Son Dakika
|
Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan önemli açıklamalar
Beşiktaş’ta ikinci Sergen Yalçın dönemi sona erdi
Hantavirüs salgının yaşandığı yolcu gemisi Hollanda'da
Tepebaşı’nda para trafiği ortaya çıktı
Yüzlerce metrelik yamaçtan yuvarlandı, hurdaya dönen araçtan sağ çıktı
Yasa dışı bahis operasyonunda 135 şüpheli tutuklandı
Antalya merkezli 20 ilde yasa dışı bahis operasyonu
İBB iştirak şirketine operasyon: 57 gözaltı
Çorlu’da silahlı kavga ihbarına giden 2 polis şehit oldu
Hollanda’nın peşinde olduğu isim İstanbul’da yakalandı
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Abone
Gündem
Politika
Ekonomi
Dünya
Asayiş
Spor
Video
Yerel
Belgesel
Daha
Fotogaleri
Aktüel
Sağlık
Çevre
Magazin
Kültür Sanat
Eğitim
Teknoloji
Hava Durumu
Tüm Haberler
Tüm Manşetler
RSS
Whatsapp
İHA Kurumsal
EN
Türkiye’s TV Dramas Conquers Ecuador
Hakan Safi: "Fenerbahçe’nin şanlı tarihini tekrar geri getireceğiz"
Çağla Tuğaltay cinayetinde flaş gelişme: Ölen komşusunun mezarı açıldı
Bakan Fidan: "Almanya'yla iş birliğimizi kararlılıkla sürdüreceğiz"
Türk Telekom CEO’su Şahin: "Yerli ve milli haberleşme cihazı üretimi kırmızı çizgimizdir"
Pakistan İçişleri Bakanı Naqvi, İran Dışişleri Bakanı Arakçi ile bir araya geldi
Mersin’de 4 kişinin öldüğü silahlı saldırı anı kamerada
Beşiktaş’ta 39 maçlık ikinci Sergen Yalçın dönemi
SAĞLIK
Kastamonu’da geleceğin diyetisyenleri beyaz önlüklerini giydi
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 19:28:28
Kastamonu Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü tarafından düzenlenen "3. Kastamonu Diyetisyenler Günü" etkinliklerinde beyaz önlük giyme töreni yoğun ilgi gördü. Ahmet Yesevi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen program, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından açılış konuşmalarıyla başladı. Gün boyunca düzenlenen oturumlarda diyetisyenlik mesleğinin farklı alanları ele alındı. Etkinliğin ikinci oturumunda Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Müzikoloji Bölümü akademisyenleri ve öğrencileri tarafından müzik şöleni sunuldu. Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdulkadir Tuna, yaptığı konuşmada obezite, diyabet ve kalp damar hastalıkları gibi önemli sağlık sorunlarının önlenmesinde doğru ve dengeli beslenmenin öneminin her geçen gün daha da arttığını belirtti. Diyetisyenlerin bilimsel bilgiye dayalı yaklaşımlarıyla bireylerin ve toplumun sağlıklı yaşama alışkanlıkları kazanmasında kritik bir rol ve görev üstlendiğini ifade eden Prof. Dr. Tuna, bölümün başarısına dikkat çekti. Tuna, "Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak bizler de bu bilinçle nitelikli ve donanımlı diyetisyenler yetiştirmeyi temel hedeflerimiz arasında görmekteyiz. Bu vesileyle gurur verici bir gelişmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Beslenme ve diyetetik bölümümüz bu yıl akreditasyon sürecini başarıyla tamamlayarak kalite mühendisliğini tescillemiştir. Bu önemli başarı bölümümüzün eğitim kalitesinin, akademik kadrosunun yetkinliğini ve öğrencilerimize sunduğumuz imkanların güçlü bir göstergesidir. Akreditasyon sadece bir sonuç değil aynı zamanda daha iyisini hedefleyen sürekli gelişim yolculuğunda bir parçasıdır. Diyetisyenlik insanı bütüncül olarak ele almayı gerektiren, bilimsel olduğu kadar da iletişim becerisini isteyen bir meslektir. Bu nedenle alan bilginizi güçlü tutarken insan ilişkileri, empati ve etkili iletişim bilgilerinizi de mutlaka geliştirmelisiniz" dedi. Türkiye Diyetisyenler Derneği Başkanı Prof. Dr. Hülya Gökmen Özel ise, diyetisyenlik bölümünün tarihi sürecine ve kontenjan sorunlarına değindi. 1998 yılına kadar başka bölüm olmadığını, 1988 yılında ilk Erciyes Üniversitesi’nin öğrenci almaya başladığını belirten Prof. Dr. Özel, "1999’da Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak kurulan ilk üniversite. 2007 yılından itibaren de diğer üniversiteler sürece katılıyoruz. 2023’den 2024’e bakın orada 11 üniversitede kontenjan azalırken, 11 yeni üniversite de öğrenci almaya başlıyor. Dolayısıyla biz aslında program olarak yeni programları, yeni açılacak programların kriterlerini ağırlaştırmadığımız sürece ve var olan programları, çekirdek eğitim programlarına uyumlu hale getirmediğimiz sürece kontenjan hiçbir zaman 10’a, 20’ye düşmeyecek. Çünkü her üniversite belli miktar almak zorunda. Şu an bütün devlet üniversiteleri 27’ye düştü. 27’yi ben öğrenciliğimde bile hatırlamıyorum. Ne kadar kontenjan azaltılması yapılırsa yapılsın programlar bu şekilde fazla olmaya devam ettiği sürece benzer sorunları yaşıyor olacağız" şeklinde konuştu. Prof. Dr. Özel, serbest çalışan diyetisyenlerin hakları için Sağlık Bakanlığı ile görüşme sürecinde olduklarını belirterek, "Biz önce yönetmeliği bir anladık, sonra sahadan arkadaşlarımızdan görüş topladık. Bayağı sahayla görüşmeler yaptık. Tabii bu arada bize çok fazla sorun. Biz oturduk o sorunları tek tek çözdük. Çünkü her belirtilen sorun, bazen objektif olarak iletilen sorun olmuyor. O kişinin şahsi sorunu oluyor ya da bazen kötü değil, kendi kazancı düşmesin diye iletilen sorunlar oluyor. Biz bunları oturduk çalıştık. Sonra en önemli yaptığımız şey biliyorsunuz hekimler var sürecin içerisinde. Bakanlık tarafından denetlenen muayenehane hekimleri. Onların bir yönetmeliği var, Ayaktan Tanı Tedavi Yönetmeliği diye. Oturduk o yönetmelikleri açtık. Bizim yönetmelikleri açtık. Serbest çalışan hekimlere hangi haklar verilmiş, neler yasaklanmış, bizimkinde hangi haklar var? Tabii ki hekimle haklarımız bir değil. Ama eğer fiziksel mekanla ilgili bir sorun doğurduğu bir hak verebilirse öbür tarafta o hakkı tabii talep edebilir. Sonuçta gün sonunda bakanlık, bir sağlık aracılığıyla da bunları denetleyecek. Orada birtakım sıkıntılar tespit ettik ve onları bakanlıkla görüşmeye başladık" diye konuştu. Öğrenci ailelerinin de katıldığı beyaz önlük giyme töreninde duygusal anlar yaşanırken, alanda sergilenen ve her yaşa hitap edecek şekilde hazırlanan beslenme eğitimi materyalleri de yoğun ilgi gördü. İki oturum halinde gerçekleştirilen program, etkinliğe katkı sunan konuşmacılar ve katılımcılara teşekkür belgesi takdim edilmesi ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 18:29
Erzincan’da ileri ortopedik travma cerrahisi eğitimi düzenlendi
Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesinde, ortopedi ve travmatoloji alanında uzman hekimlere yönelik "Asetabulum Kırıkları Kadavra Kursu" düzenlendi. Kemik ve Eklem Cerrahisi Derneği Başkanı ve Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nizamettin Koçkara koordinasyonunda gerçekleştirilen 2 günlük kursa, Türkiye’nin farklı illerinden uzman hekimler katıldı. Ortopedik travma cerrahisinin zorlu alanlarından biri olan asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisine yönelik düzenlenen eğitim programında, katılımcılara ileri düzey teorik ve uygulamalı eğitim verildi. Kursun eğitmen kadrosunda Prof. Dr. Hakan Kınık, Prof. Dr. Güvenir Okçu ve Prof. Dr. Ahmet Aslan yer aldı. Program kapsamında uzman hekimlere asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisinde güncel yaklaşımlar, anatomik değerlendirme, cerrahi planlama, yaklaşım teknikleri, kırık tespit prensipleri ve komplikasyon yönetimi konularında bilgi aktarıldı. Kadavra uygulamalarıyla desteklenen eğitimlerde katılımcılar, cerrahi teknikleri uygulamalı olarak deneyimleme fırsatı buldu. Kursa Van, Erzurum, Samsun, Trabzon, Tokat, Sinop, Giresun, Ordu, Rize, Sivas ve İstanbul’dan ortopedi ve travmatoloji uzmanları katıldı. Prof. Dr. Nizamettin Koçkara, asetabulum kırıklarının yüksek düzey cerrahi bilgi ve deneyim gerektiren kompleks yaralanmalar olduğunu belirterek, uygulamalı eğitimlerin cerrahi becerilerin geliştirilmesinde önemli rol oynadığını ifade etti. Koçkara, Erzincan’da gerçekleştirilen organizasyonun hem hekimlerin mesleki gelişimine hem de üniversitenin akademik görünürlüğüne katkı sunduğunu kaydetti.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:54
