SAĞLIK
Kastamonu’da geleceğin diyetisyenleri beyaz önlüklerini giydi 18 Mayıs 2026 Pazartesi - 19:28:28 Kastamonu Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü tarafından düzenlenen "3. Kastamonu Diyetisyenler Günü" etkinliklerinde beyaz önlük giyme töreni yoğun ilgi gördü. Ahmet Yesevi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen program, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından açılış konuşmalarıyla başladı. Gün boyunca düzenlenen oturumlarda diyetisyenlik mesleğinin farklı alanları ele alındı. Etkinliğin ikinci oturumunda Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Müzikoloji Bölümü akademisyenleri ve öğrencileri tarafından müzik şöleni sunuldu. Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdulkadir Tuna, yaptığı konuşmada obezite, diyabet ve kalp damar hastalıkları gibi önemli sağlık sorunlarının önlenmesinde doğru ve dengeli beslenmenin öneminin her geçen gün daha da arttığını belirtti. Diyetisyenlerin bilimsel bilgiye dayalı yaklaşımlarıyla bireylerin ve toplumun sağlıklı yaşama alışkanlıkları kazanmasında kritik bir rol ve görev üstlendiğini ifade eden Prof. Dr. Tuna, bölümün başarısına dikkat çekti. Tuna, "Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak bizler de bu bilinçle nitelikli ve donanımlı diyetisyenler yetiştirmeyi temel hedeflerimiz arasında görmekteyiz. Bu vesileyle gurur verici bir gelişmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Beslenme ve diyetetik bölümümüz bu yıl akreditasyon sürecini başarıyla tamamlayarak kalite mühendisliğini tescillemiştir. Bu önemli başarı bölümümüzün eğitim kalitesinin, akademik kadrosunun yetkinliğini ve öğrencilerimize sunduğumuz imkanların güçlü bir göstergesidir. Akreditasyon sadece bir sonuç değil aynı zamanda daha iyisini hedefleyen sürekli gelişim yolculuğunda bir parçasıdır. Diyetisyenlik insanı bütüncül olarak ele almayı gerektiren, bilimsel olduğu kadar da iletişim becerisini isteyen bir meslektir. Bu nedenle alan bilginizi güçlü tutarken insan ilişkileri, empati ve etkili iletişim bilgilerinizi de mutlaka geliştirmelisiniz" dedi. Türkiye Diyetisyenler Derneği Başkanı Prof. Dr. Hülya Gökmen Özel ise, diyetisyenlik bölümünün tarihi sürecine ve kontenjan sorunlarına değindi. 1998 yılına kadar başka bölüm olmadığını, 1988 yılında ilk Erciyes Üniversitesi’nin öğrenci almaya başladığını belirten Prof. Dr. Özel, "1999’da Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak kurulan ilk üniversite. 2007 yılından itibaren de diğer üniversiteler sürece katılıyoruz. 2023’den 2024’e bakın orada 11 üniversitede kontenjan azalırken, 11 yeni üniversite de öğrenci almaya başlıyor. Dolayısıyla biz aslında program olarak yeni programları, yeni açılacak programların kriterlerini ağırlaştırmadığımız sürece ve var olan programları, çekirdek eğitim programlarına uyumlu hale getirmediğimiz sürece kontenjan hiçbir zaman 10’a, 20’ye düşmeyecek. Çünkü her üniversite belli miktar almak zorunda. Şu an bütün devlet üniversiteleri 27’ye düştü. 27’yi ben öğrenciliğimde bile hatırlamıyorum. Ne kadar kontenjan azaltılması yapılırsa yapılsın programlar bu şekilde fazla olmaya devam ettiği sürece benzer sorunları yaşıyor olacağız" şeklinde konuştu. Prof. Dr. Özel, serbest çalışan diyetisyenlerin hakları için Sağlık Bakanlığı ile görüşme sürecinde olduklarını belirterek, "Biz önce yönetmeliği bir anladık, sonra sahadan arkadaşlarımızdan görüş topladık. Bayağı sahayla görüşmeler yaptık. Tabii bu arada bize çok fazla sorun. Biz oturduk o sorunları tek tek çözdük. Çünkü her belirtilen sorun, bazen objektif olarak iletilen sorun olmuyor. O kişinin şahsi sorunu oluyor ya da bazen kötü değil, kendi kazancı düşmesin diye iletilen sorunlar oluyor. Biz bunları oturduk çalıştık. Sonra en önemli yaptığımız şey biliyorsunuz hekimler var sürecin içerisinde. Bakanlık tarafından denetlenen muayenehane hekimleri. Onların bir yönetmeliği var, Ayaktan Tanı Tedavi Yönetmeliği diye. Oturduk o yönetmelikleri açtık. Bizim yönetmelikleri açtık. Serbest çalışan hekimlere hangi haklar verilmiş, neler yasaklanmış, bizimkinde hangi haklar var? Tabii ki hekimle haklarımız bir değil. Ama eğer fiziksel mekanla ilgili bir sorun doğurduğu bir hak verebilirse öbür tarafta o hakkı tabii talep edebilir. Sonuçta gün sonunda bakanlık, bir sağlık aracılığıyla da bunları denetleyecek. Orada birtakım sıkıntılar tespit ettik ve onları bakanlıkla görüşmeye başladık" diye konuştu. Öğrenci ailelerinin de katıldığı beyaz önlük giyme töreninde duygusal anlar yaşanırken, alanda sergilenen ve her yaşa hitap edecek şekilde hazırlanan beslenme eğitimi materyalleri de yoğun ilgi gördü. İki oturum halinde gerçekleştirilen program, etkinliğe katkı sunan konuşmacılar ve katılımcılara teşekkür belgesi takdim edilmesi ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 18:29 Erzincan’da ileri ortopedik travma cerrahisi eğitimi düzenlendi Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesinde, ortopedi ve travmatoloji alanında uzman hekimlere yönelik "Asetabulum Kırıkları Kadavra Kursu" düzenlendi. Kemik ve Eklem Cerrahisi Derneği Başkanı ve Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nizamettin Koçkara koordinasyonunda gerçekleştirilen 2 günlük kursa, Türkiye’nin farklı illerinden uzman hekimler katıldı. Ortopedik travma cerrahisinin zorlu alanlarından biri olan asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisine yönelik düzenlenen eğitim programında, katılımcılara ileri düzey teorik ve uygulamalı eğitim verildi. Kursun eğitmen kadrosunda Prof. Dr. Hakan Kınık, Prof. Dr. Güvenir Okçu ve Prof. Dr. Ahmet Aslan yer aldı. Program kapsamında uzman hekimlere asetabulum kırıklarının cerrahi tedavisinde güncel yaklaşımlar, anatomik değerlendirme, cerrahi planlama, yaklaşım teknikleri, kırık tespit prensipleri ve komplikasyon yönetimi konularında bilgi aktarıldı. Kadavra uygulamalarıyla desteklenen eğitimlerde katılımcılar, cerrahi teknikleri uygulamalı olarak deneyimleme fırsatı buldu. Kursa Van, Erzurum, Samsun, Trabzon, Tokat, Sinop, Giresun, Ordu, Rize, Sivas ve İstanbul’dan ortopedi ve travmatoloji uzmanları katıldı. Prof. Dr. Nizamettin Koçkara, asetabulum kırıklarının yüksek düzey cerrahi bilgi ve deneyim gerektiren kompleks yaralanmalar olduğunu belirterek, uygulamalı eğitimlerin cerrahi becerilerin geliştirilmesinde önemli rol oynadığını ifade etti. Koçkara, Erzincan’da gerçekleştirilen organizasyonun hem hekimlerin mesleki gelişimine hem de üniversitenin akademik görünürlüğüne katkı sunduğunu kaydetti.
