SAĞLIK
02 Nisan 2026 Perşembe - 16:30 Otizmde kritik uyarı: "6 aylık bebeklerde bile görülebilir" Sivas Devlet Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıklarından Uzm. Dr. Beyza Karataş Bozok, otizmin yalnızca 3 yaşından sonra anlaşılabileceği yönündeki yaygın inanışın gerçeği yansıtmadığını söyledi. Uzm. Dr. Beyza Karataş Bozok, otizm spektrum bozukluğuna ilişkin önemli açıklamalarda bulunarak toplumda doğru bilinen yanlışlara dikkat çekti. Otizm belirtilerinin çok daha erken dönemlerde ortaya çıkabileceğini vurgulayan Bozok, "Bazı bebekler 6. aydan itibaren akranlarından farklı gelişim gösterebilir. Bu nedenle erken belirtilerin gözden kaçırılmaması büyük önem taşıyor" dedi. Tanı sürecine ilişkin de bilgi veren Bozok, "Otizm tanısı herhangi bir kan, idrar tetkiki ya da görüntüleme yöntemi ile konulmaz. Tanı, çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı tarafından yapılan ayrıntılı klinik değerlendirme ile konulur" diye konuştu. Ailelere erken dönem belirtiler konusunda ayrıntılı uyarılarda bulunan Bozok, "Erken dönemde bazı gelişimsel işaretlerin dikkatle izlenmesi gerekir. Örneğin 6 ay civarında sosyal gülümsemenin ya da duygusal yüz ifadelerinin olmaması, 9 ayda ses çıkarma, gülücük ve mimiklerin sınırlı kalması önemli bir uyarı olabilir. 12 ayda ismi söylendiğinde tepki vermeme dikkat edilmesi gereken hususlardır. Bunun yanı sıra işaret etme, gösterme, el sallama gibi jestlerin gelişmemesi de erken belirtiler arasında yer alır. 24 ay civarında çocuğun iki kelimeli spontan cümleler kuramaması ya da gelişimin herhangi bir döneminde konuşma ve sosyal becerilerde gerileme görülmesi mutlaka değerlendirilmelidir. Bu belirtilerden herhangi biri varsa zaman kaybetmeden bir uzmana başvurulmalıdır" ifadelerine yer verdi. Erken tanının hayati önem taşıdığını vurgulayan Bozok, "Erken tanı ve erken müdahale, çocuğun gelişimsel kazanımları açısından belirleyicidir. Özellikle 2,5 yaş öncesinde başlanan özel eğitim ve destek programlarının çok daha etkili olduğu bilinmektedir" dedi.
02 Nisan 2026 Perşembe - 15:57 Sağlık ve ekonomide güçlü sistem hedefi bu görüşmede ele alındı MHP Genel Başkan Yardımcılığı görevine atanan Özgür Bayraktar ile bir araya gelen AL-KON Konfederasyonu ve Hekimsen heyeti, Türkiye’nin sağlık ve ekonomik yapısında ihtiyaç duyulan dönüşümlere ilişkin değerlendirmede bulundu. AL-KON Konfederasyonu ve Hekimsen Sendikası Genel Başkanı Uzm. Dr. Adil Kurban öncülüğündeki heyet, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcılığı görevine atanan Özgür Bayraktar’a hayırlı olsun ziyaretinde bulunarak, Türkiye’nin sağlık ve iktisadi geleceğine yönelik kritik başlıklarda değerlendirmelerde bulundu. Gerçekleştirilen görüşmede; Hekimlik Meslek Kanunu başta olmak üzere sağlık sisteminde köklü dönüşüm ihtiyacı, hekim haklarının güçlendirilmesi ve kamu yararını esas alan sürdürülebilir politikaların hayata geçirilmesi konuları ele alındı. Aynı zamanda iktisadi yapılanma süreçleri ve çalışan odaklı projelerin ülke ekonomisine sağlayacağı katkılar stratejik bir perspektifle değerlendirildi. "Sağlıkta ve ekonomide adil ve güçlü bir sistem için kararlılıkla çalışıyoruz" AL-KON Konfederasyonu ve Hekimsen Genel Başkanı Uzm. Dr. Adil Kurban, "Attığımız her adım; yalnızca bugünü değil, yarının güçlü Türkiye’sini inşa etme hedefinin bir parçasıdır. Sağlıkta ve ekonomide sürdürülebilir, adil ve güçlü bir sistem için kararlılıkla çalışıyoruz. Bayraktar’ın üstlendiği bu önemli görevin, milletimizin refahına ve devletimizin bekasına önemli katkılar sunacağına inanıyoruz" dedi.