Dr. Hakseven: "Obezite, yalnızca fazla kilo meselesi değil, küresel bir salgın"
Memorail Diyarbakır Hastanesi Onkolojik Cerrahi Bölümü’nden Cerrahi Onkoloji ve Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu belirterek, "Dünya genelinde yüz milyonlarca insan bu durumla yaşıyor" dedi. Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu söyledi. Dünya genelinde yüz milyonlarca insanın bu durumla yaşadığını belirten Hakseven, daha da çarpıcı olanın ise bu artışın hız kesmemesi olduğunu ifade etti. Dr. Hakseven, artık mesele birkaç kilo fazlalığı değil, yaşam süresini kısaltan, yaşam kalitesini düşüren kronik bir hastalıkla karşı karşıya kalmak olduğunu belirterek, "Toplumda sıkça yapılan bir hata var. Obeziteyi çok yemek ya da irade eksikliği ile açıklamak. Oysa gerçek bundan çok daha karmaşık. İnsan vücudu, genetik yapısı, hormonal dengesi ve çevresel etkilerle birlikte çalışır. Bugün yaşadığımız şehirler, çalışma şartları, hatta gıda endüstrisinin sunduğu seçenekler bile kilo alımını kolaylaştıran bir ortam oluşturuyor. Ucuz, erişilebilir ve yüksek kalorili gıdalar, buna karşılık azalan hareket imkanı. Tüm bunlar bir araya geldiğinde obezite adeta kaçınılmaz bir son haline geliyor" dedi. Obezitenin tek başına bir hastalık olmanın ötesinde birçok ciddi hastalığın kapısını aralayan bir anahtar gibi davrandığına dikkat çeken Dr. Hakseven, "Kalp hastalıkları, hipertansiyon, tip 2 diyabet. Liste uzayıp gidiyor. Üstelik bazı kanser türleriyle olan ilişkisi de artık net bir şekilde ortaya konmuş durumda. Yani mesele sadece dış görünüş değil, doğrudan yaşam süresi ve sağlığın kendisi. Bir başka kritik nokta ise çocuklar. Eskiden ileri yaş hastalığı gibi görülen obezite, artık çocukluk çağında da karşımıza çıkıyor. Tabletler, telefonlar, hareketsiz oyunlar ve değişen beslenme alışkanlıkları, çocukları daha erken yaşta risk altına sokuyor. Obez bir çocuk, büyük olasılıkla obez bir yetişkin oluyor. Bu da sorunun sadece bugünü değil, geleceği de tehdit ettiğini gösteriyor" diye konuştu. Obezitenin bir de görünmeyen yüzünün psikolojik ve sosyal etkiler olduğunu kaydeden Dr. Hakseven, "Toplumda hâlâ ciddi bir damgalama söz konusu. Obez bireyler çoğu zaman önyargılarla karşılaşıyor. Bu da depresyon ve sosyal izolasyonu beraberinde getirebiliyor. Yani obezite yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir yük de taşıyor. Ekonomik boyutu da göz ardı edilemez. Artan sağlık harcamaları, iş gücü kaybı ve verimlilik düşüşü, obezitenin toplumlara getirdiği yükü katlayarak büyütüyor. Bu durum, sadece bireyin değil, tüm sistemin etkilendiği bir tabloyu ortaya koyuyor. Peki çözüm ne? Kısa ve net bir cevap vermek gerekirse tek bir çözüm yok. Çünkü sorun tek boyutlu değil. Elbette bireysel farkındalık önemli. Dengeli beslenme, düzenli hareket, yeterli uyku; bunlar işin temel taşları. Ancak bireyi suçlamak sorunu çözmüyor. Çünkü kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, yaşadığı çevre sağlıksızsa mücadele zorlaşıyor" şeklinde konuştu. Obeziteyle mücadelenin bireyin ötesinde bir yaklaşım gerektirdiğini söyleyen Dr. Hakseven, konuşmasını şöyle tamamladı: "Okullarda sağlıklı beslenme eğitimi, şehirlerde yürüyüş ve spor alanlarının artırılması, gıda politikalarının yeniden düzenlenmesi. Kısacası, sağlıklı seçimlerin kolay olduğu bir yaşam ortamı oluşturmak gerekiyor. Belki de en önemli değişim bakış açımızda olmalı. Obeziteyi bir tercih değil, bir sonuç olarak görmek. Modern yaşamın, ekonomik sistemlerin ve sosyal alışkanlıkların bir sonucu. Bu gerçeği kabul etmeden atılacak adımlar eksik kalacaktır. Sonuç olarak obezite sessiz ilerleyen ama etkisi yüksek bir salgın. Gürültü yapmıyor, ani krizler oluşturmuyor ama yavaş yavaş toplumun sağlığını aşındırıyor. Bu yüzden fark etmek, konuşmak ve harekete geçmek zorundayız. Bugün alınacak önlemler, yarının sağlık yükünü belirleyecektir. Obeziteyle mücadele yalnızca kilo vermek değil, sağlıklı bir toplum inşa etmek anlamına gelir. Çünkü mesele sadece kilo değil. Mesele, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz."
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:05
"Sessiz katil" hipertansiyona dikkat
Sivas Numune Hastanesi’nde Dahiliye Uzmanı olarak görev yapan Dr. Gülşah Altun, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen hipertansiyona ilişkin açıklamalarda bulundu. Hipertansiyonun erken tanı ve doğru tedaviyle kontrol altına alınabilen önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu belirten Altun, "Hipertansiyon yani yüksek tansiyon kanın damar duvarına uyguladığı basıncın normal değerlerin üzerinde olması durumudur. Belirtileri baş ağrısı, ense kökünde gerginlik, kulak çınlaması ve ara sıra burun kanaması olsa da genellikle tehlikeli boyutlara çıkmadan bulgu vermediği için ‘sessiz katil’ olarak tanımlarız" dedi. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı Toplumda her 3 kişiden birinin yüksek tansiyon hastası olduğunu söyleyen Altun, "Hipertansiyon 65 yaş üstü kişilerde ve kadınlarda yüzde 40 oranında görülmektedir. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı, eğer ailede kalp hastalığı ve diyabet varsa bu ölçümleri 30 yaşın üzerinde herkes senede bir yaptırmalıdır. Kronik böbrek hastalığının diyabetten sonraki ikinci en sık sebebi hipertansiyondur. Her 5 diyaliz hastasında birinin diyalize girme sebebi hipertansiyondur. Yine inme kalp krizi felç görme kayıplarının en sık sebebi hipertansiyondur" dedi. Günlük tuz tüketimi bir çay kaşığını geçmemelidir Hipertansiyonun sebeplerini sıralayan Altun, "Genetik yatkınlığın yanı sıra aşırı tuz tüketimi, fazla kilolu olma, hareketsiz yaşam, sigara ve alkol, kronik stres, diyabetik olma önemli sebeplerdir. Özellikle Türk toplumunda tuz tüketim oranı sağlıklı insanlara önerilen tuz tüketiminden 4 kat daha fazladır. Günlük tuz tüketimi toplamda 5 gram yani bir çay kaşığını geçmemelidir. Hipertansiyonun tedavisinde ise mutlaka düzenli hekim kontrolleri, verilen tedavinin geçici görülmeyip hastaların kendini iyi hissettiğinde dahi tedaviye devam etmesi çok kıymetlidir. Dünyada yıllık 10 milyon kişinin ölümünden doğrudan ya da dolaylı olarak hipertansiyon sorumludur" ifadelerine yer verdi. Düzenli fiziksel aktivite çok önemli Hastalıktan korunma yollarından bahseden Altun, "Hipertansiyondan korunmada sağlıklı yaşam alışkanlıkları kilit rol oynar. Özellikle tuz tüketime dikkat edilmesi, düzenli fiziksel aktivite, ideal kiloda kalabilme, mümkün olduğunca sigara alkol ve stresten uzak kalınması önemlidir. Sonuç olarak hipertansiyon erken tanı ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Toplumda farkındalığın artırılması ve düzenli sağlık kontrollerinin yaygınlaştırılması hipertansiyona bağlı ciddi komplikasyonların önlenmesinde büyük önem taşımaktadır" diyerek konuşmasını sonlandırdı.
