SAĞLIK
Ağrıya "nokta atışı" tedavi 26 Nisan 2026 Pazar - 09:42:18 Kocaeli’deki Büyük Anadolu Hastanesi Darıca’da uygulanmaya başlanan "görüntüleme eşliğinde enjeksiyon" yöntemi, kas ve iskelet sistemi ağrılarında hedefe yönelik tedavi imkanıyla hem güvenliği hem de başarı oranını artırıyor. Kas-iskelet sistemi ağrıları, günlük yaşamda en sık karşılaşılan sağlık sorunları arasında yer alırken, modern tıp uygulamaları bu ağrılara yönelik daha etkili çözümler sunuyor. Büyük Anadolu Hastaneleri’nde uygulanan görüntüleme eşliğinde enjeksiyon tedavileri, ağrının kaynağına doğrudan müdahale edilmesini sağlıyor. Darıca Büyük Anadolu Hastanesi’nden Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Bahtiyar Bahtiyarov, geçmişte enjeksiyonların çoğunlukla anatomik işaretlere göre "körlemesine" yapıldığını belirterek, bu durumun hem etkinliği azalttığını hem de riskleri artırabildiğini ifade etti. Ultrasonografi ve skopi (röntgen eşliğinde görüntüleme) sayesinde hedef dokunun doğrudan görüntülenebildiğini vurgulayan Bahtiyarov, iğnenin doğru noktaya yönlendirilmesiyle tedavi başarısının arttığını söyledi. "Komplikasyon riskinin azalıyor" Görüntüleme eşliğinde yapılan enjeksiyonların, özellikle omurga çevresinde güvenli bir uygulama sunduğunu kaydeden Bahtiyarov, "Bu yöntemle sinir, damar ve diğer kritik yapılardan kaçınmak mümkün hale geliyor. Bu sayede komplikasyon riski azalırken, özellikle omurga çevresinde daha güvenli bir tedavi süreci sağlanıyor. İlacın doğrudan sorunlu bölgeye verilmesiyle tedaviye alınan yanıt güçleniyor. Sinir sıkışmaları, bel ve boyun fıtıkları ile eklem içi problemlerde bu fark çok daha belirgin hissediliyor" dedi. "Bel ve boyun bölgesinde yüksek doğruluk sağlıyor" Bahtiyarov, hedefli enjeksiyonların sadece tedavi değil, tanı açısından da büyük katkı sunduğunu aktardı. Bu yöntemle ağrının kaynağının daha net anlaşılarak gereksiz tedavilerin önüne geçilebildiğini belirten Bahtiyarov, teknik farklılıklara ilişkin şunları kaydetti: "Ultrasonografi, kas, tendon ve yüzeysel sinirlerin görüntülenmesinde önemli avantajlar sağlıyor. Radyasyon içermemesi, gerçek zamanlı görüntü sunması ve dinamik değerlendirme imkanı sunması nedeniyle güvenli bir yöntem olarak öne çıkıyor. Skopi ise daha çok omurga çevresi enjeksiyonlarda tercih ediliyor. İğnenin kemik yapılar arasındaki ilerleyişini net şekilde göstermesi, özellikle bel ve boyun bölgesinde yüksek doğruluk sağlıyor." "Deneme-yanıltma" dönemi sona erdi Tedavide teknolojinin yanı sıra deneyimin de belirleyici rol oynadığını vurgulayan Bahtiyarov, "Sonuç olarak kas-iskelet sistemi ağrılarında artık ’deneme-yanılma’ yaklaşımından uzaklaşıldı. Daha planlı ve hedef odaklı yöntemler öne çıktı. Ağrıyı sadece bastırmak yerine, doğru noktaya yapılan müdahale ile etkili sonuçlar alıyoruz. Bazen fark, sadece birkaç milimetre oluyor" ifadelerini kullandı.
26 Nisan 2026 Pazar - 09:23 Akdeniz’de ilk olma özelliği taşıyan Faz-1 klinik araştırma merkezi açıldı Akdeniz Bölgesi’nde ilk olma özelliği taşıyan Faz-1 Klinik Araştırma Merkezi hizmete açıldı. Merkezde, yeni geliştirilen ilaçların faz-1 çalışmaları gerçekleştirilecek. Memorial Antalya Hastanesi Merkez koordinatörü ve Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Fatih Demirkan, Faz-1 çalışmalarının yalnızca belirli bir branşla sınırlı olmadığını belirterek, "Onkoloji, kardiyoloji, nöroloji, immünoloji ve diğer bilim dallarında da Faz-1 çalışmaları yürütülecek" dedi. Tüm dalları kapsayan araştırmalar Akdeniz Bölgesi’nde ilk kez Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılan merkezin geniş kapsamlı araştırmalara ev sahipliği yapacağını ifade eden Prof. Dr. Demirkan, "Bölümüm hematoloji olmasına rağmen yalnızca bu alanla sınırlı kalmayacağız. Tüm branşlarda Faz-1 araştırmaları yapılacak" diye konuştu. İlaçların güvenliği ve dozu belirleniyor Faz-1 çalışmalarının temel amacının ilaçların güvenliği ve uygun dozunun belirlenmesi olduğunu vurgulayan Demirkan, şu bilgileri paylaştı: "Faz-1 çalışmaları, ilaçların yan etkilerinin değerlendirildiği ve en uygun dozun seçildiği ilk aşamadır. Bu süreç başarıyla tamamlanırsa Faz-2 ve Faz-3 aşamalarına geçilir. Faz-1 çalışmaları genellikle 60-80 gönüllü ile sınırlıdır" Demirkan, ileri aşamalarda hasta sayısının arttığını ve özellikle Faz-3 çalışmalarında 600 ila 1000 kişilik geniş ve uluslararası katılımlı gruplarla araştırmalar yapıldığını kaydetti. "Sağlıklı ve hasta gönüllüler katılabilecek" Çalışmalara hem sağlıklı bireylerin hem de tedavi seçeneklerini tüketmiş hastaların dahil olabileceğini belirten Demirkan, "Kanser hastalarında yeni geliştirilen ilaçlar ilk kez bu aşamada uygulanabilir" ifadelerini kullandı. Ayrıca gönüllülerin çalışmalara katılımı için yazılı onaylarının alınmasının zorunlu olduğu ve istedikleri zaman araştırmadan ayrılabilecekleri bildirildi. "Faz çalışmaları akademik açıdan en üst düzeyde" Faz çalışmalarının bilimsel açıdan önemine değinen Demirkan, "Bu merkezler inovasyona en yakın yerlerdir. Hastalar yeni tedavilere erken erişim imkanı bulur. Aynı zamanda akademik çalışmaların en üst düzeyde yürütüldüğü alanlardır" dedi. Klinik araştırmalar sayesinde birçok hastalıkta yaşam süresinin önemli ölçüde arttığını vurgulayan Demirkan, "Bazı hastalıklarda 1-2 yıl olan yaşam süresi 9-10 yılın üzerine çıkmış, hatta tam şifa sağlanan durumlar görülmüştür" diye konuştu. "Klinik araştırmaların yüzde 80’i dört alanda" Dünya genelinde klinik araştırmaların büyük bölümünün belirli alanlarda yoğunlaştığını belirten Demirkan, "Hematoloji ve onkoloji, immünoloji, nöroloji ve kardiyoloji hastalıkları klinik araştırmaların yaklaşık yüzde 80’ini oluşturuyor. Bu alanlarda yeni bulunan ilaçların Faz- 1 çalışmalarını bu merkezde yapmayı planlıyoruz" dedi. Dr. Demirkan, Faz-1 çalışmalarında gönüllülerin klinik çalışmalara katılımı için yazılı onaylarının alınması gerektiğini, ayrıca istedikleri zaman çalışmadan ayrılabileceklerini de sözlerime ekledi.
