SAĞLIK - 04 Ekim 2023 Çarşamba 09:16

Op. Dr. Ufuk Yılmaz: “Tekrarlayan tüp bebek başarısızlığı mutlaka araştırılmalıdır”

A
A
A
Op. Dr. Ufuk Yılmaz: “Tekrarlayan tüp bebek başarısızlığı mutlaka araştırılmalıdır”

Tüp bebek tedavilerinde tekrarlayan implantasyon (tutunma) başarısızlığının önemli bir sorun olduğunu ifade eden Medical Park Karadeniz Hastanesi Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Ufuk Yılmaz, “Bu hastalarda tekrar eden tüp bebek tedavileri başlamadan önce tekrarlayan implantasyon (tutunma) başarısızlıklarının sebeplerinin belirlenmesine yönelik araştırmalar başlatılmalıdır” dedi.


Tüp bebek tedavilerinin günümüzde infertil (kısır) hastalarda başarıyla uygulanmasına rağmen her tedavi uygulanan hastada gebelik oluşmadığını kaydeden Medical Park Karadeniz Hastanesi Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Ufuk Yılmaz, tüp bebek uygulamalarında karşılaşılabilen önemli sorunlardan biri olan tekrarlayan implantasyon (tutunma) başarısızlığı hakkında bilgi verdi.



“Gebelik oranı üçüncü başarısız tedaviden sonra düşüyor”


Ortalama 3 tüp bebek denemesi sonrasında toplam başarı oranı yüzde 40-55 arasında iken, 6 ardışık tüp bebek denemesi sonrasında bu oranın yüzde 50-75’e çıktığını ifade eden Op. Dr. Ufuk Yılmaz, “Tekrarlayan tüp bebek denemeleri, gebelik oranlarını hiçbir zaman yüzde 100’lere ulaştıramamaktadır. Tüp bebek tedavisi uygulanan hastalarda bu başarısızlıklar halen klinisyenler ve çiftler için önemli bir sorun olmaya devam etmektedir” şeklinde konuştu.


Tıpta “tekrarlayan implantasyon (tutunma) başarısızlığı (TİB)” olarak bilinen durumun 40 yaş altı hastalarda en az üç taze veya dondurulmuş tüp bebek denemesinde en az dört iyi kalitede embriyo transferi uygulanmasına rağmen klinik gebeliğin oluşmaması olarak tanımlandığını belirten Op. Dr. Ufuk Yılmaz, “TİB erkek, kadın veya embriyonal kaynaklı sorunlardan dolayı oluşabilmektedir” dedi.



“Sperm kalitesi gebelik oranını etkiliyor”


Kısıtlı olgunlaşmamış yumurta (oosit) kalitesinin özellikle uygulanan tedavilere cevabı yetersiz hastalarda TİB sebebi olabildiğini sözlerine ekleyen Op. Dr. Ufuk Yılmaz, şöyle devam etti:


“Son yıllarda azalmış olgunlaşmamış yumurta kalitesi yanında kumulus hücrelerinin (kadın yumurtalarını çevreleyen hücreler) tutunmadaki önemini sorgulayan çalışmalar da yayınlanmıştır. Benzer şekilde sperm kalitesinin de embriyo kalitesini ve tutunmayı etkilediği ve dolayısıyla gebelik oranları üzerine etki ettiği düşünülmektedir. Özellikle sperm DNA hasarının kötü embriyo gelişimi üzerine etkili olduğu çeşitli çalışmalarla ortaya konmaya çalışılmıştır.”



“Anne ve babaya ait bozukluklar TİB sebebi”


Tekrarlayan tüp bebek (IVF) başarısızlığı olan olgularda anne ve babaya ait bozuklukların da TİB sebebi olabildiğine işaret eden Op. Dr. Ufuk Yılmaz, “Özellikle kromozomların normal olmaması (dengeli translokasyonlar) önem taşır. TİB tanımına uyan hastalarda kromozomal anormalliklerin arttığı ve bu hastaların yönetiminde karyotip analizini (kromozomların büyüklüğü, boyutu ve sayısını tespit etmeye yarayan bir genetik yöntem) gerekli gören çalışmalar çoğunluktadır” dedi.