Çok Okunan Kategori Haberleri
1
18 Mayıs 2026 Pazartesi- 10:35
Şeker sanıp yuttu, pil olduğu filmde ortaya çıktı: "Ölüme kadar götürebiliyor"
2
18 Mayıs 2026 Pazartesi- 11:37
"Eski akciğer ve karın filmleri skolyoz teşhisinde ipucu olabilir"
3
11 Mayıs 2026 Pazartesi- 17:28
Sağlık Bakanlığı: "(Hantavirüs) Şu ana kadar 5 kişide herhangi bir klinik belirti veya semptoma rastlanmamıştır"
4
18 Mayıs 2026 Pazartesi- 10:55
Silvan Devlet Hastanesi’nde endoskopi ve kolonoskopi hizmeti
5
16 Mayıs 2026 Cumartesi- 10:09
Başhekim Sarıkaya’dan, hipertansiyona karşı ‘sessiz katil’ uyarısı
11 Mayıs 2025 Pazar - 09:25
Ağızdaki bu belirti löseminin ilk işareti olabilir
Şiddetli diş eti büyümesi, kanayan diş etleri ve dişlerin sallanması, kötü ağız kokusu Çoğu zaman basit bir diş eti iltihabı zannedip geçiştiriyoruz. Uzman Diş Hekimi ve Ağız Diş Çene Cerrahı Prof. Dr. Birkan Taha Özkan, yeni bir araştırmanın çarpıcı sonuçlarına dikkat çekiyor: Şiddetli diş eti hiperplazisi (dişeti şişmesi), bazen akut miyeloid löseminin (AML) erken habercisi olabiliyor. Diş Eti Şişmesi Lösemik Hücrelerin İstilasından Kaynaklanıyor! Akut Miyeloid Lösemi (AML), yetişkinlerde en sık görülen akut lösemi türüdür. Kemik iliğinde anormal çoğalan beyaz kan hücreleri (lösemik hücreler), kemik iliğini istila ederek normal kan hücresi üretimini durdurur. AML’nin ağız içi belirtileri arasında, özellikle diş eti dokusunda belirgin hiperplazi (dişeti büyümesi) ve aşırı dişeti kanaması bulunuyor. Dişeti büyümesi yalnızca kötü ağız hijyen kaynaklı değil! Bilimsel araştırmalar ışığında, diş eti büyümesi şikâyetiyle başvuran 16.364 hasta arasında yapılan taramada, 117 kişide ciddi diş eti büyümesi saptandı. Daha da çarpıcısı, bu hastaların yüzde 1,7’sinde doğrudan AML tanısı kondu. Diş etlerinde anormal büyümenin, sadece iltihap veya kötü ağız hijyeninin sonucu olmadığını, bazen kan hücresi kanserinin ilk sessiz alarmı olabileceğini vurguladı. AML, özellikle 65 yaş üstünde görülme sıklığı artan, hayatı tehdit eden bir hematolojik malignite türü. Bu hastalıkta, kemik iliğinde normal kan hücresi üretimi durur ve yerini anormal lösemik hücrelere bırakır. Bu süreç ağızda, özellikle diş etlerinde büyüme, şiddetli kanama ve dişlerde gevşeme gibi erken belirtilerle kendini gösterebilir. Prof. Dr. Birkan Özkan bu konuda şöyle uyarıyor: "Diş eti büyümesi sadece diş taşı veya dişeti iltihap kaynaklı değildir. Bazı vakalarda, lösemik hücrelerin doğrudan diş etine yerleşmesiyle oluşan bir reaksiyondur. Bu durum, diş etlerinde şişmeye, aşırı kanamaya ve hatta dişlerin yerinden oynamasına sebep olabilir. Erken teşhis edilmediğinde ise hayatı tehdit eden sonuçlara yol açabilir." Çene kemiği erimesi ve diş kaybına dikkat! Dişlerin sallanmasının sadece diş kaybı anlamına gelmediği, diş etindeki lösemik infiltrasyon, zamanla çene kemiğine kadar ilerleyerek çene kemiğin yapısını da çökertiğini anlatan Prof. Dr. Birkan Özkan, bu hastalarda gözlemlenen kritik belirtileri şöyle sıraladı: "Diş etlerinde kırmızı-mor renkli, halka şeklinde şişlikler, en ufak dokunuşta bile durmayan dişeti kanamaları, inatçı hiç geçmeyen kötü ağız kokusu, dişlerde sallanma ve çene kemiğinde hızlı erime, ağız içinde tekrarlayan enfeksiyonlar ve iyileşmeyen yaralar. Bağışıklık sistemi zaten lösemi nedeniyle çökmüş durumdayken, ağız içi enfeksiyonlar vücudun tamamına yayılarak ölümcül sepsis (kan zehirlenmesi) riskini artırıyor. Bir başka deyişle, başlangıçta yalnızca bir diş eti kanaması gibi görülen durum, tedavi edilmezse tüm vücudu etkisi altına alarak geri dönüşü olmayan yıkımlara yol açıyor. AML, hızlı ilerleyen ve ölüm oranı çok yüksek bir kanser türüdür. Erken evrede teşhis edildiğinde kemoterapi ve kemik iliği nakli gibi yöntemlerle yaşam şansı artırılabilir. Ancak diş eti belirtileri gözden kaçırıldığında ve hastalık vücutta yaygınlaştığında, tedavi çoğunlukla işe yaramaz hale gelir. Bu nedenle diş etinde olağan dışı bir büyüme, kanama, renk değişikliği veya dişlerde anormal hareketlilik gözlemleyen herkesin mutlaka ileri tetkiklerden geçmesi gerekiyor. Basit Bir Diş Eti Kanaması Hayat Kurtarabilir Son olarak Prof. Dr. Birkan Taha Özkan’dan önemli hayati uyarılar; "Biz diş hekimleri için bir hastanın diş eti muayenesi, sadece diş sağlığını değil, genel sağlığı da koruma mücadelesidir. Diş eti büyümesi sıradan bir diş eti iltihabı gibi görünse bile, aslında vücuttaki kan hücrelerinin trajik bir değişiminin ilk habercisi olabilir. Aklınızda tutun: ağız, vücudun aynasıdır. Diş eti kanaması, şiddetli dişeti büyümesi, kötü ağız kokusu ve diş sallanması gibi belirtiler yalnızca ağız içi bir sorun değil; çoğu zaman sistemik bir hastalığın ilk belirtisidir. Bu yüzden dişlerinizi fırçalarken ya da aynada ağzınıza bakarken gördüğünüz her olağan dışı değişimi ciddiye alın veya detaylı düzenli diş hekimi muayenesi olun. Çünkü bazen küçük bir diş eti kanaması, hayatınızın kurtulmasına vesile olabilir."