Doç. Dr. Yorulmaz, organ bağışının önemine dikkat çekti
13 Kasım 2025 Perşembe - 10:04 Doç. Dr. Yorulmaz, organ bağışının önemine dikkat çekti Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Organ ve Doku Bağış Koordinatörü Doç. Dr. İlknur Suidiye Yorulmaz, Organ Bağış Haftası dolayısıyla değerlendirmede bulundu. Yıllardır organ bağışı ile ilgili yurdun dört bir yanında çeşitli etkinlikler, tanıtımlar ve bilgilendirmeler yapıldığını hatırlatan Doç. Dr. Yorulmaz, organ nakli ile ilgili sayısal veriler verdi. Yorulmaz, "Sağlık Bakanlığı’nın 2024 yılı verilerine göre; 3 bin 121’i canlı, 347’i kadaverik olmak üzere 3 bin 468 böbrek ve bin 543’ü canlı, 188’i kadaverik donör olmak üzere bin 731 karaciğer nakli yapıldı. Aynı yıl 43 kalp, 18 akciğer, 1 pankreas ve 3 ince bağırsak nakli gerçekleştirildiği bildirilmiştir. Durum şunu işaret etmektedir ki, canlı donörlere oranla kadavradan yani yaşamı sonlanmış bireylerden alınan organ bağışları 10 kat daha az olmaktadır" dedi. "Organ nakli halka nitelikli bir hizmet sunumudur" Toplumda kadavradan organ alımı konusunda tabularının yıkılması gerektiğini ifaden eden Yorulmaz, organ nakli için oldukça yüksek teknolojinin gerektiğine işaret etti. Organ nakli ameliyatlarının; onlarca özellikli, iyi donanımlı, yetişmiş işgücünün ve özverili sağlık çalışanlarının multidisipliner olarak birlikte uyum içinde çalıştığı bir ameliyat şekli olduğunu ifade eden Doç. Dr. Yorulmaz, "Organ nakli halka nitelikli bir hizmet sunumudur ve maliyeti de oldukça yüksektir" diye konuştu. Her bireye büyük görev düşüyor Bu sistemin doğru ve düzenli çalışmasının ana temelinin organ bağışlarının sürdürülebilirliği ve süreğenliğinin oluşturulması olduğunu ifade eden Yorulmaz, "Dolayısıyla bu yetişmiş ve maliyetli insan gücünün yine halk için hizmet vermesinin sağlanmasının temini için en büyük görev halkımıza düşmektedir. Halkımız sağduyuyla hareket ederek organ bağışlamayı insani bir sorumluluk olarak görmeli" diyerek organ bağışının artması için toplumda her bireye önemli görevler düştüğünü vurguladı.
Kasap dükkanının üretim bölümüne giren zabıtalar şok oldu
13 Kasım 2025 Perşembe - 09:54 Kasap dükkanının üretim bölümüne giren zabıtalar şok oldu Bilecik Belediyesi Zabıta Müdürlüğü ekipleri denetim için girdikleri ve uygun ortamlarda satış ve üretim işlemi yapmayan kasap esnafına cezai işlem uyguladılar. Başta gıda ürünleri olmak üzere birçok noktada yaptıkları denetimlerde halkın sağlık ve güvenliğini temin eden Zabıta Müdürlüğü ekipleri, temiz olmayan ve sağlıksız ortamda yapılan uygulamaya izin vermedi. Bilecik merkez Bahçelievler Mahallesi’nde bir kasap dükkanına Tarım İl Müdürlüğü yetkilileriyle birlikte denetimlerini yapan ekipler, uygun ortamlarda satış ve üretim işlemi yapmayan kasap esnafına ceza işlemi uyguladı. "Maalesef bazı işyerlerinde birçok olumsuz ve uygun olmayan durumlarla karşılaşıyoruz" Bilecik Belediyesi Zabıta Müdürü Mücahit Öndersev, işyeri vitrini ve girişlerinin temiz olmasına rağmen mutfak ve üretim kısımlarında birçok yönden olumsuzlukla karşılaştıklarını belirterek, ‘’Vatandaşlarımızın başta gıda ürünleri olmak üzere her alanda sağlıklı ve güvenli hizmet almasını kendimize vazife biliyoruz. Bu anlamda Zabıta Müdürlüğü olarak gerçekten sıkı denetimler yapıyoruz. Ancak maalesef bazı işyerlerinde birçok olumsuz ve uygun olmayan durumlarla karşılaşıyoruz" ifadelerini kullandı. ‘’Halk sağlığını tehdit eden durumlarda taviz göstermiyoruz’’ Zabıta Müdürlüğü olarak, halkın sağlığını tehdit eden durumlara karşı taviz göstermediklerini hatırlatan Zabıta Müdürü Öndersev, "Vatandaşlarımızın özellikle gıda satışı yapılan yerlere karşı hassas olmalarını tavsiye ediyoruz. Ne yazık ki vitrin ve görünen alanlarda durum iyi iken mutfak ve üretim alanlarında ürün muhafaza ve saklama şartları, temizlik ve benzeri konularda uygunsuzluklar tespit ediyoruz. Yaptığımız son denetimlerde de uygun ortam ve şartlarda üretim yapılmayan kasap dükkanı yetkililerine ceza işlemi uyguladık" dedi.
