehir hayatına olumlu katkı sağlıyor. 12 Şubede açılan halk pazarları, bulundukları bölgelerin ekonomik ve sosyal canlılığını artırırken, mahalle sakinleri için birer buluşma noktası haline geliyor. Özellikle yaşlılar, kadınlar ve çocuklar için güvenli alışveriş ortamları sunulması, projenin sosyal yönünü daha da güçlendiriyor. Erzurum Büyükşehir Belediyesi’nin Halk Pazarı Projesi, sosyal devlet anlayışının yalnızca merkezi politikalarla değil, yerel yönetimlerin sahadaki uygulamalarıyla da güçlenebileceğini gösteren somut bir örnek olarak değerlendiriliyor. Vatandaşın mutfağına dokunan, üreticinin emeğini koruyan ve esnafın kazancını güvence altına alan proje, belediyecilikte yeni bir denge modeli sunuyor. Artan talep doğrultusunda yeni şubelerin de planlandığı Halk Pazarı Projesi’nin, önümüzdeki dönemde daha geniş bir alana yayılması hedefleniyor. Erzurum Büyükşehir Belediyesi, sosyal belediyecilik anlayışı doğrultusunda benzer projelerle vatandaşın hayatına doğrudan dokunan uygulamaları sürdürmeyi amaçlıyor.