11 Mayıs 2025 Pazar - 09:22
Makyaj yaparken göz sağlığınızdan olmayın
Yanlış ve bilinçsiz kozmetik ürün kullanmak ve makyajda hijyene dikkat etmemek, göz sağlığı açısından büyük risk oluşturuyor. Bilinçsiz göz makyajının alerji, göz enfeksiyonları ve tahrişe bağlı cilt hastalıkları gibi pek çok soruna yol açabildiğini ifade eden Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Şermin Ünal İpçioğlu, "Makyaj malzemeleri kişiye özel olmalıdır. Makyaj ürünleri açıldıktan sonra genellikle 3-4 ay içinde tüketilmelidir, aksi halde bakteriler oluşabilir. Göz makyajı yapılırken, eyeliner ve göz kalemi gibi ürünler gözün iç kısmına sürülmemelidir" dedi. Kozmetik ürün kullanımında pek çok hata yapıldığını ve bunlardan birinin de makyaj malzemelerinin başkalarıyla paylaşılması olduğunu söyleyen Medicana Bursa Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Şermin İpçioğlu, "Göz enfeksiyonu geçirmekte olan bir kişiye makyaj malzemenizi verirseniz, gözünüz enfeksiyon kapabilir. Mağazalarda veya ortak kullanım alanlarında bulunan deneme ürünleri de göz sağlığınızı tehdit edebilir. Her kozmetik ürünü gibi makyaj malzemelerinin de belirli bir kullanım süresi olduğuna dikkat edilmeli. Makyaj malzemeleri açıldıktan sonra belli bir süre içinde kullanılmalıdır. Bu süre genel olarak 3 ya da 4 ay olarak kabul edilmekle birlikte, makyaj malzemesinin özelliğine göre süre değişebilir. Kullanım süresi dolan malzeme bitmese bile atılmalıdır. Çünkü süresinden daha fazla kullanılan makyaj malzemelerinin hemen hemen hepsinde bakteri ürediği kanıtlanmıştır" diye konuştu. Gözdeki yağ bezleri tıkanabilir Makyaj malzemelerinde bulunan etkin ve koruyucu maddelerin alerjik bünyesi olan kişilerde göz alerjisine neden olabileceğini vurgulayan Op. Dr. Şermin Ünal İpçioğlu, şu bilgileri verdi; "Alerjik bir bünyeniz varsa ve birden çok kozmetik ürünü aldıysanız, bunları sırayla denemeli ve alerji yapmadığına emin olduğunuz ürünleri kullanmaya devam etmelisiniz. Kirpik diplerinde göz sınırlarını belirgin hale getirmek için eyeliner veya göz kalemi kullanırken, kirpiklerin göze yakın olan iç kısmına değil, dışına sürmeye dikkat etmelisiniz. Çünkü kirpiklerin göze yakın olan iç kenarlarında gözyaşına katkıda bulunan meibomian yağ bezleri bulunur. Bu bezler, makyaj yapılırken tıkanırsa gözyaşı kalitesizleşir ve gözde batma, yanma, kızarma gibi rahatsızlıklara sebep olabilir. Hatta göz kapağında arpacık gibi enfeksiyonlar gelişebilir. Rimel, kalem, far gibi göz makyajı ürünlerini uygularken, uygulama yönü gözden dışarıya (uzağa) doğru olmalıdır. Böylece ürünleri sürmek için kullandığınız fırça, kalem gibi araçların saydam tabakaya (kornea) batma inhtimali azalır. Makyaj yaparken bir ürün gözünüze batarsa önce bol suyla yıkamalı, gözde rahatsızlık devam ederse göz hekimine danışılmalıdır."
10 Mayıs 2025 Cumartesi - 20:01
Denizli sağlık için yürüdü
Denizli İl Sağlık Müdürlüğü ve Denizli İl Milli Eğitim Müdürlüğü işbirliğiyle 10 Mayıs Sağlık İçin Hareket Et Günü’nde toplumda sağlıklı yaşam alışkanlıklarını yaygınlaştırmak ve fiziksel aktivitenin önemine dikkat çekmek amacıyla yürüyüş düzenlendi. Ayrıca ‘İdeal Kilonu Öğren, Sağlıklı Yaşa’ ve ‘Sağlıklı Çocuk, Sağlıklı Gelecek’ projelerinin de startı verildi. 10 Mayıs Sağlık İçin Hareket Et Günü kapsamında Denizli’de düzenlenen yürüyüş etkinliği büyük bir katılımla gerçekleştirildi. Yenişehir Yürüyüş yolunda düzenlenen etkinliğe Denizli Valisi mer Faruk Coşkun, Pamukkale Kaymakamı Uğur Bulut, Merkezefendi Kaymakamı Abdullah Demir, İl Jandarma Komutanı Jandarma Kıdemli Albay Hıdır Ayçiçek, Denizli İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, Denizli İl Milli Eğitim Müdürü Emre Çalışkan, sağlık çalışanları, öğretmenler, öğrenciler ve çok sayıda vatandaş katıldı. Yürüyüş saat 11.00’de Denizli Valisi Ömer Faruk Coşkun’un startıyla başlarken, protokol üyeleri ve vatandaşlar birlikte yürüdü. Yürüyüşte fiziksel aktivitenin kalp sağlığı, ruhsal iyilik hali ve yaşam kalitesi üzerindeki olumlu etkilerine vurgu yapıldı. Yürüyüş sonrasında Denizli İl Sağlık Müdürlüğü tarafından kurulan bilgilendirme stantlarında fiziksel aktivite sağlıklı beslenme ve kronik hastalıklarla mücadele konusunda bilgilendirme yapılarak vatandaşlara broşür dağıtıldı. Katılımcılara sağlıklı atıştırmalıklar ve su ikram edildi. Tansiyon, boy-kilo ölçümü gibi sağlık taramaları da yapıldı. Denizli Valisi Ömer Faruk Coşkun, hareketsiz yaşam tarzının çağın en önemli sağlık sorunlarından birisi olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi: "Ülkemizde günlük yaşamda fiziksel aktivite düzeyini artırmak amacıyla Sağlık Bakanlığımız tarafından hedefler belirlenmiş ve toplumu fiziksel aktiviteye özendirmek için çalışmalar yürütülmektedir. Sağlık Bakanlığımız tarafından ülke genelinde en az 10 milyon vatandaşımıza ulaşılması hedeflenen ‘’İdeal Kilonu Öğren, Sağlıklı Yaşa’’ kampanyasıyla 10 Mayıs-10 Temmuz 2025 tarihleri arasında, ilimizde vatandaşlarımızın ölçümleri yapılarak toplumda fazla kiloluluk ve obezite ile mücadele konusunda farkındalık oluşturulması hedeflenmektedir. Yine Sağlık Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında 18 Nisan 2025 tarihinde imzalanan ‘Sağlıklı Çocuk, Sağlıklı Gelecek’ protokolü ile Türkiye genelinde ilkokul çağındaki çocuklara küçük yaşlardan itibaren sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazandırmak, çocukların sağlık konularındaki bilgi düzeylerini ve farkındalıklarını artırmak amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda bugün gerçekleştirdiğimiz yürüyüşle birlikte ilimizde bu projelerinin de startını vermiş bulunuyoruz. Tüm halkımızı kaliteli ve sağlıklı yaşam için hareketli yaşama davet ediyoruz"
10 Mayıs 2025 Cumartesi - 17:57
ESOGÜ Hastanesi’nde anneler günü kutlandı
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Sağlık, Uygulama ve Araştırma Hastanesi’nde yatan ve tedavi görmekte olan tüm anneler ve anne adaylarının günü kutlandı. Anneler Günü dolayısıyla hastane servislerindeki ziyaretlere, Başhekim Yardımcısı Prof. Dr. Pınar Yıldız, Hastane Başmüdürü Ayşe Kırcı, Sağlık Hizmetleri Müdürü Zeynep Akgözlü ve Hastane Halkla İlişkiler Sorumlusu Esin Gökalp’den oluşan ekip katıldı. Gerçekleştirilen ziyarette tebrik kartları takdim edilerek geçmiş olsun dilekleri iletildi ve güzel temennilerde bulunuldu. Ziyaretten duydukları memnuniyeti dile getiren anneler hastane yöneticilerine teşekkür ettiler.