Hava kirliliği hastalık saçıyor: Ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada
13 Kasım 2025 Perşembe - 09:45 Hava kirliliği hastalık saçıyor: Ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada Son dönemlerde artan hava kirliliği, yalnızca çevresel bir sorun değil; aynı zamanda küresel bir halk sağlığı krizine dönüştü. Uzmanlar, hava kirliliğinin bulaşıcı olmayan hastalıklara bağlı ölümlerde üçüncü sırada yer aldığını hatırlatarak kalp hastalıkları, felç ve obeziteye neden olduğunu belirtti. İstanbul Gelişim Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi ve Halk Sağlığı Uzmanı Nurten Elkin, "Hava kirliliği, sağlığın korunmasının ve hastalıkların önlenmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. Soluduğumuz havanın kalitesi, doğrudan yaşam süremizi ve yaşam kalitemizi belirliyor" diyerek sorunun önemine dikkat çekti. "Soluduğumuz hava sağlığımız için tehdit oluşturabilir" Dr. Elkin, şehirleşme, sanayileşme ve fosil yakıt kullanımındaki artışın hava kirliliğini kritik boyutlara taşıdığını belirterek, "Bugün şehirlerimizde soluduğumuz hava, çoğu zaman görünmeyen ama son derece zararlı partiküllerle dolu. Trafik, enerji üretimi, sanayi ve orman yangınları gibi insan kaynaklı emisyonlar; havada kükürtdioksit, azot dioksit, karbonmonoksit ve partikül madde (PM10, PM2.5) birikimine yol açıyor. Bu maddeler solunum yollarına, kalp ve damar sistemine doğrudan zarar veriyor" ifadelerini kullandı. Elkin, hava kirliliğinin bulaşıcı olmayan hastalıklara bağlı ölümlerde üçüncü sırada yer aldığını da ayrıca vurguladı: "Hava kirliliği, hipertansiyon ve tütün kullanımından sonra ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada. Bu, bize aslında ne kadar büyük bir halk sağlığı tehdidiyle karşı karşıya olduğumuzu açıkça gösteriyor." "Kirlilik, yalnızca akciğerleri değil tüm vücudu etkiliyor" Hava kirliliğinin etkilerinin solunum sistemiyle sınırlı olmadığını belirten Elkin, "Hava kirliliğinden etkilenmeyen bir organ yok" diyerek durumu şöyle açıkladı: "Kirlilik, akciğerlerde başlayan ama kalp, damar, beyin ve bağışıklık sistemi dâhil tüm organları etkileyen bir zincirleme etki oluşturuyor. Uzun süre kirli havaya maruz kalmak; kalp krizi, felç, kalp yetmezliği gibi ciddi hastalıkların görülme riskini artırıyor. Ayrıca bağışıklık sistemini baskılayarak enfeksiyonlara karşı direnci azaltıyor." Dr. Elkin, hava kirliliğiyle Tip 2 diyabet, obezite, Alzheimer ve depresyon arasındaki ilişkiye de değindi: "Dünya Sağlık Örgütü’nün raporları, uzun süre kirli havaya maruz kalan bireylerde obezite, diyabet ve nörolojik hastalıkların daha sık görüldüğünü gösteriyor. Hatta ‘beyin sisi’ dediğimiz unutkanlık, dikkat dağınıklığı ve zihinsel yorgunluk gibi belirtiler de hava kirliliğiyle ilişkili olabilir." "Çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalar en riskli grupta" Dr. Elkin, hava kirliliğinin herkesi etkilediğini ancak bazı grupların çok daha savunmasız olduğunu belirtti: "Bebekler, küçük çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı olan bireyler en riskli gruplardır. Özellikle çocukların akciğerleri, beyinleri ve organ sistemleri hâlâ gelişim aşamasında olduğu için kirli havadan çok daha fazla etkileniyorlar. Anne karnındaki bebek bile annesinin soluduğu hava kalitesine bağlı olarak olumsuz etkilenebilir." Yaşlı bireylerin de risk altında olduğunu söyleyen Elkin, "Yaşla birlikte bağışıklık tepkileri zayıflıyor, organların temizleme kapasitesi azalıyor. Bu da özellikle kalp-damar ve solunum hastalıklarına sahip yaşlılarda ölüm riskini artırıyor" dedi. "Temiz havaya erişmek tüm bireylerin temel hakkıdır" Dünya Sağlık Örgütü’nün Küresel Hava Kalitesi Kılavuzu’na atıfta bulunan Dr. Elkin, "DSÖ, bilimsel kanıtlar ışığında insan sağlığını korumak için gerekli olan hava kalitesi standartlarını açıkça belirtiyor" diyerek şu değerlendirmede bulundu: "Bu kılavuz, ülkeler için bir referans niteliğinde. Her ülke kendi şehirlerinin hava kalitesini bu ölçütlerle karşılaştırarak halk sağlığı riskini analiz etmelidir." "Kirliliğin etkisini azaltmak elimizde" Dr. Nurten Elkin, hava kirliliğinin tamamen ortadan kaldırılmasının uzun vadeli bir hedef olduğunu ancak bireysel önlemlerle etkilerinin azaltılabileceğini belirterek, "Yoğun kirlilik dönemlerinde dışarı çıkmamak, maske kullanmak, kapalı alanların havalandırmasını sağlamak, evde hava temizleyici bitkiler bulundurmak ve mümkün olduğunca yeşil alanlarda egzersiz yapmak önemli. Ayrıca antioksidan bakımından zengin, C ve E vitamini içeren gıdalarla beslenmek, vücudu serbest radikallere karşı güçlendirir" dedi. "Sanayileşmiş şehirlerde risk daha yüksek" Elkin, "Sanayi bölgeleri ve büyük şehirlerdeki hava kirliliği oranı, kırsal alanlara göre kat kat fazla. Bu nedenle şehir planlamasında yeşil alanların artırılması, toplu taşımaya geçişin teşvik edilmesi ve temiz enerji kaynaklarının kullanımının yaygınlaştırılması gerekiyor" diyerek sanayileşmiş ve trafik yoğunluğu fazla şehirlerde hava kirliliğinin çok daha yüksek olduğuna dikkat çekti. İstanbul Gelişim Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Nurten Elkin, son olarak hava kirliliğiyle mücadelenin sadece çevre politikası değil, aynı zamanda bir halk sağlığı stratejisi olarak görülmesi gerektiğini vurguladı.