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:54 Dr. Hakseven: "Obezite, yalnızca fazla kilo meselesi değil, küresel bir salgın" Memorail Diyarbakır Hastanesi Onkolojik Cerrahi Bölümü’nden Cerrahi Onkoloji ve Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu belirterek, "Dünya genelinde yüz milyonlarca insan bu durumla yaşıyor" dedi. Dr. Musluh Hakseven, obezitenin yalnızca fazla kilo meselesi değil, giderek büyüyen, derinleşen ve toplumun her kesimini etkileyen küresel bir salgın olduğunu söyledi. Dünya genelinde yüz milyonlarca insanın bu durumla yaşadığını belirten Hakseven, daha da çarpıcı olanın ise bu artışın hız kesmemesi olduğunu ifade etti. Dr. Hakseven, artık mesele birkaç kilo fazlalığı değil, yaşam süresini kısaltan, yaşam kalitesini düşüren kronik bir hastalıkla karşı karşıya kalmak olduğunu belirterek, "Toplumda sıkça yapılan bir hata var. Obeziteyi çok yemek ya da irade eksikliği ile açıklamak. Oysa gerçek bundan çok daha karmaşık. İnsan vücudu, genetik yapısı, hormonal dengesi ve çevresel etkilerle birlikte çalışır. Bugün yaşadığımız şehirler, çalışma şartları, hatta gıda endüstrisinin sunduğu seçenekler bile kilo alımını kolaylaştıran bir ortam oluşturuyor. Ucuz, erişilebilir ve yüksek kalorili gıdalar, buna karşılık azalan hareket imkanı. Tüm bunlar bir araya geldiğinde obezite adeta kaçınılmaz bir son haline geliyor" dedi. Obezitenin tek başına bir hastalık olmanın ötesinde birçok ciddi hastalığın kapısını aralayan bir anahtar gibi davrandığına dikkat çeken Dr. Hakseven, "Kalp hastalıkları, hipertansiyon, tip 2 diyabet. Liste uzayıp gidiyor. Üstelik bazı kanser türleriyle olan ilişkisi de artık net bir şekilde ortaya konmuş durumda. Yani mesele sadece dış görünüş değil, doğrudan yaşam süresi ve sağlığın kendisi. Bir başka kritik nokta ise çocuklar. Eskiden ileri yaş hastalığı gibi görülen obezite, artık çocukluk çağında da karşımıza çıkıyor. Tabletler, telefonlar, hareketsiz oyunlar ve değişen beslenme alışkanlıkları, çocukları daha erken yaşta risk altına sokuyor. Obez bir çocuk, büyük olasılıkla obez bir yetişkin oluyor. Bu da sorunun sadece bugünü değil, geleceği de tehdit ettiğini gösteriyor" diye konuştu. Obezitenin bir de görünmeyen yüzünün psikolojik ve sosyal etkiler olduğunu kaydeden Dr. Hakseven, "Toplumda hâlâ ciddi bir damgalama söz konusu. Obez bireyler çoğu zaman önyargılarla karşılaşıyor. Bu da depresyon ve sosyal izolasyonu beraberinde getirebiliyor. Yani obezite yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir yük de taşıyor. Ekonomik boyutu da göz ardı edilemez. Artan sağlık harcamaları, iş gücü kaybı ve verimlilik düşüşü, obezitenin toplumlara getirdiği yükü katlayarak büyütüyor. Bu durum, sadece bireyin değil, tüm sistemin etkilendiği bir tabloyu ortaya koyuyor. Peki çözüm ne? Kısa ve net bir cevap vermek gerekirse tek bir çözüm yok. Çünkü sorun tek boyutlu değil. Elbette bireysel farkındalık önemli. Dengeli beslenme, düzenli hareket, yeterli uyku; bunlar işin temel taşları. Ancak bireyi suçlamak sorunu çözmüyor. Çünkü kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, yaşadığı çevre sağlıksızsa mücadele zorlaşıyor" şeklinde konuştu. Obeziteyle mücadelenin bireyin ötesinde bir yaklaşım gerektirdiğini söyleyen Dr. Hakseven, konuşmasını şöyle tamamladı: "Okullarda sağlıklı beslenme eğitimi, şehirlerde yürüyüş ve spor alanlarının artırılması, gıda politikalarının yeniden düzenlenmesi. Kısacası, sağlıklı seçimlerin kolay olduğu bir yaşam ortamı oluşturmak gerekiyor. Belki de en önemli değişim bakış açımızda olmalı. Obeziteyi bir tercih değil, bir sonuç olarak görmek. Modern yaşamın, ekonomik sistemlerin ve sosyal alışkanlıkların bir sonucu. Bu gerçeği kabul etmeden atılacak adımlar eksik kalacaktır. Sonuç olarak obezite sessiz ilerleyen ama etkisi yüksek bir salgın. Gürültü yapmıyor, ani krizler oluşturmuyor ama yavaş yavaş toplumun sağlığını aşındırıyor. Bu yüzden fark etmek, konuşmak ve harekete geçmek zorundayız. Bugün alınacak önlemler, yarının sağlık yükünü belirleyecektir. Obeziteyle mücadele yalnızca kilo vermek değil, sağlıklı bir toplum inşa etmek anlamına gelir. Çünkü mesele sadece kilo değil. Mesele, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz."