26 Nisan 2026 Pazar - 09:18 Türk Tıbbi Onkoloji Kongresi Antalya’da düzenlendi: Onkologlardan kemoterapi mesajı Türk Tıbbi Onkoloji Derneği tarafından Antalya’da düzenlenen 13. Türk Tıbbi Onkoloji Kongresi’nde kanser tedavisindeki son gelişmeler, immünoterapi, hedefe yönelik tedaviler, mRNA aşıları, yapay zekanın sağlıkta kullanımı ve kanserden korunma yolları ele alındı. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nuri Karadurmuş, kemoterapinin kanser tedavisindeki yerini koruduğuna dikkat çekerek, "Kemoterapi gerçekten bir öcü değil, yeniliklerin bile yeniden doğurduğu çok önemli bir tedavi ajanı, ezeli ve ebedi bir partner" dedi. Derneğin Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Karabulut ise, "Kanser eşittir ölüm değil. İkincisi, ’kemoterapi süründürür’ algısı da doğru değil. Artık kanser kemoterapileri de hastaları süründürmüyor. Hastalarımız sosyal ortamlarında kendi hayatlarını yaşayabiliyorlar" ifadelerini kullandı. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği tarafından bu yıl 13’üncüsü düzenlenen "Türk Tıbbi Onkoloji Kongresi", Antalya’nın Serik ilçesi Belek Turizm Merkezi’nde gerçekleştirildi. Yaklaşık bin 500 katılımcının yer aldığı kongrede, 60 bilimsel oturumda, 11’i yurt dışından olmak üzere toplam 355 oturum başkanı ve konuşmacı yer aldı. Kongre kapsamında 8 uydu sempozyumu düzenlenirken, 8 oturumda 91 sözel bildiri ve 107 poster bildiri sunuldu. Kongre dolayısıyla Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nuri Karadurmuş, Derneğin Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Karabulut, Yönetim Kurulu Üyeleri Prof. Dr. Mehmet Ali Nahit Şendur ve Prof. Dr. Gökşen İnanç İmamoğlu basın toplantısı düzenledi. "Ülkemizde her yıl 250 bin kişi kanser tanısı alıyor" Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nuri Karadurmuş, Türkiye’de her yıl yaklaşık 250 bin kişinin kanser tanısı aldığını, 25 bine yakın kişinin de aynı tanı nedeniyle yaşamını yitirdiğini belirtti. Kanser tanısının hasta ve yakınları için ağır bir süreç olduğunu vurgulayan Karadurmuş, onkoloji alanında ise önemli gelişmeler yaşandığını ifade etti. Karadurmuş, "Ülkemizde her yıl 250 bin insanımız kanser tanısı alıyor. Ne yazık ki 25 bine yakını da aynı tanı nedeniyle hayatını kaybediyor. Dolayısıyla çok dinamik bir süreç. Erken dönemde bile kanser tanısını duymak hastamızın ve hasta yakınlarının dünyasını alt üst edebiliyor. Ama bir yandan sevindirici olan şu ki, onkoloji dünyasında, özellikle tıbbi onkoloji camiasında çok önemli dinamik gelişmeler var" dedi. Tedavi seçeneklerinin artık yalnızca klasik yöntemlerle sınırlı olmadığını kaydeden Karadurmuş, kemoterapinin yanı sıra immünoterapiler, hedefe yönelik akıllı ilaçlar ve antikor-ilaç konjugatlarıyla kanser tedavisinde daha uzun sağ kalım sürelerine ulaşıldığını belirtti. "Kemoterapi kanser savaşında çok önemli bir partnerimiz" Kanser tedavisinde kemoterapinin önemini koruduğunu vurgulayan Prof. Dr. Karadurmuş, yeni tedavi seçeneklerinin kemoterapiyi dışlamadığını, aksine birçok durumda tedavi başarısını artırmak için birlikte kullanıldığını söyledi. Karadurmuş, "Tedaviler artık kemoterapilerin hala ezeli ve ebedi dost olduğunu gösterirken, immünoterapiler, akıllı hedefleyici ilaç dediğimiz haplar ve antikor-ilaç konjugatları dediğimiz kemoterapi ile akıllı ilaçların kombinasyonuna kadar yansıyan çok önemli gelişmeleri ve uzamış sağ kalımları beraberinde getirdi" ifadelerini kullandı. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği’nin bin 359 üyesiyle hastalara hizmet verdiğini belirten Karadurmuş, tıbbi onkologların tanıdan tedavi sürecine, yan etkilerin yönetiminden beslenmeye, yaşam kalitesinden hastalığın son evresine kadar hastaların yanında olduğunu dile getirdi. Kongrenin 22-26 Nisan tarihleri arasında düzenlendiğini kaydeden Karadurmuş, "3 ana salon, toplamda 6 salonda, 60 büyük oturum, 315 ulusal ve 11 uluslararası konuşmacıyla kongremizi gerçekleştiriyoruz. Kongremizde 91 sözel bildiri sunuluyor. Bunların arasında kanser hastalarının tedavisinde ufuk açacak, çığır açacak projeler de yer alıyor" diye konuştu. "İmmünoterapiler uyuyan lenfositleri uyandırıyor" Kanser tedavisindeki en önemli gelişmelerden birinin immünoterapi olduğunu belirten Karadurmuş, bu tedavilerin halk arasında çoğu zaman "akıllı ilaç" olarak bilindiğini, ancak immünoterapilerin serum şeklinde uygulandığını ifade etti. Karadurmuş, immünoterapilerin bağışıklık sistemini kanser hücrelerine karşı harekete geçirdiğini belirterek, "Hastalarımızın aklında hep ’akıllı ilaç mı hocam’ sorusu oluyor. İmmünoterapiler aslında akıllı serumlar. Aynı kemoterapi gibi serum şeklinde veriliyor. Vücudumuzun savaşan lenfositlerinin kanserde uyuduğunu, yeterince yanıt veremediğini kabul ediyoruz. İşte bu uyuyan lenfositleri uyandıran, ’vücudunda düşman var, bu düşmana yeniden savaş aç ve vücudu kurtar’ denilen tedavilerdir" dedi. İmmünoterapilerin Sağlık Bakanlığı, SGK geri ödeme sistemi ve Türk Tıbbi Onkoloji Derneği’nin katkılarıyla bugün 5 farklı ajanla 25 kanser türünde geri ödeme kapsamında olduğunu aktaran Karadurmuş, akciğer, meme, böbrek, cilt, kalın bağırsak, mide ve yemek borusu kanserlerinde bu tedavilerin kullanılabildiğini söyledi. "İmmünoterapi önemli ama tek başına kesin çözüm değil" İmmünoterapilerin yaşam kalitesi açısından hastalara konfor sağladığını belirten Karadurmuş, tedavi sürelerinin yaklaşık 45-50 dakika olduğunu, saç dökülmesine yol açmadığını, bulantı ve yorgunluk gibi etkilerin ise nadir görüldüğünü dile getirdi. Buna rağmen kanserin direnç geliştirebilen bir hastalık olduğuna dikkat çeken Karadurmuş, "İmmünoterapi çok iyi ama net bir çözüm mü, hala henüz değil. Kanserle mücadelede başarılıyız ama yeni tedavi ajanlarına da ihtiyacımız var. Aslında bu yenilikçi gelişmeler bile geçmişin hakkını verdi. İmmünoterapiyle ya da akıllı haplarla direnç geliştiğinde, yanına kemoterapi eklediğinizde bu direnci yenebiliyorsunuz. Bu da kemoterapinin kanser tedavisi tarihinde neden kalıcı bir yeri olacağının kanıtı oldu. Kemoterapi gerçekten bir öcü değil. Yeniliklerin bile yeniden doğurduğu çok önemli bir tedavi ajanı, ezeli ve ebedi bir partner. Kanser savaşında bizim çok önemli bir partnerimiz. Bunu göstermiş olduk" dedi. "Kanserde 5 yıllık yaşam süresi ikiye katlanıyor" Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Nahit Şendur, kanser tedavisinde son yıllarda yaşanan gelişmelerin baş döndürücü olduğunu belirtti. Hedefe yönelik tedavilerle başlayan başarının immünoterapilerle daha da ileri taşındığını kaydeden Şendur, araştırmaların devam ettiğini ve her zaman daha iyisinin mümkün olduğunu söyledi. Şendur, "Kanserde son yıllardaki gelişmeler baş döndürücü. Özellikle hedefli tedavilerle başlayan, kemoterapiden sonraki başarı immünoterapilerle tartışıldı. Ama araştırma devam ediyor. Çünkü her zaman bir adım ötesi için çaba sarf ediyoruz. Daha iyisi hep mümkün. Son zamanlarda yapılan çalışmalar gösterdi ki kanserde 5 yıllık yaşam net olarak ikiye katlanıyor. Son 30 yıla baktığınız zaman hem dünyada hem ülkemizde gerçekten bir farkındalık oluştu. Artık hastalarımız başarılı tedavilerle, kişiye özel tedavilerle daha uzun yaşıyor" diye konuştu. "mRNA aşıları immünoterapilerle birlikte umut verici sonuçlar veriyor" Kanser tedavisinde mRNA aşılarının da önemli bir araştırma alanı haline geldiğini aktaran Şendur, bu tedavilerin özellikle immünoterapilerle birlikte kullanımında olumlu sonuçların görüldüğünü belirtti. İlk çalışmaların cilt kanseriyle başladığını, bugün akciğer kanseri ve böbrek tümörleri dahil birçok kanser türünde umut verici sonuçların gündeme geldiğini kaydetti. Şendur, "mRNA aşıları gerek tek başına gerekse immünoterapilerle kombine kullanıldığında ilk çalışma sonuçlarının pozitif olduğunu söyleyebilirim. İlk etapta cilt kanseriyle başlayan bu yarış, bugün akciğer kanseri, böbrek tümörü ve birçok kanserde gerçekten de çığır açacak gibi görünüyor" dedi. Henüz bu tedavilerin yaygın kullanıma girmediğini belirten Şendur, "Yakın zamanda, 2-4 yıl sonra kemoterapisiz bir hasta grubunu mRNA aşılarıyla ya tek başına ya da immünoterapilerle tedavi edeceğimizi göreceğiz. Onun için onkoloji hekimleriyle, onkoloji uzmanlarınızla hep irtibatta kalın" ifadelerini kullandı. "Kemoterapi bizim her zaman tedavi mücadelesindeki en büyük dostumuz" Kemoterapinin tedavi planlamasında hala önemli bir yere sahip olduğunu belirten Şendur, bu yöntemin yeni nesil tedavilerle birlikte farklı şekillerde kullanılabildiğini