Buldan’a iki yeni sağlık tesisi kazandırılacak
13 Kasım 2025 Perşembe - 09:33 Buldan’a iki yeni sağlık tesisi kazandırılacak Denizli İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, Buldan ilçesinde sağlık tesislerinde yerinde değerlendirmelerde bulundu. Buldan Toplum Sağlığı Merkezi ve Aile Sağlığı Merkezini ziyaret eden İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, hekimler ve sağlık çalışanlarıyla görüşerek istek ve önerilerini dinledi. Buldan Toplum Sağlığı Merkezi Başkanı Dr. Nilsu Girmen Basmacı tarafından ilçede sunulan sağlık hizmetlerinin güncel durumu hakkında bilgi verilen ziyarette; ilçede birinci basamakta yürütülen koruyucu sağlık çalışmaları, kronik hastalık takibi ve kanser tarama oranları değerlendirildi. Buldan Göğüs Hastalıkları Hastanesinde yönetim ile de hastanede yürütülen hizmetlerin değerlendirildiği toplantı düzenleyen İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, Başhekim Uz. Dr. Hamdi Topcu’dan hastanedeki genel iş ve işleyiş hakkında bilgi aldı. Buldan’a yeni sağlık tesisi müjdesi Buldan da yıkımı planlanan eski Aile Sağlığı Merkezi binasında da incelemelerde bulunan İl Sağlık Müdürü Uz. Dr. Berna Öztürk, yerine yeni bir sağlık tesisi yapılacağını müjdeledi. Öztürk; "Eski Aile Sağlığı Merkezi binamızın depremsellik raporu dayanıksız geldiğinden yıkım kararı alındı. Eski binamızın yıkım sürecini tamamladıktan sonra, aynı alana yeni Aile Sağlığı Merkezi ile birlikte bir Sağlıklı Hayat Merkezi yapılmasını planlarımız arasına aldık. Sağlıklı Hayat Merkezimiz içinde; KETEM, diyetisyen, psikolog, çocuk gelişimci, fizyoterapistleri ile birlikte koruyucu sağlık hizmetlerini Buldan halkına çok daha güçlü, modern ve bütüncül bir şekilde sunabileceğiz. Buldan halkı için planladığımız bu yeni tesis; sağlıklı yaşam bilincini yaygınlaştıracak, vatandaşlarımızın koruyucu sağlık hizmetlerine kolay erişimini sağlayacak bir merkez olacak. İlçelerimizde modern binalarda daha kaliteli ve kapsamlı sağlık hizmeti sunmak hedeflerimiz arasında. İnşallah yakın zamanda Buldan ilçemizde bu tesisimizin yapımına başlayacağız" diye konuştu.
Prof. Dr. Bakıner: "10 yıl içinde Türkiye diyabetin en yaygın olduğu 10 ülkeden biri olacak"
13 Kasım 2025 Perşembe - 09:29 Prof. Dr. Bakıner: "10 yıl içinde Türkiye diyabetin en yaygın olduğu 10 ülkeden biri olacak" Prof. Dr. Okan Sefa Bakıner, bugün her 7 kişiden birinin diyabet hastası olduğunu belirterek, "10 yıl içinde Türkiye diyabetin en yaygın olduğu 10 ülkeden biri olacak" dedi. 14 Mart Dünya Diyabet Günü’nde farkındalık oluşturmak için Başkent Üniversitesi Adana Dr. Turgut Noyan Uygulama ve Araştırma Merkezi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Okan Sefa Bakıner, açıklamalarda bulundu. Diyabetin görülme sıklığının son 10 yılda yüzde 90’ın üzerinde arttığını belirten Prof. Dr. Bakıner, "Bugün her 7 kişiden biri diyabet hastası. 10 yıl içinde Türkiye diyabetin en yaygın olduğu 10 ülkeden biri olacak. Türkiye’nin sıklığı açısından Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Kilo artışı, hareketsizlik, hazır gıdaya yönelim ve düşük proteinli beslenmeler, bu artışın en önemli nedenleri arasında. Eğitim eksikliği ve sağlıklı yaşam bilincinin yetersizliği de tabloyu ağırlaştırıyor" diye konuştu. Tip 1 ve Tip 2 diyabet arasındaki farklar Prof. Dr. Bakıner, Tip 1 ve Tip 2 diyabetin oluşum mekanizmalarının birbirinden tamamen farklı olduğunu kaydederek, "Tip 1 diyabette bağışıklık sistemi pankreasın insülin üreten hücrelerini yok eder. Bu nedenle tek tedavi yöntemi insülin tedavisidir. Tip 2 diyabette ise pankreas tamamen işlevini yitirmez, bu durumda kilo kontrolü ve insülin etkisini artıran ilaçlar tedavide kullanılır" dedi. Tip 1 diyabetle ilgili kök hücre ve yapay pankreas çalışmalarının umut verici olduğunu belirten Prof. Dr. Bakıner, "Laboratuvar ortamında insülin üreten hücrelerin geliştirilmesi ve bunların vücuda nakledilmesiyle önemli ilerlemeler kaydedildi. Yakın gelecekte bu yöntemlerin rutin tedaviye girmesi bekleniyor" ifadelerini kullandı. Tip 2 diyabet tedavisinde de yeni ilaç gruplarının geliştirildiğini belirten Bakıner, "Bu ilaçlar pankreas rezervini destekliyor, kilo kaybı sağlıyor ve kalp-böbrek sağlığını koruyor. Ancak maliyetleri nedeniyle erişim hala sınırlı" şeklinde konuştu. Diyabet hastalarının yarısı tanılarının farkında değil Diyabette erken tanının büyük önem taşıdığını vurgulayan Bakıner, "Tedavide gecikme, damar hasarlarının kalıcı hale gelmesine yol açar. Özellikle kalp, beyin ve bacak damarlarında oluşan hasarlar geri döndürülemez. Bu nedenle risk grubundaki bireylerin düzenli olarak diyabet taraması yaptırması gerekir" dedi. 2025 Dünya Diyabet Günü teması: İş yerinde diyabet Bu yıl Dünya Diyabet Günü’nün temasının "İş Yerinde Diyabet" olduğunu belirten Prof. Dr. Bakıner, "Diyabet, düzenli yaşam gerektiren bir hastalık. Özellikle vardiyalı çalışan diyabetli bireylerin yaşam düzeni zorlaşıyor. Bu nedenle ‘diyabet dostu iş yerleri’ oluşturmak büyük önem taşıyor" dedi. Bakıner, farkındalık çalışmalarının yalnızca hastaları değil, toplumun tüm kesimlerini kapsaması gerektiğini vurgulayarak, şunları söyledi: "Diyabetli bireylerin sağlıklı ve üretken bir yaşam sürdürebilmesi hem bireysel hem toplumsal sorumluluktur. Kişisel haklara ve hasta haklarına saygı göstermek, gelişmiş toplum olmanın en önemli göstergelerinden biridir. İnsülinin keşfi, diyabet tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bugün, diyabet farkındalığını artırmak ve diyabetli bireylerin yaşam kalitesini yükseltmek için bir fırsattır."