10 Mayıs 2025 Cumartesi - 16:57
Uzmanı uyardı: "Annelerin ruh sağlığı, toplumsal bir meseledir"
Dr. Öğr. Üyesi Didem Bostan Bendaş, Anneler herhangi bir ruhsal sorun yaşadığı zaman bir profesyonel yardıma başvurabilmeleri gerektiğini ve bundan da çekinmemeleri gerektiğin söyledi. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi (SCÜ) Sağlık Hizmetleri Uygulama ve Araştırma Hastanesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nda görevli Dr. Öğr. Üyesi Didem Bostan Bendaş, ‘Anneler Günü’ dolayısıyla annelerin ruh sağlığına destek için yapılaması gerekenlere değindi. Annenin toplumdaki ve aile ortamındaki önemi ile ruh sağlıkları açısından ne gibi destekler beklediklerine değindi. Annelerin kendisine zaman ayırabilmesinin arkadaşları ve sevdiği kişilerle iletişim halinde olmasının, psikolojik olarak destekleyici olacağını ifade eden Bendaş, "Çocuk gelişimi üzerinde özellikle anne psikolojik olarak sağlıklıysa çocukların güvenli bağlanmasından önemli rol oynar" şeklinde konuştu. "Bir annenin kendini güçlü hissetmesi, sosyal yaşantısında mutlu olmasına neden olur" Bir annenin kendini güçlü hissetmesi, sosyal yaşantısında mutlu olmasına dengeli ilişkiler kurabilmesinde yardımcı olacağını belirten Bendaş, "Çocuk gelişimi üzerinde özellikle anne psikolojik olarak sağlıklıysa çocukların güvenli bağlanmasından önemli rol oynar. Duygusal olarak kendini güçlü hissetmesi, ilerdeki sosyal yaşantısında mutlu olması, dengeli ilişkiler kurabilmesi ve kendine güveninin olması noktasında oldukça önemlidir. Aile sağlığı açısından değerlendirdiğimizde ruh sağlığı yerinde olan bir anne sorumluluklarının farkına varıp yerine getirebildiğinden, aile içerisinde daha uyumlu ve dengeli oluyor. Bu yüzden aslında baktığımızda annelerin ruh sağlığı sadece bireysel olarak değerlendirilmeyip, toplumsal bir sağlık meselesi gibi de düşünülebilir" şeklinde konuştu. "Bir annenin eşiyle zorlandığı durumları paylaşması destekleyici olacaktır" Bir annenin zorlandığı bir sorunu eşiyle paylaşmasının, onun ruh sağlığı içinde destekleyici olacağını ifade eden Bendaş, "Annelik zorlu bir süreç ancak şunu unutmamak gerekiyor, annelikte mükemmeliyetçi olmadan her şeyin en iyisini yapmaya çalışmaktansa yeterince iyi annelik diye bir kavram var. Yeterince iyi anne olmak aslında elinden geldiğini yaptığını bilmek, annelerin ruhsal sağlığı için çok önemli. Anneler herhangi bir ruhsal sorun yaşadığı zaman bir profesyonel yardıma başvurabilmeli ve bundan çekinmemelidir. Maalesef çoğu birey profesyonel birisine başvurmayı zayıflık olarak görebiliyor. Diğer bir önemli nokta ise kendilerine zaman ayırabilmeleridir. Günde 15 dakikalık bir yürüyüş, arkadaşlarıyla iletişimde kalması, sevdiği aile bireyleriyle iletişimde olması ve eşiyle zorlandığı durumları paylaşması gerçekten anne için destekleyici olacaktır" dedi.
10 Mayıs 2025 Cumartesi - 16:51
Emeklilere sağlıklı yaşam desteği
Mersin’in Tarsus Belediyesi tarafından ’Sağlık İçin Hareket Et Günü’ dolayısıyla düzenlenen etkinlikte, emeklilere sağlıklı kalmanın yolları anlatıldı. Tarsus Belediyesi Emekli Evi’nde düzenlenen etkinlikte, fizyoterapist eşliğinde günlük aktivite egzersizleri gerçekleştirildi, sağlıklı ve dengeli beslenme konusunda katılımcılara bilgi verildi. Buluşma sayesinde emekliler hem hareket etti, hem de bilinçlendi. Fizyoterapist eşliğinde gerçekleştirilen egzersizlerle, katılımcıların aktif yaşam alışkanlıklarını güçlendirmeleri hedeflendi. Emekliler, kendi yaş gruplarına uygun olarak hazırlanmış hareketleri uygularken, hem eğlendi hem de sağlıklı kalmanın yollarını öğrendi. Etkinlikte ayrıca, belediyeye bağlı diyetisyen tarafından sağlıklı beslenme konusunda bilgilendirme yapıldı. Günlük yaşamda dikkat edilmesi gereken temel beslenme ilkeleri, yaşa bağlı besin ihtiyaçları ve su tüketiminin önemi gibi konularda paylaşımlarda bulunuldu.
10 Mayıs 2025 Cumartesi - 16:46
Başhekim Zor, yeni ek binayı denetledi
Niğde Ömer Halisdemir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Kürşad Ramazan Zor; hastanenin yeni ek binasında bulunan yetişkin ve çocuk acil servisleri ile yataklı servislerde denetim ve personel ziyareti gerçekleştirdi. Ziyaret sırasında servislerdeki sağlık çalışanlarıyla bir araya gelen Doç. Dr. Zor; personelin taleplerini dinleyerek bilgi aldı. Ayrıca servislerde tedavi gören hastaları da ziyaret eden Başhekim Zor, geçmiş olsun dileklerini ileterek hasta ve hasta yakınlarının temenni ve dileklerini dinledi. Gerçekleştirilen ziyarete Başhekim Yardımcısı Uzm. Dr. Abdullah Erol, İdari ve Mali İşler Müdürü Mesut Kartalkaya ve Sağlık Bakım Hizmetleri Müdürü Fuat Özdemir de eşlik etti. Başhekim Doç. Dr. Kürşad Ramazan Zor, sağlık hizmetlerinin niteliğini artırmak için çalışmaların devam edeceğini belirterek; hasta memnuniyetini ön planda tutarak, hastanenin daha etkin ve verimli hizmet sunması için gerekli çalışmaların sürdürüleceğini ifade etti.
10 Mayıs 2025 Cumartesi - 15:28
Eş dost tavsiyesiyle ilaç almak yerini, yapay zeka destekli sahte uzmanlara bıraktı
Toplumda sıklıkla görülen diyabet, yüksek tansiyon, obezite, metabolik sendrom, kolesterol ve damar kireçlenmesi gibi pek çok hastalık, aynı anda hem kalp hem böbreği olumsuz yönde etkileyerek, sağlık durumunun bozulmasına zemin oluşturuyor. Türk Böbrek Vakfı, Türk Kalp Vakfı ve Türk Nefroloji Derneği ‘Kardiyorenal Sendrom’ ve ilişkili sağlık sorunlarının risk faktörleri, belirtileri, korunma ve tedavilere dair halkı bilgilendirmek için ortak çalışmada buluştu. Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, "Türkiye dünyanın hatırı sayılır obez ülkelerinden biri haline geldi. Maalesef, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, obezite ve kronik böbrek hastalığı; adeta mahşerin dört atlısı gibi bizi kuşattı. Bir Akdeniz ülkesi olmamıza ve Akdeniz tipi beslenmenin ne kadar sağlıklı olduğunu bilmemize rağmen basit karbonhidrat ve tatlı ağırlıklı beslenmeden vazgeçemedik. Kötü alışkanlıklarımızın toplamı, sağlığımıza mal oluyor. Vücudumuz saat gibi çalışan, kusursuz bir mekanizmaya sahip. Ancak iç organlarımızdaki en ufak bir sorun, adeta bir domino taşı etkisi göstererek birbirini olumsuz etkiliyor. Bugün kalp ve böbrek sağlığı arasındaki kritik ilişkiye parmak basmak üzere bir araya geldik. Bundan sonraki süreçte de konuyla ilgili tüm detayları masaya yatıracak, sebep-sonuç ilişkisini, neler yapmamız gerektiğini ayrıntılarıyla ele alacağız" dedi. Erk, "Bugün dikkat çekmek istediğim bir diğer önemli konu da kişilerin maalesef hekim görüşü almadan, kulaktan dolma bilgilerle tedavilerine yön vermeleridir. Yakın zamana kadar eş dost tavsiyesiyle ilaç alan veya tıbben doğrulanmamış bitkisel ürünler kullananlardan bahsediyorduk. Bugün dijital medyanın ve yapay zekanın yükselişiyle birlikte, özellikle sosyal medyada takviyeler, ürünler, tedavi yöntemleri önerenleri görüyorum. Çok takipçili bu hesaplarda uzman olmayan kişilerin yapay zekadan destek alarak hazırladıkları videolar adeta bir uzman hekimmişçesine verdikleri tavsiyeler ve kontrolsüzce pazarladıkları bu ürünler, yazılan yorumlar ile ciddi anlamda tehlike içeriyor. Hatırlatmak istiyorum; uzman hekim haricinde size tavsiye edilen ilaçlar ve tedaviler tehlike arz etmektedir. İlaç kullanımında doz, kullandığınız diğer ilaçlar, eşlik eden hastalıklar, alerjileriniz gibi farklı değişkenler de uzmanınız tarafından değerlendirilmeli ve tedaviniz belirlenmelidir" dedi. Türk Nefroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Aydın Türkmen de, "Dünyada 700 milyon kronik böbrek hastası, 500 milyon da diyabet hastası olduğu biliniyor. 