söyledi. Antikor-ilaç konjugatlarının, kemoterapinin daha hedefli ve daha az sistemik yan etkiyle uygulanmasına imkan sağladığını belirten Şendur, "Kemoterapi bizim her zaman tedavi mücadelesindeki en büyük dostumuz. Onu farklı şekillerde entegre ederek, antikor-ilaç konjugatlarıyla, teknolojiyle beraber yeni nesil hedefli tedavilerle birleştirerek kullanacağız" dedi. İmmünoterapinin her hasta için uygun olmadığının altını çizen Şendur, "İmmünoterapi tabii ki her hasta için uygun değil. Ama immünoterapinin mantığına baktığımız zaman kişinin kendi savunma sistemini hazırlayarak kanser mücadelesinde rol oynamasını ön planda tuttuğunu görüyoruz. Kemoterapi ile beraber kullanıldığında kemoterapinin etkisini artırıyor. Tek başına kullanıldığında ise bir grup hastada gerçekten çok büyük etki ediyor" ifadelerini kullandı. "Doğru tedavi, doğru zamanda, doğru ellerde verilmeli" Yenilikçi tedavilerle ileri evre kanserlerde dahi uzun sağ kalımın mümkün hale geldiğini belirten Şendur, cilt kanserinde bazı hastalarda şifanın mümkün olduğunu, akciğer kanserinde ise çok uzun sağ kalım sürelerine ulaşıldığını söyledi. Şendur, "Bugün cilt kanserinde evre 4 olsa bile şifa mümkün. Akciğer kanserinde şifa demesek de çok uzun sağ kalım mümkün. Özellikle PD-L1 değeri yüzde 50 ve üzerindeki hastaların dörtte biri artık 8 yılı geçen sağ kalıma sahip. Metastatik melanomda 10 yıllık sağ kalım yüzde 50. İleri evrede bir kanser tanısı alındığında üzülüyoruz ama yenilikçi tedavilerle, doğru ellerde çok uzun sağ kalım ve hatta şifa da mümkün diyebiliriz" diye konuştu. Pankreas kanserinde immünoterapinin yalnızca seçilmiş hasta gruplarında kullanılabildiğini belirten Şendur, "Pankreas kanserinde bugün için seçilmiş hastada immünoterapiyi kullanabiliyoruz ama büyük çoğunluğunda immünoterapi etki etmiyor. O yüzden mutlaka tıbbi onkolojinin uzmanlığında, multidisipliner ekip olarak hastalara en doğru tedaviyi vermek için çaba sarf ediyoruz" dedi. Gen testlerinin de tedavilere entegre edildiğini kaydeden Şendur, tümör agnostik tedavilerin son dönemin önemli başarılarından biri olduğunu ifade ederek, "Bir gen haritasındaki, bir yolaktaki anormallik hangi tümörde olursa olsun ona yönelik verdiğimiz ilaç tüm tümörlerde etkili olabiliyor. Bu da son zamanlardaki en büyük başarılarımızdan biri" dedi. "Yapay zeka sağlıkta kullanılmalı ama tedavi kararının yerine geçmemeli" Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Karabulut ise kanser hastalarının sağlık süreçlerinde yapay zekayı kullanırken dikkatli olması gerektiğini söyledi. Yapay zekanın tanı ve tedavi süreçlerinde destekleyici olarak kullanılabildiğini belirten Karabulut, hastaların yalnızca yapay zeka ya da internet kaynaklı bilgilerle tedavi kararı vermemesi gerektiğini vurguladı. Karabulut, "Sağlığınızı yönetmek için yapay zekayı kullanmamanızı tavsiye ederim. Bizim işimiz, gücümüz kanser hastaları. Onlarla beraber yol haritası çiziyoruz, sevinçlerimizi yaşıyoruz, üzüntülerimizi yaşıyoruz. Onların faydasına olabilecek herhangi bir şey varsa, akademik unvana sahip bizler en ufak tereddüt etmeden mutlaka yaparız" dedi. Bitkisel tedaviler ve alternatif yöntemler konusunda hekimlerin tüm seçenekleri bilimsel açıdan değerlendirdiğini belirten Karabulut, "Biz karşı çıkmıyoruz; güvenli değildir diyoruz. İkisi arasında çok büyük bir fark var. Bir şeyin güvenli olduğunu göstermek zorundasınız, etkin olduğunu göstermek kadar. Çünkü biz Hipokrat yemininden önce başka bir ilkeyi benimseriz: Önce zarar verme" ifadelerini kullandı. "Her hasta kendi hikayesini yazıyor" Yapay zekanın radyoloji gibi teşhise dair alanlarda hekim hatalarını azaltmak, gözden kaçabilecek küçük ayrıntıları yakalamak için kullanılabildiğini belirten Karabulut, buna rağmen en gelişmiş yapay zeka sistemlerinde bile hatalar olabileceğini söyledi. Karabulut, "Yapay zekayı biz destekliyoruz, kendi günlük pratiğimize alıyoruz. Ama her hasta kendi hikayesini yazıyor. Yapay zeka bir modelleme ile size fikir verebilir ama hastanın hikayesinin sonuç kısmını veremez. Kulaktan dolma bilgilerle gelmeyin. Şundan duydum, bundan duydum bilgileri ya da televizyonlarda bir takım paralar verilerek çıkılan programlarda yapılan, bilgiye ve bilime uygun olmayan yayınlar hastaları yanlış yönlendirebiliyor. Ne yaparsak yapalım, yapay zeka dahil olmak üzere her hasta kendi hikayesini yazıyor" ifadelerini kullandı. "Yapay zeka hata yapabiliyor, hastanın vakti olmayabilir" Yapay zekanın yanlış bilgi verebildiğini pratikte de gördüklerini belirten Karabulut, bazı hastaların tetkiklerini yapay zekaya yorumlatıp korkuyla hekime başvurduğunu söyledi. Karabulut, "Birkaç veriyi giriyoruz, yapay zeka yanlış bilgi veriyor. ’Bu böyle değil’ dediğimizde ’özür dilerim, veri tabanımı güncelliyorum’ diyor. Ama hastanın veri tabanını güncelleyecek vakti olmayabiliyor" diye konuştu. Yapay zekanın tanı, tedavi algoritmalarının belirlenmesi ve erken teşhis alanlarında kullanılabileceğini belirten Karabulut, beyin tümörü, akciğer nodülleri ve mamografilerde önemli gelişmeler olduğunu ancak hasta yönetiminin doğrudan yapay zekaya bırakılmaması gerektiğini ifade etti. "Hala günlük pratiğimizde majör tedavimiz kemoterapi" Kemoterapinin günümüzde hala kanser tedavisinin ana unsurlarından biri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Karabulut, immünoterapi, biyolojik ajanlar ve ağızdan kullanılan akıllı ilaçlara rağmen kemoterapinin önemini koruduğunu söyledi. Karabulut, "Hala günlük pratiğimizde bizim majör tedavimiz kemoterapi. Biz günlük hayatımızda immünoterapilere, biyolojik ajan dediğimiz damardan uygulanan akıllı serumlara ya da ağızdan kullanılan haplara geçtiğimiz dönemi çok canlı yaşadık. Eskiden sadece ’ömrünü biraz uzatabilir miyim’ diye başlayan hikaye, hastalığı kronikleştirme hevesine kadar gelmişti. Şimdi birçok tedavide hayal etmeden öteye geçtik" dedi. Kemoterapinin toplumda yanlış algılandığını belirten Karabulut, "Biz hala kemoterapiyi günlük hayatımızda çok yoğun kullanıyoruz. Kemoterapiyi bir kenara da atmayalım. Geçmişinden ders almayan önünü göremez" ifadelerini kullandı. "Kanser eşittir ölüm değil, kemoterapi de süründürmez" Kemoterapi alan hastaların yaşam kalitesinin geçmişe göre çok daha iyi yönetilebildiğini söyleyen Karabulut, yeni ilaçlar, yan etki yönetimi, palyatif bakım, bulantı kontrol yöntemleri, saç dökülmesini azaltmaya yönelik sistemler ve nöropatiyi önlemeye dönük yaklaşımlarla tedavi sürecinin daha konforlu hale geldiğini ifade etti. Karabulut, "Kanser eşittir ölüm değil. İkincisi, ’kemoterapi süründürür’ algısı da doğru değil. Artık kanser kemoterapileri de hastaları süründürmüyor. Hastalarımız sosyal ortamlarında kendi hayatlarını yaşayabiliyorlar" dedi. Hastaların evcil hayvanları ya da sosyal yaşamları konusunda da hekimleriyle görüşerek doğru bilgi alması gerektiğini belirten Karabulut, "Birçok kanser türünün kemoterapisinde, hastaların hayatlarında izolasyon gerektirmeden, immün sistemlerini çökertmeden tedavi yapabiliyoruz. Bu mesajları doğru verirsek hastalarımız karşımıza ’bize gareziniz mi var’ diye gelmezler" ifadelerini kullandı. "Kanserlerin üçte biri yaşam tarzı değişiklikleriyle önlenebilir" Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Gökşen İnanç İmamoğlu ise kanserden korunma yollarına dikkat çekti. Bilimsel çalışmaların kanserlerin yaklaşık üçte birinin yaşam tarzı değişiklikleriyle önlenebildiğini gösterdiğini belirten İmamoğlu, sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite, obeziteden kaçınma, sigara ve alkolden uzak durma ile güneş ışınlarından korunmanın önemine değindi. İmamoğlu, "Kanseri önleyebilir miyiz? Evet, kanseri büyük oranda önleyebiliriz. Yapılmış bilimsel çalışmalar, kanserlerin üçte birinin sadece yaşam tarzı değişiklikleriyle önlenebildiğini göstermiştir. Sağlıklı bir yaşam tarzını benimseyerek birçok kanseri önleyebiliyoruz" dedi. Beslenmede Akdeniz tipi diyetin önemine dikkat çeken İmamoğlu, "Beslenmede Akdeniz tipi beslenmenin kanserden korunmada çok önemli bir diyet şekli olduğunu çalışmalar göstermiştir. Obezitenin de kanser riskini oldukça artırdığını, neredeyse sigara kadar risk oluşturduğunu biliyoruz. Özellikle meme kanseri, kadınlarda rahim kanseri ve kolon kanserinde obezite riski artırıyor" diye konuştu. Kanserden korunmada yaşam tarzı kadar erken tanı ve tarama testlerinin de önemli olduğunu belirten İmamoğlu, meme kanseri, rahim ağzı kanseri ve kolon kanserinde tarama programlarının hayat kurtardığını ifade etti.