Akciğer kanserine karşı farkındalık paneli: "Önlemek bizim elimizde"
13 Kasım 2025 Perşembe - 09:26 Akciğer kanserine karşı farkındalık paneli: "Önlemek bizim elimizde" Akciğer kanseri, en sık ölüme yol açan kanser türlerinden biri ancak erken tanı ve doğru tedavi yöntemleri hayat kurtarabiliyor. Medipol Sağlık Grubu, Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında düzenlediği panelle erken tanı ve doğru tedavinin önemine dikkat çekti. Akciğer kanseri, dünya genelinde en ölümcül kanser türlerinden biri olarak sağlık açısından büyük bir tehdit oluşturuyor. Risk faktörlerinin bilinmesi ve erken teşhis, hastaların yaşam şansını artırıyor. Bu kapsamda Medipol Sağlık Grubu, Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı paneli düzenleyerek önemli bir farkındalık çalışmasına imza attı. Moderatörlüğünü Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Muhammed Emin Akkoyunlu’nun üstlendiği panel, Medipol Mega Üniversite Hastanesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi. Etkinliğe Prof. Dr. Mehmet Bayram, Prof. Dr. Cüneyt Saltürk, Prof. Dr. Güven Sadi Sunam, Prof. Dr. Ahmet Bilici, Prof. Dr. Mesut Şeker, Prof. Dr. Dilek Ünal ve Prof. Dr. Tamer Atasever konuşmacı olarak katıldı. Uzman hekimler, akciğer kanserinin tanısı, tedavi süreçleri ve multidisipliner yaklaşımları hakkında katılımcılara kapsamlı bilgiler sunarak farkındalığı artırmayı hedefledi. Akciğer kanseri ve riskler Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Muhammed Emin Akkoyunlu, akciğer kanserinin en fazla ölüme neden olan kanser türleri arasında yer aldığını belirterek, "Akciğer kanserinde hayatın rutininde bulunmayan bir durum söz konusu. Risk faktörlerini konuşmamız gerekiyor. Son zamanlarda bilgimizin dışında gelişen kanser vakalarıyla da karşılaşıyoruz. Bu noktada düzenli kontroller ve doğru tedavi yöntemleri büyük önem taşıyor" dedi. Sigara ve kanser ilişkisi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Bayram, akciğer kanserinde en önemli ve vurgulanması gereken faktörün sigara olduğunu ifade ederek, "Akciğer kanserlerinin yüzde 90’ı sigara ve türevlerinden kaynaklanıyor. Sigarayı ne kadar çok tüketiyorsanız, kansere yakalanma ihtimaliniz da o kadar artıyor. Bu nedenle kalıcı adımlar atmamız gerekiyor. Son dönemde özellikle gençler arasında elektronik sigara kullanımı yaygınlaştı, ancak bir süre sonra çoğu kişi yeniden geleneksel sigaraya dönüyor" diye konuştu. Erken tanının önemi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Cüneyt Saltürk, risk grubundaki kişilerde erken tanının kritik olduğunu vurguladı. "Sigara içen 50-80 yaş grubunu riskli olarak kabul ediyoruz. Birinci dereceden yakınlarında kanser öyküsü olan kişilerde risk daha yüksek. Bu nedenle düşük doz tomografi ile düzenli taramalar yapılmalı. Erken tanı süreci net bir şekilde tespit etmemize yardımcı oluyor" dedi. Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Güven Sadi Sunam, son yıllarda cerrahi tedavideki gelişmelere dikkat çekerek, "Onkoloji ekipleri hastalara eskiden tek çıkış yolunu cerrahide görüyordu, ancak artık ileri evre hastalıklarda bile güvenle tedavi sunabiliyoruz. Ameliyat sonrası hastalar 1 hafta ile 10 gün içinde normal hayatına dönebiliyor. Küçük kesiler ve konforlu teknikler hastaların iyileşmesini hızlandırıyor" ifadelerini kullandı. Kişiye özel tedavi yöntemleri uygulanıyor Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Bilici, "Her hastaya özgü tedavi yöntemi bulunuyor. Kişiye özel tedavi seçenekleri arttıkça süreç de olumlu şekilde değişiyor. Bağışıklık sistemini güçlü tutmak çok önemli. Yanlış ilaç kullanımı her şeyi tersine çevirebilir. Kemoterapiden uzaklaşmadık, ancak yeni tedavi seçenekleri kemoterapinin yanına alternatif oluşturuyor" şeklinde konuştu. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mesut Şeker, tıbbi onkoloji olarak hastaların evresine göre yaklaşım sergilediklerini belirterek, "Erken tanı, ameliyat öncesi ve sonrası süreçleri detaylıca inceliyoruz. Kemoterapi halen birçok alanda kullanılıyor, ancak immünoterapi seçeneklerini de hastalarımız için değerlendiriyoruz. İhtiyaç durumunda en uygun tedavi yöntemi belirleniyor" diye belirtti. Radyoterapi ile süreç değişiyor Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Dilek Ünal, radyoterapinin akciğer kanserinde her zaman önemli bir alternatif olduğunu vurguladı. "Güncel radyoterapi teknolojisi ile çok küçük alanları tedavi edebiliyor ve sağlıklı dokuları koruyabiliyoruz. Noktasal uygulamalar sayesinde olumlu sonuçlar alıyoruz" ifadelerini kullandı. Nükleer Tıp Uzmanı Prof. Dr. Tamer Atasever, hastaların tanı sonrası doğru yönlendirilmesinin önemine dikkat çekti. "Hastaların biyopsi alınabilecek doğru noktalarının belirlenmesinde ve evrelemede yardımcı oluyoruz. Tedavi grubu seanslarımızı yürütüyor ve süreç boyunca hastaların takiplerini sağlıyoruz" diye ekledi.