18 Mayıs 2026 Pazartesi - 17:05 "Sessiz katil" hipertansiyona dikkat Sivas Numune Hastanesi’nde Dahiliye Uzmanı olarak görev yapan Dr. Gülşah Altun, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen hipertansiyona ilişkin açıklamalarda bulundu. Hipertansiyonun erken tanı ve doğru tedaviyle kontrol altına alınabilen önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu belirten Altun, "Hipertansiyon yani yüksek tansiyon kanın damar duvarına uyguladığı basıncın normal değerlerin üzerinde olması durumudur. Belirtileri baş ağrısı, ense kökünde gerginlik, kulak çınlaması ve ara sıra burun kanaması olsa da genellikle tehlikeli boyutlara çıkmadan bulgu vermediği için ‘sessiz katil’ olarak tanımlarız" dedi. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı Toplumda her 3 kişiden birinin yüksek tansiyon hastası olduğunu söyleyen Altun, "Hipertansiyon 65 yaş üstü kişilerde ve kadınlarda yüzde 40 oranında görülmektedir. 40 yaşın üzerinde en az yılda bir kez tansiyon ölçümü yaptırılmalı, eğer ailede kalp hastalığı ve diyabet varsa bu ölçümleri 30 yaşın üzerinde herkes senede bir yaptırmalıdır. Kronik böbrek hastalığının diyabetten sonraki ikinci en sık sebebi hipertansiyondur. Her 5 diyaliz hastasında birinin diyalize girme sebebi hipertansiyondur. Yine inme kalp krizi felç görme kayıplarının en sık sebebi hipertansiyondur" dedi. Günlük tuz tüketimi bir çay kaşığını geçmemelidir Hipertansiyonun sebeplerini sıralayan Altun, "Genetik yatkınlığın yanı sıra aşırı tuz tüketimi, fazla kilolu olma, hareketsiz yaşam, sigara ve alkol, kronik stres, diyabetik olma önemli sebeplerdir. Özellikle Türk toplumunda tuz tüketim oranı sağlıklı insanlara önerilen tuz tüketiminden 4 kat daha fazladır. Günlük tuz tüketimi toplamda 5 gram yani bir çay kaşığını geçmemelidir. Hipertansiyonun tedavisinde ise mutlaka düzenli hekim kontrolleri, verilen tedavinin geçici görülmeyip hastaların kendini iyi hissettiğinde dahi tedaviye devam etmesi çok kıymetlidir. Dünyada yıllık 10 milyon kişinin ölümünden doğrudan ya da dolaylı olarak hipertansiyon sorumludur" ifadelerine yer verdi. Düzenli fiziksel aktivite çok önemli Hastalıktan korunma yollarından bahseden Altun, "Hipertansiyondan korunmada sağlıklı yaşam alışkanlıkları kilit rol oynar. Özellikle tuz tüketime dikkat edilmesi, düzenli fiziksel aktivite, ideal kiloda kalabilme, mümkün olduğunca sigara alkol ve stresten uzak kalınması önemlidir. Sonuç olarak hipertansiyon erken tanı ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Toplumda farkındalığın artırılması ve düzenli sağlık kontrollerinin yaygınlaştırılması hipertansiyona bağlı ciddi komplikasyonların önlenmesinde büyük önem taşımaktadır" diyerek konuşmasını sonlandırdı.
Türkiye’de en çok Tokat’ta görülüyor; uzmanlar genetik danışmanlık için vatandaşları uyarıyor
14 Mayıs 2025 Çarşamba - 11:57 Türkiye’de en çok Tokat’ta görülüyor; uzmanlar genetik danışmanlık için vatandaşları uyarıyor Tokat’ta genetiksel FMF hastalığı, Türkiye ortalamasının iki katı sıklıkla görülüyor. Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ercan Çaçan; özellikle akraba evliliklerinin yaygın olduğu Tokat, Sivas ve Kastamonu illerinde yaşayan vatandaşlara genetik danışmanlık uyarısında bulundu. Tokat’ta yapılan araştırmalar, genetik geçişli bir hastalık olan Ailesel Akdeniz Ateşi (FMF) vakalarının Türkiye ortalamasının iki katı olduğunu ortaya çıkardı. Türkiye genelinde her bin kişiden 4’ünde görülen FMF hastalığı, Tokat’ta her bin kişiden 8’inde teşhis ediliyor. Karın, göğüs ya da eklem ağrılarıyla birlikte tekrarlayan ateş nöbetleriyle kendini gösteren FMF, genetik kökenli ve cinsiyete bağlı olmayan bir hastalık olarak dikkat çekiyor. Özellikle Akdeniz ile Ortadoğu kökenli topluluklarda daha yaygın görülen FMF, Türkiye’de ise riskli bölgeler arasında Tokat, Sivas ve Kastamonu illeri ön plana çıkıyor. "Tokat, Sivas ve Kastamonu illerindeki vatandaşların genetik danışmanlık alması gereklidir" Genetik analizi yapılmamış akraba evliliğinin aynı mutasyonu taşıyan bireylerin çocuklarında FMF hastalığının ortaya çıkma riskini ciddi şekilde artırdığını söyleyen Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ercan Çaçan; "FMF atakları genellikle 20 yaşından önce başlar ve erkeklerde biraz daha sık rastlanır. Hastalığın temelinde, MEFV geninde bulunan mutasyonlar yer alır. Bu gen, vücutta inflamasyonu düzenleyen bir proteini kodlamaktadır. Mutasyonlar nedeniyle inflamasyon kontrolsüz hale gelir ve hastalık belirtileri ortaya çıkar. Ancak FMF hastalarının tamamı bu mutasyonu taşımayabilir, başka genlerin de hastalıkta rolü olabileceğine dair araştırmalar sürmektedir. FMF’in ortaya çıkabilmesi için anne ve babadan gelen iki mutasyonlu gen gerekir. Bu nedenle, özellikle akraba evlilikleri hastalığın görülme riskini artırır. Yüksek riskli bölgelerde evlilik öncesi genetik tarama yapılması önerilir. Orta Karadeniz bölgesinde özellikle Tokat, Sivas ve Kastamonu gibi iller, FMF açısından yüksek risk taşımaktadır. Bu nedenle bu bölgelerde yaşayan bireylerin genetik danışmanlık almaları önemlidir" dedi. "Bu hastalık nedeniyle insanlar gereksiz ameliyat olabiliyor" FMF hastalığına yönelik araştırmalar yapan Önder Başkan ise Tokat İl Sağlık Müdürlüğü tarafından 2016 yılında yapılan bir çalışmalar hakkında bilgi vererek; "2016 yılında Tokat İl Sağlık Müdürlüğünün yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de her bin kişinin 4’ünde bu hastalık görülürken Tokat’ta ise bin kişinin 8’inde FMF hastalığı görülüyor. Tokat’ta akraba evliliğinden kaynaklı bin kişinin 8’inde bu hastalık görülüyor. Hastalığın çözüm yolu maalesef yoktur. Teşhisi zor hastalıktır. Birçok hastalıkla karıştırılabiliyor. İnsanlar gereksiz apandisit, bağırsak düğümlenmesi ve karaciğer ameliyatı olabiliyorlar" diye konuştu.