Doğumsal rahmin (uterusun) şekil bozukluklarının tekrarlayan gebelik kayıpları ile ilişkileri iyi tanımlandığını ancak TİB ile ilişkilerinin tartışmalı olduğunu vurgulayan Op. Dr. Ufuk Yılmaz, şunları söyledi:


“En sık anomali olan bölgülü rahimde (septat uterus) tekrarlayan düşüklerin oranı yüksektir ancak bölgülü rahim ile infertilite ve TİB ile ilişkisi tartışmalıdır. Diğer pek çok rahim şekil bozukluğunun da TİB ile ilişkisi zayıftır ya da bilinmemektedir. Daha çok rahim iç zarının bütünlüğünü bozan ya da etkileyen myoma uteri, endometrial polip ve intrauterin yapışıklıklar gibi patolojiler TİB ile ilişkili olabilmektedir. Tüplerde sıvı olmasının (hidrosalpenks) IVF gebeliklerinde canlı doğum oranlarında yüzde 50 ve üzerinde azalmaya neden olduğu bilinmektedir. Ultrasonografi tüplerinde sıvı olan hastaların tanınmasında genellikle yetersiz kalmaktadır. Bu yüzden TİB vakalarında özellikle tüplerde sıvı riski bulunan hastalarda 2 yıldan eski rahim filminin tekrarlanması, tüplerinde sıvı bulunan olguların tanınmasına katkı sağlayacaktır.”


Temel yaşam standartlarının düzeltilmesinin de TİB hastalarına olumlu katkıda bulunduğunu vurgulayan Op. Dr. Ufuk Yılmaz, “Tüp bebek tedavi seçeneklerinden önce varsa temel yaşam şekli iyileştirmeleri önerilmelidir. Bunlar arasında stres ve anksiyetenin azaltılması, sigara, alkol kullanımının önüne geçilmesi ve obezitenin kontrol altına alınması sıralanabilir” diye konuştu.



“Genetik tanı önerilebilir”


TİB tanımında "iyi kalite embriyo" transferi bulunsa da ışık mikroskopu altında morfolojik karakteristiklere göre embriyo seçiminin her zaman canlı doğuma ulaşma potansiyeli en yüksek embriyonun belirlenmesiyle sonuçlanmadığına dikkat çeken Op. Dr. Yılmaz, şunları söyledi:


“TİB olgularında önceki tedavilerde gelişen yumurta sayıları, elde edilen olgun ve olgun olmayan yumurta oranı, döllenme oranı, iyi kalite embriyo oranı gibi faktörler detaylı olarak irdelenmelidir. TİB olgularında genetik bozuklukların sıklığı artmıştır. Bu nedenle TİB olgularında preimplantasyon genetik tanı (PGD) doğru seçilmiş hastalara önerilmelidir.”


Embriyo transferindeki güçlüklerin de gebelik oranlarını azaltabildiğini söyleyen Op. Dr. Yılmaz, “Sert katater kullanımı, rahim ağzı genişletilmesinin gerekmesi ve rahim ağzının tıbbı aletlerle tutulma gereksinimi gibi durumlarda implantasyon (tutunma) oranlarının azaldığı gözlenmiştir” dedi.


TİB için yapılan tüm araştırmalara rağmen herhangi bir sebebin bulunamadığı durumlara da rastlandığını belirten Op. Dr. Yılmaz, şu bilgileri paylaştı:


“Bu gibi durumlar genellikle immünolojik TİB olarak sınıflandırılmaktadır. Son yıllarda bu konu daha fazla irdelenmiş ve daha fazla çalışma yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmalar neticesinde NK (doğal öldürücü) hücre testleri ve KIR marker testleri hastalara yapılmaktadır. Bu testlerde problemi çıkan hastalar da immünolojik TİB olarak değerlendirilmektedir. Tedavi olarak da monosit aşısı, PMBC uygulamaları yapılmaktadır. Bizim kliniğimiz de bu tedavileri uygulamakta olup aynı zamanda literatüre katkı olması için çeşitli çalışmalar yürütmektedir.”