Meme kanseri olma riskini en çok onlar taşıyor
13 Kasım 2025 Perşembe - 09:18 Meme kanseri olma riskini en çok onlar taşıyor İmperial Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Çalık, menopoz sonrası dönemde fazla kilonun meme kanseri riskini artırabileceğine dikkat çekerek, Türkiye’de obezite oranlarının giderek artmasının kadın sağlığını da doğrudan etkilediğini söyledi. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Çalık, meme hacminin genel olarak vücut hacmiyle doğru orantılı olduğunu ve kilolu bireylerde meme hacminin de genellikle daha büyük olduğunu kaydederek, "Büyük meme hacmine sahip kadınlarda meme kanseri görülme ihtimali normal kilodaki bireylere göre biraz daha yüksek olabilmektedir" dedi. Meme kanserinin en önemli risk faktörünün genetik yatkınlık olduğunu ifade eden Çalık, "Meme hacmi, genel olarak beden hacmiyle paralel bir durumdur. Çünkü vücut hacmi büyük olan bir bireyin meme hacminin de doğal olarak büyük olması beklenir. Türkiye’deki ortalama insan profiline baktığımızda toplumun yaklaşık üçte ikisinin kilolu, üçte birinin ise obez (vücut kitle indeksi 30’un üzerinde) olduğunu görüyoruz. Bu durumda olan hanımefendilerin meme hacimleri de genellikle daha büyük oluyor. Özellikle menopoz sonrası dönemde yumurtalıkların görevini bırakmasıyla östrojen salınımı azalır. Ancak kilolu bireylerde yağ dokusu da östrojen salgılayabildiği için bu dönemde fazla kilolu ve dolayısıyla büyük meme hacmine sahip kadınlarda meme kanseri görülme ihtimali normal kilodaki bireylere göre biraz daha yüksek olabilmektedir. Meme kanserinin en önemli risk faktörü genetik yatkınlıktır. Bunu, ailevi meme kanseri öyküsü izler. Pek çok risk faktörü arasında obezite ve büyük vücut/meme hacmi de yer alır. Her ne kadar bu faktörleri en üst sıralara koymasak da insanlarımızın kilolarına dikkat etmelerini, dengeli beslenmelerini ve diyetlerine özenle uymalarını özellikle tavsiye ediyoruz. Türkiye ortalamasına baktığımızda nüfusun yaklaşık üçte birinin vücut kitle indeksinin 30-35’in üzerinde olduğu görülüyor. Benim gözlemim, Karadeniz Bölgesi’nin de bu ortalamanın içinde yer aldığı yönünde" diye konuştu. Kilo kontrolü ve kanser riskini azaltmak için dengeli beslenme ve fiziksel aktivitenin önemine dikkat çeken Çalık, "İnsanlar beslenmelerine dikkat etmelidir. Çoğu zaman ’sağlıklı beslenme’nin ne olduğu tam olarak bilinmez ya da pek fazla sorgulanmaz. Sağlıklı beslenme, vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri yeterli miktarda almak, fazlasını almamak ve eksik bırakmamaktır. Metabolik ve biyokimyasal olarak vücudun ihtiyaç duyduğu kadarını almak sağlıklı beslenme anlamına gelir. Bu, yalnızca ’ıspanak, marul veya başka sağlıklı gıdaları yemek’ demek değildir. Sağlıklı beslenme; vücudun ihtiyaç duyduğu mineralleri, vitaminleri, kaloriyi, yağ ve proteini yeterli miktarda almak ve fazlasını almamaktır. Günlük ortalama bazal kalori ihtiyacı yaklaşık bin 200 kaloridir. Yani kişi hiçbir fiziksel aktivitede bulunmadan, sadece dinlenme hâlindeyken bu kadar kaloriye ihtiyaç duyar. Ancak normal bir birey, üç öğün yemekle ortalama 2 bin-2 bin 500 kalori alır. Bu durumda vücudun kullandığı bin 200-bin 300 kalorinin fazlası yağ olarak depolanır. Bu nedenle hareket etmek, çalışmak ya da kas aktivitesi yapmak, vücudun fazla aldığı kaloriyi yakmasını sağlar. Dolayısıyla fiziksel aktivite sağlıklı yaşam için büyük önem taşır" şeklinde konuştu.