25 Nisan 2026 Cumartesi - 15:58 Anne adayları artık doğal doğumu tehcih ediyor Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Büşra Cesur, Ebeler Haftası dolayısıyla yaptığı açıklamada anne adaylarının sezeryana kıyasla normal doğumu tehcih ettiklerini söyledi. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Büşra Cesur, 21-28 Nisan Ebeler Haftası dolayısıyla ebelik mesleğinin sağlık sistemindeki yeri, eğitim süreçleri ve geleceğine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Ebelik mesleğinin sağlık sisteminin temel yapı taşlarından biri olduğunu belirten Cesur, ebelerin sağlığın korunması, geliştirilmesi, hastalıkların önlenmesi ile tedavi ve bakım hizmetlerini bir arada sunduğunu ifade etti. Ebelerin birinci, ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerinin tamamında aktif rol aldığını vurgulayan Cesur, köyden kente kesintisiz sağlık hizmeti sunarak toplumun her kesimine ulaştıklarını söyledi. Anne ve bebek sağlığındaki kritik rolüne dikkat çeken Cesur, ebelerin anne ve bebek ölümlerinin azaltılmasında en önemli meslek gruplarından biri olduğunu belirtti. Sağlıklı gebelik planlamasından doğum ve doğum sonrası sürece kadar geçen tüm aşamalarda ebelerin aktif görev aldığını dile getirdi. İstihdam alanları güçlenmeli Türkiye’de ebelik alanında son yıllarda akademik ve klinik anlamda önemli gelişmeler yaşandığını ifade eden Cesur, akademik kadronun güçlendiğini, bilimsel çalışmaların arttığını kaydetti. Ancak mesleğin yetki, görünürlük ve istihdam alanlarında daha da güçlendirilmesi gerektiğini söyledi. Toplumda ebelik mesleğine yönelik yanlış algıların bulunduğunu da belirten Cesur, ebelerin yalnızca doğum yaptıran sağlık çalışanları olarak görülmesinin doğru olmadığını ifade etti. Ebelik hizmetlerinin gebelik öncesinden başlayarak lohusalık dönemine kadar uzanan geniş bir süreci kapsadığını vurguladı. Doğuma karşı yaklaşım değişti Ebelerin doğum sürecinde sadece tıbbi değil aynı zamanda psikolojik destek de sunduğunu dile getiren Cesur, anne adayının kaygısını azalttıklarını ve doğum deneyiminin daha olumlu geçmesine katkı sağladıklarını belirtti. Günümüzde doğum yaklaşımlarının değiştiğini ifade eden Cesur, kadın merkezli ve kanıta dayalı uygulamaların ön plana çıktığını, doğal doğuma yönelimin arttığını söyledi. Sezaryen oranlarının dengelenmesi yönünde çalışmaların sürdüğünü belirten Cesur, ebelerin bu süreçteki öneminin giderek daha fazla anlaşıldığını kaydetti. Aktif öğrenme yöntemleriyle yetiştiriliyorlar Ebelik eğitimi hakkında da bilgi veren Cesur, bölümde teorik ve uygulamalı derslerin dengeli şekilde, öğrencilerin aktif öğrenme yöntemleriyle yetiştirildiğini ifade etti. Simülasyon teknolojileri, sanal gerçeklik ve dijital eğitim materyallerinin eğitim sürecine entegre edildiğini belirtti. Bölümün akademik çalışmalarına da değinen Cesur, 2023 yılında akredite olduklarını ve Türkiye Yeterlilikler Çerçevesi (TYÇ) logosu almaya hak kazanan Türkiye’deki ilk ebelik bölümü olduklarını söyledi. Bu durumun mezunların uluslararası düzeyde tanınırlığını artırdığını ifade etti. Ebeler Haftası mesleğin görünürlüğünü artıran önemli bir dönem Mezunların hastaneler, aile sağlığı merkezleri, toplum sağlığı merkezleri ve akademide görev alabildiğini belirten Cesur, birçok mezunun akademik ve idari kariyerlere yöneldiğini de sözlerine ekledi. Teknolojinin ebelik mesleğine katkı sağladığını vurgulayan Cesur, öğrenmeyi kolaylaştırdığını, problem çözme ve karar verme becerilerini geliştirdiğini ifade etti. Ancak veri güvenliği ve mahremiyet konularına dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Ebeler Haftası’nın mesleğin görünürlüğünü artıran önemli bir dönem olduğunu belirten Cesur, Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklara verdiği öneme dikkat çekerek, sağlıklı nesillerin temelinde ebelerin önemli bir rol üstlendiğini ifade etti. Cesur, sözlerini "Sağlıklı bir toplumun temeli sağlıklı anneler ve bebeklerdir. Ebeler bu sürecin güvencesidir" ifadeleriyle tamamladı.
3 santimetrelik böbrek tümörü parsiyel nefrektomi ile çıkartıldı
28 Eylül 2025 Pazar - 10:47 3 santimetrelik böbrek tümörü parsiyel nefrektomi ile çıkartıldı Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde gerçekleştirilen başarılı operasyonla, 60 yaşındaki hastanın sağ böbreğinde tespit edilen 3 santimetrelik tümör, böbrek dokusu korunarak alındı. Daha önce kolon kanseri nedeniyle ameliyat edilen ve karaciğer metastazları bulunan hastada yapılan tetkiklerde, sağ böbreğin alt kısmında 3 santimetre çapında bir kitle tespit edildi. Yapılan değerlendirme sonucu hasta, parsiyel nefrektomi adı verilen yöntemle ameliyata alındı. Ameliyatta böbreğin tamamı yerine yalnızca tümörlü doku çıkartıldı. Ameliyat hakkında bilgi veren Uzm. Dr. Battal Selçuk Çakmak, hastanın böbrek fonksiyonlarının korunması amacıyla nefron koruyucu cerrahiyi tercih ettiklerini belirterek, "Sağ böbrek alt polde tespit edilen 3 cm’lik kitle nedeniyle hastamızı ameliyata aldık. Parsiyel nefrektomi yöntemiyle sadece tümörlü kısmı çıkartarak, sağlam böbrek dokusunu koruduk" dedi. Böbrek kanserlerinin erişkin tümörlerinin yüzde 2-3’ünü oluşturduğunu söyleyen Uzm. Dr. Mehmet Levent Akbulut ise erken tanının tedavi başarısını büyük oranda etkilediğini belirtti. Akbulut, "Hastalık genellikle idrarda kanama ve yan ağrısı ile belirti verir. Ancak bazı durumlarda rutin tetkiklerde tesadüfen de saptanabilir. Risk faktörleri arasında sigara kullanımı, obezite ve aile öyküsü yer alıyor. Özellikle risk grubundaki bireylerin düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemesi gerekiyor" ifadelerini kullandı. Parsiyel nefrektomi ameliyatlarının günümüzde böbrek fonksiyonlarını koruması nedeniyle büyük önem taşıdığına dikkat çeken Akbulut, Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Kliniği’nde bu tür mikro cerrahilerin başarıyla uygulandığını söyledi. Başarılı geçen ameliyata Malatya Turgut Özal Üniversitesi Üroloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Muhammet Serdar Buğday, Dr. Öğr. Üyesi Ender Akdemir, Uzm. Dr. Battal Selçuk Çakmak, Uzm. Dr. Mehmet Levent Akbulut ve Uzm. Dr. Muhammet Çiçek katıldı.