60 milyon civarında da kalp yetersizliği hastası olduğu tahmin ediliyor. Rakamlar korkutucu boyutlarda. Türkiye’de ise 2011-12 yıllarında yapmış olduğumuz tüm coğrafi bölgelerden örneklenme usulüne göre yapılan yaklaşık 10 bin hastayı içeren kronik böbrek hastalığı sıklığı yüzde 17. Her 6 kişiden 1’in de böbrek yetersizliği tespit etmek mümkün. İlerleyen dönemlerde de bu hastaların en ileri aşamaya gidip diyaliz ya da nakil ihtiyacı duymaları mümkün. Dolayısıyla çok yoğun bir hasta popülasyonu var. Bu hastalarla bağlantılı olabilecek diyabet sıklığı Türkiye’de yüzde 13-15 civarında. 6-7 kişiden birinde diyabet olduğunu varsaymak gerekiyor. Hipertansiyon sıklığı biraz daha fazla. O da erişkin popülasyonunda yüzde 32 civarında. Her 3 kişiden 1’inde hipertansiyon saptıyoruz. Bu rakamları bilerek konuşmak ve ileriye bakmak gerekiyor. Eğer bu hastalıkları tedavi etmezseniz sonuçları çok kötü oluyor. Birincisi devlete, Sağlık Bakanlığı’na çok büyük bir mali yük getiriyor. İkincisi de bu hastaların yaşam süreleri kısalabiliyor. 3 hastalıkta da son döneme ulaşılırsa diyaliz hastaları, kalp yetersizliği, kalp krizi, inme, felç gibi durumlar oluyor ve hastanın hayatı tehlikeye girmiş oluyor. Bu nedenle zamanında tespit edip önlemini alabilirsek mücadele edip ölüm oranını azaltmamız mümkün olur. Türkiye’de bu konularda yapacak çok şey var. Yararlılığı kanıtlanmış bazı ilaçlar yeni yeni kullanıma giriyor. Bazı ilaçlar izinle alınabiliyor fakat ilaçların etkinliğini gösteren kanıtlar arttıkça ilaçların geri ödemeye alınması ve hastalarımızın kullanması mümkün oluyor" dedi. Türkmen, "Türkiye’de her sene milyon nüfus başına 150 hasta diyalize gidiyor. Yaklaşık 11-12 bine yakın bir rakam. Diyalize giren hastalarımızın yaklaşık yüzde 10’unu kaybediyoruz. Özellikle kalp-damar hastalarını kaybediyoruz. 7-8 bin hasta diyalizde hayatını kaybediyor yerine 12-13 bin hasta giriyor. Bu durum da diyaliz hasta popülasyonu arttırmaktadır. Bir diyaliz hastasının devlete maliyeti senede genellikle 20-25 bin dolar arasıdır. Dolar olarak söylememizin nedeni ise kullandığımız sarf malzemelerin hepsi yurt dışından geliyor olması. Hastalığı 3-4 evrede yakalamamız gerekiyor. Bu hastaların tamamını nefrologlar görmüyor. Görse hastalıkların yönetimi çok kolay oluyor. Hastaların uzun süre diyalize ihtiyaçları olmadan takipleri mümkün olabiliyor. Onun için bu konularda ciddi düzenlemeler gerekiyor. Özellikle hipertansiyon ve diyabet bu bahsettiğim kronik böbrek yetersizliklerinin altındaki temel neden. Bu hastalıklar çok büyük bir kesimi ilgilendirdiği için erken tanınması lazım. Diyabetin ve hipertansiyonun bu kadar yoğun olduğu bir ülkede sık taramalar yapmak gerekiyor" dedi. Türk Kalp Vakfı Kardiyoloji Uzmanı Dr. Hüseyin Deniz Kılıç ise kardiyologların böbrek hastalıkları açısından yaşadığı zorluklardan söz etti. Dr. Kılıç, "Kronik böbrek hastalığı ve yetersizliği kardiyovasküler hastalıklar açısından büyük bir risk faktörü. Böbrek hastalığının ağırlığına göre kardiak risk 2 ila 4 kat arasında artıyor. Bizler kardiyolog olarak kronik böbrek yetersizliği olan hastalarda bir takım zorluklarla karşılaşıyoruz. Örneğin böbrek yetersizliği anemiye sebep oluyor. Anemi bizim açımızdan kalbin kasılma ve gevşeme fonksiyonlarını bozan bir durum. Bu da hastaların ileride kalp yetersizliği yaşamalarını tetikleyen bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Biz böbrek yetersizliği olan hastalarda koroner anjiyografi yapmaktan çekiniyoruz. Çünkü bizim kullandığımız kontrast maddeler, böbrek fonksiyon bozukluğu başlamış olan hastada böbrek tablosunun aniden bozulmasına neden oluyor. Bu nedenle çok zorda kalmadığımız sürece invaziv işlemlerden kaçınıyoruz. Özetle böbrek yetersizliği olan bir hastanın kardiyoloji kontrolü dikkat gerektiren zorlu bir süreç" dedi. Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Nadir Alpay da, "Kronik böbrek hastalıklarının yüzde 34’ü diyabet, yüzde 27’i hipertansiyon kaynaklı olarak yer almaktadır. Yani değerleri topladığımızda yüzde 55-60 oranında. Hipertansiyon ve diyabetin ülkemizdeki böbrek popülasyonuna sebep olduğunu biliyoruz. Bu oranlara bakarak bu iki hastalığın erken evrede ve etkin tedavi edilmesi ile kalp ve böbrek komplikasyonlarının önlediğini biliyoruz. Bu iki hasta grubunun erken dönemde tedavi edilmesi çok önemlidir. Şeker hastalığına bağlı böbrek hastalığı hem tip1 hem de tip 2 diyabet grubunda olmaktadır. Her iki grupta 15-20 yıllık süreçte toplamda yüzde 20-25 diyabet hastası böbrek yetersizliğine ilerlemektedir. Erken evredeki tedavilerde bütün amacımız hastanın böbrek yetmezliğinin son evreye yani diyalize gitmesini engellemektir. Çünkü bu aşamadaki sürecin 15-20 yıl gibi uzun bir zamanı vardır. 55-60 yaşlarındaki insanın diyaliz hastası olması var, 70-80’li yaşlara kadar iyi bir tedavi ile hiç diyaliz hastası olmaması var. Dolayısı ile erken evrenin önemi hastalar için son derece mühim" dedi. Alpay, "Ülkemizin tüm bölgelerinde yapılan bir çalışma var. Tuz tüketimi ortalama 16-18 gr civarında. Biz hipertansiyon hastalarında 2 gram tuzdan bahsediyoruz. Tuz tüketiminin tansiyon hastalığı ile ilişkisini biliyoruz. Şeker hastalığının da ilaçları ve tedavisi çok önemlidir. Böbreklerin etkilemesi ile ilgili hastalıklarda böbrekler son evreye gelene kadar vücutta hiçbir klinik bulgu vermeyebilir. Bu nedenle özellikle hipertansiyon ve diyabet hastalarının böbrek tutulumu açısından periyodik tarama yapılması gereklidir. Her tansiyon ve şeker hastasında kan tahlillerinin yanında idrar tahlili de yapılması çok önemlidir. Özellikle tek bir idrar tahlilinde kişinin böbrek hastası olup olmadığını, riskini söyleyebiliyoruz. Bu anlık verilen bir idrarda bakılan mikroalbumin testidir. Sonuç olarak hastalarımızı bu testlerle tarayarak böbrek yetmezliği durumu ve evresini tespit ediyoruz. Her tespit ettiğimiz evrede çok iyi ilaçlarımız var, tedavi ve takiple son evre olan evre 5’e gitmesini engelleyebiliyoruz" dedi.