Kamu hastanelerinde tek merkez ERÜ: Göz kanserlerinde plak radyoterapi yöntemiyle hastalar tedavi edilmeye başlandı
14 Mayıs 2025 Çarşamba - 11:46 Kamu hastanelerinde tek merkez ERÜ: Göz kanserlerinde plak radyoterapi yöntemiyle hastalar tedavi edilmeye başlandı Erken tanı konulduğunda etkili bir tedavi yöntemi olan plak radyoterapi, artık Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı bünyesinde uygulanmaya başlandı. Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Hidayet Şener, ‘Göz Kanserlerinde Plak Radyoterapi Yöntemi’ ile bölümlerinde hastaların tedavi edilmeye başlandığını söyledi. Kamu hastaneleri arasında tek merkez şu an için Erciyes Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Hidayet Şener açıklamasında, "Türkiye’de bu ileri teknolojik tedavi bugüne dek yalnızca bazı özel merkezlerde sunulabiliyordu. Ancak kamu hastaneleri arasında tek merkez şu an için Erciyes Üniversitesi oldu" ifadelerini kullandı. Dr. Öğretim Üyesi Hidayet Şener, göz kanserlerinde plak radyoterapi yöntemi hakkında bilgi vererek, "Gözün iç kısmında gelişen üveal melanom, nadir görülse de hayatı tehdit edebilen ciddi bir göz kanseridir. Bu tümör iris ya da koroid gibi gözün iç tabakalarında ortaya çıkabilir ve zamanında müdahale edilmediğinde vücuda yayılabilir" dedi. Plak birkaç gün boyunca gözde kalarak sadece tümörlü bölgeye radyasyon veriyor Plak radyoterapi yöntemi hakkında bilgi veren Dr. Öğretim Üyesi Hidayet Şener, "Üzerinde radyoaktif madde bulunan küçük bir metal plak gözün dış yüzeyine, tümörün tam karşısına cerrahi olarak yerleştiriliyor. Plak birkaç gün boyunca gözde kalarak sadece tümörlü bölgeye radyasyon veriyor. Bu sayede hem tümör tedavi ediliyor hem de sağlıklı dokular korunuyor. Tedavi, göz hastalıkları uzmanı, radyasyon onkoloğu ve radyasyon fizikçisinden oluşan multidisipliner bir ekip tarafından planlanıp uygulanıyor" şeklinde konuştu.
Kimyasallar alerjiye davetiye çıkarıyor
14 Mayıs 2025 Çarşamba - 11:19 Kimyasallar alerjiye davetiye çıkarıyor İklim değişiklikleri, kimyasal maddelere maruz kalma ve yaşam tarzındaki dönüşüm, alerji hastalıklarının görülme sıklığını hızla artırıyor. Özellikle çocuklarda daha erken yaşlarda başlayan semptomlar dikkat çekiyor. Medicana Sağlık Grubu’ndan Çocuk Alerji ve İmmünoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Şule Çağlayan Sözmen, "Deterjanlar, plastikler, egzoz gazı gibi zehirli gazlar alerjiye davetiye çıkarıyor" dedi. Son yıllarda alerji vakalarında gözle görülür bir artış yaşandığını belirten Medicana International İzmir Hastanesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Şule Çağlayan Sözmen, bu artışın arkasında yatan temel nedenin iklim değişikliği ve çevresel maruziyetler olduğuna dikkat çekti. "Hava çok erken ısınıyor, polen mevsimi uzuyor ve bu da havadaki polen miktarını ciddi şekilde artırıyor. Bununla birlikte, yaşamın her alanına yayılan kimyasallar, özellikle deterjanlar, plastikler, nanopartiküller ve dizel egzoz gazları alerjik hastalıkların hem sıklığını hem de şiddetini artırabilmekte" diyen Prof. Dr. Şule Armağan Sözmen, bu maddelerin hem solunum yollarında hem de ciltte alerjik reaksiyonlara neden olabileceğini vurguladı. Deterjanlardaki kimyasallara yoğun maruziyetin, ellerde "kontak dermatit" adı verilen cilt reaksiyonlarına neden olduğunu ifade eden Prof. Dr. Şule Çağlayan Sözmen, solunum yoluyla alınan bu maddelerin bronş yapısında hasara yol açarak yangıyı artırdığını belirtti. Prof. Dr. Şule Çağlayan Sözmen, "Plastikler çözünürken ultraviyole ışınlarla mikro boyutta partiküllere ayrılıyor. Bu mikroplastikler vücut hücrelerinden geçerek bağışıklık sistemini uyarıyor, alerjik enflamasyonu körüklüyor" diye konuştu. Anne karnındaki bebek bile etkilenebiliyor Besin alerjilerinin artışına da dikkat çeken Prof. Dr. Şule Çağlayan Sözmen, işlenmiş gıdalarda yer alan katkı maddeleri, boya ve koruyucuların vücutta enfeksiyon kaynaklı olmayan bir yangıyı tetiklediğini, bunun da alerjik hastalıklara zemin hazırladığını ifade etti. Prof. Dr. Şule Çağlayan Sözmen, şu ifadeleri kullandı: "Gıda katkı maddeleri, ne yazık ki bağışıklık sisteminde kronik enflamasyona neden oluyor. Bu da özellikle çocuklarda mide, bağırsak ve deri bulguları şeklinde kendini gösterebiliyor. Artık 1-2 aylık bebeklerde bile bu şikayetlerle karşılaşabiliyoruz. Bu da gösteriyor ki; çocuklar henüz anne karnındayken bile bu kimyasallara maruz kalıyor." Alerjen immunoterapisi uygulanabilir Prof. Dr. Şule Çağlayan Sözmen, alerji belirtilerinin enfeksiyonlarla sıkça karıştırıldığını belirterek, "Çocuklarda burun akıntısı, tıkanıklık, hapşırık gibi belirtiler çoğu kez viral enfeksiyon sanılıyor ve tekrar tekrar antibiyotik tedavileri uygulanıyor. Ancak bu şikâyetler kronikleştiğinde mutlaka alerji uzmanına başvurmak gerekmektedir. Tanı için deri testleri ve kan testleri yapılmaktadır. Alerji tedavisinde alerjen immunoterapisi (alerji aşısı) sayesinde vücut, kontrollü dozlarda alerjenle tanıştırılarak bu maddeye karşı verdiği aşırı tepki zamanla azaltılabilmektedir. Böylece kişinin bağışıklığı, sağlıklı bireylerle aynı hale gelebilmektedir" ifadelerini kullandı. Genetik yatkınlık kaderiniz olmasın Bir ebeveynde alerji olması durumunda çocuğun bu hastalığı geliştirme riskinin yüzde 50-60, her iki ebeveynde alerji varsa yüzde 80’e kadar çıktığını söyleyen Prof. Dr. Şule Çağlayan Sözmen, "Özellikle anne tarafı daha baskın. Ama bu kader değil. Kimyasallardan uzak, doğal beslenen, düzenli egzersiz yapan çocuklarda genetik risk olsa bile hastalık daha hafif seyredebiliyor" dedi. Toplumda alerji polikliniklerine başvuru konusunda çekingenlik olduğunu da belirten Prof. Dr. Şule Çağlayan Sözmen, özellikle çocuklarda bu hastalıkların yaşam kalitesini ciddi oranda etkilediğine dikkat çekti. Prof. Dr. Şule Çağlayan Sözmen, sözlerini şöyle sürdürdü: "Alerjik hastalıklar sadece burun akıntısı ya da öksürük değildir. Uyku kalitesini, okul başarısını, dikkat süresini, fiziksel gelişimi doğrudan etkiler. Bu nedenle belirtileri önemsemek ve bir uzmana başvurmak çok önemlidir. Alerjik hastalıklardan korunmada beslenme çok önemli. Takviye ürünler ancak eksiklik durumlarında kullanılmalı. Onun yerine besin çeşitliliği ve mevsiminde, doğal gıdalara yönelmek kalıcı koruma sağlamaktadır. Sebzeyi defalarca vurguluyorum çünkü çok önemli. Çocuklar mevsiminde ve çeşitli meyve-sebzeleri mutlaka tüketmeli. Fermente gıdalardan özellikle yoğurt tüketen, balık yiyen ve hareketli yaşam süren çocuklarda alerjik hastalıkların görülme sıklığı azalıyor."