TVHB Başkanı Eroğlu, "Kuduz yüzde 99.9 ölümcül bir hastalık ama yüzde 100 önlenebilen bir hastalık"
28 Eylül 2025 Pazar - 10:40 TVHB Başkanı Eroğlu, "Kuduz yüzde 99.9 ölümcül bir hastalık ama yüzde 100 önlenebilen bir hastalık" Türk Veteriner Hekimleri Birliği (TVHB) Başkanı Ali Eroğlu, "Dünya Sağlık Örgütü’nün, Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü’nün, Birleşmiş Milletler Gıda Örgütü ve Kuduza Karşılık Küresel İttifak dediğimiz bir örgüt var. Bunların tespitleriyle kuduz hastalığı yüzde 99.9 ölümcül bir hastalık ama yüzde 100 önlenebilen bir hastalık" dedi. TVHB Başkanı Eroğlu, 28 Eylül Dünya Kuduz Günü’ne dair İhlas Haber Ajansı (İHA) muhabirine konuştu. Gün özelinde afiş hazırlandığına değinen Eroğlu, sağlık örgütlerinin tespitleriyle kuduz hastalığının yüzde 99.9 ölümcül bir hastalık olduğunu ama yüzde 100 de önlenebilen bir hastalık olduğunu açıkladı. "Köpek popülasyonunun yüzde 70’inin aşılanması en önemli tedbir" Kuduz hastalığının tüm hayvanlarda ve insanlarda gözüken ölümcül bir hastalık olduğunu dile getiren Ali Eroğlu, "Ülkemizde de zaman zaman görülüyor. Bu hastalığa karşı 1895 yılında Louis Pasteur tarafından aşı üretiliyor. Kuduz bir hayvan tarafından ısırılan 9 yaşında bir çocuk tedavi ediliyor. Pasteur’un anısına her yıl 28 Eylül Dünya Kuduz Günü olarak anılıyor ama bugün böyle bir kutlama şeklinde değil. Toplumun, kurumların, ülkelerin yapması gereken bir farkındalık oluşturulması gerekiyor. Çünkü hala dünyada 150’ye yakın ülkede ve bölgede kuduz hastalığı malumumuz zaman zaman bizim ülkemizde de görülüyor. Bu sene de Dünya Kuduz Günü’nün teması, ’şimdi harekete geç, ben, sen ve toplum.’ Burada sadece bireysel hareket ya da bireysel tedbirler değil, bütüncül bir şekilde, gerek koruyucu tedbirler, gerekse bir ısırma vakasından sonra nelerin yapılacağıyla ilgili kolektif bir çalışma gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün bir tespiti var. Köpek popülasyonunun yüzde 70’inin tüm dünya için aşılandığı takdirde hastalığa karşı en önemli tedbir olarak görülüyor" diye konuştu. "Kuduz, yüzde 99.9 ölümcül bir hastalık ama yüzde 100 önlenebilen bir hastalık" Hem sahipli hem de sahipsiz sokak hayvanlarının her yıl düzenli olarak kuduz aşısıyla aşılanması gerektiğini vurgulayan Eroğlu, "Yaban hayatının da oral aşılama dediğimiz, havadan uçakla aşı enjekte edilmiş yiyecek bırakılıyor. Onu yiyen yaban hayatı da kurt, tilki vesaire bağışık hale gelmiş oluyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün, Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü’nün, Birleşmiş Milletler Gıda Örgütü ve Kuduza Karşılık Küresel İttifak dediğimiz bir örgüt var. Bunların tespitleriyle kuduz hastalığı yüzde 99.9 ölümcül bir hastalık ama yüzde 100 önlenebilen bir hastalık. Öncelikle ısırık vakası. Yaranın mutlaka 10-15 dakika bol sabunlu suyla yıkanması gerekiyor. Bazen soruyorlar geniş bir yaraysa diye, kesinlikle dikiş atılmayacak. Yıkandıktan sonra da sağlık kuruluşuna müracaat edilecek. Isıran hayvanın müşahedeye alınması lazım. Çünkü ısıran hayvan eğer kuduz ise 10 gün içerisinde ölecek. Müşahede altında tutmanın faydası eğer hayvan ölürse ısırılan kişinin aşısının tamamlanması gerekiyor. 10 gün içerisinde hayvan sağlam, herhangi bir şey yoksa programlanan kadar aşı yapılıyor. Sağlık Bakanlığımızın, Tarım ve Orman Bakanlığımızın kuduz hastalığı ile ilgili birimleri, programlara devam ediyor. Geçmiş yıllara göre daha iyi durumda dünya diyelim. Aldığımız bir rakam var kuruluşlardan. Her yıl 60 bin insan hayatını kaybediyor. Türkiye’de de zaman zaman görülüyor. Dolayısıyla bu hastalık hala tehlikeli bir hastalık" şeklinde konuştu. Kuduzun etki süresi Eroğlu, kuduz hastalığının beyni tahrip ettiğini vurgulayarak ısırığın beyne uzaklığına göre etki süresinin de değiştiğini belirtti. Aynı zamanda hiçbir önlem alınmadığı vakitte ise insanların 45 gün sonra hayatını kaybettiğini ifade etti. "Şimdi harekete geçmezsek yarın çok geç olur diyoruz" Ali Eroğlu, aynı zamanda şu ifadelere yer verdi: "Hala bir yasamız yok, buna göre bir yapı oluşmadı. Bunu da en kısa zamanda sayın yetkililerimizle, bakanlık yetkilileriyle ve diğer makamlarla görüştüğümüzde düşüncelerimizi, bu yapının nasıl olacağını arz ediyoruz. Sağlığın muhatabı olan meslek gruplarının bir arada olduğu bir yapı, orada tek sağlığın icrası için çalışma yapılacak. Bir an önce böyle bir yapının ülkede faaliyete geçmesi gerekir. Sadece kuduz hastalığı için değil, tüm zoonotik hastalıklar için. İnsanlarda görülen hastalıkların yüzde 60’dan fazlası hayvanlardan kaynaklanıyor. Gıdalara bağlı hastalıkların yüzde 95’ine yakını hayvansal gıdalardan geçiyor. Gündeme şu geliyor, koruyucu hekimlik. Hayvan hastalıklarıyla mücadelede, onlara karşı koruyucu tedbirler, aşılanma vesaire de muhatap olan veteriner hekimlerdir. Dünyanın bir kabulü var. Korunma tedaviden hem etkili hem de ekonomiktir. Korunmayı tabiri caizse 1 liraya yaparsınız ama tedaviyi 100 lirayla başaramayabilirsiniz. Dünyada 60 bine yakın her yıl insan hayatını kaybediyor, yüzde 40’ı çocuklar. Bunların hemen hemen tamamı köpek ısırıkları. Hem sahipli köpekler hem de diğer belediyelerimizin barınaklarında ya da doğal yaşam alanlarında ya da sokaktaki hayvanların mutlaka her yıl kuduz aşısıyla aşılanması gerekiyor. Şimdi harekete geçmezsek yarın çok geç olur diyoruz."
Kuduz, erken müdahale ile yüzde 100 önlenebilir
28 Eylül 2025 Pazar - 10:14 Kuduz, erken müdahale ile yüzde 100 önlenebilir Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Hacer Ceylan Çimendağ, kuduzun erken müdahale ile tamamen önlenebileceğini belirterek hayvan teması sonrası ilk 15 dakikanın kritik olduğunu vurguladı. SBÜ Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Hacer Ceylan Çimendağ, kuduz hastalığına karşı toplumun farkındalığını artırmak amacıyla önemli uyarılarda bulundu. Kuduzun hem insanları hem de hayvanları etkileyen, merkezi sinir sistemini hedef alan ve tedavi edilmediğinde ölümcül seyreden viral bir hastalık olduğunu vurgulayan Dr. Çimendağ, "Bu tehlikeli hastalık doğru ve zamanında alınan önlemlerle tamamen engellenebilir" dedi. Bulaşma yolları ve sinsi belirtiler Kuduz virüsünün genellikle enfekte bir hayvanın tükürüğü yoluyla bulaştığını belirten Dr. Çimendağ, en yaygın bulaşma yolunun ısırılma olduğunu ifade etti. Tırmalama veya açık yara, çizik, göz, ağız ya da burun gibi mukozalara tükürük temasıyla da hastalığın bulaşabileceğini söyledi. Belirtilerin genellikle virüs vücuda girdikten 1 ila 3 ay sonra ortaya çıktığını, ancak bu sürenin birkaç gün ile birkaç yıl arasında değişebileceğini aktaran Çimendağ, "Erken dönemde hastalık grip benzeri halsizlik, ateş, baş ağrısı, iştahsızlık gibi belirsiz belirtilerle kendini gösterir. En dikkat çekici ve erken uyarıcı belirti ise ısırılan bölgede ağrı, kaşıntı, karıncalanma veya uyuşmadır" dedi. Hastalığın ilerleyen evresinde sinir sisteminin etkilendiğini, anksiyete, halüsinasyon, ani öfke ve saldırganlık gibi nörolojik belirtilerin ortaya çıktığını belirten Dr. Çimendağ, "Yutma güçlüğü, su korkusu (hidrofobi), ışık hassasiyeti (fotofobi) ve kas spazmları da görülen diğer semptomlardır. Kuduz belirtileri başladıktan sonra tedavisi mümkün değildir ve hastalık hızla ilerleyerek koma ve ölümle sonuçlanır" ifadelerini kullandı. İlk 15 dakika hayat kurtarır Kuduz şüphesi olan hayvanla temas halinde atılması gereken ilk adımları açıklayan Dr. Çimendağ, şu uyarılarda bulundu: "Yarayı en az 15 dakika boyunca bol su ve sabunla yıkayın. Mümkünse sabunlu suya ek olarak alkol veya povidon-iyot gibi bir antiseptik solüsyon kullanın. Yarayı kapatmayın, hava ile temas etmesini sağlayın ve en yakın sağlık kuruluşuna vakit kaybetmeden başvurun. Bu basit adımlar virüsün vücuda yayılmasını önlemek veya geciktirmek açısından kritik öneme sahiptir." Aşı ve immünglobulin uygulamasının belirtiler başlamadan yapılması gerektiğini vurgulayan Çimendağ, "Bu uygulamalar doğru zamanda yapıldığında yüzde 100 koruyucudur ve tek etkili yöntemdir" dedi. Türkiye’de kuduz vakaları Türkiye’de kuduz vakalarının en çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde görüldüğünü kaydeden Çimendağ, "Kuduz pozitif örneklerin yüzde 97,87’si evcil hayvanlara ait. Köpekler yüzde 35,3, sığırlar yüzde 52,6 ve kediler yüzde 5,03 oranında vakalara kaynaklık ediyor. Yabani hayvanlar ise sadece yüzde 2,13’lük bir paya sahip. Evcil hayvanların düzenli aşılanması, kuduzun insanlara bulaşmasını önlemede en önemli adımdır" şeklinde konuştu. Halka çağrı: Önlem alın Hastalığın önlenebilir olduğunu vurgulayan Dr. Çimendağ, "Evcil hayvanlarınızı düzenli olarak aşılatın, yabani hayvanlarla temastan kaçının, kuduz şüphesi olan hayvanları yetkililere bildirin. Kuduz hakkında bilgi sahibi olun ve çevrenizi de bilinçlendirin. Unutmayın, kuduzdan korunmak tedaviden daha önemlidir. Hayvan teması sonrası hızlı ve doğru tıbbi müdahale hayati önem taşır" diyerek sözlerini tamamladı.