Meme kanseri olma riskini en çok onlar taşıyor
13 Kasım 2025 Perşembe - 09:13 Meme kanseri olma riskini en çok onlar taşıyor Menopoz sonrası dönemde fazla kilonun meme kanseri riskini artırabileceğine dikkat çeken İmperial Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Çalık, Türkiye’de obezite oranlarının giderek artmasının kadın sağlığını da doğrudan etkilediğini söyledi. Çalık, meme hacminin genel olarak vücut hacmiyle doğru orantılı olduğunu ve kilolu bireylerde meme hacminin de genellikle daha büyük olduğunu kaydederek "Büyük meme hacmine sahip kadınlarda, meme kanseri görülme olasılığı normal kilodaki bireylere göre biraz daha yüksek olabilmektedir" dedi. Meme kanserinin en önemli risk faktörünün genetik yatkınlık olduğunu ifade eden Çalık, "Meme hacmi, genel olarak beden hacmiyle paralel bir durumdur. Çünkü vücut hacmi büyük olan bir bireyin meme hacminin de doğal olarak büyük olması beklenir. Türkiye’deki ortalama insan profiline baktığımızda, toplumun yaklaşık üçte ikisinin kilolu, üçte birinin ise obez (vücut kitle indeksi 30’un üzerinde) olduğunu görüyoruz. Bu durumda olan hanımefendilerin meme hacimleri de genellikle daha büyük oluyor. Özellikle menopoz sonrası dönemde, yumurtalıkların görevini bırakmasıyla östrojen salınımı azalır. Ancak kilolu bireylerde yağ dokusu da östrojen salgılayabildiği için, bu dönemde fazla kilolu ve dolayısıyla büyük meme hacmine sahip kadınlarda, meme kanseri görülme olasılığı normal kilodaki bireylere göre biraz daha yüksek olabilmektedir. Meme kanserinin en önemli risk faktörü genetik yatkınlıktır. Bunu, ailesel meme kanseri öyküsü izler. Pek çok risk faktörü arasında obezite ve büyük vücut/meme hacmi de yer alır. Her ne kadar bu faktörleri en üst sıralara koymasak da, insanlarımızın kilolarına dikkat etmelerini, dengeli beslenmelerini ve diyetlerine özenle uymalarını özellikle tavsiye ediyoruz. Türkiye ortalamasına baktığımızda, nüfusun yaklaşık üçte birinin vücut kitle indeksinin 30-35’in üzerinde olduğu görülüyor. Benim gözlemim, Karadeniz Bölgesi’nin de bu ortalamanın içinde yer aldığı yönünde" diye konuştu. Kilo kontrolü ve kanser riskini azaltmak için dengeli beslenme ve fiziksel aktivitenin önemine dikkat çeken Çalık, "İnsanlar beslenmelerine dikkat etmelidir. Çoğu zaman "sağlıklı beslenme"nin ne olduğu tam olarak bilinmez ya da pek fazla sorgulanmaz. Sağlıklı beslenme, vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri yeterli miktarda almak, fazlasını almamak ve eksik bırakmamaktır. Metabolik ve biyokimyasal olarak, vücudun gereksinim duyduğu kadarını almak sağlıklı beslenme anlamına gelir. Bu, yalnızca ’ıspanak, marul veya başka sağlıklı gıdaları yemek’ demek değildir. Sağlıklı beslenme; vücudun ihtiyaç duyduğu mineralleri, vitaminleri, kaloriyi, yağ ve proteini yeterli miktarda almak ve fazlasını almamaktır. Günlük ortalama bazal kalori ihtiyacı yaklaşık bin 200 kaloridir. Yani kişi hiçbir fiziksel aktivitede bulunmadan, sadece dinlenme hâlindeyken bu kadar kaloriye ihtiyaç duyar. Ancak normal bir birey, üç öğün yemekle ortalama 2 bin-2 bin 500 kalori alır. Bu durumda, vücudun kullandığı bin 200- bin 300 kalorinin fazlası yağ olarak depolanır. Bu nedenle, hareket etmek, çalışmak ya da kas aktivitesi yapmak, vücudun fazla aldığı kaloriyi yakmasını sağlar. Dolayısıyla fiziksel aktivite sağlıklı yaşam için büyük önem taşır" şeklinde konuştu.
Uzmanı uyardı: "Hafife alınan zatürre ölümünüze neden olabilir"
12 Kasım 2025 Çarşamba - 15:12 Uzmanı uyardı: "Hafife alınan zatürre ölümünüze neden olabilir" Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Mustafa Kemal Kaya, zatürrenin soğuk algınlığı ile karıştırılamaması gerektiğini ve her öksürüğün de hafife alınmaması gerektiğini ifade etti. Sivas Devlet Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Mustafa Kemal Kaya "Zatürre" olarak bilinen Pnömoni’nin, virüs, bakteri veya mantar kaynaklı mikroorganizmaların neden olduğu akciğer dokusunun iltihabı olarak tanımlandığını söyledi. Kaya, "Her öksürük basit bir soğuk algınlığı değildir. Zatürre, erken tanı konulmadığında ölümcül seyredebilen ciddi bir akciğer enfeksiyonudur. Özellikle çocuklarda, 65 yaş üzeri bireylerde, kronik kalp, böbrek ve akciğer hastalığı bulunanlarda ağır seyredebilir. Bu nedenle belirtiler başladığında vakit kaybetmeden bir uzmana başvurmak gerekir" diye konuştu. "Zatürre tedavi edilebilir bir hastalıktır, ancak ihmale gelmez" Zatürreye karşı korunma yöntemlerinden en etkilisinin aşı olduğunu dile getiren Kaya, "Hastalığın en yaygın belirtileri yüksek ateş, öksürük, balgam, göğüs ağrısı, nefes darlığı ve halsizlik, erken tanı tedavinin başarısını büyük ölçüde arttırıyor. Zatürreye karşı en etkili korunma yönteminin zatürre (pnömokok) ve grip aşısı vurdurmak. Aşı, hastalığın hem görülme sıklığını hem de ölüm oranlarını ciddi ölçüde azaltır. Özellikle risk grubundaki bireylerin her yıl düzenli olarak aşı yaptırması hayati önem taşır. Ayrıca bağışıklık sistemini güçlendirmek için dengeli beslenme, hijyen kurallarına dikkat edilmesi, sigara ve alkol kullanımının bırakılması lazım, Zatürre tedavi edilebilir bir hastalıktır, ancak ihmale gelmez. Unutmayın, her öksürük masum değildir" dedi.