Kahramanmaraş’ta alerjik vakalarda çınar etkisi: Budama yapıldı oran 21,5’e düştü
14 Mayıs 2025 Çarşamba - 11:17 Kahramanmaraş’ta alerjik vakalarda çınar etkisi: Budama yapıldı oran 21,5’e düştü Kahramanmaraş’ta biyokimya uzmanı, Özel Sular Akademi Hastanesi’nde son dönemde artış gösteren alerji vakaları üzerine yaptığı araştırmada çarpıcı sonuçlara ulaştı. Uzman, kentteki ana arterlerde yoğun olarak bulunan çınar ağaçlarının budanmasını sağladı, alerjik oran yüzde 37’den 21,5 seviyelerine düştü. Özel Sular Akademi Hastanesi’nde görev yapan Biyokimya Uzmanı Dr. Remzi Kılıçoğlu, Kahramanmaraş’taki alerjik vakalarla ilgili araştırma yaptı. Dr. Kılıçoğlu, yaptığı araştırmada kentte sıklıkla görülen çınar ağaçlarının alerjik vakalara etkisini laboratuvar ortamlarında test edip ölçümünü yaptı. Uzman, daha önce benzer bir duruma Adana’da rastlanmadığını belirterek, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi ile iletişime geçti. Yapılan değerlendirmelerin ardından belediye ekiplerince kentteki çınar ağaçlarında budama çalışmaları gerçekleştirildi. Yüzde 37 oranında alerjen tespiti Yapılan analizlerde, çınar ağaçlarının polen ve yaprak yapılarının alerjik reaksiyonlara neden olabileceği ve bu oranın yüzde 37 seviyelerinde olduğu tespit edildi. Budama işleminin ardından yapılan takiplerde ise bu oranın yüzde 21,5 seviyelerine düştüğü belirlendi. Çınar ağaçlarının özellikle ana ulaşım arterlerinde yoğunluk gösterdiği ve bu bölgelerde yaşayan bireylerin daha sık alerjik şikayetlerle sağlık kuruluşlarına başvurduğu ifade edildi. Konuya ilişkin açıklama yapan Dr. Kılıçoğlu, "45 yıl Adana’da görev yaptıktan sonra memleketime geldim. 10 yıldır buradayım hastanede dikkatimi çeken alerjik vakalar oldu. Total IgE değerlerinin çok yüksek olduğunu fark ettim. Nedenini araştırdığımda kentteki çınar ağaçları yoğunluğunu gördüm ve araştırmaya başladım. 2023 yılından bu yana takipteyim. Bu konuyu Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’ne ilettim ve ağaçların budanması yapıldı. Yüzde 37 oranında çıkan rakam, budamadan sonra yüzde 21,5 gibi bir gerileme oldu. Bu çalışmalar sonucu herkesin kendisinde ve çocuğunda bir rahatlama oldu ve hissettik" dedi. Uz. Dr. Naime Tokur ise, "Çınar ağaçları gölgelikler nedeniyle değerlidir. Şehrimizde oldukça fazladır ve alerjik reaksiyonları da fazladır. Alerjisi olan çocuklar bu dönemde dışarı çıkmamalı ve ilaçlarını kullanmalıdır. Herhangi bir alerjiniz yoksa ve ağaçların yoğun bulunduğu yerde yaşıyorsanız alerjiniz artabilir ve bu nedenle dikkat etmelisiniz" diye konuştu. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nizamettin Kaya ise, "Çınar ağaçlarının polen dönemleri ilkbahar ayları ama bu alerjiyi tespit etmek için önce insanların alerjisi var mı bunu bilmek lazım. Hasta bu alerjik reaksiyonlara tepki verdiğini sansa da testlerle doğrulamak lazım. Cilt ve kan testleri ile kesin alerjinin tespit edildiği zaman özellikle ağacın polen yayma dönemlerinde o bölgelerden uzak durması gerekir. Eğer mecbursanız çift maske takılmalı, doktora başvurmalı ve ilaçları erken başlamak gerekiyor" ifadelerini kullandı.
Doğal doğumda geleneksel destek: öreke
14 Mayıs 2025 Çarşamba - 11:14 Doğal doğumda geleneksel destek: öreke İzmir Ekonomi Üniversitesi Medical Point Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Pınar Tuğçe Özer ile Ebe Nesibe Kılıçarslan, doğumda örekenin faydalarına yönelik açıklamalarda bulundu. Öreke, dikey oturma pozisyonu sağlayarak yer çekiminin de etkisiyle kalça kemiklerinin (pelvis) açılmasına yardımcı oluyor. Bu sayede doğumun ilerleyişi kolaylaşıyor. Aynı zamanda gebeye hareket özgürlüğü ve mahremiyet sunuyor. Öreke, doğum sürecinde eşin masaj yapmasına olanak sağlarken, gebeye de dinlenme alanı sunuyor. Aynı zamanda çömelme pozisyonunu destekleyerek bebeğin doğum kanalında daha kolay ilerlemesine yardımcı oluyor. Bu pozisyon, epizyotomi (doğum kesisi) ihtiyacını da azaltabiliyor. Medical Point Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Pınar Tuğçe Özer, "Her gebenin doğum süreci farklıdır. Öreke, annenin bedenini daha iyi dinlemesine, doğum sancılarını doğal yollarla yönetmesine ve endorfin salınımının artmasına katkı sağlar. Bu da daha sakin, kontrollü ve travmasız bir doğum süreci yaşanmasına yardımcı olur." dedi. Medical Point Hastanesi Ebesi Nesibe Kılıçarslan da, "Doğum; saygı, sabır ve mahremiyet gerektiren bir süreçtir. Her bakan göz, doğumun ilerleyişi üzerinde baskı oluşturabilir. Bu noktada öreke, hem fiziksel hem de psikolojik olarak anne adayına destek olur" diye konuştu. Tarihte ebelerin doğuma giderken yanlarında örekelerini götürdüğünü belirten Kılıçarslan, "Ebenin maddi durumuna göre örekenin yapımında kullanılan malzemeler ve süslemeleri değişirdi. Bugün ise hem gelenekten gelen bir araç olarak hem de modern doğum anlayışına hizmet eden bir destek olarak kullanılmaya devam ediyor" ifadelerini kullandı.
Anne ve anne adaylarına bebek sağlığı ve bakımı eğitimi
14 Mayıs 2025 Çarşamba - 10:41 Anne ve anne adaylarına bebek sağlığı ve bakımı eğitimi Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü öğrencilerinden Hemşirelik Haftasında, topluma hizmet uygulamaları dersi kapsamında anne ve anne adaylarına bebek sağlığı ve bakımı eğitimi veriyorlar. Erzincan Dörtyol Cumhuriyet Meydanında stant açan Hemşirelik Bölümü öğrencileri topluma hizmet uygulamaları dersi kapsamında hem annelere hem de anne adaylarına eğitimler veriyorlar. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana bilim Dalı Öğretim görevlisi Dr. Sevilay Ergün Arslanlı açtıkları stantta konu ile ilgili açıklamada bulundu. Arslanlı açıklamasında; "Öğrencilerim ile birlikte hemşirelik haftası ve topluma hizmet uygulamaları dersi kapsamında gebe annelere ve yeni doğum yapmış bebeği olan annelere burada yeni doğum bebek bakımı eğitimi veriyoruz. Amacımız bilinçli anneler, sağlıklı bebekler olsun. Anneler özellikle yeni doğmuş bebeklerine yanlış uygulamalar yapmasınlar, uygulamaları doğru yapsınlar, bebekler sağlıklı yetişsin. Bu hafta ve önümüzdeki 2 hafta boyunca hastanede yeni doğum yoğun bakım ünitesi anne otelinde yeni doğan bebek bakımları ile ilgili ücretsiz eğitimler vereceğiz" dedi. Eğitimlere vatandaşlarımız ücretsiz olarak katılabilir Eğitime katılım sağlayan öğrenciler adına konuşan Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü 4. Sınıf öğrencisi Medine Gün, "Topluma Hizmet Uygulamaları dersinde sağlıklı anneler, bilinçli anneler, sağlıklı bebekler adlı bir proje yürütüyoruz. Bu projemizi bugün burada başlattık. Burada Dört yol Cumhuriyet Meydanı’nda arkadaşlarım ile birlikte gebe ve yeni annelere ücretsiz eğitimler veriyoruz. Aklında soruları olan standımıza gelen bireylere şeffaf bir şekilde cevap veriyoruz. Ayrıca önümüzdeki 2 hafta boyunca da hastanede ücretsiz bir şekilde vermeye devam edeceğiz. Bu eğitimlere vatandaşlarımız ücretsiz olarak katılabilir" ifadelerini kullandı.
İşitme engelli vatandaşların dil engelini aşan sağlık köprüsü: ESİM
14 Mayıs 2025 Çarşamba - 10:40 İşitme engelli vatandaşların dil engelini aşan sağlık köprüsü: ESİM Sağlık Bakanlığına bağlı Engelsiz Sağlık İletişim Merkezi (ESİM), sağlık hizmetlerinden yararlanmak isteyen işitme engelli vatandaşlara 7 gün 24 saat hizmet veriyor. Sağlık Bakanlığı bünyesinde işitme ve konuşma engellilere yönelik hizmet veren ESİM, işitme engelli vatandaşların sağlık hizmeti alma süreçlerinde işitme ve konuşma engelinin dezavantajını minimuma indiriyor. 8 işaret dili tercümanı ve 4 sağlık personeli ile 7 gün 24 saat hizmet veren sistem sayesinde işitme engelli vatandaşlar, acil durumlarda ambulans çağıma, hekim randevusu alma, muayene sırasında doktorla iletişime geçme gibi birçok konuda çevrimiçi hizmet alabiliyor. "Yaklaşık 8 yıldır binlerce hastaya yüzbinlerce konuda destek olduk" İşitme engelli vatandaşların tüm sağlık süreçlerinde yanında olabildiklerini belirten İşaret Dili Tercümanı Samet Ünal, "Bu merkez, yaklaşık 8 yıldır binlerce hastaya yüzbinlerce konuda destek olmakta ve birçok alanda onların dertlerine derman olmaktadır. Bir işitme engelli vatandaş alacağı hizmetlerin ilk adımı olan randevu alma süreçleri veyahut aile hekiminden başlayan ve hastaneye aktarılan randevu, hastaneye gittiğinde ilk başvuru, doktorla görüşme, muayeneden sonra gerekli tetkiklerin yapılması ve bu tetkiklerin sonuçlarının gösterilmesiyle ilgili bütün sürece dair işitme engelli vatandaşlara çevrimiçi hizmet sunuyoruz" diye konuştu. "Ortadaki dil bariyerini ortadan kaldırıyoruz" İşitme engelli vatandaşların Engelsiz Sağlık İletişim Merkezi’ne cep telefonuna indirilen aplikasyonla ulaşabileceğini belirten Ünal, "Bu aplikasyonu indiren vatandaşımız, gerekli bilgilerini doldurarak, bir resmi kurum aplikasyonu şeklinde buraya üye oluyorlar. Üyelikleri onaylandıktan sonra bizimle cep telefonlarından 4 tuşa basarak görüntülü görüşmeye başlayabiliyorlar. Bu aplikasyonlara bağlandıkları zaman biz önce işitme engelli vatandaşımızın talebini dinliyoruz. Örneğin, rahatsızlığına dair ne gibi bir şikayeti var ve bununla ilgili hangi bölüme yönlendirilmesi gerektiğini yanımızda bulunan sağlık personeli arkadaşımızdan destek alarak, kendisine en uygun bölümü, en uygun hastaneyi ve gitmek istediği doktor talebi varsa bunu buluyoruz ve buradan randevu veriyoruz. Randevusuna gittiğinde ihtiyaç duyarsa ilk başvuruda canlı destek alabiliyor. Daha sonra doktorun yanına girdiğinde vatandaşın hikayesini biliyorsak halihazırdaki bilgilerini aktarıyoruz. Bu sayede ortadaki dil bariyerini ortadan kaldırıyoruz" diye konuştu.