Uzmanlar uyardı: Prostat kanserinin en büyük belirtisi ’belirtisizliği’
28 Eylül 2025 Pazar - 09:51 Uzmanlar uyardı: Prostat kanserinin en büyük belirtisi ’belirtisizliği’ Prostat kanseri, erkeklerde en sık görülen kanser türlerinden biri olmasına rağmen erken evrede genellikle hiçbir belirti göstermiyor. Uzmanlara göre hastalığın en önemli belirtisi, "belirtisizliği". Erken tanı için düzenli kontroller, PSA testi, MR ve biyopsi büyük önem taşıyor. Son yıllarda yaygınlaşan HoLEP cerrahisi, robotik ameliyat yöntemleri ve MR füzyon biyopsisi ise hem tedavi başarısını artırıyor hem de hastaların en çok korktuğu ereksiyon ve idrar kaçırma sorunlarını en aza indiriyor. Prostat kanserinin erken evrede sessiz ilerlediğini vurgulayan uzmanlar, geç kalınmadan yapılan testlerin hayat kurtarıcı olduğuna dikkat çekiyor. VM Medical Park Kocaeli Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Yaşar Bozkurt, prostat kanserinde en büyük belirtinin aslında hiçbir belirti olmaması olduğunu söyledi. Bozkurt, "Hastalarımız belirti olduktan sonra gelmek yerine, kanda baktığımız PSA testinde yükseklik tespit edilirse, gerekirse MR ve ardından biyopsiyle kanser olup olmadığını araştırıyoruz. Kısacası erken evrede kanserin hiçbir belirtisi olmayabilir, en büyük belirti de belirtinin olmamasıdır" dedi. Prof. Dr. Bozkurt, prostatın iyi huylu büyümesinde ise "HoLEP" cerrahisinin altın standart bir tedavi yöntemi olduğunu da sözlerine ekledi. "Bu 3 ameliyatın da başarıları birbirine yakın" Üroloji Uzmanı Op. Dr. Adem Tok ise tedavi seçeneklerinin hastalığın evresine göre değerlendirildiğini belirtti. Erken evrede yakalanan hastalarda tama yakın tedavi sağlanabildiğini aktaran Tok, şunları kaydetti: "Özellikle ’aktif izlem’ dediğimiz bir yöntem var. Hastaya hiç tedavi vermeden hastanın tedavi şansını da kaybettirmeden, özellikle yaşam beklentisi olan hastalarda yapılan işlemlerin yan etkilerini biraz daha geciktirmek amacıyla yapılan bir yöntemdir. Aktif sistem çok değerlendirilip karar verilmesi lazım. Lokal dışındaki vakalarda da diğer yöntemler ameliyat yöntemi ve radyoterapidir. Ameliyat yöntemlerini de kendi arasında çeşitli farklılıkları var. Açık cerrahi, laparoskopik cerrahi ve robot yardımı, laparoskopik cerrahisi. Son bilimsel çalışmalar, tecrübeli ellerde bu üç ameliyatın da başarılarının birbirine yakın olduğunu göstermektedir. Lokal ileri evre hastalıkta ise radyasyon onkolojisi ve radyoloji uzmanının da yer aldığı multidisipliner kararlar ön plana çıkmaktadır. Aslında bunların bir üstünlüğü, dezavantajı, avantajı olan noktalar var. Fakat önemli olan hastanın kanser cerrahisi ile kanserden arınımdır. Son bilimsel çalışmalar tecrübeli ellerde bu 3 ameliyatın da başarılarının birbirine yakın olduğunu göstermektedir" Adem Tok, metastatik evrede ise ameliyat şansının kaybolduğunu ve hastanın hormon tedavisi ve kemoterapi gibi onkolojik tedavilere yönlendirildiğini belirtti. "Ereksiyon problemi günümüzde tek rakamlara indirilmiştir" Op. Dr. Adem Tok, modern cerrahi yöntemler sayesinde hastaların en çok korktuğu yan etkilerin oldukça azaldığını vurguladı. Tecrübeli ellerde, robotik cerrahi gibi yöntemlerle ereksiyon probleminin tek haneli rakamlara, idrar kaçırma oranlarının da çok düşük seviyelere indirildiğini belirten Tok, "Günümüzde bu oran azalmıştır. Hastalarımızın korktuğu bir diğer konu da idrar kaçırmadır. İdrar kaçırma yöntemleri de oldukça azalmıştır. Ama asıl öncelikli amaç tamamen kanserden arınım olmalıdır. Kanserden arınımda tüm yöntemlerde tecrübeli kişilerde hemen hemen oran aynıdır. Hastalar güvenle yan etkileri, ereksiyonu veya idrar kaçırmayı düşünmeden tecrübeli ellere kendini bırakırlarsa, çok az ihtimalle bu sonuçlarla karşılaşırlar" şeklinde konuştu. "MR füzyon biyopsisinin kanseri yakalama ihtimali daha yüksektir" Modern tanı yöntemlerinin önemine işaret eden Op. Dr. Cem Alan ise MR füzyon akıllı biyopsi yönteminin standart biyopsiye göre daha yüksek başarı oranına sahip olduğunu ifade etti. Alan, "MR füzyon akıllı biyopside, işlem esnasında MR eşliğinde tümör varsa daha yüksek oranda yakalama prensibine dayanılır. Burada amaç, prostat kanseri şüphesi yüksek olan noktalardan biyopsi yapabilme imkanı sağlamaktır. Standart biyopsiye göre daha zahmetli ve ekipmanı daha farklıdır ama kanseri yakalama şansı daha yüksektir" ifadelerini kullandı.