KBB uzmanı uyardı: "Geniz eti, tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu sebebi"
12 Kasım 2025 Çarşamba - 14:52 KBB uzmanı uyardı: "Geniz eti, tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu sebebi" Kulak Burun Boğaz (KBB) Uzmanı Opr. Dr. Yunus Karadavut, "Geniz etinin normalden fazla büyümesine bağlı burun tıkanıklığı, ağzı açık uyuma, horlama, uyku apnesi, sık tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonları, diş, yüz, çene gelişiminde bozukluklar, sık orta kulak iltihapları, işitme kayıpları, büyüme ve gelişmede gerilik, geçmeyen burun akıntıları ve sinüzitler, ağız kokusu, iştahsızlık, konuşma bozukluğu gibi şikâyetler ortaya çıkabilir" dedi. Liv Hospital Samsun Kulak Burun Boğaz Uzmanı Opr. Dr. Yunus Karadavut, çocuklarda geniz eti ve bademcik ameliyatları ile ilgili açıklamalarda bulundu. Geniz etinin kısaca tanımını yapan Op. Dr. Karadavut, "Geniz eti (adenoid); küçük dil ve yumuşak damağın arkasında, boğazın arka-üst kısmında burunla birleştiği bölgede yer alır. Bademcikler (tonsil) ise boğaz girişinde her iki tarafta dil kökü ile küçük dil arasında yerleşmiş, boyutları değişebilen iki adet lenfoid dokudur. Bademcik ve geniz eti, solunum ve sindirim sisteminin başlangıcında yerleşerek solunan hava ve alınan yiyecek, içecekle ilk temasa geçen bağışıklık sistemi dokularıdır. Geniz eti ve bademcik problemleri genellikle okul öncesi ve okul çağı çocuklarında daha sık görülmektedir. Artan üst solunum yolu enfeksiyonları gibi durumlar da geniz eti ve bademcik problemlerini tetiklemektedir" diye konuştu. "Çocuklarda cerrahi gereken durumlar" Geniz etinden dolayı oluşabilecek şikâyetlere değinen Opr. Dr. Karadavut, "Geniz etinin normalden fazla büyümesine bağlı olarak burun tıkanıklığı, ağzı açık uyuma, horlama, uyku apnesi, sık tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonları, diş, yüz, çene gelişiminde bozukluklar, sık orta kulak iltihapları, işitme kayıpları, büyüme ve gelişmede gerilik, geçmeyen burun akıntıları ve sinüzitler, ağız kokusu, iştahsızlık, konuşma bozukluğu gibi şikâyetler ortaya çıkabilir. Bu gibi durumlarda ve ilaç tedavisine yanıt vermeyen olgularda cerrahi önerilmektedir. Ayrıca çocuklarda yılda 5-6’dan fazla ateşli bademcik iltihabı öyküsü, bademcik apsesi öyküsü, bademciklerin aşırı büyüklüğüne bağlı horlama, uyku apnesi, yutma güçlüğü gibi durumlar varsa cerrahi önerilmektedir" şeklinde konuştu. "Bademcik ve geniz eti ameliyatlarının 3 yaşından sonra yapılması tercih edilir" Bademcik ve geniz eti ameliyatlarının 3 yaşından sonra yapılmasının tercih edilmesi gerektiğinin altını çizen Dr. Karadavut, "Bu ameliyatlar 3 yaş itibariyle yapılabilir ancak uykuda nefes durması problemi, apne gibi problemler yaşanıyorsa ameliyat daha erken yaşta da yapılabilmektedir. Geniz eti ve bademcik problemlerine, bazen orta kulak problemleri de eşlik edebilmektedir. Tekrarlayan orta kulak enfeksiyonları, geçmeyen orta kulakta sıvı (kronik seröz otit), işitme kaybı gibi durumlarda geniz eti-bademcik ameliyatları ile beraber, kulak tüpü takılması işlemi de uygulanabilmektedir" ifadelerini kullandı. "Ara tatil, ameliyatlar için en uygun dönemlerden biri" Geniz eti ameliyatının 15 dakika, bademcik ameliyatının ise ortalama 30 dakika süren bir ameliyat olduğunu belirten Dr. Karadavut, "İkisi birlikte uygulanması gereken durumlarda da işlem maksimum 30 dakika sürmektedir. Hastamız geniz etinde aynı gün, bademcik ameliyatında ise 1 gün sonra taburcu edilmektedir. Ameliyat sonrası uygun diyet ile çok kısa sürede iyileşme mümkündür. Ara tatilde diyetin rahat uygulanabilir olması ve çocukların evde olması nedeniyle geniz eti ve bademcik ameliyatları için en uygun dönemdir" şeklinde konuştu.