Sonuç olarak tüp bebek tedavi protokolleri ve laboratuvar teknolojilerindeki ilerlemelere rağmen TİB’in halen hekimler ve çiftler için önemli bir sorun olduğunu dile getiren Op. Dr. Yılmaz, “Hastalarda tekrar eden tüp bebek tedavileri başlamadan önce TİB sebeplerinin belirlenmesine yönelik uygun araştırmalar başlatılmalıdır. TİB tedavisinde esas strateji rahim içerisinin transfer edilen embriyoyu kabul etmesini artırabilmek ve/veya embriyo kalitesini iyileştirebilmek olmalıdır” dedi.


Bunlar Da İlginizi Çekebilir
Erzurum ETÜ ve TU12 İş Birliğinde "Yapay zekâ temalı eğitimde iyi örnekler çalıştayı" düzenlendi Erzurum Teknik Üniversitesi (ETÜ) ve Teknik Üniversiteler Birliği (TU12) iş birliğiyle düzenlenen "Yapay Zeka Temalı Eğitimde İyi Örnekler Çalıştayı" gerçekleştirildi. ETÜ Dijital Dönüşüm ve Yapay Zekâ Teknolojileri Koordinatörlüğü tarafından bu yıl "Eğitimde Yapay Zeka ve Son Gelişmeler" temasıyla organize edilen çalıştayda, eğitim süreçlerinde yapay zekâ kullanımına ilişkin güncel gelişmeler ile yükseköğretimde dijital dönüşüm süreci ele alındı. Prof. Dr. Muammer Yaylalı Konferans Salonu’nda düzenlenen çalıştayın açılış programına ETÜ Rektörü Prof. Dr. Bülent Çakmak’ın yanı sıra Bursa Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Naci Çağlar, Eskişehir Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Adnan Özcan, Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hacı Ali Mantar, İskenderun Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Duruel, İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hasan Mandal, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Rektörü Prof. Dr. Yusuf Baran, Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hamdullah Çuvalcı, Konya Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Nuri Çelik, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Ender Ciğeroğlu, Sivas Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Kul, Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Eyüp Debik, akademisyenler ve öğrenciler katıldı Rektör Çakmak: Yapay zekâ üniversiteler için bir yönetişim meselesidir Çalıştayın açılış konuşmasını gerçekleştiren ETÜ Rektörü Prof. Dr. Bülent Çakmak, yapay zekânın yalnızca teknolojik bir gelişme değil, yükseköğretim kurumları açısından aynı zamanda pedagojik, etik ve kurumsal bir dönüşüm alanı olduğunu vurguladı. Yapay zekânın eğitimden araştırmaya, kurumsal karar alma süreçlerinden akademik üretime kadar üniversitelerin tüm bileşenlerini etkileyen yeni bir paradigma sunduğunu ifade eden Çakmak, yükseköğretimde asıl meselenin yalnızca yeni araçların kullanımı olmadığını, bu teknolojilerin insan iradesi, akademik dürüstlük, veri güvenliği ve etik sorumluluk çerçevesinde nasıl yönetileceği olduğunu dile getirdi. ETÜ’nün yapay zekâ alanındaki yaklaşımını yalnızca teknolojiye uyum sağlama çabası olarak görmediklerini kaydeden Çakmak, üniversite bünyesinde yürütülen dijital dönüşüm sürecinin yapay zekâ teknolojileriyle daha da güçlendirildiğini ifade etti. Bu kapsamda öğretim elemanları ve öğrencilere yönelik farkındalık eğitimleri düzenlendiğini, yapay zekâ kullanımına ilişkin kurumsal ilkelerin oluşturulduğunu ve etik temelli bir kullanım anlayışının benimsendiğini belirtti. Üniversitenin geliştirdiği kurum içi yapay zekâ ajanı "ETÜ Bilge"ye de değinen Çakmak, sistemin