Kazakistan’dan tedavi için Türkiye’ye gelmişti: 39 yaşındaki hastaya başarılı operasyon
28 Eylül 2025 Pazar - 09:09 Kazakistan’dan tedavi için Türkiye’ye gelmişti: 39 yaşındaki hastaya başarılı operasyon Kazakistan’da yaşayan, halk arasında "nabızsızlık hastalığı" olarak bilinen Takayasu arteriti hastalığıyla mücadele eden 39 yaşındaki İndira Kaliyeva, Türkiye’de başarılı bir operasyon geçirdi. Hastasının durumuna ilişkin bilgi veren Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Murat Uğurlucan, "Son derece nadir, 200 binde bir olan bir hastalığa sahipti. Her 2 kol damarında, sağ şah damarında tıkanıklık olduğunu, sol şah damarında da yüzde 90 bir darlık olduğunu görmüştük. Ülkesinde tedavi edemeyeceklerini söylemişler, kendi geliştirdiğimiz teknikle operasyon yaklaşık 4 saat sürdü, komplikasyonsuz başardık. Hastalığı ilerlerse beynine kan gitmeyecekti, ne olacağını kestirmek zor ama büyük ihtimalle beyin ölümü olacaktı. Hastalığı devam ediyor, sık sık kontrollere gitmesi gerekir" dedi. Kazakistan’da yaşayan 39 yaşındaki İndira Kaliyeva, halk arasında "nabızsızlık hastalığı" bilinen damar inflamasyonu olarak belirtilen nadir ve kronik görülen bir hastalık olan Takayasu arteriti hastalığıyla mücadele ediyordu. Halsizlik, kilo kaybı, düşük tansiyon, nabız farkı, baş ağrısı gibi belirtilerinin zamanla dayanılmaz hale geldiğini aktaran Kaliyeva, ülkesinde doktorlara gittiğini ancak çözümün sağlanamadığını söyledi. Ailesiyle yaptıkları araştırmalar sonrası sonuçlar Türkiye’ye Biruni Üniversite Hastanesi hekimlerine gönderildi. Her iki kol damarı ile sağ şah damarı kapalı ve sol şah damarında yüzde 90 daralma olan hastaya burada operasyon yapılabileceği ifade edildi. Bunun üzerine aile Türkiye’ye gelirken Kaliyeva, İstanbul’daki incelemelerin ardından Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Murat Uğurlucan ve ekibi tarafından eylül ayında operasyona alındı. Başarılı geçen operasyonun ardından Kaliyeva, yaşadığı süreci anlatırken Prof. Dr. Uğurlucan tedaviye ilişkin bilgi verdi. Uğurlucan, hastasının operasyonda çok rahatladığını söylerken hastalığın kronik olduğunu ve kontrol süreçlerinin dikkatle devam etmesi gerekliliğine vurgu yaptı. Tedavisinin ardından taburcu edildi Hastalığı ve yaşadıklarına ilişkin konuşan 39 yaşındaki Kaliyeva, baş dönmeleri, ağrıları, bayılma, kollarımda ağrılar gibi şikayetlerle doktora gittiğini ve takayasu arteriti teşhisi konduğunu söyledi. Kazakistan’da operasyonun riskli bulunduğunu aktaran Kaliyeva, eşinin Türkiye önerisi üzerine İstanbul’a geldiklerini belirtti. Buradaki operasyonun başarılı geçmesinden mutluluk duyduğunu söylerken tedavisinin ardından taburcu edildi. "Son derece nadir, 200 binde bir olan bir hastalığa sahipti" Hastasının durumuna ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Murat Uğurlucan, "39 yaşında bayan hastamız Kazakistan’dan geldi. Yazışmalarımız yaklaşık 1,5-2 ay öncesine kadar dayanıyordu. Önce tetkiklerini gönderdi, değerlendirdikten sonra ameliyat edebileceğimizi söyledik. Hasta bize baş dönmeleri, ellerini, kollarını hareket ettirdiği zaman ciddi ağrıları olduğunu, yemek yedikten sonra kendini bayılacak gibi hissettiğini, zaman zaman bayılma ataklarının olduğunu ifade etti. Her 2 kol damarında, sağ şah damarında tıkanıklık olduğunu, sol şah damarında da yüzde 90 bir darlık olduğunu görmüştük. Klinik olarak Takayasu arteriti dediğimiz son derece nadir, 200 binde bir olarak ifade edilir bir hastalığa sahipti. Nadir olması nedeniyle hastalığın tedavisiyle ilgili genel kabul edilmiş kılavuzlar, bilgiler yok o yüzden zor ameliyat olsa bile merkezimizde gerçekleştirdik. Ülkesinde bu hastalığı tedavi edemeyeceklerini söylemişler. Takayasu arteritinde insan vücudu damarlarına karşı bir reaksiyon geliştiriyor, damarlarını yabancı damarlar olarak görüp onlara kendi hücreleriyle saldırıyor. Bu da damar tıkanıklığına sebep oluyor. İmminülojik problemleri çözmek için gerekli bağışıklık baskılayıcı ilaçlarını yüksek dozdan zaten alıyordu ama bu ilaçlar damar tıkanıklığını çözecek, iyileştirecek bir tedavi değil. Hastalığın ilerlemesini engellemek için verilen ilaçlardı. Esas bu hastalığa yapılması gereken; o damarların tekrar açılması işlemiydi" dedi. "Kendi geliştirdiğimiz bir teknik var, komplikasyonsuz başardık" "Bir damara by pass yapabilmemiz veya o damarı kanlandırabilmemiz için damarı geçici süreli kapatmamız gerekiyor" diyerek sözlerine başlayan Prof. Dr. Uğurlucan, "Kansız bir sahaya ihtiyacımız var. Bizim esas amacımız; bu hastada darlık olan damara bir by pass yapmaktı, bunu da aort damarından sol şah damarına by pass yapacak şekilde plandık ama bu damara by pass yapabilmek için bunu geçici süre kapatmamız gerekir. Beynine de başka kan götüren damar olmadığı için bu damarı kapattığımız zaman hastada kalıcı nörolojik problemler hatta bitkisel hayat gibi problemler ortaya çıkabilirdi. Bunu engellemek için daha önceden kendi geliştirdiğimiz bir teknik var, şah damarının yüze giden damarına geçici bir by pass yaparak bu tür komplikasyonları engelleyerek hastamızın tedavisini başarılı bir şekilde gerçekleştirdik. Esas ameliyatı yaptıktan sonra her 2 kol damarına ve sağ şah damarına da ayrıca bir by pass yaptık. Böylelikle her tarafına şu an kan gidiyor. Bunu ilk olarak biz geliştirmiştik, 2017 yılında bu teknikle ilgili benzer bir hastada makalemiz var, onu yayınladık. Bu hastamızla ilgili de bir makalemiz olacak. Operasyon yaklaşık 4 saat kadar sürdü, komplikasyonsuz başardık. Küçücük bir kesi yaptık, minimal invaziv bir yöntemle, boyun bölgelerini açtık. Kol damarları için köprücük kemiklerinin üzerlerini açtık. Bütün damarları bulduk, takmak istediğimiz damarları ameliyat masasında özel olarak biz hazırladık, sonra da dikme işlemlerini gerçekleştirdik" ifadelerini kullandı. "O damar da tıkanırsa büyük ihtimalle beyin ölümü olacaktı, kontrol altında olması lazım" diyerek sözlerini sürdüren Prof. Dr. Uğurlucan, "Beyne giden tek bir damarı kalmıştı, onda da çok ciddi darlık vardı, hasta çok önemli şikayetlerden bahsediyordu. Büyük ihtimalle o damar da tıkanırsa hastalığı ilerlerse hastanın beynine kan gitmeyecekti, sonucunda da ne olacağını kestirmek zor ama büyük ihtimalle beyin ölümü olacaktı. Hastamızın bypasslarını yaptık, şu anda damarları açık görünüyor, suni damarlar taktık ama mevcut hastalığı hala devam ediyor. Bağışıklık baskılayıcı ilaçlarını düzenli bir şekilde kullanması gerekiyor. Sonuçta bu hastalık büyük damarları etkileyen bir hastalık, aort da bu hastalıktan etkilenebilir. Bu sebeple diğer damarlarında da problem olmasın diye hastalığın kontrol altında olması lazım. Sık sık kontrollere gitmesi gerekir. Suni damarların da yüzde yüz ömür boyu açık kalacağını kimse garanti edemez o yüzden buna yönelik kan sulandırıcı tedavilerini kullanması lazım. Kendi hastalığına yönelik bağışıklık baskılayıcı ilaçlarını kullanması lazım ki uzun süre sağlıklı bir yaşam sürsün. Kalp ve damar hastalıkları gelişen toplum, endüstriyel yaşamla birlikte bir artış gösterdi o yüzden düzenli kontroller son derece önemli, çok genç yaşlarda da kalp ve damar hastalıklarına rastlanabiliyor ve ani ölümler olabiliyor" diye konuştu.
Kuşadası’nda kulaçlar otizmli çocuklar için atıldı
27 Eylül 2025 Cumartesi - 18:50 Kuşadası’nda kulaçlar otizmli çocuklar için atıldı Kuşadası Belediyesi’nin verdiği destekle Kuşadası Otizm Derneği ve Kuşadası Belediye Spor tarafından Kadınlar Denizi’nde ‘Kuşadası Açık Su Yüzme Yarışması’ düzenlendi. ‘Ocean’s 7’ etaplarını bitiren ilk Türk kadın yüzücü Bengisu Avcı’nın da katıldığı etkinlikte, kulaçlar otizmli çocuklar için atıldı. Kuşadası’nın dünyaca ünlü mavi bayraklı plajı Kadınlar Denizi, bu yıl 5’inci kez düzenlenen ‘Açık Su Yüzme Yarışı’na’ ev sahipliği yaptı. Otizmli çocuklara dikkat çekmek ve eğitimlerine katkıda bulunmak amacıyla gerçekleştirilen etkinliğe Ocean’s 7’ etaplarını bitiren ilk Türk kadın yüzücü olan Bengisu Avcı da katıldı. Manş Denizi’ni geçen otizmli ilk yüzücü Tuna Tunca’nın da yer aldığı etkinlikte, Milli ultra maraton yüzücüsü Bengisu Avcı, diğer yüzücülerle birlikte kulaçlarını otizmli çocuklar için attı. Avcı, 137 numaralı sırt numarasıyla suya girip, 3 bin metre kategorisinde yarıştı. Türkiye genelinden amatör ve profesyonel olmak üzere yaklaşık 135 yüzücünün katıldığı yarış, madalya töreni ile sona erdi. Kuşadası Belediyesi Spor Başkanı Mehmet Sarıdedeoğlu, "Yarışmaya Türkiye’nin farklı il ve ilçelerinden 135 sporcu katıldı. Katılan ve emek veren herkese çok teşekkür ederim. Amacımız otizmli çocuk ve bireylerin sporda ne kadar başarılı olabileceklerini göstermekti" dedi. Kuşadası Otizm Derneği Başkanı İbrahim Durak ise, "Etkinliğimizde otizmli bireylerin ve ailelerinin yaşamına katkı vermek için bir araya geldik. Bu yarışmaya katılmak için gösterdikleri çaba bizi çok memnun etti. Bu etkinlikle otizme olan farkındalığı artırdığımıza inanıyorum" diye konuştu. "Aramızda bir fark yok" Kuşadası’nda bulunduğu için çok mutlu olduğunu belirten Milli ultra maraton yüzücüsü Bengisu Avcı da "Ocean’s 7’etaplarını tamamladığım için gurur duyuyorum. İklim değişikliğine dikkat çekmek amacıyla yaptığımız bir geçişti. Yeni hedefim kendi sporcularımı yetiştirmek ve mart ayında Finlandiya’da düzenlenecek olan Dünya Kış Yüzme Şampiyonası’nda madalya kazanmak olacak. Şu an Çanakkale’de antrenmanlarıma yoğun bir şekilde devam ediyorum. Sürekli buz küvetine girip, soğuk suda çalışıyorum. Kuşadası’nda otizmli sporcularla kulaç atmak çok keyifli. Aramızda bir fark olmadığını, onların da spor yaparken bizim kadar başarılı olduğunu görmek çok güzel bir duygu" dedi.
Sessizliği birlikte aşalım, hayata ses verelim
27 Eylül 2025 Cumartesi - 15:58 Sessizliği birlikte aşalım, hayata ses verelim 22-28 Eylül Uluslararası İşitme Engelliler Haftası nedeniyle açıklama yapan Doruk Nilüfer Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Nesibe Gül Yüksel Aslıer, işitme kaybının erken tanı ve doğru tedavi yöntemleriyle kontrol altına alınabileceğini vurguladı. Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Nesibe Gül Yüksel Aslıer, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, dünya genelinde her 5 kişiden birinin işitme işitme kaybı yaşadığını, Türkiye’de ise her yıl dünyaya gelen yaklaşık 1 milyon bebekten 2 ila 3’ünün işitme kaybı ile doğduğunu söyledi. Doç. Dr. Aslıer, özellikle bebeklik ve çocukluk döneminde işitme kaybının erken tespitinin önemine dikkat çekerek, "Yeni doğan taramaları, erken tanı, uygun cihazlandırma, koklear implantasyon ve dil-konuşma terapileri ile bu bebekler normal gelişim süreçlerine katılabilir ve sağlıklı bireyler olarak yaşamlarına devam edebilirler" dedi. "İşitmek iletişim kurmaktır" İşitmenin yalnızca duymakla sınırlı olmadığını vurgulayan ve toplumun farkındalığına da dikkat çeken Doruk Nilüfer Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Nesibe Gül Yüksel Aslıer açıklamasında, "Unutmayalım ki işitmek yalnızca duymak değildir; iletişim kurmaktır, kendini ifade etmektir, sevdiklerinin sesini hissetmektir. Toplum olarak önyargılardan uzak, sabırlı ve kapsayıcı bir yaklaşım sergilemeliyiz. Sessizliği sadece paylaşmak değil, birlikte aşmak hepimizin sorumluluğudur" ifadelerini kullandı. İşitme engelli bireylere yönelik farkındalığın artırılması gerektiğinin altını çizen Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Nesibe Gül Yüksel Aslıer, "Daha kapsayıcı bir dünya için hep birlikte el ele vermeliyiz" çağrısında bulundu.
Muş’ta "12. Uluslararası Onkoloji Günleri" etkinliği devam ediyor
27 Eylül 2025 Cumartesi - 15:07 Muş’ta "12. Uluslararası Onkoloji Günleri" etkinliği devam ediyor Muş’ta Genç Birikim Derneği tarafından düzenlenen "12. Uluslararası Onkoloji Günleri" etkinliği, ikinci gününde de çeşitli panellerle sürdü. 1071 Malazgirt Kongre ve Kültür Merkezi’nde "Birlikte İyiyiz" mottosuyla gerçekleştirilen etkinliğe, 18 ülkeden akademisyenler, kanseri yenmiş kişiler ve gönüllülerden oluşan yaklaşık 400 katılımcı katıldı. Program kapsamında "Erken Evre Meme Kanseri" ve "Metastatik Meme Kanseri" konularında paneller düzenlendi. Basın mensuplarına açıklamalarda bulunan dernek başkanı Salih Yüce, bu sene 12. sini düzenledikleri Uluslararası Onkoloji Günlerine 18 ülkeden yaklaşık 400 kişinin katıldığını belirtti. Etkinliğin 2. Gününde de yoğun katılımla devam ettiğini söyleyen Yüce, "Programın 2. günündeyiz ve tüm hızıyla devam ediyor. Bilim insanlarımız kanserle ilgili güncel gelişmelerden toplumu ve hastaları bilinçlendirmeye devam ediyor. Programımıza değerli bilim insanlarımız, gençler, kanser hastaları ve hemşireler katıldı" dedi. "12. Uluslararası Onkoloji Günleri kapsamında Muş’ta çok güzel bir amaç için bir araya geldiklerini söyleyen Derneğin Bilim Kurulu Üyesi ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, "Bilim insanları olarak, kanser tanısı almış hastalarımız ve Muş ile yakın illerden gelen vatandaşlarla bir araya gelerek kanser ve onkoloji bilimi hakkındaki gelişmeleri paylaşıyoruz. Onkolojide gelişmeler çok hızla yayılıyor. Kanserden korunmak için neler yapmamız gerekiyor? Ya da kanser tanısı aldığımız zaman neler yapmamız gerekiyor? Bunları paylaşıyoruz. Birbirimizden çok şey öğreniyoruz. Bu kongrede ayrıca uluslararası Erasmus’a gelen çok fazla gencimiz var. Gençler bizim için çok önemli. Hem kendileri için hem de aileler için farkındalığı oluşturmaları anlamında çok önemli. Kanser için en büyük gücümüz kanserden korunmak ya da tedavi için en büyük gücümüz bilmek ve birlikte olmaktır. Bilmediğimiz şeylerden korkarız. Bilgilerimiz arttıkça tedaviye olan eğilimimiz ya da nasıl korunacağımızı bilmemiz, bu konudaki çalışmalarımızı artırır ve hep beraber daha sağlıklı bir gelecek oluşturabiliriz" ifadelerini kullandı.
Hastalıklar, kök sebebi hedeflenerek tedavi edilecek
27 Eylül 2025 Cumartesi - 12:12 Hastalıklar, kök sebebi hedeflenerek tedavi edilecek Sağlıklı hayat ve yaş alma, artık dünyanın en önemli konularından biri haline geldi. Hastalıklarda, semptomları bastırmak yerine kök sebepler hedeflenerek yapılan tedaviler öne çıkmaya başladı. Tıp, fizyoterapi, kriyoterapi, rejeneratif tedaviler ve ileri teknoloji infüzyon protokolleri bir araya getirilerek bireylerin sağlığını hücresel düzeyden yaşam kalitesine kadar bütüncül bir bakış açısıyla ele alınıyor. Sağlıkta paradigmayı değiştirmeyi hedefleyen ve entegratif biyolojik tıp vizyonunu Türkiye’ye taşıyan Cellavia Klinik CEO’su Dr. Cengiz Gül, "İnsanlar artık hasta olduğunda tedavi olmaktan çok sağlıklı yaşamak ve uzun ömürlü olmak istiyor" dedi. Gül, modern sağlık sisteminde, asıl odaklanılması gerekenin, yaşam kalitesini korumayı ve artırmayı hedefleyen proaktif bir sağlık anlayışı olduğunu belirterek, "Modern hayat, insanın gelişimine meydan okuyor. Sürekli maruz kaldığımız çevresel toksinler, zihinsel baskı ve işlenmiş gıdalar, biyolojimizi sürekli bir stres altında bırakıyor. Kkişiye özel ve kök nedene odaklanan yaklaşımlar ön plana çıkıyor" dedi. Alpstein’in kurucusu Dr. Ralf Oettmeier, "Önleme, en iyi ilaç türüdür ve aynı zamanda uzun ömürlüğün sırrıdır" dedi. Osteopat Fizyoterapist Suat Dülger, ’Her şey, aynı anda, her yerde gerçekleşiyor’ felsefesinden yola çıkarak dört aşamalı tedavi protokolünün detaylarını paylaştı. Özellikle karanlık alan mikroskobu ile kan hücrelerinin canlı olarak ekrana yansıtılması, serbest radikal seviyesini ölçen FRAS 5 sistemi ve sanal gerçeklik destekli nöro-atletik antrenman platformu yoğun ilgi gördü.