10 Mayıs 2025 Cumartesi - 14:33
Yüksekova’da sağlık taraması için köy köy geziyorlar
HAKKARİ (İHA) – Hakkari’nin Yüksekova İlçe Sağlık Müdürlüğü ekipleri, mobil sağlık hizmetleri çerçevesinde köy köy dolaşarak, vatandaşları sağlık taramasından geçiriyor. Yüksekova İlçe Sağlık Müdürlüğü ekipleri, mobil sağlık hizmetleri çerçevesinde Köşkünü köyündeki vatandaşlarla bir araya geldi. Burada vatandaşların şeker ve tansiyon ölçümünü yapan ekipler; muayene, reçete yazımı gibi temel sağlık hizmetlerinin yanı sıra sağlık eğitimi, beslenme danışmanlığı ve sigara bırakma desteği konuşlarında da bilgilendirmelerde bulundu. Kırsal bölgelerde yaşayan vatandaşların sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştırmak amacıyla mobil sağlık hizmetlerinin düzenli olarak süreceğini belirten yetkililer, vatandaşların eğitimlere gösterdiği ilginin memnuniyet verici olduğunu söylediler. "Hedefimiz yerinde hizmetle toplum sağlığını güçlendirmek" Yüksekova İlçe Sağlık Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, "Mobil sağlık ekiplerimizle vatandaşlarımıza yerinde sağlık hizmeti sunmaya devam ediyoruz. Amacımız toplum sağlığını güçlendirmek ve sağlık hizmetini herkes için ulaşılabilir kılmaktır" denildi. Bu uygulama ile sağlık hizmetlerinin artık ayaklarına kadar geldiğini belirten vatandaşlar ise yetkililere teşekkür ettiler.
10 Mayıs 2025 Cumartesi - 13:23
Vücut dönüp kendine saldırıyor: Lupus hastalığı bu organları vuruyor
Bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırması sonucu ortaya çıkan lupus hastalığının özellikle cilt, göz ve iç organlar üzerinde belirtiler gösterdiğini ifade eden uzmanlar, lupus hastalığının etkileri ve tedavi yöntemleri hakkında önemli bilgiler verdi. Bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırması sonucu ortaya çıkan lupus hastalığı, vücudun birçok organını etkileyerek ciddi sağlık sorunlarına neden oluyor. Lupus, özellikle cilt, göz, kas iskelet sistemi ve iç organlarda ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yusuf Yıldırım, Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Balevi ve Romatoloji Uzmanı Prof. Dr. Meryem Can, lupus hastalığının cilt, göz ve iç organlarda oluşturduğu etkileri ve tedavi yöntemlerini anlatarak hastalığın çok yönlü tedavi gerektirdiğini vurguladı. Lupus hastalığı göz sağlığını da tehdit ediyor Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yusuf Yıldırım, lupus hastalığının göz sağlığı üzerinde ciddi etkiler oluşturabileceğine dikkat çekti. Lupusun gözün ön tarafından arka tarafına kadar pek çok bölgeyi etkileyebileceğini belirten Prof. Dr. Yıldırım, "Gözün yüzey kısmında kızarıklıkla seyreden tablolar ortaya çıkabilir. Bunun dışında yüzeyde bozulmalar ve kuru göz sendromu da lupusun neden olabileceği sorunlar arasındadır" dedi. Bazı hastalarda gözün iç tabakalarında tutulum olabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Yıldırım, özellikle retina ve görme siniri üzerinde tahribata yol açabileceğini ifade etti. Göz şikayetlerinde erken müdahale önemli Lupus hastalarında göz tutulumu meydana geldiğinde erken teşhisin büyük önem taşıdığını belirten Prof. Dr. Yıldırım, gözde batma, kızarıklık, ağrı veya görme kaybı yaşandığında mutlaka göz hekimine başvurulması gerektiğini söyledi. "Lupus hastalığının sistemik olarak kontrol altına alınması, göz tutulumu riskini de azaltır" diyen Prof. Dr. Yıldırım, göz sağlığını korumak adına düzenli göz muayenelerinin aksatılmaması gerektiğini vurguladı. Göz yüzeyi etkilenmişse gözyaşı damlaları kullanılabileceğini ifade eden Prof. Dr. Yıldırım, retinada veya görme sinirinde bir problem varsa immün modülatör tedavilerle hastalığın kontrol altına alınabileceğini belirtti. Lupus hastalığında cilt belirtileri ön planda Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nden Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Balevi, lupus hastalığının vücuttaki birçok sistemi etkileyebileceğini belirterek, özellikle deri üzerinde belirgin bulgular oluşturduğunu ifade etti. Hastalığın farklı evreleri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Balevi, "Lupusun akut döneminde burun üstünde başlayıp burun kenarlarına doğru yayılan kelebek kanadı şeklinde kızarıklık olabilir. Bununla birlikte yine aynı dönemde ağızda yaralar ve bazı hastalarda yaygın kızarık döküntüler meydana gelebilir. Bu dönemde ateş bulgusu ve sistemik tutulum daha çok beklenir. Subakut dönemde de vücutta mantar, sedef benzeri kızarık ve halkalar oluşuyor. Kronik dönemde de Discoidlupus denilen baş boyun bölgesi, güneş gören bölgelerde kızarık kahverengi, plaklar oluşuyor. Yüzde leke bırakabiliyor. Saçta kalıcı dökülme yapabiliyor. Deri altında yağ dokusunu iltihap yapıp, Özellikle bacak bölgesindeki deride şişlikler oluşturabiliyor. Elde, ayaklarda, soğuk havalarda tetiklenen kırmızı, pembe veya mor şişlikler oluşuyor. Daha nadir görülen form da intermittent formu. O da özellikle ultra büyü ile ışınlar ile daha doğrudan ilişkili olabilecek şekilde yuvarlak, kızarık halkalar oluşuyor. Lupus, fotosensitif bir hastalık. Güneşe karşı hassasiyeti oluşuyor. Mutlaka hastalığın güneş kremi kullanması gerekmektedir. Aksi takdirde atak geçirebilirler" diye konuştu. Tedavide lokal kortizonlu kremler veya da ilaçlar kullanılabileceğini belirten Prof. Dr. Balevi, lupus hastalığının küretif bir tedavisinin olmadığını ve multidisipliner yaklaşımla takip edilmesi gerektiğini vurguladı. Lupus hastalığı kadınlarda daha sık görülüyor Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nden Romatoloji Uzmanı Prof. Dr. Meryem Can, lupus hastalığının kronik iltihaplı romatizmal bir hastalık olduğunu belirterek, özellikle kadınlarda daha sık görüldüğünü ifade etti. Kadın erkek oranının yaklaşık 9’a 1 olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Can, "Lupus, bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırması sonucu ortaya çıkar. Bu nedenle vücutta iltihaplanma ve organ hasarları meydana gelir" dedi. Hastalığın en çok cilt, kas iskelet sistemi, akciğerler, kalp, beyin ve böbreklerde sorunlara yol açabileceğini belirten Prof. Dr. Can, lupus hastalığının ömür boyu sürebileceğini ancak etkin tedavi yöntemleriyle kontrol altına alınabileceğini kaydetti. Belirtiler ve tedavi yöntemleri Lupus hastalığında en sık karşılaşılan belirtilerin deri döküntüleri, saç dökülmesi, halsizlik ve yorgunluk olduğunu belirten Prof. Dr. Meryem Can, özellikle güneşe maruz kaldığında yüzde döküntülerin belirginleştiğini söyledi. Bazı hastalarda açıklanamayan düşükler ve kansızlık da görülebileceğini ifade eden Prof. Dr. Can, "Tedavi sürecinde düzenli olarak romatoloji uzmanına başvurulması çok önemlidir. Özellikle 15-40 yaş arasındaki kadınlarda daha sık rastlanmakla birlikte, her yaşta görülebilir. Lupus hastaları ömür boyu tedavi görmeli ve düzenli kontrollerini ihmal etmemelidir" diye konuştu.
10 Mayıs 2025 Cumartesi - 13:08
Etlik Şehir Hastanesi’nde ‘Ulusal Bütünleşik 2’nci Hemşirelik Ebelik Kongresi’ düzenlendi
Etlik Şehir Hastanesi Konferans Merkezi’nde ‘Ulusal Bütünleşik 2’nci Hemşirelik Ebelik Kongresi’ düzenlendi. Etlik Şehir Hastanesi Konferans Merkezi’nde 08-10 Mayıs tarihleri arasında ‘Ulusal Bütünleşik 2’nci Hemşirelik Ebelik Kongresi’ düzenlendi. Etkinlik, ‘Sağlık Hizmetlerinde Bütünleşik Bakım: Sağlıklı Geleceğe Bir Adım’ sloganıyla ikinci defa hemşireler ve ebeler için düzenlenen kongreye Ankara İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Ali Niyazi Kurtcebe, Etlik Şehir Hastanesi Koordinatör Başhekimi Doç. Dr. Mustafa Sırrı Kotanoğlu ve Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) Başkanı Prof. Dr. Ümit Kervan katıldı. Programda açılış gösterilerinin ardından açılış konuşmaları gerçekleştirildi. "Hemşireler cefakarca fedakarca ve özveriyle çalışıyorlar" Ankara İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Ali Niyazi Kurtcebe, açılmasının üzerinden henüz 3 yıl geçmemiş olan bir hastanede ikinci kongreyi yapıyor olmanın büyük bir mutluluk ve gurur vesilesi olduğunu kaydederek, "Bu kongreyi düzenleyen planlayan, emek harcayan tüm arkadaşlarımıza tek tek teşekkür ediyorum. Özellikle sağlık bakım hizmetleri ve onların ekibine, tüm destek hizmetlerine, koordinatör başhekimlik ekiplerine, tüm arkadaşlara şükranlarımı sunuyorum. Burada olmak benim için büyük bir mutluluk. Tabii konu hemşirelik ebelik olunca herkesin söyleyeceği çok şey var ama hiçbir şey bu söyleyeceklerimizin karşılığında onların verdiği emeklerin yerini tutmaz açıkçası. Arkadaşlarımız sahada, hastanede, aile sağlığı merkezlerinde, sağlıklı hayat merkezlerinde, birçok alanda cefakarca fedakarca ve özveriyle çalışıyorlar. Biz bunlara her zaman her yerde şahit oluyoruz" diye konuştu. "Hemşire ve ebeleri çok şey öğrendiğim insanlar olarak hatırlıyorum" Hemşirelerin ve ebelerin sahada ortak çalıştığını bu yüzden birbirinden bağımsız görülmemesi gerektiğini dile getiren Etlik Şehir Hastanesi Koordinatör Başhekimi Doç. Dr. Mustafa Sırrı Kotanoğlu ise "Şimdi, hemşirelik ve ebelik aslında burada bütünleşik yazmasının bir anlamı yok. Bu benim şahsi görüşüm. Zaten sahada, bir birileriyle çalışmalarıyla, birlikte çalışan, birbirileriyle hasbihal eden birbirleriyle bir şeyleri paylaşan, fedakarlıkları birlikte paylaşan iki meslek grubu gibi görünüyor. Fakat ben otuz beş yıllık, otuz dört yıllık hekimimi. Yüzlerce arkadaşım oldu ebe, hemşire kadrosundan. Hangisi ebe, hangisi hemşire hala bilmiyorum. Ben, onları hep böyle bir flu, ulaşılmaz, çok şey öğrendiğim insanlar olarak hatırlıyorum" ifadelerini kullandı. "‘İnsanı yaşat ki dünya yaşasın’ felsefesindeyiz" Sağlık alanlarına bakıldığında bu topraklarda Hipokrat’tan İbni Sina’ya, ilk Osmanlı hekimlerinden Cumhuriyet’in ilk hemşirelerine kadar, sağlık alanına yön vermiş kişilerin bu topraklarda yetiştiğini vurgulayan TÜSEB Başkanı Prof. Dr. Ümit Kervan, "Hepinizin kendi ecdadından temel bir felsefesi var, ‘İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın’ Bu felsefeyle bugün geldiğimiz noktada, biz artık Türkiye olarak Etlik Şehir Hastanesi gibi, Bilkent Şehir Hastanesi gibi, Cumhurbaşkanımızın ‘hayalim’ dediği hastanelerde, ‘İnsanı yaşat ki Devlet Yaşasın’ felsefesinin sınırının dışına çıktık. ‘İnsanı yaşat ki dünya yaşasın’ felsefesindeyiz. Bu felsefe doğrultusunda bugüne kadar hep hizmet üretiyorduk, hizmet veriyorduk. Ama birazda işin resmini değiştirmeye çalışıyoruz" açıklamasında bulundu.
10 Mayıs 2025 Cumartesi - 13:05
Erzurum’da "Beyin ölümü tespiti ve donör bakımı farkındalık" sempozyumu düzenlendi
Erzurum Şehir Hastanesinde "Beyin Ölümü Tespiti ve Donör Bakımı Farkındalık" sempozyumu" düzenlendi. Organ ve Doku Nakli Erzurum Bölge Koordinasyon Merkezince hastanenin konferans salonunda düzenlenen sempozyumda konuşan Sağlık Bakanlığı Doku, Organ Nakli ve Diyaliz Hizmetleri Daire Başkanı Doç. Dr. Erkan Ölçücüoğlu, Erzurum ve bölge insanın organ bağışı konusunda fedakar olduğunu belirterek, "Ülkemizde organ bekleyen çok hasta var, ve bu insanlara çözüm üretmemiz lazım. Kadavradan istediğimiz yere doğru gidemiyoruz, canlıdan daha fazla organ nakli yapılıyor" dedi. Ölçücüoğlu, kadavradan organ bağışına yoğunlaştıklarını ifade ederek, "Organ nakli nakil anlamında çok güçlü alt yapımız var ama biz hala canlıdan alıyoruz, ama tıbbın temel kuralının aksine canlıdan aldığımız sağlıklı kişiye zarar veriyoruz. Böbreği, karaciğeri sağlıklı kişiye hastanelerin en riskli alanında, ameliyathanede ’gel organlarını ver’ diyoruz. Şimdi böyle en riskli alanda yapılan işi mi tercih etmeliyiz, yoksa beyin ölümü gerçekleşmiş artık hayata dönmesi mümkün olmayan insanlardan mı organ alacağız." şeklinde konuştu. İl Sağlık Müdürü Gürsel Bedir de organ naklinin önemine değinerek, "Bir insanın başka bir insana verebileceği en önemli şey, en önemli hediye bir organdır. Bu inanılması güç bir olay ama bunu yapıyoruz. İnsanların hayatına dokunuyoruz, olağanüstü işler yapan kıymetli hocalarımıza da şükranlarımı sunuyorum. Vatandaşın bize vereceği destek, hayat kurtarmak üzerine sadece karar vermek. Bir insanı kurtarmak insanlığı kurtarmak gibi bir şeydir. Bir kişinin hayatına bile dokunmak bizim için paha biçilemez mutluluk duygusu." dedi. Hastane Başhekimi Doç. Dr. İbrahim Hakkı Tör de modern tıbbın, beyin ölümünü dönüşü olmayan bir durum olarak tanımladığını, bu tanının, sadece bilimsel bir süreç değil, aynı zamanda etik ve vicdani bir sorumluluğun da başlangıcı olduğunu ifade etti. Beyin ölümü tanısı konan her bireyin, aynı zamanda başka hayatlara umut olabilecek potansiyel bir organ donörü olduğunu anlatan Tör, şöyle devam etti: "Ülkemizde yılda yaklaşık 2 bin beyin ölümü bildirimi yapılmakta, ancak donör dönüşüm oranı ne yazık ki yüzde 25-30 seviyelerinde. Organ bağışı, yalnızca tıbbi bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki bir duruş, vicdani bir sorumluluk, toplumsal bir medeniyet göstergesidir. Her donör, birden fazla insana hayat olabilir. Her bağış, bir çocuğa annesini, bir babaya evladını, bir hastaya yeniden umudu verebilir. Bu dünyadan ayrılırken ardında sadece bir beden değil, bir iyilik zinciri bırakmak isteyenlerin adıdır bağışçılar. Bu zinciri biz ne kadar güçlendirirsek, milletimizin vicdanı o kadar yükselir." Sempozyum kapsamında, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Organ, Doku Nakli ve Diyaliz Hizmetleri Daire Başkanı Doç. Dr. Erkan Ölçücüoğlu, "Kadaverik donör temininde globaldeki yerimiz, neler yapılabilir?"; Atatürk Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazim Doğan "Beyin Ölümü Tanı Süreci Ve Donor Bakımı"; Atatürk Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Radyoloji Ana Bilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Fahri Aydın, "Beyin ölümü tespitinde radyolojik incelemeler"; SBÜ, Erzurum Tıp Fakültesi, Psikiyatri Ana Bilim Dalı Doç Dr. Sertaç Zengil, "Beyin ölümü tespiti sonrası aile görüşmesi"; ve Organ ve Doku Nakli Erzurum Bölge Koordinasyon Merkezi sorumlusu Uz. Dr. Abdullah Can "Erzurum BKM yapılanma ve faaliyetleri" konusunda sunum yaptı.
Daha Fazla Yükle
GERİ BİLDİRİM
Geliştirme sürecine katkıda bulunmak için lütfen sitede karşılaştığınız hataları bize bildirin.
Gönder