Uzmanı uyardı; "Bir damla ihmal, Bir mevsim rahatsızlık"
14 Mayıs 2025 Çarşamba - 10:12 Uzmanı uyardı; "Bir damla ihmal, Bir mevsim rahatsızlık" Baharın gelişiyle doğa canlanırken bazı vatandaşlar için alerji mevsimi de başladı. İlkbaharın getirdiği polen alerjisi, yol açtığı hapşırık nöbetleri, burun tıkanıklığı ve gözlerde kaşıntı gibi şikayetlerle hayatı zorlaştırıyor. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Hasan Ölmez, bahar aylarında ortaya çıkan polen türlerinden günlük hayatta bu durumla nasıl başa çıkabileceği, etkili tedavi yöntemlerinden alerjik reaksiyonları azaltacak çözümlere kadar alerji mevsimi hakkında bilinmesi gereken tüm detayları anlattı. Polenin bitkilerin üremesi için gerekli toz tanecikleri olduğunu belirten Doç. Dr. Ölmez, bunların çapları 10-100 mikron arasında olduğundan burun ve solunum yollarına kolaylıkla girdiğini, iklim değişikliklerinin daha fazla polen üretimine yol açtığını bunların özellikle çam, zeytin, kavak ve çayır otları alerji kaynağı olduğunu belirtti. Bu ağaçların polenleri ilkbahar ayları ile birlikte havada daha fazla bulunur buda alerjik bireylerde semptomların artmasına sebep olur. Bu bitkilerin polenleri genellikle yaz sonu ve sonbahar başında yoğunlaşır. Bu polenler ayrıca tarım faaliyetlerinin yoğun olduğu bölgelerde alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Alerjik rinitin ülke genelinde toplumun yüzde 20 ile 30’unu etkilediğini belirten Ölmez; "Bu bahar döneminde hastaların yüzde 60’ında burun tıkanıklığı, göz yaşarması, hapşırık ve baş ağrısı şikayetlerini artırır. Alerjik astım atakları da bu dönemlerde yüzde 30 oranında artar. Özellikle polenlerin en yoğun olduğu sabah saatleri 05.00 ile 10.00 arası dışarı çıkmak alerjik atak riskini ciddi şekilde artırır. Alerjik rinit çocuklar, yaşlılar, kronik rahatsızlığı olanlar ve sigara içenleri daha fazla etkiliyor." dedi. Belirtileri ile ilgili bilgi veren Doç. Dr. Hasan Ölmez, "Alerjik rinit, sürekli hapşırık, burun akıntısı, gözlerde kaşıntı, sulanma ve boğaz kaşıntısı ile belirir. Alerjik konjokttivit de ise, Gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma, ışığa hassasiyet, gözaltında mor halkalar görülür. Alerjik Astımda ise, gece ve sabaha karşı artan kuru öksürük, nefes darlığı, hışıltılı solunum eforla veya polen mevsiminde şikayetler artıyorsa bu astımı düşündürür. Şikayetlerin haftada 4 günden fazla ve 4 haftadan uzun sürüyorsa kronik alerji olarak düşünülebildiğini söyleyen Ölmez; Bu klinik şikayetler tanının yüzde 80’ini oluşturur. Deri testi en yaygın kullanılan tanı testidir. Alerjik astımda solunum fonksiyon testi yapılır." diye konuştu. Doktor tarafından önerilen ilaçların doğru ve düzenli kullanımının önemine değinen Doç. Dr. Ölmez, "İlaçlar sadece semptom başladığında değil, koruyucu amaçlı düzenli kullanılmalıdır. Astım ilaçları düzensiz kullanılırsa atak riski ve acil başvurular artar. Nazal spreyler en az 2 hafta düzenli kullanılırsa tam etki gösterir. İlaç tedavisine rağmen semptomlar kontrol altına alınamıyorsa, alerji aşısı düşünülebilir. Alerjinin tespiti net ise uzun vadede yüzde 90 başarı sağlar. En az 3 yıl düzenli uygulanmalı. Tedavi, alerji belirtilerinde belirgin bir azalma sağlar. İlaç ihtiyacını azaltır. Alerjinin astıma dönüşmesini önleyebilir ve uzun vadede kalıcı fayda sağlar. Korunmak için ise, Sabah saatlerinde camların kapalı olması, polen yoğunluğunun olduğu saatlerde dışarı çıkılmaması, eve gelince kıyafetlerin değiştirilmesi ve duş alınması, maske kullanımı polenleri yüzde 90 oranında filtreler. Araç ve evlerde hepa filtre kullanımı faydalıdır." dedi. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Hasan Ölmez son olarak verdiği mesajında; "Alerjik hastalıklar hayat kalitesini bozan, fakat önlem ve tedaviyle kontrol altına alınabilecek hastalıklardır. En önemlisi doğru zamanda, doğru hekimle buluşmaktır. Alerjik hastalıklar hayatı çekilmez hale getirebilir ama doğru hekim, doğru tanı ve düzenli tedavi ile bu dönemi rahat atlatmak mümkün. Unutmayın; polenlerden kaçınmak, ilaçları düzenli kullanmak ve gerektiğinde immünoterapi(aşı) başlamak yaşam kalitenizi artırır" dedi.
Yaşlı hastalar doktora değil, doktor hastanın evine gidiyor
14 Mayıs 2025 Çarşamba - 10:03 Yaşlı hastalar doktora değil, doktor hastanın evine gidiyor Sağlık Bakanlığı tarafından başlatılan ‘Evde Sağlık Hizmeti’ çerçevesinde hastaneye gidemeyen yaşlı ve engelli kişilere sunulan ağız ve diş sağlığı hizmetiyle Konya’da başvurular tek tek uzman hekim ve ekibi tarafından incelenerek evde tedavi ediliyor. Evde diş tedavisi hizmeti alan kişiler ise memnuniyetlerini ifade etti. Evde sağlık hizmetleri çerçevesinde çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle hastaneye gidemeyen kişilere sunulan ağız ve diş sağlığı hizmeti vatandaşların hayatını kolaylaştırıyor. 444 38 33 numaralı Evde Sağlık Hizmetleri İletişim Merkezi’ne ağız ve diş problemleriyle ilgili hasta veya yakınları tarafından başvurusu yapılan kişilerin adresine giden ekip, ilk olarak sağlık sorununu belirleyerek evde hareketli protez, protez tamiri, uygun dişlerin çekimi gibi tedaviler gerçekleştiriliyor. Yaklaşık 1 haftalık süreç boyunca yaşlı ve engelli vatandaşlar evlerinde sağlığına kavuşuyor. "Hastane ayağımıza geldi" Anne ve babası evde sağlık hizmeti alan Heybet Bulut, böyle bir hizmet olduğunu bilmediklerini, sonradan öğrendiklerini ve çok memnun kaldıklarını belirterek, "Annemin yürüme sorunu olduğu için hastaneye zor gidip geliyorduk. Ama böyle bir hizmet olduğu için çok memnun kaldık. Tüm diş tedavisi yapıldı. Memnunuz, Allah’ım devletimize zeval vermesin. Önceden gidiyorduk, sıra bulamıyorduk veya uygun doktor bulamıyorduk ama bu şekilde olduğu zaman hazırlıklı olarak onlar eve geliyor, çok rahat oldu. Burada hem çekim oluyor, hem muayenesi hatta röntgeni dahi evde oluyor. Hastane ayağımıza geldi. Yaşlılarımız için gerçekten çok güzel bir uygulama" dedi. "Böyle bir hizmet bizim için nimet" Evde sağlık hizmetinden çok memnun olduklarını bu sayede dişlerinin tedavisinin yapıldığını anlatan 85 yaşındaki Temir Bulut, "Aradıktan 2 saat sonra geldiler. Benim dişlerimin ağrıdığını söyledim. Çektiler, çektikten sonra da geldiler ölçüleri aldılar. Daha sonra prova yaptılar. Şimdi de geldiler taktılar. Allah razı olsun, böyle bir hizmet bizim için nimet. Yoksa ben ne diş tedavisine gidebilirim ne de diş tedavimi yaptırırdım. Çocuklarım çalışıyor, geldiği zaman oluyor gelemediği zaman oluyor" şeklinde konuştu. "Hem hastalarımız hem de biz mutlu oluyoruz" Hastaların evlerine kadar ekibi ile giderek tek tek muayene eden Diş Hekimi Ali Osman Ardıç, "Bizim çok ağır hastalarımız da var, engelli hastalarımız da var, aileleri tarafından tam ilgiyi görememiş yalnız hastalarımız var. Biz bu şekilde hizmet verince gerçekten çok mutlu oluyorlar. Herkes götürüp getiremez. Bazılarının çocukları yanlarında, yakınlarında olmuyor. Bu hastalarımıza ulaşınca biz de gerçekten duygulanıyoruz, duygulu anlar yaşıyoruz. Hem hastalarımız hem de biz mutlu oluyoruz. Hastalarımızın bazılarına kanal tedavisi dahi yapıyoruz. Çekim, dolgu, hareketli protezler gibi tedavilerin hepsini yapıyoruz" diye konuştu. Sağlık Bakanlığı tarafından başlatılan ‘Evde Sağlık Hizmeti’ çerçevesinde Konya’da, 2025 yılının ilk 4 ayı içerisinde eve ve yatağa bağımlı 375 hastaya, 562 ev ziyareti gerçekleştirilerek 492 diş hekimi muayenesi, 71 tam protez, 32 bölümlü protez, 6 protezde kırık veya çatlak bağlı tamir, 3 kroşe ilavesi, 19 diş ilavesi, 75 oklüzal aşındırmalar, 13 düşmüş krom köprü simantasyonu, 82 anestezili diş çekimi, 38 lokal anestezi uygulaması hizmetleri verildiği öğrenildi.
Uzmanlar uyarıyor: Moda diyetler sağlığınızı bozabilir
14 Mayıs 2025 Çarşamba - 09:59 Uzmanlar uyarıyor: Moda diyetler sağlığınızı bozabilir Yaz aylarının yaklaşmasıyla birlikte birçok kişi hızlı kilo verme arayışına giriyor. Bilinçsiz uygulamaların, kalıcı kilo kaybını engelleyip aynı zamanda ciddi sağlık riskleri doğurabildiğini belirten Doç. Dr. Merve Bayram, çok düşük kalorili diyetler, öğün atlama, tek tip beslenme ve detoks uygulamaları konusunda da uyarılarda bulundu. İstanbul Gelişim Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Doç. Dr. H. Merve Bayram, yaz aylarına girerken bireylerin en sık yaptığı hataların başında sürdürülemez diyetlere yönelmenin geldiğini belirtti. Bayram, "Çok düşük kalorili listeler, moda diyetler veya sadece belirli bir besin grubuna dayalı programlar kısa vadede kilo kaybı sağlasa da, uzun vadede kas kaybı, bazal metabolizma hızında düşüş, enerji eksikliği ve vitamin-mineral yetersizlikleri gibi ciddi sonuçlara yol açabilir" dedi. Detoks suları zayıflamaya değil, yanılsamaya neden oluyor Son yıllarda oldukça popülerleşen detoks ve detoks suları kavramlarının da bilimsel bir temeli olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Bayram, "Detoks, aslında karaciğer, böbrekler, bağırsaklar gibi organlarımızın doğal yollarla gerçekleştirdiği bir süreçtir. Sağlıklı bireylerde bu sistemler zaten etkili bir şekilde çalışır" diye konuştu. Doç. Dr. Bayram, detoks sularının bazen iştah kontrolü sağladığı ya da su tüketimini artırdığı yönünde olumlu etkiler gözlemlense de, bunun gerçek anlamda bir zayıflama yöntemi olmadığını şu sözlerle vurguladı: "Detoks suları, düşük kalorili oldukları için tartıda geçici bir düşüşe neden olabilir. Ancak bu kayıp genellikle yağdan değil, vücuttaki su ve kas kütlesinden kaynaklanır. Bu da sürdürülebilir bir zayıflama değildir." Kronik rahatsızlıkları olanlar dikkat Aşırı miktarda detoks suyu tüketiminin vücutta sıvı ve elektrolit dengesizliklerine yol açabileceğini belirten Doç. Dr. Bayram, bu durumun kas krampları, halsizlik, baş dönmesi, tansiyon düşüklüğü gibi belirtilerle kendini gösterebileceğini söyledi. Bayram, detoks sularında sıkça kullanılan maydanoz, limon, salatalık gibi bileşenlerin idrar söktürücü etkisinin bu tabloyu daha da ağırlaştırabileceğini dile getirdi. Doç. Dr. Bayram, kronik hastalığı olan bireylerde (şeker, tansiyon, böbrek ve kalp hastalıkları gibi) detoks uygulamalarının ciddi sonuçlar doğurabileceğini vurgulayarak, "Örneğin, böbrek hastalığı olan bireylerde potasyum içeriği yüksek sebzelerin aşırı tüketimi kalp ritim bozukluklarına yol açabilir. Diyabet hastalarında meyve içerikli detoks tarifleri kan şekeri dalgalanmalarına neden olabilir. Ayrıca bazı bitkisel içerikler, kullanılan ilaçlarla etkileşime girerek ciddi sağlık riskleri oluşturabilir" ifadelerini kullandı. Haftada 0,5-1 kg hedeflenmeli Sağlıklı bir kilo verme sürecinin bireyin yaşına, cinsiyetine, metabolizma hızına ve sağlık durumuna göre planlanması gerektiğini belirten Doç. Dr. Bayram, ideal kilo kaybının haftalık 0,5-1 kilogram arasında olması gerektiğini belirterek, "Önemli olan kas ve su değil, yağ kütlesini azaltmaktır. Bunun için yeterli protein, sağlıklı yağlar ve lif içeren, dengeli bir beslenme programı uygulanmalıdır" dedi. "Yaz diyeti" gibi çok düşük kalorili listelere de temkinli yaklaşılması gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Bayram, "Bu tür diyetlerde genellikle besin çeşitliliği yetersizdir. Tek tip besin tüketimi, kas kaybı, düşük tansiyon, saç dökülmesi gibi pek çok sağlık sorununa neden olabilir" dedi. Ayrıca bu tarz diyetlerin uzun vadede "yo-yo döngüsü" oluşturduğunu söyleyen Bayram, yani bireyin kısa sürede verdiği kiloları hızla geri alarak tekrar kilo alıp verme döngüsüne girdiğini söyledi. Psikolojik etkiler de göz ardı edilmemeli İstanbul Gelişim Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. H. Merve Bayram, sağlıksız diyetlerin yalnızca fiziksel değil, psikolojik sonuçlar da doğurduğunu belirterek, "Katı ve kısıtlayıcı diyetler bireylerde suçluluk duygusu, yeme bozukluğu ve motivasyon kaybı gibi sonuçlar doğurabilir. Kilo verme süreci profesyonel destekle, sürdürülebilir hedeflerle ilerlemelidir" diye konuştu. "Yaz aylarına hazırlanırken yapılan yanlışlar, kısa süreli değil uzun vadeli etkiler doğurur" diyen Doç. Dr. Bayram, "Kilo vermek isteyen bireyler, popüler ama bilimsel temelden yoksun yöntemler yerine, dengeli beslenme ve yeterli fiziksel aktiviteye dayalı bir yaşam biçimini benimsemelidir" diyerek sözlerini noktaladı.