kurumsal bilgi birikimini daha erişilebilir ve güvenli hâle getirmeyi amaçladığını belirterek, yapay zekânın karar verici değil, karar destek mekanizması olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Rektör Mantar: Yapay zekâ tek bir disiplinin konusu değil Açılış programında konuşan Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hacı Ali Mantar ise yapay zekânın yalnızca bilgisayar ya da mühendislik alanlarına özgü bir teknoloji olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade etti. Yapay zekânın farklı disiplinleri yatay şekilde kesen dönüştürücü bir alan olduğuna dikkat çeken Mantar, yükseköğretim kurumlarının öğrencilerini bu yeni döneme hazırlamak zorunda olduğunu belirtti. Yapay zekânın yasaklanması yerine bilinçli ve etkin kullanımının teşvik edilmesi gerektiğini dile getiren Mantar, öğrencilerin bu araçları doğru kullanabilme, sorgulama ve doğrulama becerileriyle donatılmasının önemine vurgu yaptı. Üniversitelerde eğitim anlayışının değişmekte olduğuna işaret eden Mantar, geleceğin eğitim modelinde akademisyenlerin bilgi aktaran rolünün yanında daha fazla rehberlik ve mentörlük fonksiyonu üstleneceğini ifade ederek, yapay zekânın ölçme-değerlendirme süreçlerinden araştırmaya kadar pek çok alanda önemli katkılar sağlayacağını söyledi. Prof. Dr. Engin: Önce insan, ardından yapay zekâ Yıldız Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şeref Naci Engin de konuşmasında, yapay zekâ teknolojilerinin etkin kullanımında insan faktörünün belirleyici olduğuna dikkat çekti. Yapay zekânın güçlü bir bilişsel araç olduğunu ancak verimli kullanımının kullanıcıların entelektüel donanımı, eleştirel düşünme becerisi ve etik yaklaşımıyla doğrudan ilişkili olduğunu belirten Engin, teknolojinin merkezinde insanın yer alması gerektiğini vurguladı. Öğrencilerin yalnızca yapay zekâ araçlarını kullanmayı değil, aynı zamanda bu araçların ürettiği bilgileri sorgulamayı, doğrulamayı ve akademik dürüstlük ilkeleri çerçevesinde değerlendirmeyi öğrenmesi gerektiğini ifade eden Engin, yükseköğretimde yapay zekâ okuryazarlığının giderek daha büyük önem kazandığını kaydetti. Çalıştay oturumlarla devam etti Açılış programının ardından çalıştay, yapay zekânın eğitim süreçlerinde kullanımına ilişkin iyi örneklerin paylaşıldığı oturumlarla devam etti. Akademisyenler tarafından sunulan bildirilerde, eğitimde yapay zekâ uygulamaları, dijital öğrenme deneyimleri ve yükseköğretimde dönüşüm süreçleri farklı boyutlarıyla ele alınırken, günün sonunda gerçekleştirilen değerlendirme oturumunda ise geleceğe yönelik öneriler paylaşıldı.
Diyarbakır Dr. Hakseven: "Obezite, yalnızca fazla kilo meselesi değil, küresel bir salgın" Memorail Diyarbakır Hastanesi Onkolojik Cerrahi Bölümü’nden Cerrahi Onkoloji ve Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu belirterek, "Dünya genelinde yüz milyonlarca insan bu durumla yaşıyor" dedi. Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu söyledi. Dünya genelinde yüz milyonlarca insanın bu durumla yaşadığını belirten Hakseven, daha da çarpıcı olanın ise bu artışın hız kesmemesi olduğunu ifade etti. Dr. Hakseven, artık mesele birkaç kilo fazlalığı değil, yaşam süresini kısaltan, yaşam kalitesini düşüren kronik bir hastalıkla karşı karşıya kalmak olduğunu belirterek, "Toplumda sıkça yapılan bir hata var. Obeziteyi çok yemek ya da irade eksikliği ile açıklamak. Oysa gerçek bundan çok daha karmaşık. İnsan vücudu, genetik yapısı, hormonal dengesi ve çevresel etkilerle birlikte çalışır. Bugün yaşadığımız şehirler, çalışma şartları, hatta gıda endüstrisinin sunduğu seçenekler bile kilo alımını kolaylaştıran bir ortam oluşturuyor. Ucuz, erişilebilir ve yüksek kalorili gıdalar, buna karşılık azalan hareket imkanı. Tüm bunlar bir araya geldiğinde obezite adeta kaçınılmaz bir son haline geliyor" dedi. Obezitenin tek başına bir hastalık olmanın ötesinde birçok ciddi hastalığın kapısını aralayan bir anahtar gibi davrandığına dikkat çeken Dr. Hakseven, "Kalp hastalıkları, hipertansiyon, tip 2 diyabet. Liste uzayıp gidiyor. Üstelik bazı kanser türleriyle olan ilişkisi de artık net bir şekilde ortaya konmuş durumda. Yani mesele sadece dış görünüş değil, doğrudan yaşam süresi ve sağlığın kendisi. Bir başka kritik nokta ise çocuklar. Eskiden ileri yaş hastalığı gibi görülen obezite, artık çocukluk çağında da karşımıza çıkıyor. Tabletler, telefonlar, hareketsiz oyunlar ve değişen beslenme alışkanlıkları, çocukları daha erken yaşta risk altına sokuyor. Obez bir çocuk, büyük olasılıkla obez bir yetişkin oluyor. Bu da sorunun sadece bugünü değil, geleceği de tehdit ettiğini gösteriyor" diye konuştu. Obezitenin bir de görünmeyen yüzünün psikolojik ve sosyal etkiler olduğunu kaydeden Dr. Hakseven, "Toplumda hâlâ ciddi bir damgalama söz konusu. Obez bireyler çoğu zaman önyargılarla karşılaşıyor. Bu da depresyon ve sosyal izolasyonu beraberinde getirebiliyor. Yani obezite yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir yük de taşıyor. Ekonomik boyutu da göz ardı edilemez. Artan sağlık harcamaları, iş gücü kaybı ve verimlilik düşüşü, obezitenin toplumlara getirdiği yükü katlayarak büyütüyor. Bu durum, sadece bireyin değil, tüm sistemin etkilendiği bir tabloyu ortaya koyuyor. Peki çözüm ne? Kısa ve net bir cevap vermek gerekirse tek bir çözüm yok. Çünkü sorun tek boyutlu değil. Elbette bireysel farkındalık önemli. Dengeli beslenme, düzenli hareket, yeterli uyku; bunlar işin temel taşları. Ancak bireyi suçlamak sorunu çözmüyor. Çünkü kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, yaşadığı çevre sağlıksızsa mücadele zorlaşıyor" şeklinde konuştu. Obeziteyle mücadelenin bireyin ötesinde bir yaklaşım gerektirdiğini söyleyen Dr. Hakseven, konuşmasını şöyle tamamladı: "Okullarda sağlıklı beslenme eğitimi, şehirlerde yürüyüş ve spor alanlarının artırılması, gıda politikalarının yeniden düzenlenmesi. Kısacası, sağlıklı seçimlerin kolay olduğu bir yaşam ortamı oluşturmak gerekiyor. Belki de en önemli değişim bakış açımızda olmalı. Obeziteyi bir tercih değil, bir sonuç olarak görmek. Modern yaşamın, ekonomik sistemlerin ve sosyal alışkanlıkların bir sonucu. Bu gerçeği kabul etmeden atılacak adımlar eksik kalacaktır. Sonuç olarak obezite sessiz ilerleyen ama etkisi yüksek bir salgın. Gürültü yapmıyor, ani krizler oluşturmuyor ama yavaş yavaş toplumun sağlığını aşındırıyor. Bu yüzden fark etmek, konuşmak ve harekete geçmek zorundayız. Bugün alınacak önlemler, yarının sağlık yükünü belirleyecektir. Obeziteyle mücadele yalnızca kilo vermek değil, sağlıklı bir toplum inşa etmek anlamına gelir. Çünkü mesele sadece kilo değil. Mesele, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz."